İnatçı Keraban 1

8,3/10  (7 Oy) · 
22 okunma  · 
5 beğeni  · 
354 gösterim
Jules Verne bu kez Osmanlı topraklarında...

Bir Ramazan günü bir Hollandalı, uşağıyla birlikte İstanbul'a gelir. Burada, dostu tütün tüccarı Keraban Ağa ile buluşur, onun Üsküdar'daki konağına yemeğe gideceklerdir. Tam da o gün, Boğaz'dan karşıya geçiş için yeni bir vergi konur ama Keraban Ağa'nın bu vergiyi ödemeye hiç niyeti yoktur. On paralık vergiyi ödememekte kararlı olan Keraban Ağa'nın bu inadı, kendisine yüzlerce altına mal olacak zorlu ve ilginç bir Karadeniz yolculuğunu başlatır...

Jules Verne, İstanbul, Osmanlı İmparatorluğu, Türkler ve Karadeniz'le ilgili düşüncelerini serpiştirdiği bu romanında "Osmanlıların en inatçısını" anlatıyor...
  • Baskı Tarihi:
    Nisan 2010
  • Sayfa Sayısı:
    312
  • ISBN:
    9789758607537
  • Orijinal Adı:
    Keraban Le Tetu
  • Çeviri:
    Nihan Özyıldırım
  • Yayınevi:
    İthaki Yayınları
  • Kitabın Türü:
Merve 
 17 Ara 2017 · Kitabı okudu · 70 günde · Puan vermedi

Tam yetmiş gündür kitap elimde sürünüyormuş, bunu site sayesinde fark ettim. Kitap sıkıcı mıydı da ben bu kadar uzattım bu okumayı, hayır. Ama şu bir gerçek ki çok fazla olayların akışına kaptıramadım kendimi.

Kitabın konusu hemen hemen her yorumda belirtilmiş, o yüzden bu kısmı olabildiğince kısa kesmek istiyorum. Boğaz’ı geçmek isteyen Keraban Ağa vergi vermesi gerektiğini duyunca isyan eder ve kendisini ziyarete gelmiş Hollandalı arkadaşı Van Mitten’i de alarak Karadeniz’i turlayıp evine o şekilde gitmeye karar verir. Kendisine çok daha fazla bir masraf çıkaracak olsa da bu yolculuk Keraban Ağa oldukça inatçıdır. Evet, kitabın konusu kısaca bu.

Jules Verne’in Karadeniz’e bir seyahat yaptığı bilinmesine rağmen İstanbul’a uğrayıp uğramadığı belirsizmiş. Fakat İstanbul’da bulunmadığı daha yaygın bir görüş olarak kabul ediliyormuş. Dolayısıyla başlarda, insan bir yeri görmeden sadece kulaktan dolma bilgilerle ne kadar anlatabilir ki diye düşünsem de Jules Verne’in ‘’Ay’a Seyahat’’ adlı eserini hatırlayıp sustum. Kitap gerçekten de güzel bir başlangıç yaptı. Tophane Meydanı’nı anlatan sayfa 8’den bir alıntı yapmak istiyorum: ‘’Bu meydan her zaman bir resim kadar güzeldir. İlk anda dikkati çeken kıyafetlerin renk karmaşası olmadığında bile, Sultan Mahmut Camii’yle, onun fidan gibi minareleriyle, Çin mimari tarzındaki küçük çatısından şu anda mahrum bulunan Arap stili güzel çeşmesiyle, bin çeşit şerbet ve şekerlemenin satıldığı dükkanlarıyla, güzel koku ve tespih satıcılarının tezgahlarıyla tezat oluşturan kabak, İzmir kavunu, Üsküdar üzümü sergileriyle, kayıkçılarının ellerindeki çifte küreklerin Altın Boynuz’un ve Boğaz’ın mavi sularını dövmekten çok okşadığı, çiğ renklere boyanmış yüzlerce kayığın yanaştığı iskelesiyle bu meydan bir resim kadar güzeldir ve sanki göz zevki için yapılmıştır.’’ Bu tasvirler beni daha ilk sayfalardan kitabın içine almayı başardı. Sanki tablo gibi resmedilmişti mekanlar, sanki Jules Verne kendisi görmüş gibi. Ama sonrasında olaylar bana hayli durgun geldi. Bir yol hikayesi ‘’İnatçı Keraban’’, ama kitabın ortalarında bana bir coğrafya ders kitabı izlenimi de verdi. Başlarda bir şeyler öğreniyorum diye düşünsem de sonraları bu durum beni hayli sıktı. Her bölümün başında gezilen yerler ile ilgili uzun uzun düz bilgiler verilmiş, bir iki şeyi merak edip bakayım dedim, ama mekanların da isimleri değişmiş. Yani orda yazan hemen her şeyi anında internette bulamayabiliyorsunuz. O yüzden de bu bilgiler bayağı havada kalabiliyor.

Bir de karakterlerin fazla karikatürize olmaları olayı var. Bu beni rahatsız etmedi, ama göze de çarpıyor. Ayrıca Türk karakterlerin isimleri de hayli ilginç; Keraban, Nizib, Amasya… Bir Ahmet var herhalde normal, bir de bir yerlerde Selim geçiyordu.

Sözün kısası araya başka etkenler de girdi ve ben kendimi kitaba kaptırıp yeterince keyif alamadım. İkinci cildi daha iyi bir şekilde okuyup yorum yapmayı düşünüyorum. O yüzden büyük ihtimalle daha net yorumum, okuduktan sonra kitabın ikinci cildinin sayfasında olacaktır. Herkese keyifli okumalar…