İnsan, Yazar, Kitap

·
Okunma
·
Beğeni
·
5
Gösterim
Adı:
İnsan, Yazar, Kitap
Baskı tarihi:
1995
Sayfa sayısı:
558
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ark Yayınları
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
ŞİİRİMİZDE YENİ BİR ARAYIŞ
1950’lerden bu yana büyük bir değişim sürecine giren Türk şiiri, toplumsal ve kültürel koşullardaki dönüşümlerin bir gereği olarak farklı şiirseller üretecekti elbet. Bugün bulunduğumuz nokta, Türk şiirinin, en politiğinden en içe kapanığına, yetkin ve özgün bir şiir olduğunu öne sürmemize olanak veren bir noktadır. İslamcı kesimlerde üretilen mistik, ama toplumsal gerçekliğe karşı eleştirelliğini koruyan ürünleri de bu bütünün içinde gördüğümü belirtmeliyim. İdeolojik karşıtlık sorunu, bu ürünlerin şiirsel düzeyini dışlalamamızın gerekçesi olmamalıdır.

İlhan Berk’ten Seyhan Erözçelik’e, Ece Ayhan’dan Küçük İskender’e, Ahmet Ariften Seyit Nezir’e uzanan geniş bir şairler yelpazesi, okuru biçim ve biçemin değişken yüzleriyle karşı karşıya getirmektedir. Türkçe’nin ne yazık ki çok az yabancı tarafından bilinen bir dil olması, çağdaş dünya şiiri içinde hakkımız olan yerin alınamamasının başlıca nedenidir.

Şiirimizin içinde özel bir bölge oluşturmayı isleyen toplumcu şiir, 1950’lerden itibaren uluslararası gelişmelere paralel olarak önemli değişmeler gösterdi. Toplumcu gerçekçilik, bilindiği gibi, özellikle 1955’lerdcn sonra bütün dünyada zengin tartışmaların alanı oldu. Aragon, Graudy, Fischer, G. Thomson Türkiye’de bu tartışmalardaki öne sürmeleriyle en bilinen adlar. Jdanovculuğun tasfiyesinde önemli rolleri oldu. Yine bilinen bir gerçek: Toplumcu gerçekçilik anavatanında da değişim geçirdi ve tezlerinin büyük bölümü revize edildi. Sorun günümüzde de canlılığım korumayı sürdürüyor elbet.

Ürünlerini 1970’li yıllarda yayınlamaya başlayan ve toplumcu gerçekçi şiir çizgisi içinde yer aldıkları görülen bazı şairler, sosyalist dünyada başlatılan açıklık politikasının sonucu olarak, eski çizgilerinden farklı bir konuma açılmak amacıyla Yenibütüncü şiir adını verdikleri bir arayışa girmiş bulunuyorlar.

Şimdilik sadece Seyit Nezir, Veysel Çolak, Hüseyin Haydar, Metin Cengiz ve Tuğrul Keskin tarafından imzalanan bir bildiri de yayınlandı. Yeni imzaların da katılabileceğini sandığım bu bildirinin adı bile, arayışın sınırı hakkında yeterli fikir veriyor: "Yenibütiin: Kendini Biriktiren Bireyin Şiiri.”

Öyle anlaşılıyor ki, bildiriye imza atan şairler, uzun süredir içlerinde yer aldıkları toplumcu gerçekçi şiir anlayışının mevcut haliyle tıkandığı ve şairin hareket alanını kısıtladığı inancını taşıyorlar. Bu şiirin politikayı birincilleştirmesinden tedirginlik duyduklarını bir aforizmamsı deyişle dile getiriyorlar:
“Yenibütüncü şiir, politikayla barışık olmayan İnsanî politikleşmedir” _
Bildirinin yayınlanmasından önce, hareketin organı olan Broy dergisinin Aralık 1986 sayısında bir yazı yayınlayan Seyit Nezir “Marksizmin ufku bireydir?" diyor ve şöyle sürdürüyordu: “Bu Yenibütün’de şairin gereçleri nelerdir, kimlerdir? Toplumun bütün bir kültürüdür, yetenekleridir. Burjuvazisi ve proletaryasıdır. Yahya Kemal’i ve Nâzım Hikmet’idir”. Çok makul görünen bu yaklaşımların Türkiye’de halen toplumcu gerçekçiliğin revize edilmediğine, sadece kendi kendisini aştığına inanan ve bir kuram ve yöntem olarak toplumcu gerçekçiliği biricik sayan çevrelerde çok tartışmalı görüşler olarak kabul edildiğini ve edileceğini söylemek gerekir. Derginin Ocak sayısında Seyit Nezir’in “Yenibütün: Bireyi Tragedyasına Döndüren Şiir”, Veysel Çolak’m "Yenibütün: Kendini Biriktiren Bireyin Şiiri” Şiirimizde Yeni Bir Arayış ve Metin Ccngiz’in “Yenibütün: Bireyin Sonsuz Diyalektiğinin Şiiri” başlıklı yazılan yer alıyor.

Görüldüğü gibi, bunlar toplumcu gerçekçiliğin revize edilmiş ya da aşılmış metinlerinde dahi, şairlerin yazılarındaki bağlamlarında fazla kullanılabilen öne sürmeler değildir. Birey'in bir tür yüceltilişi ve sınıf olgusunun küçümsenişi olarak yorumlanmaları beklenebilecek düşüncelerdir bunlar. Ama, bu düşüncelerin glasnost ve perestroyka kavranılan çerçevesinde oluşturuldukları ve muhtemel tüm gelişmeler göz önünde bulundurularak üretildikleri de anımsanmalıdır. Herhalde Yenibütüncü şiir üzerinde önümüzdeki günlerde sağda ve solda bazı yazışmalara tanık olacağız. Yapılacak tartışmaların şiirin canlılığının bir belirtisi olacağını da şimdiden söylemek gerekir. (Milliyet, 1988)
ELEŞTİRİDE “ÜSLUP”
Kültür yaşamımızda bir canlanma, bir yenilenme olduğu kesin. Yazından (edebiyattan) plastik sanatlara, hemen her alanda verili değer yargılan gözden geçiriliyor, klasikleşmiş ve bu yüzden belli oranlarda okunurluğunu, seyredilirliğini yitirmiş yazar ve ressamlar, gün ışığına çıkarılıyor. Dahası, çeviri kuramsal yapıtların sayısındaki artış, farklı bakış açılan edinilmesini de olanaklı kılıyor. Kitlelerin kültür/sanal olaylarına gösterdiği ilginin de küçümsenemeyecek düzeyde olduğu söylenebilir. Kuşku yok, bu ilgi her zaman gereken düzeyde olmuyor; okur, seyirci, dinleyici popüler yaklaşımların etkisinde kalıyor ve kimi yerde kolaycı yaklaşımları benimsiyor. Kültür sorunlarının bir anda yaygınlaşmasının, herkes tarafından gerçek içeriğiyle anlaşılmasının mümkün olmadığını da anımsamak gerekiyor.

Bu canlanma, yenilenme süreci, her alanda eleştirmeci olgusunu da öne çıkarıyor elbet. Eleştirmeci, özellikle yazın/sanat alanında üretici (yazar, ressam, yönelmen, besteci) ile tüketici (okur, seyirci, dinleyici) arasındaki bağı kuran kişi en yalın tanımıyla. Elbet bu tanıtım sırasında, yapıla ilişkin görüşünü, değerlendirmesini de ortaya koyuyor eleştirmeci. Yapıtın iç sorunlarını çözümlüyor, açıklıyor dahası. Bu bakımdan, eleştirmecinin yapıt karşısındaki tutumunun öncelikli olması ve yazarın kişiliğini fazla göz önünde bulundurmaması gerektiği söylenebilir.

Ne yazık ki, son zamanlarda yazından plastik sanatlara, plastik sanatlardan kültür sosyolojisine, eleştirmecilerimizin hem kendi kişiliklerini hem de yazarların, sanatçıların kişiliklerini öne çıkardıkları, işi sövüşmeye kadar vardırdıkları gözleniyor. Bu konuya daha önce de değindim. Ancak, olgular, üzerinde düşünmeyi zorunlu kılıyor. Bu sağlıklı bir gelişme değil. Söylemek bile fazla: Yazın/sanat alanında arlık daha bilimsel yöntemler kullanılıyor. Gelgelelim, son kertede, eleştirme yine de bireyseli öznel bir tulum alış. Eleştirmeci, gizlerini ayrıştırdığı yapıtı ille de sevmek, beğenmek zorunda değil elbet. Ama burada dediğim dedik'çi olmamak gerekliğini de vurgulamak gerekir. Çünkü A adlı eleştirmecinin bir dünya görüşü, bir sanat anlayışı olduğu gibi, okurların ve başka eleştirmecilerin de dünya görüşleri ve sanat anlayıştan vardır. Bunlar her zaman birebir gelmeyebilirler. Eleştirmeci farklı yorum hakkını önceden kabul etmek zorundadır.


Görüldüğü kadarıyla, kimi eleştirmecilerimiz yaralım/üretim yöntemlerini en iyi kendilerinin bildiği kanısını taşıyorlar. Değerlendirmelerinin şaşmaz olduğuna inanıyorlar. Yapıtın açımlamasını bir yana bırakarak, izlerçevrenin kendi bakışları doğrultusunda tavır almasını sağlamak amacıyla yargıç söylemi'ni seçiyorlar. Yazarlar, sanatçıları yıldırmaya çalışıyorlar adeta. Bu tulumda baskıcı bir yan olduğunu görmezden geliyorlar nedense.

Yazar, sanatçı da kendini savunmak gereğini duyuyor sonunda. Bir refleks olarak. O zaman eleştirmecinin tavrı daha da acımasızlaşıyor, daha da kişiselleşiyor. Yazan, sanatçıyı en ağır sözcüklerle suçluyor. Kendisini kanıtlamış kişilerin ne sahtecilikleri kalıyor, ne içi koflukları. Suçlananların da aynı yolu seçmeleri halinde de, ortalık tozdan, dumandan görünmez oluyor.

Uygar olmak, üslubu yumuşak tutmak, kıran kırana tartışılmasına engel değil ki. Şunu da unutmamak gerek: Yapıtlar, önünde sonunda eleştirileri aşıyor, onlardan daha uzun ömürlü oluyorlar. Bilinen sözdür: Sel gider, kum kalır. Eleştirmecinin bu baskıcı tutumunun günümüzün pazar koşullan çerçevesinde biçimlendiğini düşünmek, acımasızca edinmeye çalıştığı kalite kontrolörlüğü'nün en çok firmaların işine yarayabileceğini söylemek bana herkesin göreviymiş gibi geliyor.
(Milliyet, 1988)
(Ahmet Oktay, “Eleştiride Üslup”,İnsan, Yazar, Kitap, Ark Yay.,s. 60
İKİ ŞAİR
“ İki yüzlü okur” demişti Baudelaire anlaşılmamanın ya da okunmamanın yarattığı hayal kırıklığıyla. Şair muhatap ister elbet, daima ona konuşur. Gelgelelim kararsızdır okur, vefasızdır ve bir adım ileri giderek söylersem, hercaidir. Bu son niteleme, günümüz açısından çok daha geçerli görünüyor bana. Tüketilebilen görüntüler ve ikonlar arıyor okur artık. Medyalar da yaralıyor yeni ikonları. Giyim sektöründe olduğu gibi yazın alanında da modalar çabucak değişiyor. Moda isteyelim istemeyelim, kimi şairleri tedavülden kaldırıyor, yerlerine onlardan daha değersiz olanları geçirebiliyor.

Şiir antolojilerini karıştırırken bir kez daha düşündüm bunları. Günümüzün şiir okurlarından kaçı (şairlerinden değil) Celal Sılay ile Emin Ülgener’i anımsıyor acaba, şiirlerini bulup okuyor? Sılay’ın kitapları niye yeniden basılmıyor? Ülgener ise hepten unutuldu, kimi antolojilerde yok bile. Şiirlerini kitaplaştırmayı da kimse düşünmüyor. Orhan Burian’ın Kurtuluştan Sonrakiler adlı seçkisinde Sılay’dan 11, Ülgener’den iki şiir var. Memet Fuat Çağdaş Türk Şiiri'ne Sılay’dan beş şiir almış. Ülgener’in adı geçmiyor. Ataol Behramoğlu da anmıyor Ülgener’i, buna karşılık Sılay’dan beş şiir almış Büyük Türk Şiiri Antolojisi’ ne. Belki bir süre sonra Celal Sılay da kurtaramayacak kendini Emin Ülgener’in yazgısından: Üç beş şair dışında kimse tarafından anımsanmayacak.

Oysa, Sılay da Ülgener de Necip Fazıl ve Fazıl Hüsnü etkileri taşımalarına rağmen, önemsenmesi gereken şairler olarak görünmüşlerdir bana hep. Metafizik içerikli şiirler yazmışlardır. Özgün bir ses edinmeye çalışmışlardır. Türkiye’de metafizik şiir üzerinde durulduğunda Sılay ve Ülgener’in mevzi kazanacaklarına inanıyorum. Şiirlerini yeniden okuduğumda garip bir duyguyla ürperdim. Belki ölümün ya da boşluğun ürpertisiydi.Karanlığın. Yaşadığımız günlerin neon parıltılarını emen karanlığın. Geldiğimiz ve gideceğimiz gizemli yerin. Sonsuz sonun.
Şöyle diyor Celal Sılay “Sual” şiirinde: “Zincirlerle çekiyor işçiler / güneşi yalağımın başına / Ben nasıl çıkarım bu kirli yüzle / Güneşin karşısına? / Kuşlar başucuma toplanmış / Perdeleri açılıyor sabahın / Ben nasıl sokarım bu tembel vücudu / Bahçesine Allahın? / Kim gönderir sancılan / Kapımın eşiğine salar? / Ben nasıl alırım mallarını / Ancak kendilerine yetecek kadar / Gece örtülüyor üstüme / Uyutmak için zannederim / Kim yaşatıyor beni hâlâ / Cevap isterim.”

Emin Ülgener’den de iki kıta yazıyorum: “Ölü” şiirinden:
“Duyuyorum, bir sır gibi duyuyorum / Odamda geziniyor ruhum / Yine her akşam yattığım yerde / Yakılmakta mum / Geziyorum, pervasız geziyorum / Ahret şarkıları dilimde / Bana ait gemiler dolaşıyor / Masmavi sahilimde.”

Şiirleri gölgelenmeye başlayan başka şairler de var elbet. Başla Cahit Irgat ve Sabri Altınel olmak üzere. Belki de her şairin yazgısı bu: Unutulup gitmek, sonra birkaç kişi tarafından anımsanmak. Sılay ve Ülgener’den verdiğim örneklerin havasını yansıtan bir şiirle bağlayayım. Yine unutulan Şükrü Enis Regü’nün şiiriyle: Akşam Olur: “Akşam olur / Gün çekilir komşu bahçeden / Dağılır evlere yağmur kokusu / Ve bir ninni gibi dolar gözlerimize / Alaca karanlıkların uykusu / Başlar ibadeti perdelerin / Arılar kovanına / Kuşlar yuvasına döner/ Ezanı bize kalır minarelerin.”
(Milliyet, 1993)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İnsan, Yazar, Kitap
Baskı tarihi:
1995
Sayfa sayısı:
558
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ark Yayınları

Kitabı okuyanlar 1 okur

  • Gül Ulucan

Kitap istatistikleri