·
Okunma
·
Beğeni
·
6.129
Gösterim
Adı:
İslam Deklarasyonu
Baskı tarihi:
Nisan 2014
Sayfa sayısı:
101
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944432085
Çeviri:
Rahman Ademi
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Fide Yayınları
Baskılar:
İslam Deklarasyonu
İslam Deklerasyonu
İslam Deklarasyonu
İslam Deklarasyonu
Bugün kamuoyuna sunduğumuz bildiri, yabancılara ve şüphe içinde olanlara, İslam'ın şu veya bu sistemin, şu veya bu düşünce grubunun üzerindeki üstünlüğünü ispatlayacak bir metin değildir. Bildiri, hangi tarafta olduklarını apaçık bir biçimde kalplerinde hisseden ve nereye ait olduklarını bilen Müslümanlara yöneliktir. Bu gibi insanlar için bu bildiri, onların sevgisi ve aidiyetinin ne gibi görevler yüklediği hakkında gerekli sonuçların çıkarılması için bir çağrıdır.
(Tanıtım Bülteninden)
HABERİNİZİN OLMADIĞINI SÖYLEYEMEYECEKSİNİZ!

Evet kitabın sonun da tek bir sayfa da ortada bu cümle yazıyor ve insan kendini sorumlu hissediyor yada en azından ben öyle hissettim.
Bilge kral bilgeliğini konuşturdu ve her sayfada neredeyse her cümlesinin altı çizilecek nitelikteydi.

Her sorunun temelinde Müslümanların müslümanca yaşamadıklarını ve bir nevi sadece işlerine geleni yapıp kabul ettiklerini anladıklarını söylüyor kral, ve diyor ki; sorun mazide değil halde, haldeki sorunlar da İslamla ilgili değil aksine İslamı yaşayamamakta ve gün geçtikçe uzaklaşmakta, sorunların temeli budur diyor.

Kral, Müslüman ülkelerde yaşayan liderler ve müslümanların kendi eğitim sistemini, modasını, düzenini kurmak yerine devamlı dış ülkelere özenmekle özlerini yitirmekten yakınıyor ve yeter artık uyanın diyor.

" Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmeyen bir millet, nereye gideceğini ve ne için çabaladığını bilebilir mi?"


Biz ne kadar müslümanız ve İslam hayatımıza ne kadar hakim?

 Müslümanız Kuran okumayı biliyoruz ama haddimizi aşıp bir de olmayan ilmimiz ile müfessirlere kafa tutarcasına yahu bu farz değil bu gerekmez, Kuranda şu yok bu yok diye itiraz edip bize emir edileni değil işimize geleni yaşıyoruz.

"Bizim, siyasi veya ahlaki tüm başarılarımız ve başarısızlıklarımız, İslam'ı nasıl kabul edip hayatımıza ne kadar girmesine izin verdiğimizin göstergesidir. Bir milletin günlük yaşantısında İslam'ın etkisinin azalması, daima insanların, toplumun ve siyasi kurumların değersizleşmesine sebep olmuştur."

Bilge kral bana aynen şöyle dedi "kızım madem müslümanım diyorsun aç gözünü etrafına bak seni de dinini de yemeye geliyorlar. İçimizde yaşıyorlar,  bizi hazmedemiyorlar. Zamanında Rasulullah (s.a.v) islam dinini yaymaya çalışırken nasıl ki çeşitli fitnelerle insanları kandırıp kafa karıştırdılar ise bu günde kendi ülkemizde kendi dinimizi yaşamamızı sabote edip ellerinden geldiğince maneviyatımızı aşağı çekmek istiyorlar.

"Dolaylı yada dolaysız yoldan yabancılara ait kaç okul, kaç kolej olduğunu belirlemek ve bu cömertliğin nedeni üzerine biraz kafa yormak hayli yararlı olacaktır."

Evet neden bu kadar yabancı okul ve yabancı sistem var ülkemizde neden biz kendimizi dinimizi ve ülkemizi diğer ülkelerden aşağı görüyoruz. Eğitim sistemini mi beğenmiyorsun dışarda okumak yerine öğretmen ol müdür ol vali ol eğitim sistemini sen değiştir. Niye bu kadar ezik görüyorsunuz kendinizi, niye her şeyin en iyisi onlarda en güzeli orada diye düşünüyorsunuz asıl zenginlik bizde keşke bir kavrayabilsek. 100 yıllık sözleşme olmasaydı bu gün tüm dünya bize muhtaçtı ve bunun farkındalar o sebeple devamlı Türkiye içerisinde çeşitli şekillerde sorunlar çıkarıp fitneler çıkarıp bizi birbirimize düşürmeye, onlara muhtaç etmeye çalışıyorlar. Şu sözleşme bir bitsin. VATANımın her köşesinde birbirinden kıymetli madenler var ve biz onları kullanmaya başlamayalım diye bunlar. Boşuna dememiş büyükler "Meyve veren ağaç taşlanır".

Bir yerde kral şuna değiniyordu. Eğer bir millet bir ülke değişecekse önce dinini içinde yaşamalı hücrelerine kadar dinine hakim olmalı ve bireyler üzerinden bu yapılınca kendiliğinden  değişecektir millet.

İkinci kez okudum ve çok iyi geldi. Okumaya niyetli olanlar geciktirmesin. Neden ona bilge kral deniyor anlayacaksınız. Saygılar, sevgiler...
"Her şeye kadir olan Allah'a yemin ederim ki köle olmayacağız" Saraybosna halkının kahramanı Aliya İzzetbegoviç ..
Kitap bilge lider İzzetbegoviç'in konuşmalarından derlenmiş genel olarak konuşmalarından çıkardığım sonuca göre yenilikçi,mantıklı,özünden kopmadan Kuranı Kerim rehberliğinde müslüman halkın bilhassa gençlerin ülkelerine umut ışığı olması gerektiği ..
Eseri okurken kafamda ki bir kaç sorunun cevabını buldum diyebilirim kitabı herkese tavsiye ederim fakat İslam felsefesi ağırlıkta olduğu için zaman zaman sıkıcı olabilir ayrıca dili pek sade değil cümleler uzun, paragraf şeklinde kurulmuş okurken yorulabilirsiniz ama bilgi yönünden oldukça donanımlı bir eser..
Son olarak Cins(Ekim-Sayı 13)
dergisinde geçen şu cümleyle incelememi bitirmek istiyorum:
"Halep'in de bir gün Saraybosna gibi özgür olacağı güzel günlere inanarak aşka ve kavgaya devam ediyoruz".
Erişilmek istenen sonuç kitabın başında da denildiği gibi 'Müslümanların İslamlaştırılması' Burda hepimizin özeleştiri yapması gereklidir. Sadece Müslümanım demekle Müslüman olunmadığını Aliya en güzel şekilde açıklamış. Kendim için diyebilirim ki yürüdüğüm yolda Aliya bana ışık tutan bir kahraman. Onu kalbimin en derinlerinde buldum ve sevdim. Onun düsturunu sahiplenip inancımı ve mücadelemi bırakmayacağım. Tabi bu mücadeleye kendi nefsimden başlayacağım.
Velhasıl okunmalı, okutulmalı..
Aliya İzzetbegoviç.
Bir çoğu ‘’Bilge kral’’ diye bilir ama ‘’Kral’’ ifadesi onun temsil ettiği ve savunduğu değerlere terstir. O yüzden ‘’Bilge lider’’ demek daha doğru olur. Tabii kime göre, neye göre bilge o değişir.
Açıkça söylemem gerekir ki kendisine bir sempatim vardı.Fakat bu kitabı okumam ile birlikte bunun azaldığını söyleyebilirim. Kendisi yine de saygıyı hak eden biri. Kitapta yapmış olduğu tespit ve öz eleştiriler başarılı, en azından bir kısmı.
Gelelim benim başarısız bulduğum kısımlarına. Japonya ve Türkiye karşılaştırması yapılmış, Türkiye harf devriminden dolayı geri kalmış eğitim konusunda.
Bunu şöyle açıklıyor Begoviç;
‘’Basitliği ve sadece 28 harfli olan arap yazısı, (Osmanlıca) bu özellikleri sebebiyle dünyanın en mükemmel ve yaygın yazısıdır,Japonya kendi Latinlerin (Romalılar) teklifini reddeder: O bütün reformlardan sonra ancak 46 işaret yanında 880 Çin ideogram (anlamı belirten işaret) olarak tespit edilen ve karmaşık (komplike) olan kendi yazısını korur.Bugün Japonya’da okuma-yazması olmayan bulunmamaktadır,Türkiye’de ise –harf inkilabından 40 sene sonra – nüfusun yarısından fazlası ümmidir.Bu durum bir sonuçtur.’’
Peki gerçekten öyle mi?
Matbaayı ilk bulan? Johannes Gutenberg.
Ne zaman? Kaynaklar Avrupa’da 1447 yılında bu tekniği geliştirdiğini söylüyor.
Peki bize ne zaman geldi? 1727 yılında.
Kim tarafından? İbrahim Müteferrika, Osmanlı devletleri sınırları içinde Türkler tarafından işletilen ilk matbaayı kurdu.
Yani 280 sene geç başlamış bir toplumuz biz okumaya. Gelelim daha acısına aynı İbrahim Müteferrika kimse okumadığı için yalnızca 7 yıl sonra battı. E hani harf devrimi gelişimimize engel olmuştu?
Bu millet Cumhuriyet ile okumaya başladı, önce bunu bir kabul etmek gerek. En basiti 3 gün sonra gelecek olan ‘’30 Ağustos Zafer Bayramı’’ dahi normalde 28 Ağustos’da olacak iken Atatürk o 2 günde kitap okuyor diye ertelenip 30 Ağustos oldu. Kendisiyle yapılan bir röportajda nasıl başardınız dendiğinde ‘’Elime 2 kuruş geçtiyse, 1 kuruşu ile kitap aldım.’’ diyen ülke kurma başarısını kitap okumaya bağlayan, daha sonra Cumhuriyetin ilk yıllarında Çeviri merkezleri kurdurup birçok Dünya klasiğinin çevrilmesini sağlayan Atatürk’ün yaptığı harf devrimi, bu ülkeyi geriye götürdü öyle mi?
Bir de ‘’Güçsüzlüğün Sebepleri’’ başlıklı bir kısım var. Dikkat çekmek istediğim nokta, bu kısmın ‘’muhafazakar ve modernistler’’ olarak ayrılması. Acaba güçsüzlüğün gerçek sebebi insanları ayrıştırmak olabilir mi?
Son olarak ise ‘’Müslüman kitlelerin kayıtsızlığı’’ başlığı altında bir kısım var.
Begoviç burada diyor ki ;
‘’Laiklik ve milliyetçilik burada hiçbir olumlu içeriğe sahip değildi ve hakikatte sadece bir şeylerin yalanlanması idiler.Kökü ve içeriği bakımından yabancı olan bu iki fikir aslında miskinliğin ifadesi idiler.Pratikte İslam dünyasındaki dramın son perdesinin başlatılması bu iki cereyan sayesinde oldu.’’
İlkokul sorusu, Laiklik nedir?
En basit tanımla : Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması.
Peki burada sorun nedir?
Dinin siyasete alet edilmemesi nasıl bir kayıtsızlık olabilir?
Aliye İzzetbegoviç'e gerçekten hayranlık duymamak mümkün değil. Konuşmalarından derlenen bir baş yapıt. İslami sorunları, islam ülkelerini ve musluman toplumları hakkinda. Okuyalı uzun zaman oldu. Müslüman gençler mutlaka okumalı...
Bilge Kral'ın konuşmalarından derlenmiş, 101 sayfadan oluşan adeta bir başyapıt bana göre. Bizleri (Müslümanları) en keskin ve doğru biçimde eleştirmiş olması çok beğendiğim kısmıdır. Fakat çevirisini çok beğendiğimi söyleyemem. Ağır bir dil kullanılmış ve çokça imla hatası var. Ama yine de bu kitabın muhtevasına gölge düşürmeye yetmemiştir. Okumak isteyenlere ayrıca tavsiyemdir; kitabın kısa olmasına aldanmayın ve geniş bir zaman ayırın okumak için zira üzerine çok düşünecek paragraflar bulacaksınız, şimdiden keyifli okumalar :)
Deklarasyon kelime anlamı olarak bildirme, bildiri, duyuru anlamlarına gelmekte ve bu kitap tüm İslam alemine bir duyuru niteliği taşıyor.

Son zamanlarda İzetbegoviç’in ismi fazlasıyla anılmaya başlandığından bu kitabı da çok merak ederek aldım ve bir solukta bitirdim.

Kitap, Müslüman Toplumların Geri Kalmışlığı, İslam Nizamı ve Günümüz İslam Nizamının Sorunları olarak üç ana başlığa ayrılıyor.

Müslüman toplumların geri kalmışlığı, birleşememeleri, batı toplumlarını her zaman üst seviyede görmesi ve Müslümanların eksikliklerinin nasıl düzeltileceği, hangi alanlarda, ne tarz reformların gerçekleştirilmesi gerektiği anlatılmış.
İslam’ın her zaman bilime, yeniliğe açık olduğunu, günümüz teologlarının elinde kapalı bir kitap olduğu düşüncesinin yanlış olduğuna fazlasıyla yer verilmiş.

Her Müslüman’ın özellikle her Müslüman gencin bir kitaptan ziyade bir rehber gözüyle okuması ve Müslümanların kalbine Kur’an ve Hz.Muhammed’in hadisleri ışığında umut olmuş İzetbegoviç’i anlaması gerektiğini düşünüyorum.
Aliya İzzetbegoviç'e ait olan bu eser, esasında Begoviç'in konuşmalarından bir derlemedir.

Baştan izah etmekte fayda görüyorum, ben de bu eseri Fide yayınlarından okudum, ikinci redaksiyonu da Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu'ndan ve buna göre değerlendiriyorum.

Müslüman halkların geri kalmışlığı, islamî düzen ve İslamî düzenin bugünkü sorunları temel başlıklarını içeren bu kitaptan kimi alıntılar paylaşmak daha yerli yerinde olacaktır:

"... bu durumu Allah'ın takdiri olarak kabul ederek biz, çıkça iddia ediyoruz ki, Müslüman dünya İslamsız ve İslam'a karşı olarak yenilenemez. İslam, İslam'ın insana dair, insanın dünyadaki yeri, insan hayatının hedefi ve insan - Allah ilişkileri ve insan- insan ilişkileri hakkındaki tavrı, Müslüman halkların durumunun iyileştirilmesi yolunda her hakiki eylemin ebedi ve değiştirilemez ahlaki felsefi fikri ve siyasi temeli olarak kalmaktadır.
Alternatif apaçıktır, ya İslamî yenilenmeye doğru hareket veya pasiflik ve gerileme. Müslüman halklar için üçüncü ihtimal yoktur."

"İnsanı sadece terbiye etmekle kalmayan aynı zamanda dünyaya nizam verme yeteneği olan İslam'a kendi kabulleri doğrultusunda İslam'ı yenilenme fikrine her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır.: Muhafazakarlar eski reçeteleri modernistler ise başkasına ait yabancı reçeteleri istemektedirler. Birinciler İslam'ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar."

"Yazı meselesinde Japon ve Türk reformistlerin gösterdikleri tavırdaki anlayış farkı, başka konulara nzaran belki en açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Basitliği ve sadece 28 harfli olan Arap yazısı , (Osmanlıca) bu özellikleri sebebiyle dünyanın en mükemmel ve yaygın yazısıdır, Japonya kendi Latinlerin (Romalılar) teklifini reddeder. O bütün reformlardan sonra ancak 46 işaret yanında 880 Çin ideogram (anlamı belirten işaret) olarak tespit edilen ve komplike olan kendi yazısını korurur. Bugün Japonya'da okuma yazması olmayan bulunmamaktadır, Türkiye'de ise -harf inkılabından sonra- nüfusun yarısından fazlası ümmidir. Bu durum bir sonuçtur ve bu konuda âmâ olanlar dahi görmeye başlamalıdır." (sayfa 25)

"Bütün bizim siyasi ve ahlakî başarı ve başarısızlıklarımız gerçekte sadece bizim İslam'ı kabulümüz ve onu hayata geçirmemizin yansımasıdır."

Ve işte vurucu nokta;

" Bu kitaba ( Kur'an-ı Kerim'e) olan teslimiyet bitmiyordu ancak aktif karakterini kaybetmiş, irrasyonel ve mistik olana tutunmaktaydı. Kur'an-ı Kerim kanun otoritesini kaybedip buna karşın eşyaların "kutsal"ı oldu. Kur'an-ı Kerim'in araştırılmasında ve yorumlanmasında bilgeliğin yerini kılı kırık yaran yorumlar, büyük fikirlerin yerini okuma becerileri aldı. Devamlı surette İlahiyat formalizmin tesiri altında Kur'an-ı Kerim hep daha az (anlayarak ve manası düşünülerek) ve daha çok (güzel sesle) okundu ve mücadele, doğruluk, şahsi ve maddi fedakarlıklar hakkındaki emirleri, tembelliğimize aykırı ve sevimsiz olarak , güzel sesle okunan Kur'an-ı Kerim metninin zevk veren (rahatlatan) sesi içinde `eriyip gitti` Bu doğal olmayan durum yavaş yavaş normal kabul edilmeye başlandı, çünkü bu vaziyet, sayıları her geçen gün artan ve Kur'an-ı Kerim'le yollarını ayıramayacak durumda olan fakat aynı zamanda hayatlarını onun isteklerine göre düzenleyecek kudrette olmayanların işine gelmekteydi." (sayfa 32)

"Cami minarelerinden ve televizyon vericilerinden halka yönelen mesajlar birbirine zıt olursa ne elde edebiliriz ki?"


Şimdi esas birkaç meseleye gelmek istiyorum, beni rahatsız eden bazı meselelere. İzzetbegoviç, çok eşliliğin bu devirde kaldırılmasını kesin surette istiyor. Bu Kur'an hükmüne karşı gelmek değil midir? Önermemek başka, kesin surette kaldırılmasını istemek başka görünüyor.

Aynı zamanda Izzetbegoviç Hristiyanlık ve Yahudilik isimli başlık altında; dinler arası diyalogu da tavsiye ediyor. Ortak noktaların iletişimi sağlayacağını söylüyor. Hristiyanlığın son zamanlarda, ilk haline dönüşünün İslam'la ortak olduğunu ve bu sayede birbirine dayanak olacaklarını söylüyor. Yahudilik için de siyonizmden evvel birçok ortak nokta bulunduğuna değiniyor.

Üzülerek bazı yargılar edinmeme sebep olmuş bu eser aynı zamanda bana birçok şey katmıştır. Bu bahsini ettiğim rahatsızlık veren ifadeler de umuyorum ki redaksiyon, çeviri, yayıncılık hatasıdır. Bir başka alternatifinden okumadığım için karşılaştırma yapma lüksüne sahip değilim ancak elimdeki tek kaynağa dayanarak bazı endişelerimi dile getirdim. Acaba bu anlatılanlar şeytanın sağdan yaklaşmasına kapı açacak şeyler midir yoksa açık seçik bir düzenleme, baskı, yayım hatası mıdır?
Normal şartlar altında Aliya gibi bir şahsiyetin ismini, ekolünü ve duruşunu birçok mecrada görmemiz gerekirken yalnızca dini literatürde -fakat olabildiğince siyasal şiddet ve sokak diliyle harmanlanmış bir literatürde- görmek fazlasıyla incitti. Daha doğrusu bu kitabın yanında bir de Alev Erkilet’in Mazlum Ortadoğu’nun Mağrur Çocukları’nı da okuyunca idrak ettim incinmemin zaruri olduğunu. Çünkü çizilen Aliya ile olması gereken Aliya arasındaki kuvvetli farkı görmek için onu bir şekilde sadece bir alana sıkıştırmak gibi gafletten sıyrılmak gerekirdi. Bu da incelemeyi yazmam için başlı başına sebepti.

Bu sebebim mümkün sebepler içindeki en geçerli sebep, çünkü İslam Deklarasyonu'nu tahlil edelim gibi faydalı-gereksiz bir işe kalkıştığımda akıbetin varacağı noktaları da tahmin edip önlemimi almıştım: ya meselenin yalnızca dinsel, salt manevi, ruhsal fakat külliyen maddeden uzak kısmıyla ilgilenip sosyolojiyi -hatta felsefeyi dahi- saf dışı bırakacaktım ya da meselenin aynı zamanda maddeye de atıfta bulunan, vücuda, dolayısıyla insana da değen taraflarına eğilip mevcut dualizmin üstesinden gelmeye çalışacaktım. Zaten ne olduysa bundan sonra oldu.

Bu kitabı aralamadan önce Aliya, hemen her türlü İslami meselenin ideal argümanı, ekol fark etmeksizin ardına sığınılıp karşı tarafa rahatlıkla nanik yapılabilecek bir müdafaa aracıydı. Bilge kraldı, öyleydi de neden böyle olduğuna dair malumat sahibi değildik. İhtiyaç da yoktu zaten. Bildiğimiz yanıldığımıza yetmiyordu. Ta ki Erkilet’in yukarıda zikrettiğim kitabını da aralayıp ne salt maddeci ne salt manevi olan bir okuma yolu tutunca anladım dinin sosyolojisinin -hatta felsefesinin bile- işin erbabına verilmesi gerektiğini. Erkilet, "denileni" ustaca irdeleyip "denilmeye çalışılan" haline getirmeyi başarmıştı. Aslında lafı eğip bükerek cesaretsizlik ediyorum, demek isteğim şu: yalnızca bu kitabı tahlil edenleri dinleseydim, Erkilet’teki Aliya'dan habersiz kalacak, onu yalnızca kuru bir cihatçı mantığı içerisinde bulup, bakıp çıkacaktım. Neyse ki bu olmadı.

Onun paradigmasının insan-doğa-kültür temelli inşa edilmiş olduğunu ve bütüncül yöntembilim dediği metoduyla çok-katlı gerçekliği vazettiğini görünce hayret ettim. Hatta menfaatin karşısına ideali, monarşinin karşısına hürriyeti -yetmezmiş gibi tekamülün karşısına yaratıcılığı- diktiğinde geriye yapacağı tek bir hamlenin daha kaldığını da aynı heyecanla bekledim ve gördüm: toplumun karşısına şahsiyeti dikmek. Bu beklenti temelde bireyi ve bireyin özgürlük standardıyla toplumun ve toplumun özgürlük standardı arasında kadim bir bağ kurmayı gerektiriyordu ve Aliya buna da mahirdi. Dahası, işin hikmeti bunlar değildi, karşı karşıya diktiği bunca mefhumun birbirine galip gelmeyen cepheler olduğunu ilan etmesiydi esas mahareti: Henüz ilk dakikalarda insanı madde alemine atıyor ve onun maddeler aleminde saf manevi argümanla daha fazla ayakta kalamayacağını hükmediyordu. Bu hüküm özünde dezenformasyonu zaruri addediyordu ve Aliya, kendi çapında bir kıyamet koparmaya yeminliydi çünkü işaret parmağının hedefinde faydasız mit ve katı dinsel görüşler vardı. Yetmiyor, tembelliğimizin tescili olarak mehdîyeti gösteriyor, haremlere karşı çıkıyor ve kahraman-karşıtı bir duruş sergiliyordu. Aklı ve ruhu, şuuru, tahayyülü her bakımdan eşitleyen bu görüş karşısında hayret edip hayran kalmamak içten bile değildi. Her bakımdan kişisel ekinoksumu yaşıyordum.

Diğer yandan merakımı kamçılayan bir soru da vardı. Durmadan bireyin ruh, beden, akıl gibi kendinden menkul aidiyetlerine atıfta bulunan Aliya nasıl oluyor da Bosna'nın kahramanı -dolayısıyla toplumu kapsayan bir aktör- oluyordu? Bunun yolu bireyi ifade ederken onun toplumla olan bağını yapay olmayan fakat kuvvetle sağlam temellendirilmiş "özgürlük" tanımından geçiyordu. Aliya bunu da aşmış gibiydi. Onun nazarında özgürlük ne Rousseau perspektifinden görülen salt "temel gerçekliktir" ne de Platon'un idealize ettiği düzene, nizama -otoriteye- bağlı kalmaktır. Özgürlük kendisini de aşan ve kendisinin yine kendisiyle açıklanabilecek Tanrısal kayradır. Bu tarz bir yaklaşımın ardından Aliya'nın hapishanedeyken ailesinden gelen mektubu okurken kendisini hür hissettiği yönündeki ifadesi, tam da bunu, özgür olmanın mekân-dışı bir gerçeklik olduğunun ilanıdır. Bilhassa Sokrates'in hakikatleri uğruna ölüme gönderilmesini saygınlık ve özgürlük olarak tanıması da aynı ifadenin delilidir ve bu özgürlük mahkeme salonuyla veya idamıyla açıklanamaz, kısıtlanamaz. Her şey zıttıyla bilindiğinsen, olması gerekenleri meşru göstermek için özgürlüğünden taviz veren politik şahsiyetlerin köle oldukları kabulü de ortaya çıkmış olur ki Aliya'yı şahsilikten toplumsallığa götüren ince yolun sırrı da budur.

Bunca laf kalabalığına son verdiğim ve içinden çıkamadığım için nihayetine ulaştığım Aliya şudur: çok, fakat gayri insani çokluklardansa az, fakat özgür ruhlu, bilinçli -ferasetli- Müslümanlar yeğler. Sırtını temellendirilmemiş mitlere ve hurafelere yaslayarak ötekileri diplerde görmenin sancısını tembellik olarak gören ve bunun karşısına kuvvetli bir akıl-bilim-kutsal metaforu koyan dertli bir aktördür Aliya. Şimdi ferahladım işte.
İşbu inceleme edebi olmaktan ziyade yazarın kişisel düşüncelerini içermektedir. :)
İslam Deklarasyonu için, Aliya İzzetbegoviç'in, İslam dünyasının (kitabın yazılmaya başlandığı yıl olan) 1970'e kadarki geri kalmışlığını telafi edebilme ve hatta daha fazlasını başarabilme amacıyla yapılması gerekenleri sıraladığı bir reçete denilebilir.
Görünen o ki, İslam dünyası olarak, kitabın yazılmasından bu yana geçen 40'ı aşkın yılda kastedilen hedefe ulaşabilmiş değiliz. Naçizane düşüncem;bu kitapta belirlenenlerin eksiksiz bir şekilde gerçekleştirilebildiği gün, İslam aleminin hakikaten ıslah olduğu gün olacaktır. Geçen zaman içinde büyük bir adım atılmamış olması bugünden sonrası için umutsuzluğa sebep olmamalı.
İslam aleminin ıslah olduğu gün, Türk toplumunun zaten kendini görmek istediği yerde görebildiği gündür. Çünkü gelişme önce her Müslüman'ın kendi içinde başlayarak sonra sırasıyla o ülkenin ve tüm İslam birliğinin gelişmesi şekilde ilerlemelidir. Yani İslam toplumu olarak gelişebilmek demek, Müslüman ülkelerin kendi iç işlerinde gelişmiş olması demektir. Bu noktada her birimize büyük iş ve fedakarlıklar düşüyor:Önce kendi adımıza, sonra milletimiz ve dinimizin dünyadaki tezahürü adına çalışmalı, çalışmalı ve yine çalışmalıyız. #24869905 #27793370
Peki ben bu kitaptan kendime ne tür bir pay çıkardım? Bu hedefin gerçekleştirilebileceğinden kuşku duymamakla birlikte;gerek milliyetim gerekse üst milliyetim adına üzerime düşeni yerine getirmek amacıyla çaba göstermeye, çalışmaya, birtakım fedakarlıklarda bulunmaya hazırım ve geleceğimiz için umutluyum. Her Müslüman'ın üzerine düşen vazifenin bilincine daha iyi varabilmesi ve er ya da geç harekete geçmesi amacıyla bu kitabı okuması gerektiğini düşünüyorum.
Aliya İzzetbegoviç’i bu kadar geç tanımanın üzüntüsü yaşadım bu kitabı okuduğumda. Okuduğum ilk kitabı, kesinlikle çok güzel bir eser. Sahip olduğumuz değerleri bizlere hatırlatmaktadır. Herkese öneriyorum.
Saatler geçmiş ve kitap bitmiş keşke devam etseydi ya. Bitince aklıma gelen acaba biz müslümanlar dinini yasayanlardaniz mi yoksa dini için yasayanlardaniz mi. Veyahut ikisi için mi??? Gayeyi sorgulamak geldi dile.Dile gelen cümleler beni hayrette düşürdü.karsimda ölmüş bedenler umudu bitmiş ya da boş yolda umudu arayan gözler. Biz müslümanların islamlasmasini haykıran kainat. Müslüman islamla yok muydu .onu goremeyen medeniyeti kim kurdu.Ogretilen ancak Allah ve Islam için canını vermek değil miydi? Sonunda sabre talip olmak vardı.aslinda yok edilen Islam insaniydi. Fikirleri özden uzaklaştırıp Sözde medeniyetlerstirdiler. Medeniyet diye önümüze birliğimizi, sevgimizi yok etme eylemlerini sundular. Oysa birlik bozulunca geri kalmisliga itilirdi insanlık. özümüz islami, hocalardan değil Kuranı Kerimden öğretildi.Once özden Ahlakı yoksun bıraktılar çünkü biliniyordu Islam güzel ahlak dinidir.
Yükselme döneminde konuşan Sadece Kuran iken suan sosyal hayatımiz ruh hayatımız gerileme donemindeyken Kuran bu dönemin neresinde. Bizler umursamazlar ülkesinde padişah olursak yıkılmaya mahkumuzdur. Manevi iç alemin nizamını, inanç sistemini,eşitliği, insanlara muhabbeti, terbiyeyi, eğitimi, hedefi , aileyi kurmayı islamca saglarsak o zaman dini için yaşayan müslümanlar oluruz.umursamazlar ülkesinde devam edersek bizler sadece cennete talip olur Nur-u Cemal"e kavuşmayız. O zaman dinini yaşayanlardan oluruz.
Islam iç ve dış dünyamızın ışıklarıdır. .iyi bir gelecek icin sorumluyuz her adimimizdan. Suskun aglamalar biriktirerek..HABERINIZIN OLMADIĞINI SÖYLEYEMEYECEKSİNİZ...
Kur'an'ı ezbere okuyup yorumluyorlar, ardından tekrar ezbere okuyup değerlendiriyorlar, sonra yine ezbere okuyorlar. Binlerce kez tekrarlıyorlar ki bir kez bile uygulamaya vakitleri olmasın. Kur'an'ın hayata nasıl dahil edilebileceği sorusundan kaçış niteliğindedir. Nihayetinde, Kur'an'ı anlam ve içerikten arınmış boş bir sese dönüştürdüler...
Aliya İzzetbegoviç
Sayfa 32 - Yarın yayınları
Hayatı sadece din ve dua ile değil,aynı zamanda çalışma ve bilimle tanzim etmek gerektiğine inanan kimse,o İslam'a aittir ..
Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu.
Alfabe bir milletin tarihini "aklına kazıma" ve devamlılığını sürdürme aracıdır. Arap Alfabesinin kaldırılmasıyla Türkiye, tüm zengin geçmişini kaybetmiş, basitçe üzerine sünger çekerek barbarlık raddesine ulaşmıştır.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İslam Deklarasyonu
Baskı tarihi:
Nisan 2014
Sayfa sayısı:
101
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944432085
Çeviri:
Rahman Ademi
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Fide Yayınları
Baskılar:
İslam Deklarasyonu
İslam Deklerasyonu
İslam Deklarasyonu
İslam Deklarasyonu
Bugün kamuoyuna sunduğumuz bildiri, yabancılara ve şüphe içinde olanlara, İslam'ın şu veya bu sistemin, şu veya bu düşünce grubunun üzerindeki üstünlüğünü ispatlayacak bir metin değildir. Bildiri, hangi tarafta olduklarını apaçık bir biçimde kalplerinde hisseden ve nereye ait olduklarını bilen Müslümanlara yöneliktir. Bu gibi insanlar için bu bildiri, onların sevgisi ve aidiyetinin ne gibi görevler yüklediği hakkında gerekli sonuçların çıkarılması için bir çağrıdır.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 734 okur

  • Zaviye Sohbetleri
  • Pinhan
  • Musa
  • Necip Emre Yılmaz
  • Bolvadinli
  • sevilay_cln
  • Fatih Kadiroğlu
  • Yolcu
  • Elvide Demirkol
  • Medine

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%1.1 (3)
9
%0.7 (2)
8
%1.5 (4)
7
%0.4 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları