İttihat Terakki'nin "Yemin"siz Kadınları

·
Okunma
·
Beğeni
·
130
Gösterim
Adı:
İttihat Terakki'nin "Yemin"siz Kadınları
Yazar:
Baskı tarihi:
Ocak 2012
Sayfa sayısı:
252
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054607020
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Destek Yayınları
Hiç kimse olaya kadınlar gözüyle bakmadı şimdiye kadar. Memleket mücadelesinde bir de kadınlar vardı... Her büyük kahramanlığın arkasında kadınlar yok mudur zaten?
‘İttihat Terakki’ciler için sadece “Yeminliler” diyemeyiz. İttihat andı içip Kuran ve silaha el basan öncüler içinde yemine sadık kalmayanlar olduğu gibi, bu birliğin dışında, bu örgüte destek veren o kadar çok İttihat Terakki mensubu kadın var ki!
Kimin İttihatçı, kimin karşıt olduğu konusu ayrı bir nitelik taşıyor. İttihat Terakki Fırkası’nın nasıl bir mücadele içinde olduğu ve bu alandaki kadınların rolü işlenen bir konu olmadı.
Olmadı, çünkü gizliliği şiar edinmiş başlangıç şeması bütünüyle örgüt oluşumu veren üyelerin seçkin tavsiyelerle kabul edildiği İttihat Terakki gizliliği itibariyle “Erkeklere Mahsus” birleşimdi.
Ölümüne ant içmiş İttihat Terakki üyelerinin gerek oluşum sırasında gerek Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki çabalarında diğer aile fertlerini özellikle kadınlarını da kapsadığı görülüyor. Daha çok İttihatçı eşlerini öne alan ama bir yerden diğer aile fertlerine uzanan bu bağlantıda “Kadın”ların genellikle örgüt üyesi erkeklerin taşıdığı sorumluluk, gizlilik ve bunun getirdiği çeşitli baskı ve acıyı nasıl paylaştıklarını pek düşünmeyiz.
Onlar yapılan her baskını, her gözaltını ya da her tutukluluk ile her darağacını onlar gibi yaşadılar,onlar gibi hissettiler. Bunu hissetmeleri için İttihat ve Terakki üyesi olmaları gerekmiyordu. Onların İttihatçı kadınları olmaları kafiydi. Ya da en azından bir kadın olarak,bir aile bireyi olarak bütün olup biteni yaşamış olmak da insani bir trajik olaydı.
Bu yeminsiz kadınlar, her kapı çalınışında, her bir gölgenin uzanışında o kahredici ürpertiyi ve baskıyı hissetmediler mi?
“Ne zaman, ne zaman” diye sormadılar mı?
Günlerce, haftalarca bir tek satır, bir tek sözcük için uykusuz geceler yaşamadılar mı?
Özetle ister istemez aynı saflarda eş olarak da olsa yer alacaklar ve önemlisi birikmiş korkularını, fedakârlıklarını hiç kimseye hissettirmeyeceklerdi.
Aksine bir davranışın yaşadıkları hayata ve İttihatçı eşlerine yakışmaz bir onursuzluk olduğunu kabul ettiler. Kendilerine göre sırlarını saklayıp, mücadele ettiler.
252 syf.
·7/10
Kitabın adına bakarak büyük bir hevesle aldım ancak içerik diğer yazılan kitaplardan pek farklı değil. İlk sayfalarda biraz başlığa yönelik yazılar var sonrasında ittihatçıların biyografileri üzerinden ilerliyor ve esas konusundan sapıyor. Güzel bilgiler olmasına rağmen yine de bir miktar hayal kırıklığı oluyor.
252 syf.
Kitap İttihatçı kadro içindeki kadınları ve meşhur İttihatçıların hayat arkadaşlarını inceliyor fakat kâfi bulduğumu söyleyemem sanki yazar elindeki bölük pörçük belgeleri kitaplastırmak istemiş ama sonra sıkılmış ve aman olduğu kadar deyip baskıya vermiş gibi. Talat Paşanın hayatının kronoloji sırası yerine eşi Hayriye Hanımınki daha ilgi çekici olabilirdi. Sonra yazar Kemalizm ile İttihatçılık arasında sıkışanlardan zira İzmir Suikastı sanıkları için yer yer olumlu izlenimler verirken bazen de Mustafa Kemal ile bazı ittihatçıların yakın ilişkileri özellikle serpiştirilmiş gibi.
Okumazsanız çok şey kaybetmezsiniz.
Bleda Matematik tahsilini tamamlamak için Cenevre’ye gitmişti (1895). Asıl amacı ise yurt dışına çıkan
arkadaşları ile birlik olmaktı. Dr. Nazım’dan mektup aldığında büyük heyecan duyacaktı. Cenevre’de
Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyetindeki çalışma önerisini sevinçle kabul etmiş, faaliyetlerine bir gazete
çıkararak başlamışlardı. Ancak bu çalışmaları bir yıl bile sürmeyecek, Ahmet Celaleddin Paşa’nın
telkinleri ile cemiyet üyeleri İstanbul’a dönmeye başlayacaktı. Şükrü Bleda da cemiyetin dağılması ile
dönenler arasında yer almış ve Selanik’e dönmüştü.
Bleda Selanik’i neden tercih etmişti? Doğum yeri olmasının yanı sıra arkadaşlarının tümü
Selanik’teydi. Çok geçmeden bir araya gelmişler, Yonyo Birahanesi’nde toplantılara başlamışlardı.
Ancak Talat Bey’in cemiyeti yeniden kurma teklifi ile Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ortaya çıkacak, yeni
üyelerin giriş töreni de Bleda’nın evinde yapılacaktı
Celal Bayar, Germencik üzerinden Nazilli’ye gitmeye karar verdiği günlerdi. Ancak Yunan kuvvetlerinin ortasında kalmıştı ve bir süre saklanması gerekiyordu. Germencik Bucak Müdürü Emin
Ulucan aradığı isimdi.

Kimdi Emin Ulucan?

Dr. Nazım tütüncü Yakup Ağa adı ile İttihat ve Terakki’nin İzmir Şubesini kurduğunda katılan ilk üyelerden biriydi. Düşünmeden evine gidebileceği tek kişiydi. Ulucan, Celal Bayar evinde kaldığı süre içinde bölgenin teşkilatlanması için sürekli yardım etmiş, görevi dolayısı ile edindiği bilgileri vakit geçirmeden iletmiştir. Onun sayesinde bazı baskınlar önceden haber alınabiliş ve önlenmiştir. Eşi Naime Hanım en az Emin Bey kadar cesur bir kadındır. Ama Bayarın aklında onun cesareti kadar yemekleri de
aklında kalacaktır. Eve gittiklerinde günlerce sadece yoğurt ve yumurtadan başka bir şey yemeyen Bayar, Naime Hanım’ın sofraya getirdiği etli taze fasulyenin tadını kendi ifadesiyle tüm yaşamı boyunca hatırlamıştı. Unutamadığı bir başka şey de eve yapılan baskındı. Yıllar sonra anılarını yazarken, bu bölümü kaleme almasını Naime Hanımdan rica etmişti. Bir İttihatçı eşi olan Naime Hanım’ın baskın sırasındaki cesaretini yine kendi kaleminden nakledelim: “Germencik, Yunanlılar tarafından işgal edilmişti. Efeler diyarı Germencik, üstüne düşen yabancı
müstevlilerin haksız ve insafsız baskısından kızgın, içten içe kaynıyordu. Tam bu sıralarda Ödemiş ve Tire taraflarından bir hoca dağları aşarak bize geldi. Evin misafir odasına alındı. Kısa bir görüşmeden sonra eşim Emin Bey yanıma geldi ve “Bu hoca Mahmut Celal Bey’dir. Burada onu kimse görmeyecek.
İftar, sahur yemekleri odasına götürülecek ve her ihtiyacı odası içinde temin edilecek” dedi. Eşim Nahiye müdürüydü. Hükümetten getirdiği haberlere göre evde müzakereler yapılıyor, teşkilat hazırlanıyordu. Bu çalışmalar öylesine gizli oluyordu ki, evdekilere hiçbir şey sezdirilmiyordu. Durumlarını örtmek için
hoca, Kuran-ı Kerim tercümesi ile meşgul oluyor, çocuklarımıza ders veriyordu. Bütün bunlara rağmen evimizde adam gizlediğimiz Yunan Kumandanlığına ihbar edilmiş.”
Emin Bey, ailesi ile birlikte Celal Beyi bir müddet evden uzaklaştırmıştı. Ancak ihbarlar devam ediyordu. Yunanlıların Germencik’ yeniden saldırdıkları o gece silah sesleri sabaha kadar sürmüştü. Emin Bey, sabah namazını kıldıktan sonra eşinin muhalefetine rağmen dışarı çıkmış, yolda yakalanarak
götürülmüştü. Ardından da eve baskın yapacaklardı. Naime Hanım’ın ilk yaptığı şey Celal Beyi saklamak olmuştu:
“Derhal misafirimizin yanına koştum. Kardeşin esir alındı, şimdi de buraya geldiler dedim. Ve onu alıp bahçedeki dut ağacının içine sakladım. Ağacın açık kalan yerini de eski bir çuvalla örttüm. Evde depo edilen silahlar gece bahçeye gömülmüştü. Yunanlılar evde her yeri aradılar, bir şey bulamayınca gittiler. Ben hemen Celal Beyi oradan çıkartıp komşunun boş bulunan evine geçirdim. İyi ki yapmışım. Çünkü Yunanlılar geri döndü. Bu sefer küçük çocuklarımın kaygısına kapıldım. Onlara çocuklarıma bir
şey yapmamaları için yalvardım. Ama gözyaşlarıma aldıran yoktu. İçeri girdiler. Evin her tarafını bir daha aradılar. Para istiyorlardı. Evde ne varsa verdim, fakat gözleri doymuyordu. Süngülerini bizlere doğru uzatarak çocukları dövüyorlardı. Bu hal bir müddet devam etti, fazla bir şey elde edemeyeceklerini anlayınca evi terk ettiler.”
Bu arada Celal Bey saklandığı yerden çıkacak ve yakında bulunan Reis Köyüne giderek baskını haber verecekti. Ardından köylüler ile birlikte gelmiş, Naime Hanım ve çocukları da alarak Reis Köyüne götürecekti. Ancak onlar için çok daha güvenli bir yer gerekliydi ve Koçarlı Köyüne gitmek için yola çıkacaklardı. Naime Hanım bu zorlu yolculuğa şu paragrafı açacaktı: “Bir köylü hayvanı ile yola çıktık. Akşamüzeri Fodyadi çiftliğine vardık. Kahyanın misafiri olduk. Yolu hep yaya yürüyen Celal Bey’in ayakları şişmiş, su toplamaya başlamıştı. O gece misafirlikte tuz ve soğan dövüp ayaklarına sarmak suretiyle acısını dindirmeye çalıştım. Ertesi günü yine yolculuk vardı. Koçarlıya vardığımızda bir kahve ve ayran içerek bize veda etti.” Naime Hanım’ın bu anlattıkları sadece Celal Bayar’ın Germencik’te karşılaştığı zorluklardı. Oysa o Anadolu yollarındaydı. Ödemiş’teydi, Tire’deydi, Çine’deydi. Ülkenin istiklali hayatını ortaya koymuştu.
Tek düşüncesi İzmir’de bıraktığı ailesiydi. Onların yaşadıkları zorluklar devam diyordu.
Kurşuna dizilmek üzere yola çıkarılmıştı. Yol üstündeki bir sergide karpuzları görmüş ve
görevlilerden bir karpuz almalarını istemişti.
İdam fermanı okunduğunda vasiyetini sormuşlardı. Yakup Cemil’in şu cevabı verecekti:
“Param, malım yok ki sana söyleyecek şeyim olsun. Çoluk çocuğuma hükümetim ve arkadaşlarım
bakar. İttihat ve Terakki benim ailemi ne aç bırakır, ne de çıplak.”
Ardından bir kazığa bağlanmış ve çalınan düdük ile birlikte 14 silah birden ateş etmişti. Gözünü
budaktan sakınmayan bir adamdı.
Münir Süleyman Çapanoğlu Yakup Cemil’in eşi Nevber Hanım ile 1934 yılında bir röportaj yapmıştı.
Aksaray’da küçük bir evde iki küçük kızı ile oturuyordu. Sadi Borak, İktidar Koltuğundan İdam Sehpasına
isimli eserine bu röportajın bir bölümünü almıştı. Ailenin Yakup Cemil’in tevkifinden kurşuna dizilişine
kadar neler yaşadıklarını anlayabilmek için bu bölümü nakledelim.
“Nevber Hanım Yakup Cemil’in 1332 senesi Ağustosunun 6. günü tevkif edilişini şöyle anlatıyordu:
Sami Efendi isminde bir adam vardı. Bu, karışık, ahlak seviyesi düşük ve şüpheli bir adamdı. Polise
hizmet eder, Merkez Kumandanlığı hesabına çalışırdı. Aynı zamanda Yakup’un zihnine girer, yüzüne güler,
ona dostluk gösterirdi. Bilmem bizim eve ne suretle gelmişti? İşte, Yakup’un teşebbüslerini bu adam
haber verirdi. Biz o zamanlar Erenköy’de Taşlıtarla’da oturuyorduk.
Bu tevkiften sonra evimizi üç dört kişi bastı, aradılar, taradılar, bir şey bulamadılar. Fakat haftalarca
evimizin etrafında polisler, hafiyeler eksik olmadı.
Böylece uzun ve ıstıraplı günler yaşadık. Komşularımız bile bu işe hayret ediyorlardı. Çünkü,
Yakup’un hükümetin başında olanları oraya getirmeye çalışanların en büyüğü olduğunu biliyorlardı.
-Yakup Cemil Bey ile mevkuf iken hiç gidip görüşmediniz mi? Tevkif sebebi hakkında size bir şey
söylemedi mi?
Yakup benim hem kocam, hem amcamın oğlu idi. Bunun için onu çok sayardım. Ona sormadan hiçbir
şey yapmazdım. Görüşmek için haber yolladım. O sıralarda da hamile idim. Olmaz hamiledir, müteessir
olur diye razı olmamış.
-Yakup Cemil’in kurşuna dizildiğini nasıl haber aldınız?
Nevber Hanım’ın gözleri doldu:
-O zamanlar evimizde telefon vardı. Bir gün telefon çaldı. Hemen koştum. Kim olduğunu sordum.
Merkez Kumandanı Cevat dedi. Ardından metin olunuz hanımefendi. Size acı bir haber bildiriyorum.
Zevciniz Yakup Cemil Bey kalp sektesinden öldü. Başınız sağ olsun. dedi. Nasıl olur? Hainler ona da mı
kıydınız? dedim. Bundan sonrasını bilmiyorum. Bayılmışım
Karabağ’ın en eski ve en asil ailelerinden Vezirof’ların tek kızlarıydı. Ufak tefek, esmer, kara gözlü ve zayıf bünyeli olarak tarif edilir. Ancak fiziki görüntüsünün aksine, eşinin inişli çıkışlı siyasi yaşamı sırasında yaşanan zorunlu ayrılıklarda her zaman destek olması ile tanınır. Annesini ‘Babamın en yakın arkadaşıydı.’ sözleri ile tanımlayan Samet Ağaoğlu, onu romantik bulur:, “Okuyup yazmaktan başka bir tahsili yoktu. Fakat asil bir Azeri ailesinin maddi manevi zenginliği içinde inkişaf eden ince zekasının ve hassas ruhunun yarattığı romantik mizacı ile bir halk adamı olan babamın hırçın, asabi zeka ve karakteri ile durmadan çarpıştı.”

Baba Ahmet Ağaoğlu ise 1868’de Azerbaycan’ın Şuşa kentinde dünyaya gelmişti. Azerbeycan’da başladığı tahsil hayatına Fransa’da devam etmiş, Jöntüklerle tanışması da bu dönemde olmuştu. Tarihçi Renan’ın öğrencisiydi. Fransa’da kalıp bilim adamı olmasını istemiş, ancak o ülkesine dönüp yurttaşlarına yararlı olmayı seçmişti. Bakü’de ilk Türkçe gazete olan İrşad’ı çıkarmış, Türk kızları için Türkçe-Rusça eğitim veren lisenin açılmasını da sağlamıştı. Ağaoğlu’nın Sitare Hanım ile tanışması bu dönemlere rastlar. Arkadaşlıkları zamanla sevgiye dönüşmüş, evlenmeye karar vermişler, ancak ailesi bu kararı onaylamamıştı. Karabağ’lıların “Frenk Ahmet” diye çağırdıkları Ahmet Bey ile Sitare Hanım’ın sevgileri galip çıkacak ve evleneceklerdi. Sitare Hanım’ın arka arkaya dört doğum yapması, zayıf olan bünyesini bir hayli sarsmıştı ancak manevi sarsıntıları daha fazlaydı.
Azerbaycan’da oturdukları ilk dönemlerde giriştiği fikri mücadele sırasında hayatı tehlikeye girecek boyutlara varmış ve II. Meşrutiyet’in ilanı öncesinde Türkiye’ye gitmişti. Burada kalmaya karar veren Ağaoğlu, Sitare Hanım’a diyordu ki: “Seni, aileni memleketinden zorla ayırmak istemem, istersen kal.” Bir şartı vardı. Çocuklarını yanına istiyordu. Sitare Hanım çocukları ile birlikte Türkiye’ye geldiğinde yıl 1910’du. Bab-ı Ali, Şerefefendi sokaktaki büyük bahçeli ev yeni yuvalarıydı. Kızları Süreyya’yı Çarşıkapı İttihat Mektebi’ne yazdırmışlar. Süreyya belki de ilk kadın haklarını küçük yaşına rağmen okul müdiresi Nezihe Muhittin’den alacaktı. İlk acıyı küçük oğlu Beşir’in menenjit hastalığından vefatı ile yaşamışlardı. Ardından Ağaoğlu’nun
tutuklanması bu acıyı pekiştirecekti. Osmanlı Kafkas orduları ile beraber Nuri Paşa’nın müşaviri olarak Azerbaycan’a gitmesinin ardından tutuklanmalar başlamıştı. Ağaoğlu ise hâlâ Azerbaycan’da iken İstanbul’da İngiliz Yüksek Komiser Vekili
Amiral Webb’in yeni hazırladığı listede Ağaoğlu da vardı ve isimleri tanıtırken Ağaoğlu için “Alman beslemesi, Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nde Kırım’ı teşvik etti.” terimini kullanmıştır.
Sitare Hanım eşinin gelir gelmez yakalanacağı endişesi gerçeğe dönüşecekti. Döndüğünün dördüncü günü yani 25 Mart 1919 günü polisler evi basmıştı. Oysa Azerbaycan vatandaşı görünüyordu, diplomatik pasaportu vardı ve Barış Konferansı delegelerinden biriydi. Hasta yatağından hükümet doktorunun
müsaadesi ile alınmış, tutuklayarak Bekir ağa bölüğüne götürülmüştü. Samet Ağaoğlu, babasını annesi ile birlikte ziyaret ettiğinde annesinin:” Hiçbirinize ceza vermeyecekler.” dediğinde babasının isyan ederek:’ Böyle şey olmaz, bir hükümet kendi tebaasını başka devletlere, hele düşmanlara teslim etmez.”diye bağırdığını da söyler. Ancak yanılmıştı. Ailesi bu güne de tanık olacaktı: “Haber verdiler. Babamı götürüyorlardı. Annemle Bekir ağa bölüğüne koştuk. Mevkufların Arapyan Hanı’nda olduğunu söylediler. Oraya koştuk. Orada da yoktu. Daha sonra Kızkulesi yakınlarında demirli, boyaları dökülmüş, eski bir yük vapurunun etrafına dizilmiş kayıklar arasına karıştık. Babam güvertenin
parmaklıklarına dayanmış bize bakıyordu.” Sitare Hanım da iki sene boyunca göremeyeceği eşine yaşlı gözlerle bakıyordu.
28 Mayıs günü İstanbul’dan kalkan Prencess Ena isimli geminin içinde “A” listesinde yani zulüm yapmakla suçlananlardan biriydi ve yaka numarası 2764’dü. Ahmet Ağaoğlu, tutuklanmasının ardından verdiği dilekçelerle itiraz eden mahkûmlar arasında ilk
sırada yer alır. Hakkında yapılan suçlamalara sürekli itiraz etmiştir. Ancak verdiği dilekçeler incelendiğinde hiç boyun eğmeyen bir duruşla adalet isteyen satırlar vardır. 5 Haziran 1919 günü Mondros’a götürülen ilk kafile içinde yer almasının ardından, İngiliz Yüksek komiserliğine verdiği dilekçe de görülür:
“İngiltere’ye çağrıda bulunuyor ve soruyorum. Ben neden buradayım? Savaş tutsağı olarak mı? Suçum nedir? Tekrar ediyorum ekselans. Kendimi tamamen suçsuz sayıyorum. İngiliz Başkumandanının ön ayak olmasıyla ve izniyle Barış Konferansı’na gidiyordum. Ama belki de suç işlemişimdir. Öyleyse bana şunun bildirilmesini istiyorum. Özgürlüğümden yoksun edilişimin nedeni nedir? Savaşla ilgim olmadığı halde
niçin savaş tutsağı muamelesi görüyorum. Lütuf ya da af istiyor değilim ekselans! Adalet istiyorum. Bir mahkeme istiyorum. Bu mahkemenin vereceği karara boyun eğmeyi de önceden kabulleniyorum.”

Bu arada Sitare Hanım da boş durmuyordu. 7 Temmuz 1919 günü bir dilekçe vermiş, eşinin İstanbul’daki siyasi düşmanlarının iftirasına uğradığını belirtmişti. Çocukları ile zor durumda kaldığını, kocasının serbest bırakılmasını da ilave etmişti. Ancak bu dilekçelere bir cevap gelmeyecekti. Ağaoğlu dilekçesini bu kez Lordlar Kamarası Başkanı ve Adalet Bakanına gönderecekti:
“İngiltere, dünya ölçüsündeki gücüyle benim gibi savunmasız birçok kişiyi elbette ezebilir ekselans. Ama bu İngiltere’nin şanına ne katacaktır? Bir sanığın yapabileceği en fazla yargılanmasını istemesidir. Ona karşılık bile verilmeyerek hakkın ortaya çıkarılmasından kaçınılması, kuvvetin kötüye kullanılmasının en korkuncu değil midir? Son bir sözüm daha var ekselans: Bütün bunları sizin acıma duygularınızı kamçılamak için söylemiyorum. Hayır! Acınmayı ya da bağışlanmayı asla kabul edemem.
Ben adalet istiyorum.”

Kesinlikle eğilmez ve İngilizlere yaka silktirir. Onun bu meydan okuması karşısında araştırma başlatılır ve hakkında toplanan bilgilerle tanımaya çalışılır. Ajanlıkla suçlanır, Bolşevikler adına çalıştığı yazılır, doğru ya da yanlış buldukları bilgilerle Malta’daki en kalın dosya Ağaoğlu için oluşturulur. Tüm bunlara rağmen Ağaoğlu’nun talepleri yerine getirilmemiş ve Malta’da kalması uygun görülmüştü. Artık Sitare Hanım’ın tek tesellisi mektuplardı. Ağaoğlu’nun, Malta’dan yazdığı mektuplarda ümit vardır, hasret vardır ve eşine geçinmeleri için verdiği tavsiyeler vardır. 9 Kanun-i sani 1921 günü yazdığı mektupta diyordu ki:
“Azizim Sitare ve Humay,
Son mektuplarınızı aldım ve ta kalbigahımdan vuruldum. Demek ki siz şimdi aç bilaç kimsesiz kaldınız. Sizin bu haliniz beni gece gündüz muzdarip ediyor. Kıvranıyorum, dağlanıyorum! Fakat ne
yapayım? Öyle bir felakete düştüm ki, ilacı Allah’tan başka kimsenin elinde değildir. Fakat zannetmeyiniz ki, ben kendimi düşünüyorum. Beni daima düşündüren sizin halinizdir. Bu mektubuma cevap alıncaya kadar, sizin bir çare bulmuş olduğunuzu öğreninceye kadar bende can kalmayacaktır. Bu mektupla beraber iki mektup daha yazıyorum. Birisi ... Bey’e. Kendisinin pek adi ve gaddar hain adam olduğunu söylemek
için. İkinci mektubum Akşam gazetesi sahibi Kazım Nami Bey’edir. Bu zat benim mektep arkadaşımdır. Kayınbiraderi Emniyet Sandığı’nın müdürü imiş... Rica ediyorum, bu mektubu alır almaz onunla görüşün. Bizim oradaki arsaların kafesini Emniyet Sandığı’na terhin etmeye çalışsın. Beş altı ay kadar geçinecek para bulursanız, o zamana kadar belki Allah’ta bu işlere bir nihayet verir. Rica ederim bir şey kıskanma.
Elinde ne varsa sat. Hiç şüphe etmem, bir şeyler sattınız, fakat kalanları da satın. Ne senin, ne de çocukların muhtaç olduğunuza katiyen tahammül edemem. Allah size ve bana sabır ve tahammül versin.
Şimdi benim en büyük duam budur. Baki cümlenizin gözlerinden öperim.”

Eşinin Malta’da sürgün olduğu dönemler Sitare Hanım daha da mücadeleci olmuştu. Çocukları Tezer ve Süreyya ile mitinglere katılıyor, Anadolu’ya geçmek için birkaç gün gözden kaybolması
gereken dostları evinde saklıyordu. Kızları annesinin dayanma gücü ile ayakta kalabilmişler, Süreyya babasını Malta’ya sürülmesinden sonra avukat olmaya karar vermiş ve bu isteğini mektupla babasına
bildirmişti. Ahmet Bey, hukukçuluğun bir erkek mesleği olduğunu düşünmesine rağmen kızının bu isteğine
saygı duyuyordu.
En heyecan duyduğu dönem Malta’dan 16 kişinin kaçırılmasını organize eden grupta yer aldığı
günlerdir. Kaleden ayrılıp limana geldikleri ana kadar plan kusursuz işlemiştir. Ancak bir sahil
muhafızının sahile gelmesi hepsini tedirgin eder. Bleda o dakikaları anılarında şöyle anlatır:
“Tam bizimkilerin sandala bindikleri yerden yirmi metre uzakta bir iskemleye oturdu ve denizi
seyretmeye başladı. Bu durum karşısında arkadaşlar beklemek zorunda kaldı. Adam sigara üstüne sigara
yakıyor, oturduğu yerden kımıldamıyordu. Acaba firar hakkında ihbar mı almıştı? İki saate yakın orada
oturdu, nihayet kalkıp gitti. Sahilde bekleyen arkadaşlar kadar gemiye binenler de heyecanlanmış
olacaklardı. Netice olarak hepsi gemiye bindi ve demir alıp kalktığında derin bir oh çektik.”
Firarın ardından kampta disiplin oldukça sertleşiyordu. Şehre inmek yasaklanmış, davranışlar
değişmişti. Zamanla her şey normale dönecek, iki yıl on ay sonra Bleda’nın da esaret hayatı bitecekti
İstanbul işgal edilmiş, mütarekenin ardından tevkifler başlamıştı. Tutuklananların suç işlemiş olması
gerekmiyordu. Önce Bekirağa bölüğüne, sonra da Malta’ya sürülenler arasında Bleda da yer alacaktı. 6
Aralık 1919 günü İngiliz Yüksek Komiserliği, suç sınıflarına göre ayrıntılı bir liste yayınlamıştı. Bleda,
“B” sınıfında zülüm yapılmasına göz yuman eski iktidar üyeleri arasında gösterilmişti.
28 Mayıs 1919 Çarşamba günü aralarında Bleda’nın da olduğu 64 kişi kamyonlarla Prenses Anna
gemisine bindirilmiş ve Mondros Adası’na doğru yola çıkarılmıştı. 2756 numara verilen Bleda’da
gemideydi. İki ay burada kaldıktan sonra Malta’ya nakil edilmişlerdi
Kimi zaman parasızlıktan yakınan Cemal Paşa, Enver Paşa’ya yazdığı 4 Aralık 1919 tarihli
mektubu bu sıkıntısını dile getirir:
“...Fakat benim en ziyade belimi büken para meselesidir. İstanbul’dan gelen refikam bir miktar para
ile geldi. Bu para, bizim burada ancak bir sene geçinmemiz için kafidir. Eğer bugün 25.000 İsviçre
frangına sahip olsam, burada bir dakika bile kalmayarak hemen İsviçre’ye giderim. Benim İsviçre’de
bulunmam son derece faydalı olur. Bu parayı temin edebilmek için kime müracaat edebileceğimi tahmin
ederseniz, hemen bana yazınız, ben de kendisinden isteyeyim

Kitabın basım bilgileri

Adı:
İttihat Terakki'nin "Yemin"siz Kadınları
Yazar:
Baskı tarihi:
Ocak 2012
Sayfa sayısı:
252
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786054607020
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Destek Yayınları
Hiç kimse olaya kadınlar gözüyle bakmadı şimdiye kadar. Memleket mücadelesinde bir de kadınlar vardı... Her büyük kahramanlığın arkasında kadınlar yok mudur zaten?
‘İttihat Terakki’ciler için sadece “Yeminliler” diyemeyiz. İttihat andı içip Kuran ve silaha el basan öncüler içinde yemine sadık kalmayanlar olduğu gibi, bu birliğin dışında, bu örgüte destek veren o kadar çok İttihat Terakki mensubu kadın var ki!
Kimin İttihatçı, kimin karşıt olduğu konusu ayrı bir nitelik taşıyor. İttihat Terakki Fırkası’nın nasıl bir mücadele içinde olduğu ve bu alandaki kadınların rolü işlenen bir konu olmadı.
Olmadı, çünkü gizliliği şiar edinmiş başlangıç şeması bütünüyle örgüt oluşumu veren üyelerin seçkin tavsiyelerle kabul edildiği İttihat Terakki gizliliği itibariyle “Erkeklere Mahsus” birleşimdi.
Ölümüne ant içmiş İttihat Terakki üyelerinin gerek oluşum sırasında gerek Birinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki çabalarında diğer aile fertlerini özellikle kadınlarını da kapsadığı görülüyor. Daha çok İttihatçı eşlerini öne alan ama bir yerden diğer aile fertlerine uzanan bu bağlantıda “Kadın”ların genellikle örgüt üyesi erkeklerin taşıdığı sorumluluk, gizlilik ve bunun getirdiği çeşitli baskı ve acıyı nasıl paylaştıklarını pek düşünmeyiz.
Onlar yapılan her baskını, her gözaltını ya da her tutukluluk ile her darağacını onlar gibi yaşadılar,onlar gibi hissettiler. Bunu hissetmeleri için İttihat ve Terakki üyesi olmaları gerekmiyordu. Onların İttihatçı kadınları olmaları kafiydi. Ya da en azından bir kadın olarak,bir aile bireyi olarak bütün olup biteni yaşamış olmak da insani bir trajik olaydı.
Bu yeminsiz kadınlar, her kapı çalınışında, her bir gölgenin uzanışında o kahredici ürpertiyi ve baskıyı hissetmediler mi?
“Ne zaman, ne zaman” diye sormadılar mı?
Günlerce, haftalarca bir tek satır, bir tek sözcük için uykusuz geceler yaşamadılar mı?
Özetle ister istemez aynı saflarda eş olarak da olsa yer alacaklar ve önemlisi birikmiş korkularını, fedakârlıklarını hiç kimseye hissettirmeyeceklerdi.
Aksine bir davranışın yaşadıkları hayata ve İttihatçı eşlerine yakışmaz bir onursuzluk olduğunu kabul ettiler. Kendilerine göre sırlarını saklayıp, mücadele ettiler.

Kitabı okuyanlar 7 okur

  • Nurşah Avcı
  • Rabia Yılmazzobu
  • yunus can turan
  • Selim Pusat
  • Ülkü
  • ayşen canberg
  • Ömer Efeoğlu

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%50 (1)
8
%0
7
%50 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0