·
Okunma
·
Beğeni
·
13,1bin
Gösterim
Adı:
Iza'nın Şarkısı
Baskı tarihi:
Şubat 2008
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758859740
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Pilatus
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kanat Kitap
Baskılar:
Iza
Iza
Ne acımasız bir şefkat! 
Sevgi her zaman bu kadar sahiplenicidir belki de!

Sarsıcı bir köklerinden koparılış hikâyesi; günlük hayatta yaşanan kırgınlıkların, yaralanmaların, düş kırıklıklarının, suçluluk hissinin, sürgünlük duygusunun, anlayışsızlığın, iletişim güçlüklerinin, duygusal geçirimsizliklerin, pişmanlıkların, yasın ve metanetin, şefkat ve sevginin romanı. Gücünü, birbirinden öylesine farklı "çiftler"i -ana-kız, karı-koca, ana-baba- birlikte ya da yan yana yaşatma ustalığından alan bir kitap.

Bayan Szöcs, kocasının ölümü üzerine evini, kasabasını, taşralı geçmişini geride bırakıp Budapeşte'de yaşamakta olan kızı, başarılı doktor Iza'nın yanına taşınmayı kabul eder. Iza onun için en iyi olanı yapmaya çalıştığını düşünerek annesine yepyeni bir "hayat" hazırlar. Ama yaşlı kadın kendisine ait hiçbir şey barındırmayan bu hayata, bu modern çağa ayak uydurmaya çalışırken yavaş yavaş taşlaşır... Ta ki bir gün doğduğu kasabaya dönme kararını verene kadar. 

Çağdaş Macar edebiyatının en büyük ustalarından Magda Szabó, büyük dönüşümler geçiren bir toplumda kuşaklar arasında, gelenek ile modernite arasında yaşanan çatışmayı, her şeyi anlatacak kadar sıradan sözcüklerle, büyük bir incelikle aktarıyor.

"Her şey yok olmuştu, eski yoksulluklarından büyük bir sabırla, bitmez tükenmez bir maharet ve ustalıkla kurtarmış olduğu her şey; tahripkâr zamanı kandırma becerilerinin hiçbir tanığı kalmamıştı geriye."
(Tanıtım Yazısından)
224 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
''Bir roman okudum hayatım değişti'' sözü sanki bu kitap için söylenmiş gibi. Gerçekten okuduğunuzda hayata bakışınız çok değişecek çok.

Bu bir kitap değil. Bu, her cümlesinde , her kelimesinde, neredeyse özenle yerleştirilmiş her harfinde, hayatın gerçeklerini, ustaca yazılmış bir duygusallıkla bize gösteren muhteşem bir eser. Bir başyapıt.

Yazarın okuduğum ilk kitabı. Ben, sitede bu kitaba rastlayana kadar yazarın adını bile duymadım. Magda Szabo . Bu ismi kolay kolay unutacağımı sanmıyorum. Böylesine muhteşem bir eserin sahibi olan bir yazar, bugüne kadar nasıl ön plana çıkmamış ,buna şaşırmamak mümkün değil. Ve böyle bir yazım uslubu ve ustalığı. İnanın bana bugüne kadar bu kitabı okumadığıma çok üzüldüm. Hem yazarın hem de bu kitabın varlığını bana hatırlatan ve okumama vesile olan , daha önce kitabı okumuş olan arkadaşlara çok teşekkür ederim.

Kitapta yazar, 49 yıl beraber yaşadığı kocasını kaybeden bir kadının , sonraki yaşantısına odaklanıyor. Bize öyle bir anlatım yapıyor ki , insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor. ''Ölen eş mi şanslı yoksa kalan mı ?''

Yazar, kitap boyunca kadının ruhundaki fırtınayı, muhteşem bir şekilde okuyucuya yansıtıyor. Öyle süslü püslü cümlelerle değil. Bunu, yaşamın tüm gerçekliğini anlatarak sade ve basit cümlelerle yapıyor. Ama bu cümlelerin hepsi birer duygu yumağı oluşturuyor insanda.

Tabii ki sadece kadını değil, aynı zamanda başta kızı olmak üzere etrafındaki diğer kişilerinde iç dünyası, yaşadıkları olaylar ve bu olaylara farklı yönden bakışlarını da aynı şekilde bize aktarıyor.

Etrafımıza baktığımızda bu kitapta anlatılan olaylarla sık sık karşılaştığımız bir gerçektir. Ama hiç birimiz bu olayların bizi nasıl etkilediği konusunu hiçbir zaman düşünmemişizdir. Çoğumuz, hayatın yaşanması gereken gerçekleri diye bunların üzerinde bile durmamışızdır. İşte burada bu yazar ve bu kitap devreye giriyor ve gerçekten düşünmemizi sağlıyor.

Çok beğenerek ve büyük bir duygusallık içinde okuduğum bu kitabı mutlaka okuyun diyorum. Hatta hemen yarın kitapçınızdan alın veya sipariş edin ve hemen okumaya başlayın diyorum. Aksi takdirde okumak için çok geç kalmış olabilirsiniz. Onun için lütfen bir an önce okuyun. Okuduğunuzda göreceksiniz, hayatınızda bir şeyler mutlaka değişecektir.
224 syf.
Hayatımı kendi ruh haline göre bana ithaf ettiği cümleler içerisinde geçiriyor olmak pek eğlenceli. Kimin mi tabii ki de annemin. Babama sinirlendiği zaman evime gelip '' ne yapacaksın kocayı ohh en rahat sensin '' demesinin ardından babam ile ikinci bahar moduna geçince de '' ahh kızım çocuklar da gidecek, bizler bugün var yarın yokuz nasıl geçecek ömrün tek başına '' diye ağıtlar yakan annem.
Her ne kadar ilk evlat olmanın verdiği mecburiyet sebebi ile erken büyümek zorunda olan kızların kaderini yaşamış olsam da;
Rahatlıkla içimi dökebilme güvenini bana verdiği , yaptığım tüm hatalarıma rağmen doğruları ne beni ne de dizini dövmeden anlattığı için gerçekten çok şanslı hissetmeme sebep annem.
Niye mi annem? İza, annesi, babası, eski eşi , çevresi, ilişkileri, ilişkisizlikleri kitabı okumaya başladığım andan itibaren hep annem ile kendimi sorgulamama sebep oldu.
Unutmadan şu araya sıkıştırayım ; İza seni hiç sevmedim. Savunulmanı, anlaşılmanı gerektirecek haklı bir hareketine kendimce şahit olmadım.
Çok alakasız demeyin ne olur azıcık anlatayım ; belki bir iki okur okumak ister, okumak istemeyenler ise bu satırları es geçebilirler.
Annem Üsküp doğumlu yani parçalanan Yugoslavya ‘da Üsküp de dünyaya gelmiş, boşnaktır. İlkokulu bitirdiği zaman Türkiyeye göç etmek zorunda kalınca eğitimine devam edememiş, diğer kardeşleri gibi eve katkı olsun diye daha 13 yaşında bir ilaç fabrikasında işe girmek zorunda kalmış.
Çok güzelmiş annem halen de çok güzeldir. Çevrede çok asılan olunca yarım yamalak türkçesi ile kızımı kandırırlar endişesi yaşayan dedem, 17 yaşında ve annemin kökenleri gibi boşnak olan babam, anneme aşık olunca hiç tereddüt etmeden evlenmelerine müsaade etmiş. ( O yıllarda ailenin rızası olarak evlenmeye izin verilirdi, sonradan kaldırıldı bu nikah şekli)
İstanbul’dan Kayseri’ye gelin gelmiş annem. Kabile hayatı yaşayan bir ailenin içerisine hem de. Görümceler, kocaları, çocukları, kaynana, kaynata kayın.. aklınıza gelebilecek kocasına ait tüm sülalenin içine .
Annem gelin olduktan bir sene sonra da annemin annesi, babası ve kardeşleri Türkiye’den ayrılıp Almanya’ya göç etmişler. Koca bir kalabalık içerisinde ufacık yaşta kocaman bir yalnızlığa hapis yaşamış yıllarca annem.
Öyle ilginçtir ki evliliğin ilk yıllarının hikayesi anlatırken güler ağlanacak haline. Mesela bir kaç örnek vereyim anlarsınız yaşadıklarının vehametini:
Babamızın evinde fırınımız vardı kızım , tüple çalışırdı, Kayseri’ye gelince ilk defa gaz ocağını ne olduğunu öğrendim beceremeyince aaa bundan karı olmaz diye alay eden komşulara bakıp cidden kadın olamayacak mıyım diye ağlardım diye anlatır.
14 yaşında çocuk gelin nereden bilsin ev işi, yemek , ya da çağın gerektirdiği olması gereken beklenenleri yapmayı? Sokakta ip atlardım ninen eve çağırırdı beni ‘’ Kızım kocan işten gelecek hadi eve gel artık’’ diye yaşadığı trajedi komik anlatırken ki halini görmenizi çok isterdim.
Annemim hayatından seri haline romanlar çıkacağına hiç şüphem yok :))
Tam 30 sene ninem ve dedeme baktı annem. Annelik , babalık ilgisini görmeyi hak ettiği, çocukluğunu yaşaması gereken yıllarını evlat olarak geçireceği yerde çok fedakar gelin olarak yaşadı.
Annem evden bir iki günlüğüne ayrılması gerekiyorsa dedem ve ninem ağıt yakardı; ‘’sen gideceksin biz ölürüz nasıl kalacağız bir gün de olsa diye evde ‘’ dedikleri zaman annem tüm planlarını ertelerdi.
Kaybetmekten korkardı, anne baba sevgisi nedir öğrenmeden büyümek nedir bir düşünsenize? Yaşadığı , yanında çocukluğunun, gençliğinin geçtiği insanların öleceği düşüncesi bile onun canını acıtırdı.
Bir kere onların kalbini kırdığına şahit olmadım. Karşı geldiğine, itiraz ettiğine, aç bıraktığına, hesap sorduğuna hatta yüzünü astığına.
Bu arada dedem ve ninem sağ iken annem dışarıdan eğitimini tamamladı, liseyi bitirdi. Yetmedi mahalle muhtarı oldu ve 20 yıl muhtarlık yaptı.
Ardından bilgisayar öğreneceğim dedi ve kurslarına gitti. Tüm sosyal medya hesaplarını öyle güzel kullanır ki şaşarsınız.
Halen de bulunduğumuz ilde Boşnakça ve Rusça yeminli tercümanlık yapmaktadır.
Gelelim niye bu kadar annemi anlatma sebebime;
Annem ile aramızda 17 yaş var, beni doğurduğu zaman 17 yaşında imiş. Anne kızdan ziyade abla kardeş, dert ortağı, arkadaş ilişkimiz ağır basıyor gibi gözükse de annem olduğunu , geçirdiği zorlu yıllarını, Almanya ‘ya yerleşen aile fertlerinin her beş senede bir arka arkaya gelen cenazelerinde yaşadığı ama bir türlü açık vermemek için saklanmaya çalıştığı yitik çocukluğunun acısını hep hissettim ve hiç unutmadım.
Tüm gayretleri, adımlarında ''bu yaştan sonra neyine yarayacak ''demedim, demedik.
Korumaya, sahiplenmeye uğraşmadım ve hiç bir kardeşim de uğraşmadı.
Yaşarken, birlikte olma zamanlarımızı iyi değerlendirdik , değerlendiriyor ve kaybetmeden kıymet biliyoruz.
Annesi olmaya çalışmadım, annem olduğunu unutturmadım. Kendim de dahil, çocuklarımızın başarılarından , kariyerlerinden, kazançlarından sadece gurur duyuyoruz, onlar adına seviniyoruz bu kadar işte.
Evlatlardan asıl beklenti , sevginin kariyerlerle eksilmemesi, geçirilemeyen zamanların, elde edilen kazançlarla sadaka öder gibi bedel biçirilcesine kazanılmaya çalışılmaması. Anlaşılmak, ebeveyn olduklarını unutmamak ve unutturmamak.
Sevgi ve saygı; emek vermek, değer vermek, gerektiğinde beklemek, sabretmek, gözlerinin içine bakmak, önünden ardından dua etmek, giderken Allah'a emanet etmek değil midir?
Anne olmak güzeldir, ne vefalıdır , cennet annelerin ayakları altındadır, kırmayın , üzmeyin , babaların ahı tutar, ektiğini biçersin şöyle böyle demeyeceğim.
Kitap sevgili Nilüfer in de dediği gibi Ben de Magda' yı kitap konularını, anlatımını çok sevdim. İki kitabını okudum ve yazarın diğer iki kitabını okumak için kalemini özlemek istedim.
Okuduğum iki kitabında da yazar olan birer karakter mevcut belki sadece tesadüftür aynı iki ana karakterin sonlarının aynı olması gibi.
Keyifle ve ilişkilerinizi gözden geçirerek okuyacağınızdan emin olarak incelememi şöyle bitirmek istiyorum;
Kaybetmeden kıymetini anlamaya çalıştığımız , sevdiğimiz için elimizden geleni yaptığımız , kırmadığımız kırılmadığımız ilişkilerimizin olduğu ve , Etelka gibi , Allah kimseyi neden yaşıyorum ki sorusuna cevap aramak zorunda bırakmadığı yaşamlarımız olsun.
Keyifli okumalarınız olsun.
224 syf.
KAYBETMEDEN ÖNCE BULMAK LAZIM..
Daha biz, tatile çıkacaktık seninle. İlk görev yaptığın yere, Fethiye 'ye gidecektik. Bir zamanlar tek başına attığın adımlara, bu sefer ben de eşlik edecektim.

Her yeri, her şeyi anlatacaktın bana. Ben hayatımda, seni dinlemek kadar, kimseyi dinlemeyi sevmedim baba.

Canım yanıyor, daha çok yanar. İlacı senin gözlerinde. Hani ameliyattan çıkar çıkmaz beni sormuştun ya, geldi mi diye.. Ben de ne zaman üzülsem, seni soruyorum, nerede diye..

Telefon rehberimde senin adını görmek güzel. Senin sesini duymak, "Gözlerinden öperim kızım." dediğini işitmek güzel. Hâlâ burada, yakınımda olduğunu, nefes aldığını bilmek her şeyden güzel.

KAYBETMEDEN ÖNCE BULMAK LAZIM. Ve ben henüz kaybetmediğim için bin şükürle doluyum.

OYSA ÖLÜM..
Ne zaman gelirsen gel, davetsiz misafirsin.
Belki de kabullenilmesi en zor olan tek gerçeksin.
Soğuk musun, yoksa kor halinde misin, bilmiyorum. Ama dokunduğun her şeyi yok ediyorsun.
Genç - yaşlı fark etmiyor senin için, hasta - sağlıklı fark etmiyor, kadın - erkek hatta çocuk fark etmiyor. Kesinlikle eminim, körsün sen.
Adaletsizsin.
Vicdansızsın.
Nankörsün.
Duvarları yükselten, evleri daraltan, karanlıklaştıran sensin.
Hatıraları da öldürürsün ya da ölümsüz bir hatıra olursun kalanlar için.
Devredilemez, vazgeçilemez, unutulamaz..
Belki de sızısı azalan ama hiç tükenmeyen.
Telafi edilemez bir yokluk, ikamesi olmayan bir yalnızlık bırakırsın geride.
Sen, aslında zamanı öldürürsün..

...............
MAGDA SZABO.
Evet, Hermann Hesse 'nin dediği gibi altın bir balık yakaladım. Bu, yazarın okuduğum üçüncü kitabı, hangisi daha güzeldi, ayrım yapamıyorum. Ama ne yazmışsa okurum dediğim yazarlar arasında çoktan yerini aldı.

Çok kalabalık bir hikaye değil. Kişiler ve ilişkiler oldukça detaylı incelenmiş ve ifade edilmiş. Artısıyla eksisiyle, taşra ve şehir yaşamına ait unsurlar da araya serpiştirilmiş.

Kuşak çatışmasının, beraberinde getirdiklerini okurken İza 'yla tanışıyorsunuz.
Doktor İza.
Yaşamını kendi yaratmış, kimsenin karışmasına ya da müdahale etmesine fırsat vermeyen, acı ve dirençten kirpikleri kırpışsa bile asla ağlamayan İza.
Sembolleri küçümseyen, ayakları yere basan, fakat empati yoksunu İza.
İnciten bir şefkat mi, yoksa perdelenmiş bir acımasızlık mı onunkisi, çok da ayırt edemiyorsunuz.

Eşinin ölümüyle yerle bir olan Etelka.
İza 'nın annesi.
Her şeyini bir anda geride bırakmak zorunda kalan, yeniye alışmak için çabalarken, eskiye deli gibi özlem duyan, tüm dünyası baştan sona değişmiş, yıkılmış bir kadın..
Ben ona, çaresiz yürek diyorum.

Ve Vince.
Kitabın beni en çok etkileyen karakteri.
Dünyanın en zengin fakiri Vince, İza 'nın babası.
Onu okurken resmen ruhumun incindiğini hissettim.
Hayattayken cenaze arabası kadar bile ihtişamlı bir arabaya binmemiş, kimse onu cenaze görevlileri kadar saygıyla karşılamamış.
Kendisi de ihtiyaç sahibi olmasına rağmen yardım yapmak için çırpınan yüce gönüllü bir adam.

.............

KAYBETMEDEN BULMAK GEREK. İş işten geçmeden doya doya sevmek.. En önemlisi de anlamak.

Çünkü onsuz yaşamak, onsuz da acıkmak, onsuz da gülümseyebilmek çok acı gelecek sonra.
Ona ihanet edip, ölüme yenilir gibi yokluğunu kabullenmek çok acı gelecek..

Sonra onunla geçen zamanları, onsuz geçen zamanlarla takas etmek zorunda kalacaksın.

İyisi mi vakit varken, pişman olmamak için, mutlu olmak kadar mutlu etmek için kıymet bilelim..

Keyifli okumalar.. :)
224 syf.
·6 günde
"Magda Szabo'yu keşfettiyseniz altın bir balık yakaladınız demektir. Yazmakta olduğu bütün kitapları alın, ileride yazacaklarını da."
Hermann Hesse

Sitede önerilerine kıymet verdiğim okuyucuların tavsiyesiyle keşfettim Magda Szabo'yu. İyi ki alıp okumuşum öyle beğendim.

Evlenince veya bir şekilde ayrı bir eve çıkınca o ev bizim yuvamız olur. Kendi düzenimizi kurarız ve geldiğimiz yere ister istemez misafir gibi gideriz. Baba evimiz çocukluk anılarımızın geçtiği yerdir lakin artık bizim evimiz değildir. Herkesin bir yaşantısı, alışkanlıkları vardır ve bunlar zaman içinde değişebilir. Evliysek bizi en iyi tanıyan eşimizdir, annemizin bildiği çocuk olmaktan çıkmışızdır. En yakınımız bile olsa birini kendi evimize dünyamıza almak ciddi fedakârlık ister. Bunu yapmak kolay değildir.

Kitabın kahramanı Etelka, bir ömrü paylaştığı eşini kaydedince gururlandığı biricik doktor kızı Iza'nın teklifiyle yanına başkente taşınıyor. Yaşadığı taşrayı, aslında onu o yapan anılarının olduğu evi satıp terkediyor. Kızıyla mutlu yeni bir yaşam düşleyerek. Iza ise yaşlı annesinin elini sıcak sudan soğuk suya sokmayarak artık onu rahat ettirme düşüncesinde. Ama tüm bunlar yapılacak en iyi seçimler miydi?

Ben lise talebesiyken, 60'lı yaşlarının başında dedemi kaybettiğimizde anaannem o evde yaşayamayacağını söyledi.  Rüyamda dedemin istemediğini görmeme rağmen ev satıldı ve ona başka sokakta bir ev kiralandı. Anaannem orada da pek oturmadı ve sık sık bize gelip kaldı en sonunda da tamamen bize yerleşti. Yalnız siz varken bana düşer mi dedi ve hiçbir işe elini sürmedi. Bütün gün oturdu ve televizyon seyretti. Bir kaç yıl sonra da bunamaya başladı. Durumu bir sorduğunu on kere sorma şeklindeydi başlarda, sonraları bedensel ihtiyaçlarını bilemez hale geldi. Ona bakmanın ciddi sabır istediğini belirtmeliyim. Annemin dayanamadığı yerlerde devreye girerdim. Yüksek lisansı bitirip evlenmiştim, bir yaz günü sabahı eşimin memleketine giderken yolumuzun üzeri onlara uğradık. Gece rahatsızlanmış gördüğümde iyiydi. Eşimi tanımasa da beni biliyordu. Vedalaştım ve yola çıktık. Ertesi sabah vefat haberi geldi. Hanımefendi bir kadındı, huzur içinde yatsın. Bildiğim bir şey varsa bizlerin büyüklerimize dair aman çok yaşlandı hiçbir şey yapmasın, yorulmasın düşüncesinin çok yanlış olduğudur. Çalışmak ve küçük de olsa bir şeyler üretmek insanı yaşama bağlar, dinç tutar.

Ve anılardan korkmamalı, hatıraların olduğu evlere sahip çıkılmalı, bırakılmamalı.

Yazar kitabında, yaşlı kadın ve eşi, kızı ve eski eşi olmak üzere birbiriyle bağlantılı birkaç yaşama değiniyor ve edebi dili, güzel kurgusuyla ciddi farkındalık yaratıyor. Kitabı şiddetle tavsiye ederim.
224 syf.
Ölenle ölünmüyor evet ama yaşayan bir ölüye dönebiliyor insan. Görüyoruz, duyuyoruz, biliyoruz hatta yaşıyoruz.
Yıllarca birlikte yaşadığın eşini kaybetmek nasıl bir duygudur, hatıralarını geride bırakmak 70 yaşında yeni bir hayat kurmaya çalışmak nasil hissettirir insana?
Ya da 30 yaşında ne farkeder?

Hem şehirde hem taşrada geçen bir hikaye.
2 farklı insan yaşantısı.
Eğitimli egitimsiz arasındaki çatışma, aynı zamanda bir kuşak çatışması da denilebilir.
Her karakterin haklı olmak için kendince sebepleri var. Kitapta kimse kötü değil, yalnızca yaşamak istedikleri hayat birbirlerinden farklı. Alışkanlıkları, düzenleri yapmak istedikleri başka.

İnsan elinde olmadan kendi hayatını düşünüyor kitabı okurken. Bazen en mantıklı tercihleri yaparsın, herkes için en doğrusunu, en güzelini seçersin ama yine de olmaz..
İşte öyle bir kitap.

Çok severek okudum, öneririm.
224 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10 puan
Ne diyebilirim ki.. Bu kitap hakkında ne söylesem eksik kalır gibi. Bir yazarla tanışma fırsatım olsaydı
Szabo’yu seçerdim hiç şüphesiz. İnsanları biraz da o anlatsın bana. Başkalarının hayatlarına dokunmak için çırpınırken kendi ailemizle, yakınlarımızla bir görev duygusuyla kurduğumuz bağları bana da anlatsın, eksiksin ve bundan dolayı desin isterdim. Kitaplar hakkında inceleme yazmam normalde haddime değildir diye. Fakat bu defa öyle yapmamak için haklı bir sebebim var. Bu kitap herkese ulaşsın herkes bu zevki bu acıyı tatsın isterim. İsterse benim gibi ağlamaktan gözleri şişsin. Ama hala yaşam oyununun içindeyken duysun bu cümleleri.
Kitabımızda Iza adındaki doktorumuzun çevresinde şekilleniyor anlatı. Çoğu zaman kendi dilinden değil etrafındakilerin gözünden görüyoruz olayı. Onun, herkesin ihtiyacına daha o istemeden cevap verişiyle tamam olduğunu sanmasını onları aslında dinlememesini kulak vermemesini. Ben de bir Iza’yım. Ben de tıp okuyorum Iza gibi hastalarıma yetişmek istiyorum ve ben de küçüklüğümden beri ailem daha istemeden elimden geleni fazlasıyla yapmak için çırpınan biriyim. Onlar yorulmasın, onlar üzülmesin diye. Fakat bunu yaparken yani her sorumluluğu kendi sırtıma alırken kendime oluşturduğum yoğunlukla onları daha az dinlemeye, daha az duymaya, anlamamaya başlamışım tıpkı İza gibi.
~~~~~~~~~~~~~~~

Alıntı:“ Oysa ben doğduğumdan beri gücümün ve imkanlarımın elverdiğinden fazlasını yaptım. Yaşamımı onunla paylaşmaya kadar vardırdım işi, ki bu bir erkekle asla gerçekten yapmadığım bir şeydi. Ama, o döküntü eşyalarını bana tercih ediyordu..."
“Mutluluk acemisiydi İza.”
En çok canımı yakan bu yüzleşmeydi belki. Şimdi yardıma ihtiyacı olan asıl İza imiş tıpkı ben gibi.Kitap boyunca teşhis koymaya çalıştım bir yandan, O her şeyi bu kadar tastamam yaparken çevresinde yayılan soğukluk dalgasının sebebini bulmaya çalıştım, asla da bulamamıştım kendi yaşamımda bunu İza’nın yaşamında da bulamadım, evet bu kızın eksiği “şudur” diyemiyorum. Bazı incelemelerde İza’ya olan nefreti gördüğümde kıvrandım yine fakat anlamıyorum. Bazı ihtiyaçları eksik olsun sevdiklerimizin, bazı şeylere imkanımız yetmesin ama onlarla daha çok hemhal olalım sanırım tedavi bu.
Uzun bir yazı oldu sanırım bitirirken şunu söylemek istiyorum benim kadar empati yeteneği güçlü olduğunu sanıp da aslında zavallısı olduğunuzu görecek kadar kötü biri olmasanız da mutlaka bir eksiğinizle karşılaşırsınız inanın. Hayatıma giren herkese bu kitabı okutturmak istiyorum. Bu yüzleşmeyi bu okuma zevkini herkes tatmalı.
Ben Begüm Çakır ’ ın 30 dan önce mutlaka okuyun önerisiyle okumuştum. Şu an 21 yaşındayım. Ona çok teşekkür ediyorum. İyi ki okudum. İyi ki kapattığım yaralar yeniden kanamaya başladı.
Keyifli okumalar.
224 syf.
·5 günde·9/10 puan
Magda Szabò'yu keşfettiyseniz altın bir balık yakaladınız demektir. Yazmakta olduğu bütün kitapları alın, ileride yazacaklarını da...
Hermann Hesse
Evet, ben keşfettim Magda Szabò'yu Iza'nın Şarkısı'yla...
Izabella kısa adıyla Iza, başarılı bir hekimdir. Eşinden boşandıktan sonra ailesinin yanından ayrılıp Budapeşte'de yaşamaya başlar, meslek hayatına burada devam eder. Babası Vince'in hastalık süreci ve ölümünden sonra yalnız kalan annesi Etelka'yı yanına almak ister. Doktor kızıyla gurur duyan yaşlı kadın, sürdürdüğü taşra hayatını, anılarını, alışkanlıklarını, kısaca kimliğini bırakıp başkente taşınır.
İşte, olaylar bundan sonra başlar...Büyük umutlar ve hayallerle yerleştiği kızının yanında yaşadıkları anlatılıyor Etelka'nın...Iza'nın yüksek duvarlarla örülü hayatında hapsoluşu demek daha doğru galiba.
Iza'nın şarkısı, zamansız bir hikâye aslında...Senin, benim, hepimizin hikâyesi...Sevdiklerimizle yaşadığımız veya yaşamakta olduğumuz bir hikâye...
Kendinizden muhakkak bir şeyler bulacağınız, sorgulayan, sorgulatan, yüreğinizin içine dokunan muazzam bir eser...
Bazen, sevdiklerimizi korumak adına, özellikle, anne ve babamızla yaşadıklarımızda. "Sen yorulma, sen elleme, sen bilemezsin, artık sizin zamanınızdaki gibi değil onlar, biraz alışkanlıklarından vazgeç, teknolojiye ayak uydur artık!..."gibi birsürü ithamla sözüm ona yardımcı olmaya çalışarak, pamuklara sarmak isterken adeta kendi hapishanemizde hapsediyoruz, bütün kimliklerini ellerinden alarak...
Acaba Etelka mıydım? kızımın üzerine titrerken. Yoksa Iza mıydım? annemi sorgularken diye düşündüm okumam boyunca. Kesinlikle tanışın bu fazla bilinmeyen muhteşem yazarla ve Iza'nın Şarkısı'yla...
Empati, cebimizde taşıdığımız ve kullanması bedava bir olgu. Lütfen kullanmasını bilelim sevdiklerimiz yanımızdayken. Onların ne kadar değerli olduklarını biz bileceğiz, onlar hissedemeyecekler gittikleri yerde...
Sevgiyle ❤
224 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Okurken bazı yerlerde bencil diye yargılayacagimız İza 'nın  yalnızlık şarkısıdır bu. Hayat boyu susmayacağı ama kimsenin de duymayacağı şarkı...

Öylesi bir roman ki sanki içindeki kahramanlar gerçekten bir zamanlar yaşamış ve o yaşanmışlıklardan magda szabo'nun boş defterine damla damla bir şeyler sızmış  dedirtecek kadar gerçekçi...

   Ölümün o en can yakan hissi ile yalnızlık ve boşluk hissiyle başlıyor kitap. Kocasini yitiren kadının  tüm düzeni bozuluyor. Yaşadığı taşradan ayrılıp şehirdeki doktor kızının yanına yerleşip  alışmaya  çalışırken bir yandan da  birbirleri ile  iletişim kurma noktasinda mücadele içinde buluyor kendini.

Yazar başta iza  olmak üzere içinde ele aldığı  yaklaşık on kadar karakter üzerinden insan ilişkilerinde empatinin önemine ve yapılan  empatiye rağmen, karşımızdaki insana davranış ve tutumlarımızın da yanlış olabileceğini çok net bir şekilde gösteriyor. Kitabı okuyanlar, on karakter deyince saşırabilirler ama bana göre romana geçerken uğrayan uğradığı anda çıkan  hayat kadını, ve adı sürekli geçen ama bir kelam  dahi etmeden sadece var olduğunu bildiğimiz komşu kolman  bile tesadüf  degildi bu romanda. Aslında en net görünen mevzu  empati gibi görünse de  yazar burada  şunu anlatmış diyemiyoruz. Ama bir duygudan baska bir duyguya sürekli geçiş yaptıran, kitaptan kopup kendi içimize yolculuk yaptıran öyle çok şeyle dolu ki...    kuşak çatışmasından tutun  geçmişin bıraktığı izler, fotoğraf çekme hobisinin altındaki hayatı görme yetisi ve geçmişe özlem ,  aşk  vs...

        Ve ki  iza.... bence iza  okunanın çok ötesinde  bir karakterdi. Hani duygusal ve mantıksal olarak kendilerini kontrol altında tutabilen insanlar vardır , doğruları  ve yanlışlarına rağmen yaptıkları davranışları olduğu  haliyle kabullenen  insanlar... onlar hep kendilerine yetebilen   bir yapıya sahiptirler. Ve bu kendine yeten  yapı ile  her  zaman  sağlam ve güçlüdürler. Etrafındaki insanlara ihtiyaç duyandan cok ihtiyaç duyulan insan modeli. Eğer bu çok güçlü karakter ailemizden sevdiğimiz  biri ise  her zaman güven verir ve hayatımızın en merkezindedir. Sıkıştığımız  anda başvurduğumuz ilk  mercidir ve ne yaparlarsa yapsınlar yanlış bile olsa onların o güç ve kendinden emin oluşlarının etkisinden olsa gerek bizim için hep doğrudur. Zira fedakarlıkta da güçlerinin son kıratına kadar kullanırlar. 

 Ama ne kadar fedakar olurlarsa olsunlar çelikten ördükleri asla kimse icin yıkamadıkları  duvarları da vardır bu insanların. Bu duvar onların sınırlarıdır, (zaaf ve zayifliklarinin saklandığı)   kalkanıdır. Ve bu insanlar hayat boyu yalnızlığa mahkumdur.  İza tamda budur aslında.
  İşte kocasını yeni kaybetmiş annesi de yaşlılığın acz ve durağanlıgında bu duvara çarpmıştır. 
Bu noktada İza karakterini insaflıca eleştirmek adına Halil Cibran'ın birkaç kelamı ile açıklık getireyim.

"Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler.Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller."

Türk kültürüne göre ebeveyn olarak bunu bir türlü kabullenemiyoruz.

Ve ebeveynlerden sonra  evlat olarak anlayamadığımız ve  beni çok etkileyen ders niteliğinde   bir alıntı da şöyle:
 "onu aileden bu derece dışlaycaksak, taşrada kendi köşesinde bırakmak daha iyi olurdu " 
 
Kitabı okuyun diye tavsiye eder miyim diye soracak olursanız ilişkilerinizde doğru davranışlarda bulunabilmek adına çok şey öğreneceğiniz sarsıcı bir kitap özellikle son sayfalarda içiniz garip bir acıma hissi ile dolacak.
Ve bu kitabı okumak adına incelemelerini kendime referans aldığım okumama vesile olan
mehmet temiz ve Ferah hanıma çok teşekkür ediyorum.
  
224 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Magda Szabo...."Magda Szabo'yu keşfettiyseniz altın bir balık yakaladınız demektir.Yazmakta olduğu bütün kitapları alın,ileride yazacaklarını da ." demiş Hermann Hesse... Hermann Hesse ile aynı düşünüyormuşum demek ki bulabildiğim 4 kitabını da aldım ve ilkini okudum. :)
Macar toplumunda bir aile ve bizim topluma çok benziyor. 20.yy da geçiyor olay 2.dünya savaş sonraları...Ve anne kutsallığı...Bu kitap eğer anneniz yaşıyorsa eminim ki ona daha da sıkı bağlanmanızı sağlayacak...
224 syf.
·12 günde·Beğendi
Iza, babası Vince öldükten sonra annesi Etelka'yı yanına almaya karar verir. Etelka ve Vince 50 yıla varan evlilikleri boyunca taşrada küçük dünyalarında yaşayan bir çiftken Vince'nin ölümü Etelka'nın tüm hayatını değiştirir. Kızının yanına Budapeşte'ye yerleşmek zorunda kalan yaşlı kadının umduğu gibi olmaz yeni hayatı. Onun artık kendine ait bir evi, eşyaları, eşi kısaca kendine ait bir hayatı yoktur. O artık kızı İza'nın hayatının bir parçası olmuştur. Aynı şey uzun yıllardır Budapeşte'de doktorluk yapan,ailesinden uzakta tek başına yaşayan, kendi düzeni olan İza içinde geçerlidir. İza içinde yeni birinin (bu her ne kadar annesi de olsa ) hayatına dahil olması onun da kolay alışamadığı bir duruma neden olur. Etelka ve Iza için hayat artık farklı akmaktadır.

Iza'nın Şarkısı Macar yazar Magda Szabò'nun duygu dolu, okurken kendinizden yada çevrenizdeki insanların hayatlarından kesitler göreceğiniz, çok basit bir dille yazılmış ama bir o kadar da duygu yoğunluğu olan bir roman.

Bazen insan en yakınındaki insana bile uzak olabiliyor, onu anlamayabiliyor. Bir insanla birlikte yaşamak bu kişi ister eşiniz, ister anne babanız, ister çocuğunuz olsun bir evi , bir hayatı paylaşmak hiçte kolay olmuyor. Hele hele bir insanın hayatına sonradan dahil oluyorsanız. Herkes hayatı kendi doğruları, kendi kuralları, kendi bildikleri ile yaşamak isterken, karşısındaki ile empati yapmadan, onun neler hissedip istediğini bazen düşünmeden hareket edebiliyor.

Hem bir evlat, hem bir anne, hem de bir eş olarak okurken empati yapmaya zorlayan, herkesin de mutlaka kendinden bir şeyler bulacağı, şimdi olmasa bile er geç yaşayacağı yada yaşamak zorunda kalacağı bir durumu anlatan bir kitap oldu İza'nın Şarkısı benim için, Magda Szabò ile de güzel bir başlangıç.

Yazarın yky'den çıkan diğer kitapları Kapı, Yavru Ceylan ve Katalin Sokağı da okunacaklar listesine alındı hemen

Hermann Hesse " Magda Szabò'yu keşfettiyseniz altın bir balık yakaladınız demektir. Yazmakta olduğu bütün kitapları alın, ileride yazacaklarını da." diyor. Magda Szabò'yu keşfedip altın balığı yakalamak için iyi bir fırsat İza'nın şarkısı.
Benim ne kabına sığmaz bir şefkate ne de desteğe ihtiyacım var, yalnızca sessizliğe gereksinim duyuyorum; yorgunum.
Seni seviyordum, diye düşünüyordu Antal, seni hiç eleştirmeden, bir daha asla sevemeyecek, sevmek istemeyecek kadar sevdim. 

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Iza'nın Şarkısı
Baskı tarihi:
Şubat 2008
Sayfa sayısı:
240
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789758859740
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Pilatus
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kanat Kitap
Baskılar:
Iza
Iza
Ne acımasız bir şefkat! 
Sevgi her zaman bu kadar sahiplenicidir belki de!

Sarsıcı bir köklerinden koparılış hikâyesi; günlük hayatta yaşanan kırgınlıkların, yaralanmaların, düş kırıklıklarının, suçluluk hissinin, sürgünlük duygusunun, anlayışsızlığın, iletişim güçlüklerinin, duygusal geçirimsizliklerin, pişmanlıkların, yasın ve metanetin, şefkat ve sevginin romanı. Gücünü, birbirinden öylesine farklı "çiftler"i -ana-kız, karı-koca, ana-baba- birlikte ya da yan yana yaşatma ustalığından alan bir kitap.

Bayan Szöcs, kocasının ölümü üzerine evini, kasabasını, taşralı geçmişini geride bırakıp Budapeşte'de yaşamakta olan kızı, başarılı doktor Iza'nın yanına taşınmayı kabul eder. Iza onun için en iyi olanı yapmaya çalıştığını düşünerek annesine yepyeni bir "hayat" hazırlar. Ama yaşlı kadın kendisine ait hiçbir şey barındırmayan bu hayata, bu modern çağa ayak uydurmaya çalışırken yavaş yavaş taşlaşır... Ta ki bir gün doğduğu kasabaya dönme kararını verene kadar. 

Çağdaş Macar edebiyatının en büyük ustalarından Magda Szabó, büyük dönüşümler geçiren bir toplumda kuşaklar arasında, gelenek ile modernite arasında yaşanan çatışmayı, her şeyi anlatacak kadar sıradan sözcüklerle, büyük bir incelikle aktarıyor.

"Her şey yok olmuştu, eski yoksulluklarından büyük bir sabırla, bitmez tükenmez bir maharet ve ustalıkla kurtarmış olduğu her şey; tahripkâr zamanı kandırma becerilerinin hiçbir tanığı kalmamıştı geriye."
(Tanıtım Yazısından)

Kitabı okuyanlar 928 okur

  • melda sener
  • Ancora Imparo
  • birdy
  • Şule Teber
  • alice
  • Bi Münzevi
  • Hayrünisa Koçyiğit
  • Ülkü Acar
  • Fatih UÇAR
  • Büşranur

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%3.3 (13)
9
%1.5 (6)
8
%3.1 (12)
7
%0.5 (2)
6
%1 (4)
5
%0
4
%0
3
%0.3 (1)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları