Kafamda Bir Tuhaflık

·
Okunma
·
Beğeni
·
15.116
Gösterim
Adı:
Kafamda Bir Tuhaflık
Baskı tarihi:
Aralık 2014
Sayfa sayısı:
480
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750830884
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk'un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul'daki hayatlarını hikâye ediyor. 1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu'dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez.

Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor.
(Tanıtım Bülteninden)
480 syf.
·31 günde·Beğendi·10/10
Yeni yılın kendi adıma ilk kitap incelemesi, geçen yıl okuduğum kitaplar içerisinde beni en çok sarsan, en çok etkileyen, hüzünlendiren, tebessüm ettiren, sorgulatan, çeşitli duygular arasında oradan oraya sürükleyen bu ‘tuhaf’ kitaba kısmetmiş…

Lise yıllarından beri, çeşitli zamanlarda kitaplarıyla hayatıma girmiş bir yazar Orhan Pamuk… Bazen büyük bir hayranlıkla bazen de hayal kırıklıkları ile ayrıldım bu buluşmalardan. Bu 8. buluşma ise açık söylemek gerekirse, benim için oldukça özel ve keyifli geçti… Pek çok kitabının ilk baskısına sahip bir okuru olarak, -ki çıktığı gün alıp bitirdiğim kitapları olmuştur, bu kitabı okumak için neden 5 yıl bekledim bilmiyorum… Yeri gelmişken, birkaç ay önce bir Orhan Pamuk etkinliği başlatan (muhtemelen bitmiştir etkinlik) ve bu kitabı okumama vesile olan sevgili NigRa ’ya da en içten teşekkürlerimi gönderiyorum…

Yılın ilk kitap incelemesi dediğime bakmayın siz… Yaklaşık 470 sayfa süren bu yolculuğa bir inceleme yazmaya kalksam en az bir 70 sayfa da bana gerekirdi derdimi tam olarak ifade edebilmek için… O yüzden sıcağı sıcağına dilim döndüğünce paylaşmak istedim kitaptan bana kalan tuhaflıkları:)

-----------------------

Gündüz yoğurtçuluk gece de bozacılık yapan bir babanın peşinden 60’lı yılların sonunda, kendini ‘taşı toprağı altın’ İstanbul’da bulan Mevlut’un hayatının 40 yıllık bir kesitine tanık oluyoruz… ‘Herkesin hayatı roman olabilir, yeter ki düzgün yazacak biri olsun’ tezini kanıtlarcasına, sıradan bir bozacının sıradan hayatı, Nobel’li bir yazarın elinde modern bir destana dönüşüveriyor…

Kitapta ilk dikkatimi çeken şey, Mevlut ile Orhan Pamuk arasındaki tezatlık oldu… Öyle ki, Pamuk İstanbul’un köklü bir ailesinde, her dönemin ‘elit’ semti Nişantaşı’nda dünyaya gelen, bu elit çevrede iyi bir eğitim alarak yetişen, din ile arasına mesafe koymuş, hayatı boyunca bir gün dahi geçim sıkıntısı yaşamamış, dünya çapında tanınan başarılı bir yazar… Mevlut ise Anadolu’nun bir köyünde dünyaya gelip, okuma yazma bilmeyen babasının ardından para kazanmak için İstanbul’a göç eden, sadece köpeklerin yaşadığı çıplak tepelerde yeni kurulmaya başlayan bir gecekondu mahallesinde toprak tabanlı tek göz bir evde, derme çatma okullarda yetişen, oldukça muhafazakar, hayatı boyunca karnını doyurmak için gece gündüz hiç durmadan çalışan, küçücük bir çevrenin içinde hiçbir başarı hikayesi olmayan sıradan bir sokak satıcısı…

Bu konuda çok daha fazla tezatlık örneği sıralayabilirim ama demek istediğimi anlatabilmek için bu kadarının yeterli olacağını düşünüyorum. Ben bu aşırı tezatlığı Orhan Pamuk’un edebiyat dünyasına sunduğu bir challenge/meydan okuma olarak görüyorum. Eğer böyleyse de hakkını sonuna kadar teslim ediyorum. Çünkü kitabın sonuna geldiğinizde tüm bu hayatı, bu hayata ait detayları, bu hayatın insanlarını, bu insanların dertlerini, mutluluklarını, aşklarını bu kadar gerçekçi ve detay atlamadan anlatabilmek için en azından bu hayata benzer bir hayat yaşamış olmak gerekir diye düşünüyorsunuz… Pamuk’a, hiç bilmediği sulara bu denli cesurca girebildiği ve taksiyle içinden geçerken dahi şöyle bir dönüp bakmadığımız ‘İstanbul’un karanlık yakası’nı okurlarına ev ev, sokak sokak gezdirip idrakimizde bir farkındalık yarattığı için ayrıca teşekkür etmek gerekiyor sanırım…

------------------------

Kafamda Bir Tuhaflık’ı Türk edebiyatının sıra dışı romanlarından biri haline getiren pek çok neden saymak mümkün… Tüm bu nedenleri tek tek yazma imkanı olmadığı için şöyle bir özet yapabilirim belki; her şeyden önce bu kitabı düz bir roman gibi değil de, Türkiye’nin yakın tarihini kurgusal bir dille anlatan, sosyoloji, psikoloji, din, siyaset, ekonomi, kültür ve gelenek, sınıfsallaşma, devlet-toplum ilişkisi, aşk ve kadercilik gibi pek çok konu ve başlığın alanına hitap eden zengin bir metin gibi okumak gerekiyor… İsterseniz, ‘çıplak tepelerdeki çamurlu arazilerin birileri tarafından çevrilmesiyle ortaya çıkan gecekondular, 40 sene içerisinde nasıl plaza ve kulelere dönüştü’ sorusunun cevabını arayabilir ya da İstanbul’un taşındaki toprağındaki altının hangi koşullarda, hangi süreçlerden geçerek, hangi oranlarda kimlerin cebine girdiği sorunsalının izini sürebilirsiniz…

Kitabın farklı yollardan dolaşarak sürekli ön plana çıkardığı merkez konularından bir tanesi de insanların düşünceleriyle dile getirdikleri arasındaki uyumsuzluk olarak karşımıza çıkıyor. Mevlut, günlük yaşamda ‘şahsi görüş ile resmi görüş’ arasında sık sık bocalarken manevi dünyada bu durum ‘dilin niyeti ile kalbin niyeti’ olarak farklı bir terminolojide karşılığını buluyor…

Bunun başka bir versiyonuna Mevlana Celaleddin Rumi’ye ait olduğu rivayet edilen ‘Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol’ sözünde de rastlamak mümkün… Aslında tüm yollar aynı kapıya çıkıyor… İnsanın söylemek istedikleriyle söyledikleri, yapmak istedikleriyle yaptıkları, olmak istedikleriyle oldukları arasındaki mesafe, onun bu hayattaki konumunu da ortaya koyuyor bir anlamda… Aradaki mesafe açıldıkça insanın özgüveni azalıyor, huzursuzluğu artıyor… Pek çoğumuzun içten içe yaşadığı gizli depresyonların altında da aslında bu ikiliğin, bu çift başlılığın serencamı yatıyor… İnsanın kendini araması, kendine gelmesi, ve nihayetinde kendini bulması, işte bu yaşam yolculuğunda uzayan mesafeleri kapatabilme başarısıyla mümkün oluyor ancak…

Mevlut’un kafasındaki tuhaflığın kaynağını araken bir okur olarak biraz da bu sularda yüzmek gerekiyor… Çünkü o tuhaflık aslında sadece Mevlut’un kafasında varolan, sadece onun tarafından hissedilen bir tuhaflık değil. O tuhaflık, her birimizin iç dünyasının bir köşesinde saklıyor kendini… Hayatımızın belli dönemlerinde ortaya çıktığında ise sorgulamaya başlıyoruz kendimizi, hayatımızı, hayatımızın ne kadarının kendimize ait olduğunu…

Ve bu noktaya geldiğimizde Orhan Pamuk bir kelime atıveriyor önümüze…

KISMET…

Öyle sihirli bir kelime ki bu, yeri geldiğinde tüm hayatınızı tek başına bu kelimenin sırtına yükleyip, yanına ikinci bir kelime dahi koymadan yolunuza devam edebilirsiniz… Belki hiçbir soruya cevap vermez ama her sorunun da cevabı olabilecek kadar güçlüdür… Eğer dilinizin niyetiyle kalbinizin niyetini bir türlü denkleştirememiş, olmayı hayal ettikleriniz bir türlü kapınızı çalmamış, tüm bu karmaşık denklemden size kalanlar bir tuhaflığa dönüşmeye başlamışsa, kimbilir belki de ‘kısmet’ anahtarını takıp kilidi açmaktır tek çıkar yolunuz…

Yavaş yavaş toparlamam gerektiğinin farkındayım :) Ancak başta da dedim ya, bu kitap benim için zihnimde birkaç ışık daha yakan, bazı silik düşüncelerime bir anlam veren, kendi hayatımı sorgularken transit geçtiğim bazı duraklara tekrar dönmemi sağlayan etkili bir kitaptı… O yüzden ben yazdıkça zihnimde yenileri beliren kelime yığınlarını tutmakta zorlanıyorum açıkçası:)

Kitabın zengin kurgusu neden oluyor biraz da bu duruma… İstanbul’un yakın göç tarihi, detaylı bir şekilde işlenen konuların başında geliyor… Kitabı bitirdiğimde bu olaya kendi penceremden baktığımda bazı gerçeklerle yüzleştim. Neydi bu gerçekler?

Öncelikle, kendi hayatımın da bu göç tarihinin bir parçası, bir uzantısı olduğunu net bir şekilde kabul ettim. Neticede ben de 20 sene önce kalkıp göç ettim bu şehre… Evet, belki benim göç etme nedenim daha fiyakalıydı Mevlut’ten… Çünkü ben üniversite okumak için geldim bu şehre! Bugüne kadar da kimse çıkıp ‘ulan ne farkı var, aynı bokun laciverti işte’ demedi… Böyle böyle idare ettik birbirimizi 20 yıl boyunca…
Ancak 20 yılın sonunda fark ettim ki, buraya üniversite okumaya gelen adam, nohut-pilav satmaya gelen adamdan daha fazla İstanbullu olmuyor!

Ama bir plazanın bilmem kaçıncı katında, ama bir gecekondu mahallesinde… Kimi beyaz yakalı, kimi önlüklü, kimi kendi arabasında, kimi metrobüs koltuğunda… Kimi prömiyerde galada, kimi halk gününde belediye meydanında… Neticede yolu dışarıdan bu şehre düşen her birimiz buğday rengi bir ekmeğin peşinde bir araya gelip İstanbul olmadık mı? Bir esnaf lokantası açan adam, marketten aldığı ucuz fasülyeyi Çayeli fasülyesi diye yedirdi, benim gibi bir gazeteci de incir çekirdeğini doldurmayacak şeyleri dünyanın en önemli olayıymış gibi allayıp pullayıp okura sundu… Lokantacının yaptığına namussuzluk, benim yaptığıma ise kapitalizm dedik…

Kartlar böyle dağıtılsa da oyun öyle oynanmıyor sevgili kitap dostlarım… Plazanın 35. katıyla sokaktaki bozacıyı hizaya getiren göremediğimiz bir denge var aslında… Plazadaki adamı 35 kat aşağı çeken, sokaktaki bozacıyı 35 kat yükselten tuhaf bir denge… Sokaklarımız, arabalarımız, yaşadığımız evler, sosyalleşme mekanlarımız, çocuklarımızın oynadığı parklar, süpermarkette uğradığımız reyonlar birbirinden farklı olsa da; yolda karşılaşınca birbirimize selam verecek kadar yakın, geldiğimiz yeri bilecek, neden burada olduğumuzu anlayacak kadar sırdaşız aslında…

Nihayetinde,

Kimseye yar olmayan İstanbul’un platonik aşıklarıyız biz…

Hepinize keyifli okumalar dilerim…

PS: Kitap boyunca 10-12 litre kadar boza bitirdim:) O bozalı seanslardan bir kare;

https://i.hizliresim.com/v65Q3O.jpg

Kitabı okumayı düşünen arkadaşlar hazırlıklarını önceden yapsın…
480 syf.
·13 günde·Beğendi·10/10
Tek kelime ile inceleme yazabilme imkanımız olsa “mükemmel” yazar çekilirdim kenara. Mükemmel kelimesinin içini kesinlikle dolduran, anlamını sonuna kadar verebilen bir roman. Romanı okumaya başlamadan önce ve gerekli bölümlere gelmeden önce soyağacını ince şekilde gözlemlememenizi tavsiye ederim çünkü ufak da olsa yaşam-ölüm olarak spoiler yenilebiliyor ve ufak ayrıntıları da aklımda tutabilirim diyorsanız bu kitabı Kara Kitap ‘tan sonra okumanızı tavsiye ederim; çünkü Orhan Pamuk 2 – 3 cümle kadar Kara Kitap’a güzel göndermeler yapıyor ve maalesef bunlar büyük bir spoiler.

Kafamda Bir Tuhaflık kitabı Orhan Pamuk’un dediği gibi bir aşk hikayesi ve bir destan. Sokak satıcısı Mevlut’un daha çocuk yaşlarda İstanbul’a gelip satıcılık yaparak, fakirlikle beraber yaşam mücadelesi verip, aşkı yaşayarak kafasında olan bir tuhaflığın öyküsü ve destanı. Kitap ister istemez insanda bir önyargı oluşturuyor; bir sokak boza satıcısının gerçekçi bir romana konusu olacak şekilde nasıl bir aşk hikayesi olabilir, ne şekilde bir destan olabilir ki diye. Destan kelimesi belki bu kitabı okumamış arkadaşlara abartı gelebilir ama her bir yaşam mücadelesi özellikle de fakirlikle mücadelesi olan her bir yaşam mücadelesi hatta her bir yaşam zaten bir destan değil midir? O kadar güzel, o kadar naif bir aşk hikayesi ki, fakirlik ile yaşam mücadelesi birleşince duygu yoğunluğu daha da yoğun yaşanıyor ve destan kelimesinin aslında hiç de abartı olmadığını anlıyoruz. İşte bu duruma uygun şekilde Pamuk verilebilecek en güzel örneği fazlası ile verebiliyor.

Roman başarılı bir metafiction – üstkurmaca örneği. Orhan Pamuk kendi kaleminden yazdığı kısımları Dostoyevski’nin en büyük belki de dünyanın en büyük romanı olan Karamazov Kardeşler ‘de kullandığı yöntemi, sanki bir yerde oturmuşuz da yazar bize birebir bir şekilde çay ve kahve eşliğinde anlattığı şekilde anlatması çok hoş. Romanın üstkurmaca kısımları ise daha da hoş; mesela: karakterler aralara girip “burada sayın roman okuruna bir şeyler de ben söylemek isterim” tarzındaki cümleleri daha doğrusu bölümleri okumak gerçekten de çok keyifliydi. Kitabın nostaljik anlatımını, resimsel anlatımını daha da güzelleştiriyor.

Orhan Pamuk’un sevilmemesinin en büyük sebeplerinden biri de kendisine oryantalist denilmesi, milletimizi kötülemesi ve herkes kendi tarafından baktığı için tespitlerinin ve görüşlerinin yanlış olduğu belirtilmesi. https://www.youtube.com/watch?v=AHNm0ptOMnA belgeselinde dediği gibi hiçbir olaya kendi tarafımızdan (milletimizin) bakamam demesi kesinlikle çok çok doğru bir söz. Onun için kitapları içinde bir tarafın görüşünü belirtecekse, mesela bu kitabında sağ görüşlü kişilerin sözlerini birebir kendi ağızlarından, herhangi bir yorum vermeden belirtirken birkaç sayfa sonra da sol görüşün düşüncelerini veriyor. Bir sayfada Kürt vatandaşlarımızın görüşlerini ve çektiklerini haklı bir biçimde söyleyebilme cesaretini gösterirken #10182740 bir başka sayfada ise her kesimde olduğu gibi Kürtlerin içinden çıkan yanlışlıkları söyleyebiliyor. İkinci durum olmasa da ilk durum eğer oryantalistlik oluyorsa varsın olsun oryantalistlik olsun ne fark eder? Hepimiz oryantalist olalım o zaman. Kara Kitap’ta olduğu gibi Pamuk’un siyasi tespitleri kesinlikle çok başarılı ve romanları haricinde hayranlık seviyemi kesinlikle daha da çok arttırdı. Siyasi tespitler haricinde diğer normal tespitleri ise insanı bir değişik duygulara boğan, geçmişine götüren cinsten. Mesela hepimiz biliriz ki çocukluğumuzun bakkalları süt ve süt ürünleri koydukları ya da diğer soğuk tutulması gereken ürünlerin koyuldukları buzdolaplarının bazıları bakkallarda vitrin gibi dışarda durur, vitrin gibi içindeki peynirler, salamlar, sosisler vs. sergilenirdi. Bu ince tespitler o kadar güzel kitap içinde anlatılmış ki, kitap için çalışılan 6 yılın (Belli bir süresi Masumiyet Müzesi) cevabını veriyor. Pamuk’un bir başka güzel tespiti ise gecekondular. Bizler onlara gecekondu diyoruz ama roman karakterleri ev ve evimiz diyorlar. Onlar için gecekondu değil evdir çünkü o yapılar.

Boza satıcımız Mevlut’un büyümesi, insanlık gelişimi, cinselliği öğrenimi ile beraber tamamen büyüdüğünü, tamamen yetiştiğini görüyoruz ve bu süreç ile beraber başta İstanbul’un adım adım gelişimi, nüfusunun artması ile beraber Türkiye gündemine oturan olayları ve yaşananları da okurken aslında yakın Türkiye tarihinin bir kısmını okuyoruz.

Roman için yukarıda nostaljik bir havası, resimsel bir anlatımı var demiştim ya, onun için romanın havasını anlattığını düşündüğüm bir fotoğraf albümü yaptım ya da yapmaya çalıştım, umarım beğenirsiniz.

https://goo.gl/photos/TAgU1hCXtbHXP99P6
480 syf.
·14 günde·Beğendi·10/10
Çok ama çok güzel bir kitap daha bitti. Mevlut'un hayatının üzerinden İstanbul yaşamın nasıl günden güne değiştiğini, insanların eski alışkanlıkları yok olup yeni hayatlara özendikleri ve bunu uyguladıklarını, Mevlut'un o günlerini çok özlediğini ve kitabın sonunda hayatta en çok kimi sevdiğini anlatan muhteşem bir eser... :)))
480 syf.
Orhan Pamuk, Türkiye’nin uluslar arası piyasadaki en popüler yazarı; bu kesin. Seveni, beğeneni olduğu kadar nefret edeni de hayli fazla. Ben ikisi de değilim. Kafamda Bir Tuhaflık, Pamuk’un son romanı. Benimse okuduğum beşinci Pamuk kitabı. Aralık 2014’te yayımlanan roman epeyce satıyor.

Pamuk’un kitaplarının bir özelliği de bence şudur; çok satar ama az okunur. Bir nevi popüler kültür ürünüdür. Almak sanki bir itibar kazandırır lakin okuma konusunda zayıf kalınır. Kafamda Bir Tuhaflık ise kendini okutan bir roman. Hacimce fazla olmasına rağmen akıcı ve başarılı. Bunu söylemem lazım.

Ne zaman Orhan Pamuk bahsi geçse ben merhum Tarık Buğra’nın bir cümlesini hatırlarım. ‘Keşke, geçim sıkıntım olmasa ve kendimi sadece romanlara verebilseydim’ der büyük romancı Buğra. Bu anlamda Pamuk, tabiri caizse tuzu kurular arasında. Bu rahatlık onun tamamen romanlarına odaklanmasını sağlayabiliyor. Zaten Kafamda Bir Tuhaflık’ı altı seneye yayılan bir süreçte yazmış.

Aslında romanın ismi basbayağı ‘Boza’ ya da ‘Bozacı Mevlut’ olabilirmiş. Belki bozacı-şıracı eşleşmesinden çekindi. Konusu için ne denir bilemiyorum. 1960’larda İstanbul’a gelmeye başlayan Beyşehirli Mevlut ve akrabalarının İstanbul’daki hayatları diyebiliriz. Bu zaman diliminde yoğurtçuluk, bozacılık gibi işler yapan Mevlut’u merkezde tutan roman, onun etrafında amca çocukları, eşi, onun kardeşleri ve İstanbul’a göç etmiş pek çok kişiyi tahkiye ediyor. Adeta bir İstanbul romanı gibi de okunabilir pekala…

Mevlut, iyi birisi. Günahıyla, sevabıyla, cehaletiyle, asaletiyle… Sıradan bir insan ama iyi bir insan, iyi bir eş ve iyi bir baba. Yıllar geçtikçe İstanbul’la birlikte o da dönüşüyor. Pamuk, sadece Mevlut karakterini değil Süleyman’dan, Ferhat’a; Rayiha’dan Samiha’ya kadar pek çok karakter başarıyla resmedilmiş. Efendi Hazretleri, Hacı Hamit Vural gibi tiplemeler de romana ayrı bir tat katmış.

Tabii Pamuk siyaset yapmak, konuşmak ister mi, istemez mi, bilinmez. Lakin doğal olarak yapıyor. Çünkü bir şehrin ve ona sığınmış bireylerin yarım asırlık tarihini anlatacaksanız, siyasete değinmemek pek de mümkün değil. Hayırsever iş adamı Hacı Hamit Vural ve mafyatik adamları; dahası amca oğulları Korkut ve Süleyman gibi tipler milliyetçi-muhafazakar kitlenin adamlarıdır lakin kapitalizme esir olmuşlardır; savundukları hayata uygun yaşadıkları da pek söylenemez. Siyasetin gölgesine sığınıp, gemilerini yüzdürmektedirler. Öte yandan Alevi ve Kürt kökenli olup, karşı cenahta yer alan Ferhat da zamana esir düşüyor ve paranın peşinde ömür tüketiyor. Para, ideolojileri satın alıyor. Ülkenin dönüşüm süreci bu insanları da etkiliyor.

Tam da roman biterken ‘Hiç vazgeçme bozacı. Bu kuleler, betonlar arasında kim alır deme. Sen hep geç sokaklardan.’ diyordu bir müşterisi Mevlut’e. Pamuk’un bu romanda bir bakıma İstanbul nostaljisi yaptığı da söylenebilir. Eskiye hasret ve tabiri caizse yağmalanan bir şehir. Önce göçle gelen nüfus tarafından, ardından ise kentsel dönüşüm ve gökdelenler ahalisince gerçekleşiyor bu yıkım. Bu anlamda İstanbul’un eski sahipleri olan Ermeni ve Rumlara yapılan haksızlığı da irdeliyor Pamuk. Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları ve Kıbrıs Sorunu esnasındaki toplu gidişler gibi. Bunlara asla itirazım yok ancak Pamuk, keşke romanına mesela Balkanlardan kaçmak zorunda kalan; beş asırlık vatanını terk eden ve terk etmezse katledilecek yüz binlerden birisi olacak olan bir Türk ailesinin torunlarından birilerini de koyabilseydi. Onları da konuşturabilseydi. Zaten ben de dahil pek çok insanın Pamuk’a şerh düştüğü esas husus bu; adeta bir yerli oryantalist gibi davranması…

Ezcümle, romancılık açısından oldukça başarılı bir eserle karşı karşıyayız. Ama en başarılısı değil!
480 syf.
·Beğendi·9/10
Okuduğum ilk Orhan Pamuk kitabı. Nasıl anlatayım bilemiyorum bu kitabı.. Öncelikle sondaki sözümü başta söyleyeyim, kitap mükemmel. Evet mükemmel kavramının içini dolduran bir kitap. Kitabı öykü, siyasi tespitler, psikolojik betimlemeler ve yazarın dili açısından 4 şekilde irdelemek isterim.

İlk olarak kitap basit bir bozacının kız kaçırma hikayesi ile başlıyor. Sıradan bir başlangıç gibi gözükse de Orhan Pamuk daha ilk sayfalarda sıradan değil, sürükleyici bir öykü okuduğunu okura hissettiriyor. Kahramanların her biri özenle seçilmiş, hayatımızda sürekli gördüğümüz insanlardan oluşuyor. Örneğin bir Haci Hamit Vural karakterinin aynısının tıpkısı kaç tane insan var çevremizde. İşte yazar bu karakterleri bazen direk konuşturarak aslında onların iç düşüncelerini, çelişkilerini de gözler önüne seriyor.

Siyasi mesajlar değil tespitler dememin bir sebebi var ki o da Orhan Pamuk'un gerçekten de sadece gerçekçi tespitler yapmasından ileri geliyor. Okuru sıkmayan, öyküyü yutmayan sadelikte ve mesaj kaygısı taşımayan tespitler. 1960'lardan başlayan öykü 2012'e kadar sürüyor. Bu süre zarfında ülkenin yakın tarihine damga vuran siyasi olayları, iktidarları ve ideolojilerimizin temelini oluşturan, belleğimizdeki bir çok durumu çok ustaca aktarıyor. Kısacası yazar sadece bazı gerçekleri yazarak yorumu tamamen okura bırakıyor.

Üçüncü olarak psikolojik betimlemeler var. Bu kavram ne kadar doğru bilmiyorum fakat demek istediğim kahramanımız Mevlut'un kafasındaki tuhaflıkları, küçük bir ayrıntıya bakış açısını güzel yansıtmış yazar. Ve dahası bunu da öyküyü geri plana atmadan yapmış. Dolayısıyla sıkılmıyorsunuz bu durumdan.

Son olarak kitabın dilini sanırım şöyle tasvir edebilirim: sanki 5-6 arkadaş bir kafede Orhan Pamuk'la bir araya geliyoruz ve o da bize bu hikayeyi anlatıyor. Kitabı okurken yazarla karşı karşıya onu dinliyormuşsunuz gibi hissetiriyor. Tabi aralarda karakterleri kendi ağızlarından da konuşturmuş. Bu dengeyi çok güzel sağlamış. Ayrıca karışık, anlaşılmayacak, devrik pek cümle de yok. Tamamen anlaşılır, sade bir dili tercih etmiş.

İlk fırsatta ilk kitabından başlayarak okumaya başlayacağım bu yazarımızı. Önyargılarımdan dolayı çok kızgınım kendime. Bu yazarı sırf "popüler" diye, sırf Nobelli diye saçma sapan eleştirenlere hatta onu Elif Şafak'la bir görenlere çok kızgınım şahsen.

Herkese iyi okumalar.
605 syf.
·3 günde·4/10
Bu kitapla tanışmam yaklaşık 2 yıl öncesine dayanıyor. Bir arkadaşımda görmüş, "Kitabın çok güzel görünüyor okuyabilir miyim?" demiş ve "Ben kitaplarımı kimseye vermem!" tepkisiyle karşılaşmıştım. Oysa aynı kız daha bir kaç hafta önce benim kitabıma kahve dökmüştü. O gün sinirlenmiş ama kitabı acayip merak etmiştim. Aradan uzun zaman geçti. Ben sürekli bu kitabı görüyorum ama kimseden istemeye cesaret edemiyorum tabii. Neyse sonunda kitabın epubu karşıma çıktı ve sevindim. İndirdiğim gün okumaya başladım. 2 yıl içimde büyüyen beklentiden midir nedir kitabı sevemedim. Sadece bitsin diye okudum. Yalan yok, bitince uzun bir "Oh!" çektim. Evet yazarımız üstünde 6 ay çalışmış, çok emek harcamış ama sanki kitabın yarısı yazmak için yazılmış.
O kadar çok gereksiz ayrıntı var ki.. Konu çok güzel. Olay çok güzel. Karakterler çok orjinal. Ama kitap gereksizce uzatılmış.
İstanbul'un bu ani değişimini çok güzel anlatmış. Sokaklarda maziden bir iz arayan insanlara dönüşenleri çok güzel anlatmış. Apartman dairelerine sıkışan bizleri çok güzel anlatmış. Ama kitap konusunda bir tarzım olmamasına rağmen bu yazar benim tarzım değil sanırım. Tanıştığıma memnun oldum Orhan Pamuk. Seni okumayı sevenlere yazmaya devam et. Ben aradan çekiliyorum.
480 syf.
Gecenin bu 4 kere kara olduğu vakitte kafamı onun " Kafamda Bir Tuhaflık" kitabından kaldırdım. Etrafa baktım, sahiden hava fena kararmış oysaki ben sabah uyandığımda elime almıştım kitabı. Kitabı okurken " bi sayfayı 1 dakikada okuyan biriyim " hesabı yaparak elime almıştım, ilk tanıştığımda.

Sonra arkadaşımın uyarısıyla kafamı sayfadan kaldırdım. Meğer aynı sayfada dalıp gitmişim. sahiden de sayfa 274'te takılıp kalmışım ki zaten sabah başladığımda da 274'teydim. "Ne yapıyorum ben okurken?" dedim kendi kendime.

Şunu anladım: ben gerçekten dalıyorum. Kitapta o karaktere dalıyorum. Kafamda Bir Tuhaflık kitabını okurken şunu söylenip durdum. " Mevlut, bozacılığı bırakmak istediğini söylediğinde Rayiha neden hiç bunu sorgulamadı da 'zaten az kazanıyordun' diye geçiştirip hiç ona yakışmayan, sevgisine yakışmayan sıradan bir zorunlu evli çift, bunalmış kadın sözü etti?"
Evet bunu düşündüm, çok düşündüm. Cevabını bulamadım. Rayiha'ya kızdım. Mevlut'u kıskandım çünkü onun gibi gönlü güzel, yalansız birini hayatımda göremedim.

Mevlut, tamamen safiyane biri de değil, gençlik ateşiyle yaptıkları da var ama sahiden bu çağın karşılaşacağı en güzel baba, en ateşli yiğididir bana kalırsa.

Orhan Pamuk'u bundan evvel sessiz ev'le tanıdım ama "Kafamda Bir Tuhaflık" kitabıyla sevdim. Bu kitap için ne desem... Yani ne desem sahiden eksik kalıcak.

Orhan Pamuk bu kitabında, modernizmi, 1960lı yıllardan başlayarak günümüze doğru birleştirerek anlatıyor. Geçmişte sahip olduklarımızı bize hatırlatıyor "booooozaaaa" diyerek. " Tatlısı da ekşisi de makbuldür" diye ekleyerek.


Orhan Pamuk, benim aradığım eş profiline sahip. Evet, böyle ilkelce bir şeyi de düşündüm. Hayran oldum, biliyorum bu aşk değil ama eş profilim tam olarak bu. Kültürel birikimi çocukluğuna dayanan, bunun farkında olan sahici biri. Kızan, gülen, eğlenen, düşünen, farkında olan, gözlemleyen, bunu güzel ifade eden, hayal kuran, buna tutkulu bir bağla yakın olan ve sevdiği tutkulu olduğu hayal kurmayı bir iş olarak bize sunmayı başaran biri.

Orhan Pamuk'u sessiz ev ile tanıdığım zaman nobel ödülünden elbette haberdardım. Sonra birileri bana " Ermeni soykırımını desteklediği için" aldığını söyledi ve okumadan, hiç Orhan Pamuk'u bilmeden "Avrupa'nın bizi kıskanmasına" yordum. Evet, sahiden buna inandım çünkü cahildim, saftım.

Orhan Pamuk, sana hiç okumayacağın bu yazımda bir özür borçlu olduğumu derinden hissediyorum çünkü bizde iftiranın günahı büyüktür. Özümle bunun için kendime kızıyorum. "Ya barış ya milliyetçilik" fikrinin aslında milleti sevmekle eş değer tutmadığına eminim, bunun faşizan bir tutumdan uzaklaşmak anlamında söylediğine de inanıyorum.

Adeta bir sosyolog titizliğiyle son yüzyılda meydana gelen değişiklikleri insanlığı İstanbul'da anlatır. "Ben insanlıkla İstanbul'da tanıştım" der.

Orhan Pamuk için söylenecek çok şey var edebi kişiliği entelektüel yapısıyla hayranlık duyabileceğim biri evet ama bir de 40 yaşında haliyle dahi 25 yaşında gösteren bedeniyle dahi kendisine büyük bir beğeni besledim. Galiba bunun en büyük sebebi fikirlerini sunuş biçimi.

Evet, ünlü 301. maddeyle yargı yolu açılmıştı ama bunun için söylediği cümle yine beni etkilemişti " Fikirleri için öldürülen biri var."

Orhan Pamuk'un tek bilmediği şey, espri yapmak bence. Eserlerinde bunun eksikliğini hissediyorum.
480 syf.
·9 günde·Beğendi·10/10
Yine Orhan Pamuk'tan mükemmel bir eser. Öncelikle şunu belirteyim; uzun betimlemeleri nedeniyle eleştirilere maruz kalmış olan bu romandaki betimlemeler beni hiç rahatsız etmedi. Genel olarak bu betimlemeler, kültürümüzün tasviri olarak karşımıza çıkmıştı çünkü.

Romanda ana karakter olan Mevlut'un hayatı konu alınmış ve bu olay örgüsü içerisinde Pamuk, çok fazla konuya değinmiş.

Bunlardan ilki, sokak satıcılığı. Mevlut; yoğurt, nohutlu pilav gibi yiyecekler satmış da olsa kitapta en çok üzerinde durulan ''boza'' idi. Bozanın tarihinden, yapılışına, zararından faydasına kadar her şeyi detaylıca anlatmış. Kültürümüze ait olan bozaya kitapta büyük yer verilmesi oldukça hoşuma gitti.

İkinci olarak, Türk aile yapısı. Görücü usulü evlilikler, başlık paraları.. Orhan Pamuk yine bu konuulara da tarafsız yaklaşmış ve görücü usulü evliliği olumlu olumsuz yönleriyle eleştirmiş.

Üçüncüsü, siyasi çatışmalar, darbeler. Öcalan'ın yakalanmasından, ikiz kulelerin yakalanmasına uzun bir tarihi süreç karşımıza çıkıyor.

Bunların dışında çok farklı bir aşk hikayesine tanık oluyoruz.

Bazen karaktere kızdım, bazen onun yerinde olmamayı diledim, bazen de gülümsedim. Zaman zaman duygulandım. Çok duygu yüklü, etkileyici bir romandı. Elimden bıraktığımda, ''Ne okudum şimdi ben?'' dedirten ve üzerine düşündürten, kesinlikle mahrum kalınmaması gereken bir eser.
480 syf.
·Puan vermedi
Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk’un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul’daki hayatlarını hikâye ediyor.
1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu’dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez.
Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor.
480 syf.
·Beğendi·9/10
Bir kitap ancak bu kadar ustalıkla yazılabilir. İstanbul'u her dönem yaşamışcasına yazmış Orhan Pamuk. Hikayenin baş kahramanı ile özdeşleşmiş ve sonunda da güzel bir eser ortaya çıkmış. Okurken sizde kendinizi yerine koyacaksınız, ayrıca bildiğim kadarıyla kitap 6 yılda tamamlanmış, şimdi o kadar sürmesindeki emeği çok daha iyi anlıyorum...
480 syf.
·6 günde·Beğendi·7/10
Hayatında her şey değişir de, boza satma alışkanlığı değişmez Mevlut’un... Para kazansa da satar, çeteleşmiş köpekler saldırsa da... O kadar sever ki; bazen sıcakta da satar.
Tüm yaşamı boyunca hiçbir düşünceye ve olguya tam olarak kendini veremeyen bu adam, mesleğine adeta adamıştır kendini...
Şehir yükselir, aşklar filizlenir ve söner, insanlar katledilir; ama o ‘Booo-zaaa’ diye bağırır.
480 syf.
·10 günde·Beğendi·10/10
Uzun zamandan beri ilk kez derinlemesine uğraşılmış bir inceleme yazmak istiyorum. Umarım yapabilirim.

Tasarımla başlayalım
Kitabın kapak tasarımları gerçekten çok iyi. Dış kapağı gibi iç kapaklara da epey özenilmiş. İç kapaklarda yazarın hayatı kitabın tanıtımı vs den sonra başta ve sonda olmak üzere birer karakter haritası veya karakter ailelerin soy ağacı bulunuyor. Karakterlerin çok olması dolayısıyla da bu ayrıntı gayet yararlı diye düşünüyorum. Aynı zamanda karakter dizini konulmuş olması şaşırtıcı ve çok hoş. Karakterlerin romandaki yerleri sayfa sayfa tespit edilip indekslenmiş. Saatlerce belki de günlerce sürecek bir çalışmayla oluşturulduğu kesin. 
Kronoloji de ayrıntılı ve okunası bir biçimde hazırlanmış. Bu incelemede kronolojiden epey yararlandığımı da söylemem gerek.

Yazar bu kitabında baş karakteri olan bozacı Mevlut'un 1969 ile 2012 arasındaki 40 yılllık satıcılığını konu ediyor. Tabi bu kırk yıl sınıfsal farklılıkları o kadar iyi anlatıyor ki içinde bulunduğumuz durumu gözümüze bu kadar iyi sokması kitabi degerli kılan öteki konu.

İlk kısımda Mevlut'un 1982 de kız kaçırmasıyla kurgunun temeli atılıyor. 2. kısımda 12 yıl sonra Mevlut'un aile babası olmuş ama fakirlikten kurtulamamış halini işlemiş yazar. Sonraki kısımlarda geçmişe dönerek Mevlut'un 1969 daki çocukluğunu ve devam ederek gençliğini anlatıyor.

Mevlut'un anlatıldığı bölümleri geçmiş zaman kipinde, üçüncü tekil şahıs üzerinden yazmış Pamuk. Aralarda hikaye karakterlerinin isimleri başlık olarak sunuluyor. Karakterler giriyor ve direkt okuyucuya seslenir biçimde birinci tekil şahıstan meramlarını anlatıyorlar. Bunlar taslağın detaylanmasını sağlayan içeriklere sahip tabi.
Aynı zamanda bu kadar çok karakterin olduğu bir kitapta her karakterin yeri geldiğinde söz alıp konuşması kitabın akıcılığını, okunurluğunu ve özellikle karakterleri benimsemeyi çok kolaylaştırıyor.

Konuların içinde en çok ilgimi çeken elbette Mevlutun aşkı ve mektupları oldu. Ama kurguyu besleyen yan temalar çok fazla olduğu için kitap sırf bir aşk hikayesi olmaktan çıkıyor.
40 yıl boyunca İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, bozacılık, pilâvcılık ve otopark bekçiliği gibi birçok işte çalışan Mevlut'un gözünden şehri ve sokakları izlemek gerçekten haz veriyor. Sanki onunla birlikte Boo zaaa diye bağırıp o anki atmosferi hissediyorsunuz. Onun kafasındaki tuhaflık mı? Elbette sizinkiyle aynı.

Boza, gecekondu, devlet arazisine tapusuz çöküp arsa çevirme, kız kaçırma, başlık parası, sokak satıcıları gibi enteresan onlarca konu.
İdeolojik savaşların toplum hali, ekonomik ilişkilerin akraba hali, göç edenlerin adapte hali.
Bu şekilde bakıldığında sadece bir roman mı yoksa İstanbul'un 40 yıllık sosyolojik süzgeci mi diye bi durup düşünüyorsunuz.


Romanın dinsellik ve azınlıklar konularında gecekondulaşma, kentleşme, içgöç, siyasal simge ve söylemler görülüyor.
Mevlut'un Beyşehirden babasıyla birlikte ayrılmasından sonra ilk taşındığı yer çocuklugunun ve gençliğinin bir bölümünün de geçeceği Kültepe mahallesidir. Hemen yanında ise Mevlut'un amcasının ve kuzenlerinin yaşadığı Duttepe mahallesi vardır. Bu iki tepe her açıdan birbirlerine çok benzerler. Ama sınıfsal benzerlikleri sayesinde barış içinde yaşasalar da siyasi olaylar yüzünden rakip hatta can düşmanı olmaları kaçınılmazdır.

Mevlut, arkadaşı Ferhat’ın solcu-Alevi-Kürt olmasından gaza geliyor, onunla geceleri çıkıp sloganlar yazıp mutlu oluyorken, bir yandan amcasının oğulları Korkut ve Süleyman ile ülkücü sloganlar da yazıp seviniyor. Duttepe ve Kültepe’yi ayıran şey, kültür-kimlik ve ideoloji farklılığıdır. Ekonomik ilişkiler ve toplumsal ağ bakımından ikisi de aynı şekle şemaile sahiptir.

Şahsi Görüş Resmi Görüş
Kitapta ilgimi çeken bir diğer konu şahsi ve resmi görüşle ilgili olandı. Ferhat'ın Mevlut'a Şahsi görüşlerimiz kendimiz için resmiler devlet için." gibi bişey dediğini hatırlıyorum. Bu da bana Orwell'in 1984'ündeki düşünce suçunu çağrıştırmıştı.


Orhan Pamuk bir söyleşisinde bu kitabının şimdiye kadar yazdığı en mizah dolu kitap olmasına özen gösterdiğini anlatıyor. Aralarda işlenmiş bir kara mizah var. Kitapta geçen bir çok trajik olayın yanında bununla anlatımı okunası kıldığını düşünüyorum.

Şimdi benim yaptığım bu inceleme veya tanıtım devede kulak olacaktır.
En çok beğendiğim Orhan Pamuk kitabı oldu. 460 sayfalık bir kitabın tanıtımını yapmak kolay olmadı. Amatör olduğum için aralarda spoiler vermiş olabilirim affola.
İncelemeyi bir çok eksikle birlikte yazdım. kaçırdığım değinemediğim konular elbette vardır. Gelecek zamanlarda telafi etmek dileğiyle.
''Aslında en iyi aşk, değil tanımak, hiç görmediğin kişiye duyulan aşktır. Körler iyi âşık olurlar mesela.''
“Vatandaşlarımızın şahsi görüşleriyle resmi görüşleri arasındaki farkın derinliği, devletimizin gücünün kanıtıdır.”
İnsan şehirde kalabalık içinde yalnız olabilirdi ve şehri şehir yapan şey de zaten kalabalık içinde insanın kafasındaki tuhaflığı saklayabilme imkânıydı.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kafamda Bir Tuhaflık
Baskı tarihi:
Aralık 2014
Sayfa sayısı:
480
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750830884
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
Kafamda Bir Tuhaflık hem bir aşk hikâyesi hem de modern bir destan. Orhan Pamuk'un üzerinde altı yıl çalıştığı roman, bozacı Mevlut ile üç yıl aşk mektupları yazdığı sevgilisinin İstanbul'daki hayatlarını hikâye ediyor. 1969 ile 2012 arasında, kırk yılı aşkın bir süre Mevlut, İstanbul sokaklarında yoğurtçuluk, pilavcılık, otopark bekçiliği gibi pek çok iş yapar. Bir yandan sokakların çeşit çeşit insanla dolmasını, şehrin büyük bölümünün yıkılıp yeniden inşa edilmesini, Anadolu'dan gelip zengin olanları izler; diğer yandan ülkenin içinden geçtiği dönüşümlere, siyasi çatışmalara, darbelere tanık olur. Onu başkalarından farklı kılan şeyin, kafasındaki tuhaflığın kaynağını hep merak eder. Ama kış akşamları boza satmaktan ve sevgilisinin aslında kim olduğunu düşünmekten hiç vazgeçmez.

Aşkta insanın niyeti mi daha önemlidir, kısmeti mi? Mutluluk veya mutsuzluğumuz bizim seçimlerimize mi bağlıdır, yoksa bizim dışımızda mı gelişip başımıza gelirler? Kafamda Bir Tuhaflık bu sorulara cevap ararken aile hayatıyla şehir hayatının çatışmasını, kadınların ev içlerindeki öfke ve çaresizliklerini resmediyor.
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 2.554 okur

  • Selinay BIYIK
  • Mustafa Selvitepe
  • gece
  • Eda İşlek
  • Sida Özdemir
  • Yıldız
  • Deniz Deniz
  • Sedat Karal
  • Mehmet Akif Güngören
  • Jiyan Viyan

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.3
14-17 Yaş
%5.1
18-24 Yaş
%17.4
25-34 Yaş
%32.3
35-44 Yaş
%26.3
45-54 Yaş
%7.7
55-64 Yaş
%0.9
65+ Yaş
%2.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%63.5
Erkek
%36.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%26.9 (236)
9
%25 (219)
8
%25.1 (220)
7
%13.1 (115)
6
%4.7 (41)
5
%2.6 (23)
4
%1 (9)
3
%0.5 (4)
2
%0.5 (4)
1
%0.7 (6)

Kitabın sıralamaları