Kaos'un Kutsal KitabıAlbert Caraco

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.596
Gösterim
Adı:
Kaos'un Kutsal Kitabı
Baskı tarihi:
Mayıs 2016
Sayfa sayısı:
104
ISBN:
9789755707716
Orijinal adı:
Bréviaire Du Chaos
Çeviri:
İşık Ergüden
Yayınevi:
Sel Yayınları
20. yüzyılın son kâhin-peygamberi Albert Caraco’dan tüm insanlığa bir lanettir Kaos’un Kutsal Kitabı.
Nietzsche’den bu yana hiçbir filozofun gösteremediği yıkıcı gücü taşıyan, bir münzevinin kendisine “rağmen” kültleşen metni...
Soğukluğu, doğrudanlığı ve berrak karamsarlığıyla eşsiz, bir “nesnellik fanatiği”nin bedduası…
Üremeye, üretmeye ve tüketmeye bir reddiye; şehirlere, beton katmanlarına, budala politikacılara, böcekleşmiş yığınlara, gökten firar etmiş tanrılara bir lanet...
Çağın ender münzevi düşünürlerinden birinin kaleminden yoğun, sert, kehanet dolu, provokatif ve karanlık bir metin.
Birazdan okuyacaklarınız, 'inceleme' adı altında birleşmemişlerdir. Kendimi gerçekten bildim bileli vaaz vermekten ve/veya birine bildiğimi doğru ya da gerçek olarak lanse etmekten uzak durmuşumdur. Çünkü, ne kendimi bir şey hakkında bilgi sahibi görecek kadar özgüvenim veya kibrim olmuştur, ne de karşımdakinin kendi başına arayarak bulabileceği bir şeyi ona kendimce sunmayı uygun görmüşümdür. Samimiyet ile beraber durumlar değişkenlik gösterebiliyor. Ancak beni gerçekten tanıyanlar bilir ki, söylediklerim sadece beni ilgilendirir. Karşımdakine bakış açısı sunmaktan öteye gitmek istemem. Bedenlerimizi ne sıklıkla yıkıyoruz? Her gün? İki günde bir? Haftada bir? Sadece rahatsız edici bir koku alınca? Bu olgu her birimizde farklılık gösterebilir. Lâkin beyin yıkama, işte burada işler değişiyor. Bence, her birimizin her gün en az bir kez beyni yıkanıyor. Bu yıkama ve yağlama işlemini yapanlar değişiklik gösteriyor. Bazen ailemiz, bazen arkadaşlarımız, bazen dışarıdaki insanlar, bazen televizyonda veya gazetedeki insanlar, bazen buradaki insanlar vs. her yerde ve algımıza giren herkes tarafından yapılıyor. Bunun başlangıcı var mı ya da sonu? Kontrol etme veya engelleme imkânı var mı? Buna olumlu cevap verebilecek varsa eğer, saygılarımı sunarak kendisine inanmayacağımı belirtmek isterim. Çünkü, buna cevap verirken bile yıkanmış olarak konuşacaktır. Şimdi, bunca zırvalığı neden mi anlattım? Birazdan ben de vaaz vereceğim. Evet, ben de. Albert Coraco, bu konuda beni durdurulamaz duygu ve düşünce durumuna soktu. Bu vaaz konusunda benim kadar, en az o da suçlu.

"Evrensel ölüme doğru ilerliyoruz, en bilgili ve görgülü olanlar bunun farkındalar, insan eserlerinin zincirinden boşalttığı bu musibetlere çare olmadığını onlar biliyor, uçarı varlıklar arasında trajik bir halleri var onların, gevezelerin ortasında sessizliklerini koruyorlar, gevezelerin vaat ettiği şeyi uçarıların ummasına izin veriyorlar, ne uçarıları uyarmaya kalkışıyorlar ne de gevezelerin aklını karıştırmaya, dünyayı yok olmaya layık görüyorlar, bizden ancak yıkım pahasına uzak tutulabilecek olan mutlak dehşet ile kusursuz çirkinlik içindeki bu serpilip gelişmedense felaketi tercih edilir buluyorlar."

"Bizler mahkûmuz ve içimizden bunu bilenler seslerini duyuramıyorlar, duyurabildiklerinde ise suskunluğu korumayı tercih ediyorlar. Sağırlara vaaz vermek ve körlerin gözünü açmak neye yarar? Onları sürükleyip götüren hareketin içinde sebat göstermelerini engelleyebilir miyiz? Dosdoğru en korkunç geleceğe doğru gidiyoruz, bu gelecek bugünden yarına başlayabilir, daha biz başımıza geleni işitmeden kendimizi oraya gömülmüş bulacağız, içinde yaşanamayan evrende umutsuzca ölmekten başka bir seçenek kalmayacak bize."

İşte, Albert Coraco'nun suçu bunlar. Kendimi cesaretli biri olarak hiçbir zaman görmedim. Ama korkaklığımla savaşmayı da hiçbir zaman bırakmadım. Çünkü cesaret, doğuştan gelir. Sonradan sahip olamayız. Belki an gereği yükselir, ama hepsi bu. Albert Coraco için ise tam tersi söz konusu. Ben onunkinden daha cesaretli bir kalem tanımadım. Hiçbir karanlık zerresini dışarıda bırakmayacak şekilde yazmış. En ufak baş çevirme ya da görmezden gelme ya da olanı reddetme vs. gerçeği hiçbir şekilde yadsıması yok. Kenara çekilip de izlemiyor. Her birimizin kaçınılmaz gerçekle yüzleşmesi için yazmış. Halının altına atılan tozları, halıyı kaldırarak göstermiş. Altı en kabarık olandan, sadece bir kez toz itilmiş halıya kadar hepsini açmış. Sonra da bizi öylece bırakmış. Neden? Çünkü, ilk başta imkân varken yapamadığımız temizliği, şimdi de yapamayacağız da ondan. En azından kendi pisliğimize bakmamızı istiyor. Ayna misali yansıma yapması için, durumu anlamamız için, kendimizi bilmemiz için vs. kısacası DÜNYA için. Neden DÜNYA peki? Nedeni göz önünde aslında. Tüm bu halıların ve tozların birleştiği tek bir yer var. DÜNYA. Herkesin evi olan DÜNYA. Tüm halkları ve tozları içinde barındıran DÜNYA. Ve tüm yaptıklarımız ile sahip olduklarımızın da evi olan DÜNYA. Bizim için her şeyin olduğu DÜNYA. Bu yüzden, DÜNYA'ya dönüp bak diyor. Ne hâle getirdiğini anla diyor. Her şeyden ötesi ise kendini anla diyor.

Albert Coraco, bu kitapta tek bir düşünce yönelimine gitmemizi istemiş. DÜNYA'yı düşünmek. DÜNYA'yı nasıl düşünebiliriz peki? Kendimize ve çevremize bakarak. Tabii, burada unutulmaması gereken bir husus var. Gerçekçilik ve gerçeği yorumlamak. Albert Coraco, gerçeğin bir gün bizi ezip geçeceğinden emin. Ben de eminim. Sizler emin olmasanız da olur. Ne Albert Coraco'nun, ne benim, ne de DÜNYA'nın umrunda değil. Neyse, konuya giriş yapayım. Şimdi, DÜNYA'da en baskın türüyüz. Kendimize ait yaşama koşulları, yaşam için ihtiyaçlarımız, yaşamak için kurullarımız ile kanunlarımız, doyumsuz isteklerimiz ile arzularımız var. Ancak hepsinden öte ve yüce bir güç var. Doğa. İnsanoğlu ne kadar yücelirse yücelsin, ne kadar güçlenirse güçlensin ve ne kadar bilgilenirse bilgilensin doğanın önünde hâlâ bir hiçtir. Daha öteye gidemez. Hangi insan doğanın kanunu değiştirebilecek güçtedir? Hangi insan doğanın etkilerinden sıyrılabilir? Hangi insan doğanın gücünü kontrol altına alabilir? Hiçbirimiz. Bir araya gelsek de yapamayız. Sorun da tam olarak burada. Bizler çok kibirli varlıklarız. Acizliğimizi hiçbir şekilde kabul edemiyor ve gerçeği yadsıyoruz. Sonra sanrılı düşünceler ile isteklerimizi birleştiriyor ve tahrip etmeye başlıyoruz. Neyi tahrip ediyoruz? Önce çevremizde ne varsa onu. Çünkü, bizim gücümüz de kendimiz gibi iki yüzlüdür. Asla özüne direkt etki etmiyor. Etrafında etki edecek bir şey kalmadığında ancak yok edici gücü kendine yansıyor. Bu ve buna benzer sanrılı durumlarla doğanın karşısındaki acizliğimizi, anlık ve geçici güçlerle yadsıdık. Bir balta ile ağacı kestik, ormanlardan güçlü olduk. Boklarımızı nehirlere akıttık, okyanuslardan güçlü olduk. Hayvanları katlederek kürklerini giydik, hava durumlarından ve soğuktan güçlü olduk. Binalarımızı her yere diktik, topraktan güçlü olduk. Diğer tüm canlıları isteklerimiz için yaşattık veya öldürdük, hepsinden üstün olduk. Hepsini yendik. Ama yine de gücümüzü yetersiz bulduk. Sonra parayı ve sınırları bulduk, insandan güçlü olduk. İşin Tanrısal ve yüce boyutuna girmiyorum. Ancak orada da söylenebilicek çok şey var. Her neyse, kısacası her şeyden güçlü olduk. Fakat yenemeyeceğimiz bir şey olduğunu o zaman fark ettik. Ölüm.

"Dünya çirkin, giderek daha da çirkinleşecek, ormanlar balta darbeleriyle yok oluyor, her yandan şehirler her şeyi yutarak yükseliyorlar, çöller her yerde yayılıyor, çöller de insanın eseri. Toprağın ölümü şehirlerin uzağa yansıyan gölgesidir, şimdi buna suyun ölümü de ekleniyor, sırada havanın ölümü var, ama dördüncü element olan ateş, diğerlerinin intikamını almak için varlığını sürdürecek; bizler, sıramız geldiğinde, ateşle öleceğiz."

Beni tanıyan insanlar, doğa ile ne kadar içli dışlı biri olduğumu bilirler. Çocukluğumdan beri belgesel izlerim. Doğayı gözlemler ve onun hakkında yazılı bilgiler de edinmeye çalışırım. Daha dün bir belgesel serisi bitirdim. Belgesel yedi bölümden oluşuyor. DÜNYA'nın farklı alanlarından hayvanları ve yaşamsal mücadelelerini ele alıyordu. Altı bölümü böyleydi. Yedinci bölümde ise doğanın tahribine, hayvanların yok olan yaşamlarına ve habitatlarına ve son olarak da insanların bunların daha iyiye gitmesi için çabalarını anlatıyordu. Açıkçası, bu son kısmı ironik. Çünkü, onları bu duruma biz soktuk. Ne kendileri ne de başka bir güç. Sadece insanların eseridir. İronik olan ise; bu durumu 'insanoğlu' olarak biz yaptık, ama bunda katkısı olmayan ve zararı engellemeye çalışanlar uğraşıyor. Şunu demek istiyorum, bir tane çita uzmanı vardı. Beyefendi, Amerikalı. Ancak Afrika'da yaşıyor. Yaklaşık 20 senedir orada. Afrika'nın doğal hayatı çitlerle çevrili artık. Kaçak avcılık ve artan insan nüfusundan dolayı onları korumaya almaları gerekmiş. Tüm yabani hayat koruma altında. Her neyse, çitaların habitatları geniştir. Bulundukları yerde avcı olanlar arasında en altta yer alır. Aslanlar, leoparlar, timsahlar vs. hatta avladıkları bile bazen ölümlerine neden olabiliyor. Hızları tek avantajları ve güçleri olduğu için her bir çitanın çok büyük alanlara ihtiyaçları vardır. Hem avlanma hem de çiftleşme için böyledir. Az önce bahsettiğim çitlerle vahşi yaşamı koruma olayı, onlarda ters tepiyor. Çünkü, aşamadıkları için farklı genetiğe sahip çitalar ile tanışma ve kaynaşma fırsatı yakalayamıyorlar. Sonra da akraba üremesi işte. Kısa vadede sorun teşkil etmese de, uzun vadede hem genetik çeşitlilik, hem de sıkıntılı gelecek nesiller olacağından büyük bir problem teşkil ediyor. Bu Amerikalı beyefendi, yaklaşık 200 tane çitayı bir taraftan diğer tarafa taşımış. Sırf ürümeleri ve genetik çeşitlilik olsun diye yapmış. Bir nevi onlar için çalışıyor. Ancak bunun şöyle bir olayı var. Taşımak için çitayı uyuşturucu iğne ile vuruyorlar. Sonrada küçük bir kafese hapsediyorlar. Yaklaşık 150-200km arası mesafe arabayla yolculuk yapıyorlar. 1-2 gün sürüyor bu. Çita gibi bir hayvan için de bu kronik stress demektir. Çünkü, her şeyi hız ve hareket olan bir canlı, sadece olduğu yerde dönebilecek kadar kısıtlanıyor. Bu da kronik stress yaratıyor. 20 çita taşınma esnasında kronik stresten dolayı ölmüş. Ne kadar tesiri olduğunu buradan siz hesap edin.
"Şehirlerimizi ancak yok ederek değiştirebiliriz, hem de o şehirlerin içini dolduran insanlarla birlikte yok etmek gerekse bile... Bu insan kıyımım alkışlayacağımız zaman da gelecektir. Artık o zaman hiçbir şey karşısında geri çekilmeyeceğiz ve en barbar şey olarak gözükse bile, bizler kaosun ve ölümün rahipleri olacağız, düzen bizim kurbanımız olacak ve saçmalığın sona ermesi için düzeni feda edeceğiz, doğal felaketleri arttıracağız, kötülüğü misline çıkartacağız. Böylece arzulanmadan doğanları ve daha fazla çoğalma umudu taşıyanları cezalandıracağız, onlara yaşamanın asla bir hak değil, bir suiistimal olduğunu ve yok olmayı hak ettiklerini öğreteceğiz, çünkü aşırı kalabalık insanın bunalttığı dünyaya çirkinlik katarak fazla yer tutuyorlar. Biz onarmak istiyoruz ve bu nedenle yok etmeyi düşünüyoruz, uyuma yeniden kavuşmak istiyoruz ve bu nedenle kaosu sevgimizle silahlandırıyoruz, her şeyi yenilemek istiyoruz ve bu nedenle hiçbir şeyi affetmeyeceğiz. Çünkü eğer canlılar böcek olma ve karanlıklarda, uğultu ve pis koku içinde hızla üreyip çoğalma tercihinde bulunsa bile, biz onları engellemek ve İnsan’ı soyunu kurutarak kurtarmak için buradayız."

Bunun üzerine ekleyebileceğim gerçekten çok şey var. Gemi rotalarını balinaların avlanma alanlarına yapan ticaretçiler, sıcaklık değişimlerinden dolayı son 20 yılda dörtte bir küçülen kutup ayıları ve kutuplarda 5-6 haftalık fazla süren yaz mevsimi vs. bir çok olay sayabilirim. Ama hanginizi gerçekten derinden etkiler ki ya da hanginiz bunları öğrendikten sonra bir şeyler değiştirmek için çabalar ki? İki yüzlülük gibi görmeyecek olsaydım eğer; insanoğlunun, insanoğlu üzerindeki etkilerini de anlatabilirdim. Ancak diğer canlılara yapılanları ve durumlarını görünce, bizler gerçekten hak etmişiz. İnsanoğlunun katlanması gereken acılar hem varoluşsal, hem de kendi kabahatleridir. Bu yüzden, ne kadar umrumda olsalar da değiller. Kendim de dahil. Çünkü, tüm bu anlattıklarımın öfkesini ve utancını her hücremde hissediyorum. Sizlerin de hissetmesini isterim. Öfkeniz ve utancınız ile içten içe yanmanızı isterim. Sonra Kırmızı Anka Kuşu gibi küllerinizden doğabilirseniz eğer, çevrenizdekileri de küllere çevirebilirsiniz. Sonra da kaos ve yıkımdan güzel bir şeyler çıkarabiliriz. Albert Coraco'nun burada da katılıyorum. Artık ne iyilikle, ne de umutla bu DÜNYA ya da insanoğlu kurtuluşa eremez. Yok olmamız lazım. DÜNYA ve kendimiz dahil tüm canlılar için yok olmalıyız. Sonra da küllerimizden tekrar doğmalıyız. Ama geçmişi yadsıyarak ya da baskılayarak değil. Bütünüyle alaya alarak ve onlara acıyarak yapmalıyız. Çünkü, bizlerin ve bizden öncekilerin oluşturdukları ortada duruyor. Gözlerimizin önünde duruyor. Halıyı kaldırın ve bakın. Hangisini tozun varlığı sizi rahatsız etmiyor?

"İnsanlar hem özgürdür hem bağlı, arzu ettiklerinden daha özgür, fark ettiklerinden daha bağlıdırlar, çünkü faniler kitlesi uyurgezerlerden ibarettir ve onların uykudan uyanması asla düzenin çıkarma değildir, yönetilemez olurlar çünkü o zaman. Düzen insanların dostu değildir, onları keyfince yönetmekle yetinir, ender olarak uygarlaştırmaya, daha da ender olarak insanileştirmeye çalışır. Düzen şaşmaz olmadığından, onun hatalarını günün birinde telafi edecek olan şey savaştır, ve düzen bu hataları iyice arındığı için savaşa gidiyoruz; savaş ile istikbal birbirinden ayrılmaz gibiler. Tek kesinlik şudur: Ölüm, tek kelimeyle, her şeyin anlamıdır, insan ölüm karşısında sıradan bir şeydir yalnızca, halklar da aynı; Tarih bir tutkudur, azaptır, kurbanları sürüyledir, içinde yaşadığımız dünya cehennemdir, hiçliğin ılımlılaştırdığı bir cehennem. Bu cehennemde, kendini tanımayı reddeden insan kendini feda etmeyi tercih eder, o çok kalabalık hayvan türleri gibi, çekirge sürüleri, fare orduları gibi feda etmeyi tercih eder, içinde yaşadığı dünyayı yeniden düşünmektense yok olmanın daha yüce olduğunu, sayılamayacak kadar çoklukla yok olmanın yüceliğini hayal eder."

Bizler hiçbir şey yapmazsak eğer, doğa kendi işini kendi görecektir. İçindeki mikrobu yok edip atacaktır. Bizle veya bizsiz DÜNYA yine de dönecektir.

"Dünya, hassas kalpler için bir cehennemdir."
-Goethe

İşte, Albert Coraco'nun gün yüzüne tekrardan çıkarttığı düşüncelerim bunlar. En azından bir kısmı bunlar. Burada hepsini açıklayabilecek kadar cesaretli değilim. Ama Albert Coraco'nun cesareti var. Benim vaazım da bu kadardı. Eğer sizin de bir parça cesaretiniz varsa, bu kitabı okuyun derim. Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ederim. Saygılarımı sunuyorum.
İnsanı kaçınılmaz sona fikren hazırlayan bir kitap. Nietzsche bile Caraco yanında iyimser kalıyor. Kitabı okuduktan sonra rafa geri koyamadım çünkü her gün kendime hatırlatmam gereken şeyler var içinde. Caraco ne nihilist ne de anarşist. Bunlara yakın gibi görünse de, böyle olmadığını kendi söylüyor. İnsan türü ortaya çıktığından beri doğaya o kadar zarar verdi ve diğer canlıları o kadar sömürdü ki, bu şımarıklık sonumuzu getirecek olan şey diyor. Toprakları işgal ettik, ormanları talan ettik, tohumların yapısını bozduk, doğadaki diğer canlıları her yönüyle sömürdük, dinsel ya da ideolojik fikirler doğrultusunda birbirimizin canına kıydık, havayı, suyu kirlettik, ve her geçen gün çoğalarak, kalabalıklaşarak dünyaya tecavüz ettik... Bu maddelere sizler de ekleyebilirsiniz. Doğada insandan daha zalimi var mı? Bizler bir tür evrimsel sapmanın bir sonucu muyuz?

Caraco aslında bütün sorunların tutarlılık, ölçülülük, nesnellik doğrultusunda çözülebileceğini söylüyor ve aynı zamanda bunun imkansız olduğunu ve her gün cehennemi adım adım örgütlediğimizi. Işık Ergüden'in yazmış olduğu önsözde belirttiği gibi, Caraco kaosun peygamberi...

Kitabın kapak resmine dikkatlice bakın... Bir girdabın içinde kaybolan, boğulan şehirler... Toprağı katlettik, devletler birbirleriyle savaşırken bu uğurda milyonlarca kişi öldü belki. Eğer takip ediyorsanız, önümüzdeki yılların su savaşlarına şahit olacağını okumuşsunuzdur. Dünyada su o kadar azalmış ki, içilebilir su için tıpkı şu an petrol uğruna yapılan savaşlar su uğruna yapılacak. Dünyanın yarısından çoğu su olduğu halde, susuzluktan öleceğiz. Diğer bir element olan "Hava"ya gelirsek; zaten her gün nasıl kirlendiğini, ciğerlerimizin nasıl toz duman dolduğunu, akciğer kanseri ve solunum hastalıklarının nasıl artış gösterdiğini yaşayarak biliyoruz. Sırada ateş var diyor Caraco ve kehanetini söylüyor: İşte ateş hepsinin intikamını alacak...

Caraco'nun arzuladığı dünya kadınlar tarafından yönetilen bir dünya. Anaerkil sistem devam etseydi, bunca kötülük olmazdı diyor ve şiddetin erkeğin ikliminde varolduğunu söylüyor. Acaba Caraco, erkekten daha fazla erkekleşen, onların şiddetini, tecavüzünü onaylayan kadınların varolduğunu duysa, hala ister miydi dünyayı kadınların yönetmesini?

İnsanın uykusunu kaçıran cinsten bir kitap. Caraco'nun kehanetlerinin her gün nasıl gerçekleştiğini görüyoruz. Dünyaya çocuk getirme fikri mi? Bu kitabı okuduktan sonra, üzerine çokça düşüneceksiniz.

Benzer kitaplar

  • Gog (1-2)
    8.7/10 (47 Oy)43 beğeni98 okunma294 alıntı3.414 gösterim
  • Ermiş
    8.5/10 (1.270 Oy)1.047 beğeni3.102 okunma1.313 alıntı19.105 gösterim
  • Yaz
    7.6/10 (40 Oy)46 beğeni132 okunma114 alıntı1.704 gösterim
  • Cehenneme Övgü
    8.8/10 (232 Oy)221 beğeni586 okunma352 alıntı6.362 gösterim
  • Başkaldıran İnsan
    8.3/10 (59 Oy)70 beğeni265 okunma510 alıntı4.883 gösterim
  • Felsefenin Tesellisi
    8.5/10 (110 Oy)109 beğeni291 okunma256 alıntı3.969 gösterim
  • Kırılmadık Bir Şey Kalmadı
    8.8/10 (47 Oy)55 beğeni134 okunma748 alıntı3.054 gösterim
  • Deli
    7.9/10 (63 Oy)46 beğeni169 okunma90 alıntı1.746 gösterim
  • Uyuyan Adam
    8.6/10 (132 Oy)121 beğeni327 okunma209 alıntı4.591 gösterim
  • Sis
    8.7/10 (84 Oy)87 beğeni170 okunma310 alıntı2.953 gösterim
"Ölüme doğru gidiyoruz, tıpkı okun hedefe doğru gitmesi gibi, asla ıskalamayacağımız da kesin, ölüm bizim tek kesinliğimiz, tek gerçeğimiz, öleceğimizi daima biliyoruz, herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde, biçiminin bir önemi yok. Çünkü ebedi yaşam bir anlamsızlıktır, ebediyet hayat değildir, ölüm özlem duyduğumuz istirahattir, hayat ve ölüm birbirine bağlıdır, başka şey talep edenler imkânsızı isterler ve tek elde edecekleri, ödülleri ise duman olup gitmek olacaktır." diyerek başlıyor kitabına Albert Caraco. Ve ölüme bu kadar methiye düzmüş bir insandan ne beklersiniz? Hayatı boyunca sadece ölümü hayal eden ama anne-babasını yalnız bırakmamak için sabreden, bu süreç zarfında sadece yazarak ömür tüketen bir insan. Annesinin ardından babasını da kaybedince birkaç saat daha yaşama direnip intihar eder.

Kitabın hemen hemen her sayfasında "Ölüme gidiyoruz.", "Felakete yaklaşıyoruz." cümlelerini yineleyip durur Caraco. Belki çok karamsar gelebilir bize ama okudukça ve düşündükçe anlatılanların bir çoğu beynimizde sarsıntıya sebep olacak gerçeklerdir. Dünyanın ve insanlığın acı veren gerçekleri....

Nietzsche' yle Mandıra Filozofunu aynı kefeye koysanız, diğer kefedeki Albert Caraco'yu yerinden kaldıramazlar. Hayatınızda bu kadar her şeye karşı çıkan bir insanla karşılaşmamışsınızdır eminim.

Üretmeye, tüketmeye, aile olgusuna, düzene, üremeye, çoğalmaya, hatta ataerkil topluma bile karşı. Öyle ki umut gibi, sevgi gibi değer yargıları da nasibini alıyor Caraco'dan... Zaten umut da insanı gerçeklerden uzaklaştıran zırvalıklardan biridir.

Kitapta en çok eleştirilen konulardan bahsedersek 'insan fazlalığı' açık ara önde gider. İnsanların anlamsızca çoğalmasını, dünyaya bilinçsiz ve doğuştan suçlu bireyler getirmesini eleştirir. Doğanın bunu istemediğini, tam tersi sistemlerin insanların üremesini istediğini savunur. Yöneticiler istedikleri paraya ve sisteme sahip olabilmek için insan yığınlarına ihtiyaç duyar çünkü.

Bu şekilde üreyip çoğalmaya devam ettikçe de böcekler gibi hayat sürmeye ve değersizleşmeye mahkum olacağımızı ifade eden Caraco, her ne kadar anarşist ve nihilist olmadığını söylese de bu kaos ortamında, kaçınılmaz son olan felakette en sağlam duracak grubun yine anarşist ve nihilistler olacağını savunur.

Yakında sadece şantiyeden ibaret olacak olan bir dünya....
Betonarme bir evren...
Yokluktan kendi idrarını içmek zorunda kalacak olan kalabalık yığınlar...
Su kıtlığından çıkacak olan su savaşları...
Sistemin dayattığı düzen...
Yaklaşan felaket...
Ve yok oluş...
Peki bu distopik dünyada insanı sonsuz huzura kavuşturacak olan şey nedir?: Ölüm

Hani Cemal Süreya'nın Nazım için yazdığı pek az bilinen bir şiiri vardır:
"Ağıdı önce söylenen, ölüm korkusunu atar" der şiirinde. Caraco' nun annesinin ölümüyle çıkmaza giren hayatı ve psikolojisini düşünürsek, neden ölüm korkusunu böylesine yenip ona bu kadar özlem duyduğunu anlayabiliriz.
Aslında Caraco'yo göre, hepimiz, bütün bu insanlık, Süreya'nın şiirinde geçen, hani o ağıdı önceden söylenen, boynu usul telli turna gibiyiz. Nereye uçuyoruz? Bilinmez....
Enterasan bulduğum bir yazar ve çok enteresan bir kitap bu.Kitabın başında yazarın kısa hayat hikayesinde ;hayatının tamamını mutlak anlamda yazıya adamış münzevi bir kişilik olarak tanımlamış çevirmen.Geniş bir külliyata sahip olduğundan, genellikle nihilist(düzen karşıtı,bireyci) ve karamsar bir yazar olarak görülür ve Cioran’a benzetilir diyor...Evet münzevi karakteri ve düzen karşıtlığı bakımından benzediği kanısındayım ancak bütün fikirlerini ele aldığımızda Caraco kesinlikle daha katı ve daha sıradışı bana göre.En sıra dışı yanı;kendisini zamanın peygamberi olarak tanımlaması olsa gerek.Ne düzen adamı ne de anarşistim diyor.Tebliğ ettiğim yeni dünya görüşüne ,göre yakın zamanda gerçekleşecek büyük felaket sonrası çoğunluk(uyurgezerler,düzen adamları ve anarşistler) ölecek, görüş olarak düzen adamlarıyla anarşistler arasında yeni bir sınıf oluşacak ve bu insanlar gerçek yaşama ve mutluluğa erişecekler...Oldukça iddialı ve bir o kadar da ütopik mi geldi kulağınıza ne dersiniz?
Şimdi gelin hep beraber neler tebliğ ediyor biraz daha derinlemresine bakalım.
Kitap başlar başlamaz Caraco ölüme methiye diziyor.Hoşgeldiniz beyler bayanlar:)İnsanların yaşamları boyunca uyukladığını ve ölüm hakikatini redddettiklerinin altını çiziyor ve insanları üç guruba ayırıyor;Uyurgezerler,Aklı başında/duyarlı olanlar ve Ruhani insanlar.Caraco kendini de Ruhani insanlar kategorisinde sınıflandırır.Çünkü Ruhaniler kamil insanlardır.Diğer insanların bulamadıkları hakikati bilir,dolayısıyle aramak için gayret sarfetmez ve nede taparlar.Çünkü buldukları zaten kendileridir...
Sırf bu ilk paragraf üzerine bile çok uzun konuşulabilir ancak,sonraki yazacağım cümleleri düşünerek sizi başlar başlamaz sıkmak istemiyorum.Sonra bütün inceleme heba olmasın:)
Devamında,etrafımıza çizilmiş çemberin içinde dönüp durduğumuzu, gelişen dünyanın, sanayileşmenin,teknolojinin, kent yaşantısının insanlara yaşama gayelerini unutturduğunu,üreme –ölüm döngüsünün anlamsızlığını,bu durumun kapatilizme sürekli kan pompaladığını,tüm gayretimizin şatafat için olduğunu ve özetle bu döngünün kaos olduğunu belirtiyor.
Bu döngü günün birinde felakete yol açacaktır.İnsanlar hızla çoğalarak tanrılarına hizmet ettiklerini sanarken aslında tacir ve ruhban sınıfın yaşamasını sağlarlar.Çünkü tacirlere para ,rühbanlara onları onaylayacak,emelleri uğruna ölecek aile lazımdır.Felaket anı geldiğinde ise bazı bilginlerin(kendisinin) uyarılarına kulak asmamamızın cezasını çekeceğiz der.Tam bu noktada günümüze dönecek olursak;günden güne azalan doğal kaynakları ,hızla bozulan ekolojik dengeyi,iflas eden sosyal güvenlik sistemlerini düşününce Caraco’ya hak vermemek elde değil.Zaten bu gerçekleri de Caraco bulmuş değil:)
Çemberin içindeki insanaların uyurgezerlerden oluştuğunu ve bu insanların uyanmalarının düzenin işine gelmeyeceğini,uyanmaları durumunda düzenin işlevini yitireceğini,düzenin insanların dostu olmadığını,onları kendi çıkarları doğrultusunda yönetmekten başka gayesinin olamayacağını tekrar tekrar ama farklı cümlelerle dile getiriyor.Düzenin kusursuz olmaması nedeniyle yaptığı hataların faturasının şavaş olarak çıkacağını ve bu faturayı da insanların düzen uğruna ölerek ödeyeceğini belki yüzlerce kere tekrar ediyor.” Dinlere mümin gerek,uluslara savunacak insan,sanayicilere tüketici;bu demektir ki herkese çocuk gerek,yetişkin olunca ne olacaklarının bir önemi yok”(s:51)
Gezegen çapında hızla bir falakete hazırlanıyoruz derken;binaların bize yetmediğini,milyonlarca insanın silah endüstrisi için çalıştırıldığını,tabiatın düzenini kendi düzenimizi sürdürebilmek için bozduğumuzu,kısaca yaptığımız her hamlenin insanları ölüme sürüklediğini,önümüze konulan tek seçeneğin ölmek veya daha sonra ölmek için öldürmek olduğunu,insanlığın ölüme tapındığını haykırıyor.
O’na göre “dinsel ve ahlaki fikirlerin kaynağı insandadır...”,”insan metafizik bir hayvandır ve evrenin yalnızca kendisi için var olmasını ister”Ancak evren diğer hiçbir canlının farkında olmadığı gibi insanın da farkında değildir.İnsan evren tarafından hiçe sayılmayı kabullenmek istemez ve teselli olmak için bu boşluğu kendi yarattığı tanrı kavramıyla doldurur.Ve dinlerin insanın kendisini yaşama tutundurmak için uydurduğu bir aldanmadan başka birşey olmadığını savunur. “Bizi yolumuzdan şaşırtanlara itaati reddetmemiz gerekiyor”(s:52)

O’na göre kontrolsüz üreme tüm felaketlerin kaynağı olacaktır. Aile kavramı tamamen yanlış ve sağlıksızdır.Sadece ojenik-sağlıksız ceninleri ayırıp, sağlıklı ceninler yetiştirmenin yollarını arayan, bilimselliği tartışmalı bir toplumsal akım veya toplumsal felsefedir-ailelere hoşgörü gösterilebilir.Erkek egemen toplumların yerine Kadınların söz sahibi olduğu bir toplum düzeninin yeniden inşa edilmesi gerekir.Çünkü savaş erkeğin iklimidir,savaşa hazırlanır ,şavaş erkeğin varlık nedenidir.Erkek felakete hizmet ederek kendi varlığını sürdürme gayesi güder,ancak bu yolla kendini vazgeçilmez kılar.Halbuki tarih öncesi toplumlarda dişil erkin hakim olduğunu ve o dönemlerin gerçek mutluluğun yaşandığı günler olduğunu savunuyor.
İnsanı sosyal bir böcek olarak tanımlıyor.Ve bu böceklerin çoğaldıkça dilinden düşürmediği felakete doğru bir adım daha yaklaşacak olmamızdan sürekli kaygılanır...Çare nedir peki;bu böceklerin ölmesi ve evrendeki neslereden daha az sayıda kalacak seçkin sınıfın evreni yeniden inşa etmesidir.
Son tahlide; Caraco’nun bilincin özüne insanları tek başına bırakmakla varılabileceği tezinden hareketle; mevcut düzende bilinçli insan sayısın çok az olduğu ve insanların kendi bilinçlerinden kaçmak için biraraya geldiklerinden bahsedilir.Biraraya gelmiş insanlar da “yitik kitle”olarak tanımlanır ve milyonlarca kafası olan bir canavara benzetilir.Kontrolsüz çoğalan insanlığın evrenin kaynaklarını tüketeceğini ve büyük bir felakete yol açacağının ısrarla altı çizilir.Bu düşüncelere ana hatlarıyla herkesin katılacağını düşünüyorum daha öncede belirttiğim gibi.Tabi bu kadarla sınırlı değil... Mevcut düzene ve tüm vahyedilmiş veya diğer dinlere tüm yönleriyle karşı bir profil Caraco.Bir paragrafta Paganizmi kutsuyor sadece.Kitabı okuduğunuzda çok uç fikirlerle bu ana düşünceleri beslemeye çalıştığını göreceksiniz.Kitap yazarın farklı yazılarından derlendiği için birçok konuda tekrara düşülmüş olması sizi biraz sıkabilir.Bu durumun etkisiyle incelemede bende tekrarar düştüysem kusura bakmayınız.Altın bir kitap mı diye soracak olursanız kesinlikle olmadığını düşünüyorum.Sıradışı fikirleri okumak hiçbir zaman zarar değildir ama...
Aslında 8 puanın altında not verdiğim kitaplara inceleme yapmıyorum prensip olarak.Bu prensibimi bedavacı bir arkadaşım için bozuyorum bu seferlik:)
Keyifli okumalar.
Daha ilk sayfada kafanıza büyük bir çekiçle vurulmuş gibi hissediyorsunuz. İşte Kafka'nın dediği şey.
Her sayfada daha da kötümser oluyorsunuz. Hani kitabı fırlatıp yeter diye bağırmak geliyor içinizden ama bir türlü yapamıyorsunuz . Kötümserlik öyle sarıyor ki insanı yaşamak denilen şeyi sorgulamaya başlıyorsunuz.
Kesinlikle abartmıyorum, hayatımda okuduğum en karamsar kitaptı.
At gözlükleriniz varsa kitap sizi çok kızdıracaktır. Çünkü şimdiye kadar sizin için değerli olan her şeye karşı saldırı var kitapta. Bu saldırılar öyle yüzeysel de değil, oldukça cesurca yapılmış.
Kitabın sonlarına doğru yazar bazı zamanlar tekrara düşüyor, bu durum canınızı sıkabilir.
Edebi bir eserden ziyade kutsal bir kitap gibi düşünüp öyle okursanız oldukça keyifli ve ufuk açıcı gelecektir. Fakat kendinizi fazla kaptırırsanız okuduğunuz son kitap olabilir:)
Her kitaba bir renk addedecek olursak; Vantablack -2014 yılında geliştirilmeye başlanan rengin üretimi sonuçlandı. Işığın %99'unu hapseden yeni renk, nano teknolojiyle hayata geçti. Renk olarak: siyahtan daha siyahtır -rengi kitabı kendiliğinden sahiplenir, tencere yuvarlanıp kapağını bulmuş olurdu.

Exponansiyel biçimde artan ve tüm kaynakları tüketmek için birbirleri ile ezeli rekabet içerisinde olan dünya nüfusu, toprağın-doğanın-suyun-havanın-insanın sömürüsü, tahribatı ağır olan savaşlar, faşizm, milliyetçilik, militarizm, sırtımızdan inmeyen parazit ruhban sınıfı, gelenekler, insan eliyle kutsallaştırılan ahlak tarzımız, dogmatik fikirler, psikolojik atalet... -her küme kendisinin alt kümesidir yasası gereğince- alt küme elemanları olsun ve insanı da sabit fonksiyon olarak ele alalım (bilinen tarihten asla ders çıkarmadığına göre sabit olarak kabul görebilir) evrensel küme içerisinde kalan bölgede yaşanan etkileşimlerden kaynaklı varoluşçuluktan muzdarip insan ortaya çıkabilir. Bunu anlıyorum ama Albert farklı, diğer varoluşçuları tüketmeden bu adama bulaşmayın.

Her satırını okurken -aklımdan, istemsizce- Hasan H. Korkmazgil - Ağustos Şiiri'nden bir kesit olan "yüreğim sızlıyor bu roman iyi bitmeyecek" mısrası geçti. Albert bey, amiyane tabiriyle geri vitessiz anlatarak, lamı cimi yok bu işin diyor ve beyninizin kıvrımlarına kadar size çektiği acısını hissettiriyor.

Diyeceksiniz ki; hiç mi çıkar yolu yok bu karanlıktan, -yazarımıza göre- artık çok geç ama şerh olarak koyduğu 3 yasası var. (Daha detaya girmesini beklerdim.) Spoiler vermemek adına geçiyorum.

Denenmesi yolunda seve seve gönüllü olacağım bir çıkış noktası var, değinmeden geçemeyeceğim. Eril düzenin felaketten başka bir şey getirmeyeceğine ve savaş, sömürü, yıkım olarak kendini kanıtlama peşinden de asla geri kalmayacağına inandığı için; erkin DİŞİL bireylerde toplanmasını istiyor. Kadının bu acımasızca rekabeti bitireceğini, yolundan yüzyıllar önce sapmış insanlığı tekraren hizaya getireceğine inanıyor. Daha bizim toplumumuzda kadın %100 özgür olmadı, yönetimi onlara vermek, neden olmasın?

Yaklaşık 8 aydır, baştan sona defalarca okudum. Hazmedemedim. Varoluşçuları -özellikle de Albert Caraco'yu- kendi hayatımda bir yerlere oturtamıyorum. Gündelik hayatta nasıllar? Hiç mi sevdiklerinin yüzüne bakmamışlar? Bir manzaraya mesela? Nasıl sükuneti koruyabiliyorlar? En ufacık bir umut kırıntısına bile tav olmadan kalabiliyorlar?

Benliğim karşı koyuyor; Ece Ayhan'a kulak veriyorum: "Biliyorum kıran kırana bir ortamdayız ve kesinlikle bir insan toplumu içinde bulunmuyoruz ama umut umuttur".

Düşünüyorum, kendimden anca ayak serçe parmağımı sehpaya kazara çarptığıım zaman böylesine bir varoluşsal sıkıntı çekiyorum. Ellerimle kanlı canlı kitaplarına dokunmasam tarih sahnesinde yaşadıklarına bile inanmayacağım, ancak süper-kahraman olarak adlandırabilirim kendilerini.

Sanırım puan veremeyeceğim.
Daha varlık nedeni çözülememiş dünyanın , insanların bencillikleri yüzünden nasılda hızla yok olmaya gittiğini , artık geri dönüşün olmadığı bir yolda ölüme gidişimizi ; kimine göre karamsar olabilecek ama bana göre gayet gerçekçi bir dille anlatmış yazar.

Özellikle üreme konusu ve kaosun yine bir kaosla çözülebilirliği teoremi hakkındaki görüşlerini , kendime fazlasıyla yakın buldum. Bir çok konuda fikir birliği sağladığım bu kitabı okurken ; bunu ben de düşündüm demekten ,çok da objektif ve düşünsel bir okuma yaşayamadım.

Umudun belli bir dengeye ve gerçekliğe dayalı olmasına inandığım için , yazarın konuyla ilgili olumsuz fikirlerini zaman zaman kendimden uzak buldum.

Okuyan herkesin kendi fikirlerinden bir şeyler bulacağına ve dünyaya bakışını etkileyeceğine inandığım bir kitap.
Kitabın içeriğiyle ilgili çok iyi incelemeler yapılmış, onlarıda okumanızı tavsiye ederim. Ben ayrıca içeriğe değinmek istemedim.

Unutuyoruz ama ölüyoruz!
Bu kitap size unutmayın diye ölümü sık sık hatırlatıyor.

Sevgiler.
Kaos’un Kutsal Kitabı: Bir manifesto denemesi
Kitap adında da anlaşılacağı gibi, adeta bir kaosun içine bizi bırakıyor. Bir anda bütün felaketlerle başbaşayız.
Yazara göre insanlığı geldiği nokta aslında insanlığın bitiş noktasıdır. Ve adeta felaket tellallığı yapmaktadır. Bunu yaparken kendisini çağın peygamberi olarak tanımlamakta, bütün bu gerçekliği çıplak gözlerle gördüğünü dile getirmektedir. Bu yüzde entelektüel camiada görmezlikte gelindiğini vurgulamaktadır.
Ancak kafasındaki peygamberlik tinsel değil, maddi dünyanın çürümüşlüğün dile getiren bir düşünür olarak açıklar.
Kitap aslında bir manifesto gibidir. Kitap, radikal bir dönüşümü esas alacak kadar dili serttir. Mevcut bütün kurumsal anlayış ve yapılara meydan okumaktadır. En başta düzen dediği devlet, aile, din, bilim ve geleneklerin; insanların yitik kitleler haline dönüştüren birer araç olduğunu savunmaktadır. Bu kurumsal yapılar arasında zimi bir ortaklaşma olduğunu savunmaktadır. Neticede elit bir iktidarın kurgulamış olduğu bir yaşamı, milyarlarca insanın yaşamını yok edeceğini savunmaktadır.
Yazar özelikle bu sistemin merkezi uygarlık dediğimiz, devletçi yapılarla birlikte inşa edildiğini savunmaktadır.
İnsanın gittikçe doğadan uzaklaşması ve doğaya karşı pervasızca saldırganlığı bütün ekolojik sistemi tahrip etiğini söylemektedir. Ve insanlığın geleceğini korkunç yıkımı kaçınılmaz olduğunu savunmaktadır. Çünkü güncel de yaşadığımız hayata bunun emareleri ortadadır. Bu yüzde gelecekteki insanlığın kendi özüne dönüş dediği savaşında çok azı hayatta kalacağını savunmaktadır. İnsanlığın böyle bir gelecekte; mevcut koşullarda savunmuş olduğumuz değer yargıların büyük çoğunluğunda vazgeçeceğini belirtmektedir. Ve böylece bu yanılgı perdesinde kurtulacağımızı inanmaktadır.
Kuşkusuz her kesin kitabın okumasına ihtiyacı vardır. Bugün yaşadığımız dünyada, insanlığın artık çare bulamadığı açlık, savaşlar, kültürel yozlaşma, ekolojik sorunlar, aşırı yabancılaşma ve tüketim çılgınlığı gibi bir çok sorun söz konusudur. Maalesef bu durumun farkında olan bir avuç insan çaresizce beklemektedir. Farkında olmayan milyarlarca insan ise umursuzca bu karanlığa sürüklenmektedir. Bu anlamda kitabı her kesin okumasını tavsiye ediyorum.
Şimdi diyeceksiniz ki bu kitap 150 günde okumak için fazla kısa değil mi? Değil efendim. Nedeni ise kullandığım ilacın yan etkisinden dolayı depresyona girmiş biri olarak bu kitaba başlama gafletinde bulunmuştum. Bu kitap ise insanın yüzüne gerçekleri bütün karamsarlığıyla vuran, insanı toz pembe dünyasından alıp o iğrenç gerçek dünya ile yüzleştiren bir kitap. O yüzden ben de bu kitabı yarım bırakmıştım. Zira intihar düşünceleri kafamı haylice meşgul etmekteydi. İlacı bıraktığım için ve psikolojim düzeldiğinden dolayı da tekrardan başladım. Bugün ise bitirdim. Eğer gerçekleri duymaktan, gerçek dünya ve insanlık ile yüzleşmekten korkmuyorsanız, intihar gibi düşünceleriniz yok ise bu kitabı okuyun. Ama aksi psikolojiye sahip olanlar için kesinlikle tavsiye etmiyorum.
Yaptığı tespitler ,en azından bir çoğu,gayet güzel:hızlı nüfus artışı,yaşam alanlarının fabrika ve gökdelenlerle dolması ve yaşam alanlarının kalmaması,doğanın tahribatı...Dil gayet yalın ve kolay okunabilir,ki böyle derinliğe ve büyük bir vizyona sahip olan bir kitap için gayet olumlu.Fakat verdiği çözüm,çözümsüzlükle eş değer,bir şey sunmuyor insana;bu yüzden Nietzsche ve Cioran'dan bile daha karamsar gözle bakılır yazara.Ona göre uygarlık tamamen yok olmaya gidiyor ve bunu engelleyecek hiç bir şey de yok,biz yok olduktan sonra,bıraktığımız enkazdan çıkacak haleflerimiz,ilk insanların yaptığı gibi doğa hayatını yaşayacak,bir uygarlık kurmayacak ve nüfusu zaptederek refah içinde yaşayacak.İlk olarak uygarlığa bir reçete sunmaması bence bir kayıp her şeye rağmen,mevcut şartlar altında ve zor da olsa,bir çıkış olmasa bile,olumlu bir şeyler sunma adına,adımlar atılmalı;bütün değiştirilemese bile ayrıntılarda yapılacak bir şeyler hep vardır,çünkü ne kadar karamsar bakılırsa bakılsın aslında iyi şeyler de oluyor.Bu her insanın görevi olmalı bence;hani bunu insan sevgisi veya dünya aşkı yüzünden yapmalı da demiyorum,bir söz vardır herkes aynı gemide diye,kişi bunu en azından kendi için yapmalı,çünkü aksi kelimenin en kibar anlamıyla saçmalık olur(tabi kişinin başka bir ruh hali yoksa).İkinci olarak,yazarın sözlerinde ki haklılık payını göz önüne alırsak ve kehanetinin doğru çıkacağını düşünürsek,haleflerimiz doğa hayatı yaşamalı diyor;şahsen hayvan hayatından bir tık ötedeki böyle bir hayatı istemezdim;çünkü uygarlık sadece gökdelenler ve fabrikalar değildir,gelişim içinde düşünce evrimini,sanatı,kitapları,sinemayı,müziği vs. barındırır.Doğa hayatında bu bilgiler miras olarak haleflerimizde kalsa bile,pratikte bunları uygulayacakları alan bulmakta zorlanırlardı.Ayrıca toplumun doğası gereği,söz konusu haleflerimiz yıllar,yüzyıllar sonra tamamen aynı olmasa da buna benzer bir uygarlık kuracakları kaçınılmaz olacaktır.Daha iyisi olabilir mi?Bu soru hep soruladursun,bu zeka,bu duygular,bu insan doğası ve yaşadığımız bu dünya coğrafyası içinde farklı bir pratik olmayacak gibi görünüyor.
Kitabı okumaya karar verdiğimde kişisel gelişim üzerine yazılmış aydınlatıcı bir eser veya kadim geçmişe dayanan kutsal bir öğreti ile karşılaşacağımı düşünüyordum. Fakat daha ilk satırda başlayan tuhaf bir bombardıman ile kitabın bu yaşama dair olmadığını, bu yaşamı iyileştirmeye yönelik olmadığını ve hatta bizzat ölüm için ve ölüme hazırlık için yazıldığını gördüm. Bu minvalde değerlendirecek olursak, Kitabın “Kıyamet Kitabı” gibi bir adı olması sanki daha uygun düşerdi. Kitabı okumak için sinir sisteminizin güçlü olması gerektiğini söyleyebilirim. Zira yazar tüm konuları oldukça pesimist bir bakış açısıyla değerlendirip, olabilecek en karanlık ve sert üslup ile aktarıyor. Özellikle Dindar, tutucu ve muhafazakâr kesim kitabın pek çok bölümünden rahatsız olacaktır. İnançlı ancak mesafeli ve objektif olduğum halde en azından kendisi için -son peygamber- olduğu yakıştırması beni de rahatsız etti. Bu biraz fazla abartılı olmuş. Fakat şu var ki, Bunca olumsuz görüntüye, eleştirel yaklaşımıma rağmen söylemeliyim ki, maalesef içindeki neredeyse tüm her şey doğru. Aktarılmak istenenler provakatif ve sert dile getirilmiş olsa da, bazen karamsarlık sınırları aşmış olsa da kitap hedefine ulaşmış diyebilirim. İnsanı düşünmeye sevk ederek kendiyle yüzleşmesini sağlıyor. Ve bunu çok acı bir dille yapıyor… Gerçekle yüzleşmek ve adeta soğuk bir duş etkisi ile düşünce ufkunu tazelemek/genişletmek adına, her şeye rağmen okunmaya değer bir kitap olarak değerlendiriyorum.
Sevgilerimle,
Kısa bir kitap olmasına rağmen kafamı kurcalayıp birkaç günümü alan bu kitabın kalem sahibi: Albert Caraco bir İstanbulludur. Yahudi kökenli bir ailenin çocuğu olarak İstanbul da doğmuş, sonrasında tecrit'e uğramıştır. Avrupa'nın çeşitli yerlerinde bulunmuş, burada büyük deneyimler edinmiştir. Kitabında ise daima ölümden ve umutsuzluktan söz edip, ölümün kurtuluş olduğuna inanmıştır. Birçok kez intiharı düşünse de ailesinin müdahalesiyle vazgeçmiştir. Sırasıyla gelen aile ölümlerinden ve babasının vefatından sonra hayatına son vermiştir. Kitabı, düzensizliğe ve düzensizliğin farkına varacak olan gençlere yazmıştır. Çağının peygamberi olduğunu iddia edip, yoksul ve yitik kitlelerin dünyayı felakete sürükleyeceğini, bu kitlelerin toplu yok oluşlarını gelecek nesilleri mağdur etmemesi için gerekli olduğunu savunmuştur. Dünyayı değiştirmememiz gerektiğini öğütleyen, değiştirdiğimiz takdirde kendi cehennemimizi tanrılara ihtiyaç kalmadan yaratacağımızı dile getirmiştir. Ruhani ve politik yöneticilere ihtiyaç duymamamızı kitabın birçok yerinde üstüne basa basa dile getiriyor. Daha fazla spoiler vermeden bu acemice incelemeyi sonlandırayım. Kısacası; okunacak kitaplarınız arasında muhakkak bulunmalı, küçük bir ders niteliğinde bir kitaptır.
..tek bildiğimiz şey eğitmek iddiasında olduklarımızı barbarlaştırmak, onları hayata hazırlar gibi yaparak hayat karşısında silahsız bırakmak.
Tanrılara kurban vermeyi ve rahipleri onurlandırmayı reddetmek aslında kimseyi öldürmez ama ekoloji konusunda cahil olmak ve biyolojiyi hor görmek, tüm insan türü için en trajik geleceği hazırlamaktadır. Bizim dinlerimiz vebadır ve onları destekleyen iktidarlar zehirleyici fesat çeteleridir, bizim ruhaniliğimiz zihinsel yetilerin mastürbasyonundan başka bir şey değildir...
Dünya çirkin, giderek daha da çirkinleşecek, ormanlar balta darbeleriyle yok oluyor, her yandan şehirler her şeyi yutarak yükseliyor, çöller her yerde yayılıyor, çöller de insanın eseri. Toprağın ölümü şehirlerin uzağa yansıyan gölgesidir, şimdi buna suyun ölümü de ekleniyor, sırada havanın ölümü var, ama dördüncü element olan ateş, diğerlerinin intikamını almak için varlığını sürdürecek; bizler sıramız geldiğinde ateşle öleceğiz. Evrensel ölüme doğru ilerliyoruz, en bilgili ve görgülü olanlar bunun farkında.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kaos'un Kutsal Kitabı
Baskı tarihi:
Mayıs 2016
Sayfa sayısı:
104
ISBN:
9789755707716
Orijinal adı:
Bréviaire Du Chaos
Çeviri:
İşık Ergüden
Yayınevi:
Sel Yayınları
20. yüzyılın son kâhin-peygamberi Albert Caraco’dan tüm insanlığa bir lanettir Kaos’un Kutsal Kitabı.
Nietzsche’den bu yana hiçbir filozofun gösteremediği yıkıcı gücü taşıyan, bir münzevinin kendisine “rağmen” kültleşen metni...
Soğukluğu, doğrudanlığı ve berrak karamsarlığıyla eşsiz, bir “nesnellik fanatiği”nin bedduası…
Üremeye, üretmeye ve tüketmeye bir reddiye; şehirlere, beton katmanlarına, budala politikacılara, böcekleşmiş yığınlara, gökten firar etmiş tanrılara bir lanet...
Çağın ender münzevi düşünürlerinden birinin kaleminden yoğun, sert, kehanet dolu, provokatif ve karanlık bir metin.

Kitabı okuyanlar 187 okur

  • Adem Şancı
  • Yaren
  • erdijrk
  • zeyneptekiner
  • Emir
  • Kitap Odası
  • Dilara Polat
  • ocean cr
  • Eda Gülberk
  • tabula rasa

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%1.1
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%25
25-34 Yaş
%45.7
35-44 Yaş
%18.5
45-54 Yaş
%4.3
55-64 Yaş
%1.1
65+ Yaş
%4.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%35.7
Erkek
%64.3

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%35.3 (30)
9
%20 (17)
8
%20 (17)
7
%5.9 (5)
6
%8.2 (7)
5
%5.9 (5)
4
%1.2 (1)
3
%1.2 (1)
2
%2.4 (2)
1
%0

Kitabın sıralamaları