·
Okunma
·
Beğeni
·
13,2bin
Gösterim
Adı:
Kapıların Dışında
Baskı tarihi:
Nisan 2017
Sayfa sayısı:
120
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750734526
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Kapıların Dışında
Kapıların Dışında
Kapıların Dışında, savaştan dönen Beckmann’ın hikâyesini anlatır. Ölülerin diyarından tesadüfen geri dönebilenlerden biridir o. Fakat ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. Şimdi her yer enkaz, herkes kaypaktır ve Beckmann nihilist bir tavırla ölümü arzular.

İkinci Dünya Savaşı’nın toplumda yarattığı yıkıcı etkileri ele alan “yıkıntı edebiyatı”nın, HeInrIch Böll’le beraber en önemli temsilcilerinden biri olan Wolfgang Borchert, nasyonal sosyalizmin ahlaki ve fiziksel kurbanlarından biridir. Büyük yankı uyandıran Kapıların Dışında, yazarın tek oyunudur ve ölümünden bir gün sonra sahnelenmiştir.
120 syf.
Yazılmış en iyi savaş karşıtı, savaşın iç yüzünü, üzerimize kabus olup çöküşünü anlatan kitap hangisi? Hepsini bir kenara bırakın. Şimdiye kadar size önerdiğim, okuyun diye ısrar ettiğim bütün kitapları da kenara koyun! Kapıların Dışında'ya verin önceliği.

Wolfgang Borchert, ikinci dünya savaşını yaşamış, 3 yıl cephede bulunmuş, döndüğünde ise 'kapıların dışında' kalmış bir yazar. Savaşın ruhunu bu denli hissederek ve hissettirerek anlatmasının sebebi bu.

Savaştan dönüyorsun fakat sen o eski sen değilsin. Bıraktığın yer, bulmayı umduğun gibi değil. Ailen yok. Nefes alamıyorsun. Hayat yok!

"Her yer enkaz, herkes kaypak."

Okurken, yazarın her satırda acı çektiğini anlıyorsunuz. Üstelik, yazdıklarını yaşadığı için de iki kez çekiyor bu acıyı. Hayır bin kez! Hayatta olduğu, nefes aldığı her an acı çekiyor. Sizin de okurken onunla birlikte ciğeriniz tükeniyor.
Bu nedenle mutlaka, mutlaka okumalısınız bu kitabı ya da tam da bu sebeplerle okumayın. Çünkü, binlerce ölü gördükten sonra bir daha eskisi gibi olamayan; savaşa, savaş emri verip de karısının sıcacık koynunda yatmaya devam edenlere, düzene, hayata, Tanrı'ya isyan eden Wolfgang Borchert, sizin de kitabı okuduktan sonra eskisi gibi olmanıza izin vermeyecek.

Kitap yorumlarımı paylaştığım YouTube kanalım: http://www.youtube.com/klasikokur
120 syf.
·4 günde·9/10 puan
Okuduğum en etkili eserlerden biri olduğu için belki sizin de okumanıza vesile olmak için bu incelemeyi yazıyorum.

119 sayfa boyunca bir adamın bedenen olmasa bile ruhen çoktan ölmüş olmasını okuyoruz. Ana karakterimiz bir savaşa gidiyor ve 3 yıl sonra geri geliyor. Savaşa gitmeden önce evlidir, ailesiyle mutludur. Ancak geri döndüğünde hiçbir şey eskisi gibi değildir, buna kendisi de dahil.

Çok zor geçen savaş atmosferinden sonra ağır bir psikolojik bunalıma giren karakterimiz artık hayalle gerçeği birbirine karıştırmaktadır: Emrinde ölen 11 askeri de yanında getirmiştir...

[Bu paragraf küçük bir spoiler içerir] Kitabın bir bölümünde karakterimiz savaştaki bir komutanına günlük yaşamında rastlıyor ve emrinde ölen 11 askeri unutamadığını söylüyor ama komutanı umursamıyor. Komutanı o sırada ailesiyle yemek yemektedir ve mutludur, oysaki onun da emrinde binlerce kişi ölmüştür.

Savaşın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisini tek bir bireyin yaşadıkları üzerinden anlatan bu eser beni çok etkiledi. Kitap temelde savaşa karar veren insanların işin sonunda hayatlarına kaldığı yerden devam edebilmesini ancak asıl tahribatı geriye kalan insanların yaşamasını eleştiriyor. Ayrıca zor bir dönemde, savaş sesleri devam ederken yazılmış ve yayımlanmış bir eser.

İleride daha iyi bir savaş karşıtı eser okuyabilir miyim, bilmiyorum. Kitabı kitaplığımın özel bir köşesine koydum arada bakışıyoruz. Bakalım, etkisi biraz sürecek gibi. Neyse; okuyun, okutun diyorum ve daha fazla uzatmadan kaçıyorum.
120 syf.
·1 günde·10/10 puan
YouTube kitap kanalımda Wolfgang Borchert'in hayatını ve kitaplarını kronolojik okuma önerimle birlikte yorumladım: https://youtu.be/yAaaSmtCYn0

"İnsanın her gün yaptığı en iyi şey intihar etmemeye karar vermektir." Albert Camus

Hayatımda bir kitabı nadir olarak 4 kez okurum. Ama evet, "Kapıların Dışında" kalmış olanları, bencil yaşantılara duyulan kayıtsızlığı ve insanların rahatlığını anlamak için bu çekici kafamıza aslında onlarca defa indirmek lazım.

Camus haklıydı aslında. Beckmann'ı da görmemişlerdi. Belki de sırf benim gibi 25 yaşında, miyop ve dalga geçilen bir gözlüğü olduğu için. Görmezden gelmişlerdi. Savaş toplumlarında herkesin kapısı kapalı kalmak zorundaydı. İnsan, Kapıların Dışında cevapsız kalıp intihar etmeden yaşamayı öğrenmeliydi. Savaş insanın üstüne sürülen bir görünmezlik kremiydi.

İnsanlar artık Allah'a değil ölüme ve öldürmeye inanıyordu o yıllarda. Kıble savaştı. Savaşın kahramanları da sıcak evlerinde rahat bir şekilde yaşamlarını sürdüren komutanlar. Putun ölüm olduğu yerde komutanlar savaş peygamberleriydi. Arkalarında bıraktıkları cesetler ise tarihte bir nicelikten fazlası olmayı başaramadı.

Sorumluluklar vardı. Ama yine de gülmeliydiniz. Çünkü atmosferiniz olan halk gülmenizi, keyifli olmanızı, yaşamdan keyif almanızı ve neşeli görünmenizi isterdi. Gülmeyen, kapıların dışında kalırdı. Sevincin militaristleştiği yerde insanın içini yiyip bitiren kederler ve yadsınmış sorumluluklar ordusu antimilitarizm olarak belirlenmişti rütbece üstünler tarafından.

İntihar edip kolayca bu yaşam yükünden kurtulmak varken neyi bekliyorduk?
Sahi, Virginia Woolf'un bir bildiği mi vardı?
Stefan Zweig'ın bir bildiği mi vardı?
"Yaşamak istemem artık aranızda" diyen Yavuz Çetin'in bir bildiği mi vardı?
Zebercet'in bir bildiği mi vardı?
Herkes intihar etmek için neyi beklerdi?

Beckmann neyi bekliyordu? Niçin yaşıyordu? Kim için, niçin, neden yaşıyordu?

Hayat tamamıyla bir savaştı hem. Bu yaşam savaşında Kapıların Dışında, gerçeğin yadsındığı, soruların cevapsız kaldığı, kapıların insanın yüzüne teker teker vurulduğu, yaşamanın anlamsız hale geldiği o ince sınırdaki anlam arayışıydı. Fakat nafile. Cevapsız kalmak için yaşayan insanın cevap arayışı da bir fiyaskodan ibaretti. Yıkım edebiyatının varlığında inşa edilen mutlu hayatlar tamamen sahte bir silüetler ordusuydu.

Beckmann ve Borchert... Müzikal ahenk olarak aslında isimler de birbirine ne kadar benziyor. Zaten Borchert bunu yapmayı severdi. Beckmann gibi hayatı boyunca yaşama sevinci ve ölüm düşünceleri arasında gidip gelen, ülkesinin acılarına bir türlü kayıtsız kalamayan ve karşılarındaki insanların rahatlığına bir türlü akıl sır erdiremeyen bir Borchert yok muydu zaten?

Eh, Rimbaud da zaten dememiş miydi,
"Dayanılmaz olan tek şey, hiçbir şeyin dayanılmaz olmamasıdır." diye? Rimbaud çok haklı değil mi? Eee, bu kitabı okumak için hala neyi bekliyorsunuz peki, bir savaşın daha çıkmasını mı?

Ebru Ince ve NigRa olmasaydı bu kısa ama insanı çarpan kitapla tanışamazdım sanırım, eksik olmayın.
120 syf.
·2 günde
Genç bir alman yazarın eseri olan “Kapıların Dışındakiler” yıkım edebiyatının tanınmış eserlerinden birisidir. Wolfgang Borchert, edebiyatla ilgilenmekte ve oyunculuk yapmaktadır. Böylesine nahif ve duyguları ön planda olarak yaşayan Wolfgang, II. Dünya Savaşı sırasında askere alınmış ve unutamayacağı acılara şahit olmuştur. Bu esnada savaş karşıtı tutumları sebebiyle yargılanır, idama mahkum edilir ancak beraat ederek hapse atılır. Bu dönemi onun için hastane, hapis, ordu arasında gelgitlerle doludur. Sonunda ordudan kaçmayı başararak hasta haliyle evine döner. Ama ne yazık ki çok zamanı kalmamıştır. 26 yaşında dünyaya gözlerini kapamış olan yazar, dünya edebiyatında kendisine önemli yer edinmiştir. Ama kendisi ne eserinin basıldığına ne de oyununun sahnelendiğine şahit olmuştur. Eseri onun ölümünden sadece bir gün sonra sahnelenir.

Yazar eserini “Hiçbir tiyatronun oynamak, hiçbir seyircinin görmek istemediği oyun” sözleriyle tanıtıyor bizlere. İnsan olarak ne kadar kolay görmezden gelebiliyoruz acıları. Ama maalesef biz gözümüzü kapattık diye gerçekler değişmiyor.
Bu eser her ne kadar bir tiyatro eseri olarak görünsede yazarın hayatından derin izler taşımaktadır. Belkide bu kitabı bu kadar etkileyici yapan, bizi içine çeken bu olsa gerek. Genel olarak oyun okumakta zorlanırım bu yüzden çok tercih etmem ama bu eser içinde barındırdığı gerçeklikle ve okuyucuda oluşturduğu derin empati duygusuyla roman tadında bir eser denilebilir.

Kitaptaki karakterin evine döndüğünde karşılaştığı manzara tam manasıyla kapıların dışında bırakılmak olmuştur. Kapıların içinde, o sıcak evlerinde, yumuşak koltuklarında oturanlar onu kapının dışında bırakmış, unutmuşlar, görmezden gelmişlerdir. İş ister vermezler, yemek ister vermezler, arkasında bıraktığı sevdikleri artık yoktur.. Bütün kapılar yüzüne kapanmıştır. Sadece ona kapısını aralayan ölüm olmuştur. Oysaki ne hayallerle dönmüştür savaştan. Peki o son.. Her şeyi ters yüz eden, çarpıcı, beklenmedik, gerçekleri yüze vuran, insanı kendisiyle yüzleştiren o son.

Eserdeki en etkileyici, üzerinde en çok düşünülmesi gereken cümle ise, ne yazık ki günümüz dünyasını anlatıyor bizlere.. “İnsanın karnı tok, sırtı pek oldu mu başkalarının yoksulluklarını okuması, merhamete gelip iç çekmesi ne tatlıdır.” !
120 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10 puan
İçimde ölen öldü, kalan kaldı, ben aynı.
Sezai Karakoç

“YALNIZ HÜZNÜ VARDIR KALBİ OLANIN”

Bu inceleme yazara aşkla bağlanan ve bizi de haberdar eden Ebru Ince 'ye ithaf olsun..

Wolfgang Borchert. Kim bu adam, bu delikanlı, bu yorgun savaşçı, bu yalnız kahraman, bu garip yolcu, bu “insan” kim?

Her şeyden önce çevirideki ustalığıyla Necatigil’e bir selam, daha önce de onun çevirilerinden okumuştum ve gerçekten ruhunu katan özel bir adam, bu çeviri bahsi kitabın uzunca önsözünde de konu ediliyor.

Kısaca yazar kardeşimiz –ki onunla tanışan herkes için artık can ciğerdir- henüz 26 yaşında bu dünyadan göçüp gitmiştir ve 2. Dünya Savaşının yükünü de omuzlarında taşımıştır.

Bu tiyatro eseriyle büyük oranda otobiyografik bir eser koyar ortaya.

Bir Alman olarak kaçınılmaz şekilde kendini cephede bulmuştur. Rus-Sibirya cephesinde geçen 3 yıl, soğuk,karanlık,acımasız,insafsız,beden ve ruh öldürücü koca 3 yıl..

Hani bir söz vardır ya bizde, “Öleydim de bugünleri görmeyeydim” diye. İşte kitabın ismi bu da olabilirdi. Sen koca savaşı ölmeden atlat, sonra dön vatanına, sonra bütün tanıdıkların seni bir kere daha, tekrar tekrar öldürsün bütün davranışlarıyla.

İsyan eder bu genç Alman. Hem de Alman usülü isyan eder tabiri caizse. Çünkü her milletin isyan etme şekli biraz farklıdır birbirinden. Bir Türk başka, bir Japon başka, bir Güney Amerikalı başka türlü isyan eder örneğin.

En çok da Tanrıya isyan eder, yaratıcısına. Sizler bu isyanı bir inançsızlık olarak da algılayabilirsiniz,oysa insan inanmadığı bir Tanrıyla bu kadar kavga etmez..

İnsan zor varlıktır, acizdir, muhtaçtır, hislerle örülüdür, beden ve ruhtur insan.

Kuran-ı Kerimde bir ayet vardır( hayır vaaz etmiyorum sayın okur ) şöyledir,

“Rabbin seni terk etmedi, darılmadı da” Duha/3. Ayet

Rivayet o ki bu ayetin gelişi şu şekilde olmuştur. Peygamberimize uzunca bir süre vahiy gelmez olur, bu süreçte şöyle düşünmüştür, “Yoksa ben bir rüya mı gördüm, bütün bunlar gerçek değil miydi, delirdim mi ben,ya da bir hatam mı oldu ki Allah beni cezalandırdı, beni terk mi etti, benden ümidi kesti mi, bana darılıp benden vaz mı geçti, nedir halim ne olacak?”

Ve sonrasında gelen ilk ayet işte budur. Elbette bütün bunlar herkesin kendi inancıyla ilgili, saygılıyım isteyen istediği gibi düşünsün,inansın..

İşte bana göre yeryüzüne gelmiş en kıymetli insan bile bu boşluğa düşüp bir imtihandan geçtiyse, insan dediğimiz varlık yani hepimiz nice imtihanlarla, boşluklarla ve arayışlarla baş başayız demektir hayatımız boyunca.

Yine vaaz etmediğimi belirterek bir kıssadan daha bahsedeyim,
Bir zamanlar bir şeyh vardır bir tekkede. Müridlerden biri rüyasında şeyhini görür, ateşler içinde yanmaktadır şeyhi ve uyanır , afallar şaşırır, güveni kalmaz, gidip şeyhin yanına ayrılmak için izin istemeyi kafaya koyar. Varır yanına ama çekinmektedir, zorlanır ve konuşamaz olur. Şeyh söze girer,

“O rüyayı sen de mi gördün?” der. “Ben de 30 senedir her gece aynı rüyayı görüyorum, kendimi ateşler içinde yanarken görüyorum ama gittiğim yol bu ve başka da bir yol bilmiyorum. Nasıl istersen öyle yap sıkma canını.”

Tanrıyla hesaplaşmak biliniz ki insanlık tarihi kadar eskidir, hemen hemen bütün inanışlarda, bütün dinlerde, bütün milletlerde, bütün insanlarda ortaktır. İnsan başına gelenlerin ne kadarının kendi hatası ne kadarının kader olduğunu da bilemez çok zaman. Yine de bütün bunlar elbette subjektif meseleler, herkesin kendini bağlayan konular, herkes için farklıdır..
…………
Ve hayatla da yüzleşir, kavga eder bu genç adam. Sevdiğine döner hayal kırıklığı yaşar, ekmek kavgasına düşer yine aynı , arkadaş dost bildikleri, eski tanıdıklar hepsi onu “kapıların dışında” bırakır.

Ölümü arzulayıp durur 20lerinde, hayatının baharında. Savaş zamanlarından kalma bir hastalıkla da boğuşur bir yandan ve yenik düşer hastalığına, belki de hasta olan ruhuna bir bakıma. Sonunda çok geçmeden ölüm gelir ulaşır ona. Bu kitabın, bu tiyatro eserinin sahneye konulmasından 1 gün önce gözlerini kapatır veda eder hayata.. Büyük bir trajedidir bu ve bizler en çok bu trajedi sayesinde bu kalbi ve ruhu yaralı adamın hikayesini bu kadar iyi bilebiliyoruz, dünya çapında oldukça çok okunan yazarlardan birisi olmuştur.

Tanrı ile barıştığını düşünüyorum artık ölümüyle birlikte. Ve bu dünyada nice hali keyfi yerinde insanlar silinip gitmişken bu güzel adam büyük ve kalıcı izler bıraktı. Belki de onun hayatı Tanrıdan en güzel armağandı, kutsal bir çileyle vardığı sonsuzluk diyarında eserleriyle yaşamaya devam edecek..
120 syf.
·1 günde·10/10 puan
Okuduğum en güzel kitaplardan birisiydi. Bir kaç gündür inceleme yazsam ya diye düşünüp duruyorum ama ne anlatsam bilemiyorum da.

Can Yayınları'nın yaz kampanyasında denk gelmişti kitap, ne yazarın adını duymuşum daha önce, ne hikayesini... İkinci Dünya Savaşı sonrası yazıyor arka kapakta. Ebru ablaya (Ebru Ince) mesaj atıyorum bunu okudun mu diye, hani ikinci dünya savaşı ya kesin fikri vardır diye. Sakın kaçırma mutlaka al oku diyor. İyi ki dinledim, iyi ki aldım, iyi ki okudum, iyi ki tanıdım seni Borchert.

Vurucu cümlelerin altını çizmek istedim okurken ama kitabın tamamı neredeyse çizili şuanda.

Bir Yıkım Edebiyatı örneği, ama yıkımı nasıl iliklerinize kadar hissettirmek.. Bir adam savaştan döner, üç yıl geçmiştir, evine döner ama evi aynı değildir, insanlar aynı değildir. Çok bocalar, uyum sağlamak güçtür.

Aç, yorgun, uykusuzdur kimse kapıyı açmaz.
İş arar hiç bir kapı açılmaz.
Karısının yatağında başka bir adam vardır, karısı yoktur.
Evine gider annesi babası çoktan ölmüşlerdir, evi yoktur, kimsesi yoktur.
Bütün kapılar yüzüne kapanmıştır, o kapıların dışında bırakılmıştır.

Bir tür çığlıktır bu kitap aslında,

Ülkesine,
Vatandaşlara,
SAVAŞA,
İnsanları savaşa gönderenlere,
Tanrı'ya
Vicdanı kör olmuş insanlara...
YAŞAMA.

Oysa o bin bilmem kaç gece aç, üşümüş ve yorgun onlar için savaşmıştır. Şimdi onlar bu durumu küçümsemektedirler, yardım istediğinde onu kapıların dışında bırakmışlardır. Ee tamam diyorlar adeta savaştıysalar savaştılar, ölen öldü dün de ölmüşlerdi, yarın da ölecekler kalkıp da bunun yasını mı tutalım şimdi??

Diğer bütün kapılar kapalı olunca kendisine açık olan tek kapıdan girmiş, ölümü seçmiştir kahraman.

Tanrı'ya ÇOCUKLARIN HER GECE ÖLÜRKEN SEN NEREDEYDİN? diye hesap sorduğu kısımda burnumun direği sızladı. Hiç savaş görmemiş olan ben (umarım da görmem) acısını tahayyül edemem dahi. #33512258

Çok çok etkilendiğim diğer kısım da binbaşı ile hesaplaştığı kısımdı. Binbaşım yirmi kişinin sorumluluğunu vermiştin bana da aralarından 11 adam ölmüştü, o gece çok soğuktu, ben onları düşünmekten, bu olayın vicdan azabından geceleri uyku uyuyamıyorum; sen bin kişinin sorumluluğuyla geceleri uyuyabiliyor musun? #33509176

Tiyatro metni gibi yazılmış ama roman gibi aslında. Harika, çarpıcı, sarsıcı daha ne sıfat bulunabilirse... Kitabın başında güzel bir anektod vardı, Borchert'in oyunu sonunda radyoda yayınlandığında ve Stalingard'daki askerler onu dinlediğinde derler ki "Biz seni anladık kardeşim, sesimiz olduğun için teşekkür ederiz."

"Senin yaşıtın olan biz arkadaşlar, Stalingrad’da, Demyansk’ta, Smolensk’te ve Vyazma’da bulunmuş biz astsubaylar meraktan nefesimizi tutmuş, hoparlör önünde oturduk, senin oyununu dinledik ve anladık bütün söylediklerini."

Kitap kadar hüzünlü yazarın da hayatı.. Savaşta hasta olduğu halde mahkum edilmiş, eziyet görmüş, dönmüş iki yıl gibi bir sürede ne yazabildiyse yazmış ve bu oyun sahnelenmeden 1 gün önce ölmüş, oyunun sahnelendiğini görememiştir. Hem de 26 yaşında, gencecik... Savaşta terk edildiği kötü koşullar yüzünden.

Oyunu izlemeyi öyle isterim ki...

Bu kitaba rastlarsanız mutlaka okuyun, kısacık ama içinde koca bir acı ve isyan var.
120 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10 puan
TANRI UYUYOR.... çocukları Ölüyor

#Spoiler

"Bu kitabı okuyun ..

Bir tiyatro eseri üstelik kısacık ama bir o kadar ağır ve ağrılı. .

"Bir savaş sonrası yıkım edebiyatı " dır elinizdeki 119 sayfa ..lütfen okuyun ...

Irak -Amerika "öldür öldür öldür " ya da Vietnam dönüşü asker psikolojisi ..Afganistan ve Rusya nın "Çinko çocukları " ya da Remarque nin dönüş hikayesi gibi bir savaş sonrası hikayesi ..
ama daha farklı daha iç burkan büyülü bir kelime şöleni ..

Olabildiğince "yorgun " ve "Uykulu "olmak "ölü" olmak istemek ..
üç yıl Sibirya
_48 dercede savaş ..peki ya döndüğün ev ? .. Herşey değişmiştir anne_babanız eşiniz artık yoktur. ..
"Girecek bir kapı'nız kalmamıştır "

KAPILARIN DIŞINDA ..için
Mükemmel bir isyan kitabı diyebilirim ..
Tanrıya ..
Kendine ..
Ölüme ..
Yaşama ..
Dış seslere ..
Iç hesaplara ..

Bizi diyor ..
"Cepheye sürdüler ..hiç biri bize cehenneme gidiyorsunuz demedi .
"Gösterin kendinizi yiğitler! !!!"
Şimdi onlar kapılarını kapatmış evlerinde oturuyorlar ..sanki bizi harbe gönderenler onlar değil ..
"Onlar kapılarını sımsıkı kapadılar ..
"Bizler kapıların dışında kaldık ..

BORCHERT ..
ikinci dünya savaşın da Rus cephesinde savaşmış 21 yaşındaymış ...hem ağır yaralı hem difteri hem sarılık ile pençelesirken üstüne bir de sekiz ay ceza evine atılmış ..yeniden Cepheye sürülmüş ..bir kez daha tutuklanarak bu kez dokuz ay ceza evi...

Savaş sonunda serbest bırakılmış bir tiyatro yönetmeni ,hatta yönetmen bile değil yardımcısı .. bir genç adam ..

Bütün yazılı notları iki yıl içinde oluşmuş
Sanki bir ömür degil de sadece "iki yıl " yaşamış gibi

"26 yaşında ölmüş "
bir genç"ölü" adam .. :(
20 Kasım 1947 ölüm tarihi ..

"Oyununun 30 tiyatroda birden oynanmak üzere olduğunun haberini bile alamadan .
Isviçre de bir hastahane de hayata gözlerini kapatmış ...

Dip Not ..
Kitabın Türkçeye kazandırılması Behçet Necatigil in 10 Yıllık emeği ve inadı sayesinde olmuştur ..
Ayrıca ..Ist Uni. TALEBE birliği GENÇLİK Tiyatrosu tarfından 1959 da 16 kere oynamıştır. ..

Umarım yeniden keşfedilir ve yeniden oynanır ve bende büyük bir heyecan ile izlerim ...dileğim budur ...

Sevgiyle kalın ...
120 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10 puan
Ölülerin diyarından tesadüfen dönen ve yaşarken tekrar ölüme mahkum edilen bir askerin hikayesi. Yazar henüz 26 yaşında eserinin zirveye çıktığını göremeden vücudunda savaşın tahribatının bıraktığı hastalıklarla göçüp gidiyor bu dünyadan... Tıpkı kitapta olduğu gibi aslında yaşamak istiyor insanoğluna olan inancını kaybetmek istemiyor ama bütün kapılar tek tek yüzüne kapanıyor. 2.Dünya Savaşı’nın ve Nasyonal Sosyalizmin toplumda yarattığı yıkımın kurbanlarından sadece birisi. Bu yıkım onu nihilizme sürüklemiş ve ne acıdır ki bu eseri o öldükten sadece bir gün sonra tiyatro sahnesine konmuş ve derin yankılar bulmuş. Wolfgang Borchert 1921’de Almanya’da doğmuş. Kitapçılık ve bir sürede oyunculuk yaptıktan sonra ikinci Dünya Savaşı sırasında askeri alınarak gönderildiği Rusya cephesinde ağır yaralanmış. Nasyonel Sosyalizme karşı görüşlerinden ötürü tutuklanmış difteri ve sarılığa yakalanmış olmasına karşın sekiz ay cezaevinde tutulmuş Daha sonra da yeniden cepheye gönderilmiş. Çürüğe ayrılacağı sırada bir daha tutuklanmış ve bu kez dokuz ay hapis yatmış. Savaşın sonunda serbest kalınca Hamburg devlet tiyatrosunda yönetmen yardımcısı olarak çalışmaya, bir yandan da kabare gösterilerine yer almaya başlamış. Sağlığının giderek kötüleşmesi üzerine İsviçre’ye gönderilmiş ve yatırıldığı hastanede henüz 26 yaşındayken hayata veda etmiş. Ne acı bir hayat... Türkiye’de eserin çevirisi ve sahneye konması için mücadele eden isim ise Behçet Necatigil olmuş fakat eser çok antimilitarist bulunduğu için beğenilmemiş ve engellenmeye çalışılmış(!) Savaş içinde barışçı olmanın yükünü taşıyan yazarın yavaş yavaş ölüme gidişine tanık oldum. Derinden sarsıldım, yaralandım. Okurken sürekli aklıma henüz 15 yaşında Çanakkale savaşına giden çocuk erlerimiz geldi. Bochert de Bu eserinde, daha çocuk denecek, şevkatli korunacak, üzülecek bir çağı da mektep sıralarından alınıp korkunç bir kan ve ateş cehennemine atılan aldatılmış mahvedilmiş bir gençliğin acı isyanını zaman zaman kükreyen bir dille, belliki iki kan ağlayarak dile getiriyor. Gerçeği bütün korkunçluğu ile aksettiren bu eser, böylece, sarsılmış inanç ve boş ellerle savaştan dönen (ve yer, yurt, sucak hisler, yakınlık yerine) hissiz kalpler, kapalı kapılar ve yıkılmış, kül olmuş bir vatanla karşılaşan, hiçle başbaşa bırakılan bir gencin haykırışı. Kitapta Borchert’in “Yumuşacık koltuğuna oturur Dostoyevski’yi okurdum. Ya da Gorki’yi. İnsanın karnı tok, sırtı pek oldu mu başkalarının yoksulluklarını okuması, merhamete gelip iç çekmesi ne tatlıdır” diye bir cümlesi var bunun artık asla aklımdan çıkacağını sanmıyorum. “ Belki de sahiden bir hayaletin ben. Dünden kalma, bugün artık kimsenin görmek istemediği bir hayalet...”
Wolfgang Borchert.
120 syf.
Kitap, eserin ilk çevirmeni Behçet Necatigil’in kızı tarafından yazıya alınan önsözüyle başlıyor.
Çeviriden geçirilip yayınlanmaya ve tiyatrosunun gösterimine kadar geçen zorlu süreçten bahsediliyor.
Eserin kendi ülkesinde oldugu gibi ülkemizde de antimilitarist tavrı nedeniyle yayınındaki zorluklar ve olumsuz yorumlarla karşı karşıya kaldığı anlatılıyor.

Yazar kendi hayatından ilham alarak yazdığı eserinde savaş içinde barışı savunmanın ağır yükünü yaşarken, savaşı destekleyen halkın savaş sonrasındaki umursamaz ve kayıtsız tavrıyla karşılaşır.
Çaldığı kapılar ona bir türlü açılmaz.

Ümidinin kalmadığı bu dünyada
Tanrının da kapısını çalarak onunla yüzleşir. Onu suçlar, yargılar.
Tanrı da insanlara sitemkardır, insanların ona artık inanmadığından, umursamadığından dem vurur. Bütün bunları Tanrı da değiştiremez. Sadece ölüm onu kayıtsız şartsız kabul edecektir.

Eser oldukça trajik olmakla birlikte yazarın hayatı da, bu tepki çekmiş eserinin onun ölümünün ertesi günü sahnelenmesi kadar da trajiktir.
120 syf.
·10/10 puan
"Yalnız ölüm kaldı, kapısını açıp bizi nihayet içeri alacak bir ölüm kaldı." (s. 96)

diyor Borchert tarihin en kanlı ve en canice savaşından sonra. Kimi tahminlere göre 73 milyondan fazla insanın öldüğü, daha milyonlarcasının yaralandığı veya sakat kaldığı bir savaşın ardından, cepheden dönen bir askerin hikayesini dinliyoruz Borchert'den. Aslında dinlediğimiz bir Alman askere ait değil, milyonlarca Alman, Amerikalı, İngiliz, Fransız, Japon ve daha nice milletin hiçbir şeyden habersiz ezilenlerinin hikayesi. Savaşa yollanırken sırtları tıpışlanan, yiğitlik marşları ile cesaretlendirilen, nereye ve neden gittiklerini bilmeden, hayatlarında hiçbir zaman husumetleri olmamış insanları düşman belleyip öldürmeye ve öldürülmeye yollanan, döndüklerinde ise kendilerini bu cehennemin ortasına atanlar tarafından kapıların dışında bırakılanların hikayesi bu kitap.

Kısaca ihanete uğramış bir neslin öyküsü.

Savaşın ne menem bir şey olduğunu, savaşta ölmenin, savaşın ardından yaşamaktan daha kötü olamayacağını anlatan bir kitap. Nasıl olur demeyin, savaş insan ruhunu da toplumu da bu hale getirir, onarılmaz yaralar açar. Bu yüzden hayatında bunun gibi savaş karşıtı en az bir kitap okumalı insan, ki Suriyeliler gibi güncel konular mevzu bahis olunca "savaşsalardı ne işleri var burada" gibi cümlelerle aptal aptal konuşmasın.

Bu kitabı anlatmak zor, çünkü savaşı anlamak zor. Savaşın insanı değersizleştirmesini, insanın sayılardan ibaret hale gelmesini, ölümün olağanlaşmasını, bir cesede önünden geçenlerin dönüp bakmamasının anlaşılması kadar zor. Savaş caniliktir demek kolay ama bu sözleri anlamak, savaşın pisliğini anlamak zor. O yüzden okuyun. Bunu yaşamışların dilinden özellikle.
120 syf.
·1 günde·4/10 puan
Bu kitabı ve bir çok kitabı özellikle övüp övüp duranlara sesleniyorum. Kardeşim, şu sitede biri de bazı kitaplar hakkında iyi değil desin, beğenmedim desin, incelemenin bir anlamı olmalı değil mi? Tüm kitaplar iyi...ohh. Yazar inanılmaz acı çekmiş ve çok genç yaşta ölmüş olabilir ama bu kadar işte. İçinde bir kaç aforizma dışında kimse kusura bakmasın bu kitap iyi bir kitap değil.Bana göre tabiki. Üstelik savaş karşıtı falan da değil bu eser, cepheden dönen bir adam yalnız kalıyor ,kapı dışarı ediliyor, dislaniyor. Bu duyguyla kitap yazılmış ve Yazar insanların ihanet ettiğini söylettiriyor kahramana. Doğru... Fakat bunu abartildigi gibi aktardığı söylenemez. Ayrıca kitaptaki diyaloglari beğenmedim sanırım adamın artık intihar eşiğine geldiğini göstermek adına alabildiğine uzatmış uzatmış. Kan ceset, rüya, hayal, öteki. Bir öteki var herşeye evet diyen. Kahraman, ey kahraman sen evet deyip gitmedin mi? Şimdi seni disladilar diye sizlanmak bu savaş karşıtı olmak. Bir sayfa nutuk çeken biri olamaz. İşin tuhafı oyundaki projektörü beğendim, adam hakikati kabullenmiş. Şimdi burda yazar, tüm bunları bildiği, idrak ettiği halde yine de kendi gerçeğini bize dayatmaya çalışıyor. Zorluyor, projektörü yerden yere vuruyor, generali vuruyor peki... Vurdun vurdun da adama bir çatışma yarat birşey desin de biz de haaa bu taraftan da bakalım diyelim. Projektör bu yüzden iyi çünkü çatışmayı orda yaptı fakat gerisi boş... General gülüyo.. Yani kurgunun en temel yapıtaşı çatışma diye birşey yok. Sizlanma... Sayıklama... Karşı tarafı yani diğer insanları suçlama var. Bunu, yani kendi gerçeğini okuyanlara dayatma, hatta düşüncelerini etrafa saçar gibi haykırmayi işte bunu sevmedim. Anlıyor musun öteki ? Bir şeye de hayır deyin ötekiler... Hiç kimse duymuyor mu? Yazarin sanki kafasında düşünceler var ama yansitamiyor izlenimi hissettim. Kusura bakmayın... Bir kitabı beğenmediğimi ilk defa söylüyorum bir de burda gördüğüm tek şey her yazar iyi, her kitap mükemmel ve mutlaka okunması gerekiyor. Bu izlenimin verilmesine artık dayanamadım. Karakterleri belirsiz, sürekli baş karakter tarafından ihanetle suçlanan insanlardan oluşmuş, bakın ben savaşa gittim bana eleştiri de getiremezsiniz diyemez kimse, evet ötekiler el cevap buyrun! Ayrıca en büyük hata kitabın savaş karşıtı olarak gösterilmesi... Karakter savaş karşıtı değil toplumun iki yüzlü davranmasına karşı. İyi de bu çok açık değil mi? İnsanlar güce taparlar, diğerlerini görmezler bu böyledir. Dün birilerinin arkasında hulooog diyenler bugün en büyük taşı atmıyor mu evet bu tiksin fakat bunu ben de biliyorum bana niye sizlaniyor bu yazar ey ötekiler! Bana hayalperestçe geliyor. Ne yani kahramanimiz kendisini güler yüzle davulla zurnayla mi bekliyordu? Tuhaf ihanetle, sanki nankörlük ile suçluyor insanları. Nankörlük demesem iyiydi tam kelimeyi bulamadım. Ama o hissiyat var anlatabildim mi öteki? Kendisi yüzünden ölen 11 kişinin sorumluluğunu almak dışında -ki onu da vermek için çabalıyor -ölen diğer insanları, Yahudileri, gecistirmis. Sonuç olarak şu sözüm ona youtubede kitap tanıtan arkadaşlara sesleniyorum yorumlarınızı okudum niye iyiymiş ay çok güzel savaşın iki yüzlülüğü deyip......virvirvir milleti kendinize abone yapmaya çalışacak kadar duygusuzsunuz. İşiniz gücünüz bu.
120 syf.
·2 günde
Wolfgang Borchert; Alman şair, oyun ve öykü yazarı. Borchert, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan, şehirlerin yıkılması, ailelerin dağılması ve savaş travmaları ile şekillenmiş bir edebiyat türü olan Heinrich Böll gibi Yıkım Edebiyatı’nın en tanınmış yazarlarından biridir.

II. Dünya Savaşında askere alınarak gönderildiği Rusya cephesinde ağır yaralanan Borchert, Nasyonal Sosyalizme karşı görüşlerinden ötürü tutuklanmıştır. Daha sonrasında tekrar cepheye gönderilmiş, sağlığından ötürü serbest kalınca Hamburg Devlet tiyatrolarında çalışmaya başlamış daha sonrasında hastalığı sebebiyle 26 yaşında ölmüştür. Maalesef öldükten sonra eserleri değerlenen yazarlar arasına girmiş.

Kapıların Dışında oyunu II. Dünya Savaşı döneminde yazılmış, iç karartıcı toplumu, sefaletle başa çıkmaya çalışan Almanya’yı ve dünyanın durumunu gözler önüne seren bir yapıt olmuş. Bu yüzden kitabın başında ”Hiçbir Tiyatronun Oynamak, Hiçbir Seyircinin Görmek İstemediği Oyun” yazılmış. II. Dünya Savaşı, yaklaşık 60-65 milyon insanın öldüğü, kanlı sonuçlar doğuran felaketler bütünü olup; çoğu kitaba, filme ve oyuna konu olmuştur. George Orwell'ın Hayvan Çiftliği kitabı da dönemin Rusya rejimini anlatan başyapıt olarak bunlardan biridir.


Wolfgang'ın hayatının kurgulaştırılmış halini okuyoruz. İçindeki öteki benliği keşfeden insanın kendi ülke insanlarına duyduğu acıları ve toplumun davranışlarına kayıtsız kalamayışlarını. Öteki benliğinin - ki oyunda "Öteki" karakteriyle karşımıza çıkıyor - ruhsal iç dünyasına giriş yaptığımız bu eserde vurdumduymaz insanları anlatmaktadır.

"İnsanlar iyidirler. Yalnız biraz vurdumduymaz. Daima vurdumduymaz." (Syf:105)

Kitabı okurken yazarın yoğun bir şekilde yaşadıklarından ötürü antimilitarizm felsefesini kendi benliğine işlediğini görüyoruz.
"Ölülerin sayısı başımızdan aşkın. Dün on milyondular bugün otuz. Yarın biri çıkar, dünyanın bir kıtasını havaya uçurur. Haftaya biri gelir, insanları on gram zehirle yedi saniyede öldürmenin yolunu bulur." (syf:65)

Kitabı okurken aklıma Peyami Safa'nın Mahşer eseri geldi. Safa Çanakkale Savaşında yara almış bir gazinin cepheden dönüşünü konu almış. Karakter savaş sonrası ülkesinin insanının değerini bilmemesine, boş yere savaştığını düşünmekteyken aşık olmak onu hayata tekrar bağlamıştı. Ancak Wolfgang bunu başaramamış. Her ne kadar oyunda bir Kız'a yer verilse de, yaşamak için buna tutunamamış olduğunu kitabın sonunda net bir şekilde görebiliyoruz.

"Bu yeryüzü insanları pek gariptirler. Kendilerini önce suya atarlar, çılgın gibi ölümdedir gözleri. Derken bir başka iki bacaklı karanlıktan tesadüfen çıkar gelir; göğüslü, uzun saçlı biri. O zaman yaşamak birdenbire yine çok güzeldir." (Syf:41)


Oyunda yer alan "Öteki" birinci sahnede karşımıza çıkıyor ve yazarın öteki benliğini keşfetmeye başlıyoruz. Beckmann tamamen umutsuz, melankolik bir kimlikteyken Öteki olumlu olan, umudu aşılayan olarak simgelenmiş. Söyledikleriyle okuru psikolojik yönden çok fazla etkiliyor. Beckmann kendisini Elbe'nin akıntısına bırakmaya çalışırken Öteki daima yaşaması gerektiğini vurguluyor. Fakat Beckmann savaşta ölen erlerin ailelerini sürekli rüyada gördüğünü, onların ölümünü kendi sorumsuzluğu yüzünden olduğunu ve bu yükün altında, üstelik kendi ülke halkının ona sırt çevirdiği bu dönemde yaşamak istemediğini ısrarla dile getirerek kendisini intihara yönlendiriyor. Öyle ki Binbaşı karakterini oyunda canlandırmış ve Binbaşının ailesiyle birlikte yediği yemeği dahi kıskanarak uzaktan incelemeye ve onlara isyan etmeye başlıyor. Binbaşı ile yüzleşmesi muazzamdı!
Ailesine duyduğu derin özlemi de aktararak onların ölümüne inanamıyor ve "İnsan önce gitmesi gereken yeri en son hatırlar." diyerek yine kendisini mezarlığa ait hissettiğini vurguluyor. Çünkü ona göre bu dünyada yaşaması için herhangi bir neden yoktur.

Sürekli intihara meyilli olan Beckmann'ın öteki benliği ise ona bir cadde göstererek hayatın her zaman düzlükten ibaret olmadığını, ara sıra yokuş çıkması gerektiğini daima hatırlatıyor. "Yer yer fener ile karşılacaksın, iki fener arasındaki karanlıktan korkacak kadar tabansız mısın?" diyen Öteki, hayatın engebelerini vurgulamış.

Psikolojik konuşmaların çok olduğu, Beckmann adına karamsarlığa düştüğünüz, tanrıyla sohbet ettiğiniz, Öteki ile hayatta kalmaya çalıştığınız, Elbe ile ölmekten korktuğunuz bu oyunu okurken sorgulamaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Özellikle Tanrı ile yaptığı konuşmada sitemini şöyle dile getiriyor; "Kim kimden yüz çevirdi, siz mi benden, ben mi sizden diye evirip çeviriyorsun. Sen bir ölüsün Allah baba. Diril, bizimle beraber yaşa, gece vakti, soğukta, yalnızken, sessizlik içinde midelerin açlıktan guruldadığı duyulurken..."

Bir Adam eve geliyor diyerek oyunu sonlandıran Wolfgang, aslında savaştan gelip onca yaşananlardan ve onca ölümden sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark etmenin, acı gerçekle yüzleşmenin savaş psikolojisiyle bütünleşmiş bir şekilde gözler önüne sergiliyor. Cepheden ülkesine dönen askerin bu bilmediği topraklarındaki yaşanan ve devam eden dünya ona göre oldukça yabancı ve bu dünya içerisine girebileceği kapısı yok, o kapının dışında.
"Dün gece kapıların dışındaydım. Bugün yine dışında. Ben daima kapıların dışındayım. Ve kapılar kapalı." (Syf:49)

Ayrıca bütün bu ölümlere göz yuman sadece insanları değil Tanrı'yı da eleştiriyor. Bunu da yazar;
"Aşağıda insanların kulakları tıkalı, yukarıda Tanrı’nın! Tanrı uyuyor, bizse yaşamaya devam ediyoruz." diyerek insanların kayıtsızlığının yanı sıra Tanrı'nın artık insanları terk ettiğini düşünerek varoluşunu, inancını sorguladığını, nihilist düşüncede görebiliyoruz.

Ülkesine, vatanına, halkına, vicdanlara isyan eden bu oyun bize Behçet Necatigil'in 10 yıl süren ısrarı ve çabasıyla kazandırılmış. Dönemin 1952 yıllarında, MEB tarafından savaş suçu sayılabilecek eser olarak çevrilmesi uygun görülmemiş. Halbuki Wolfgang Borchert kimsenin söyleyemediğini, dile getiremediğini tüm çıplaklığıyla bizlere sunmuş. Tüm kapılar kapalıyken o kendisini kucaklayan, açık olan tek kapının Ölüm olduğunu fark etmiş ve ona sarılmış.

Bir Adam diyor, Almanya'ya gelmiş. Haddinden fazla yad ellerde kalmış bir adam. Giderken başka idi dönerken başka. Bir Adam Almanya'ya geliyor ve cadde kan kokuyor, çünkü gerçeği öldürmüşler. Ve bütün kapılar kapalı. Oysa bir adam yalnızca evine gitmek istiyor ama bütün sokaklar karanlık. Yalnız aşağıya gidebilir, yalnız onu kucaklayan ölüme.

Bütün nihilizmi, antimilitarizmi, yıkımı, depresyonu, savaş psikolojisini derinden hissedeceğiniz harika bir oyun. Bana bu eseri okumamı öneren Oğuz'a teşekkürü borç bilirim.
İnsanlar iyidirler. Yalnız biraz vurdumduymaz. Daima vurdumduymaz.... Sen kalblerine bak. Kalbleri iyidir. Şu var ki hayat onlara, kalplerini göstermekte engel olur.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kapıların Dışında
Baskı tarihi:
Nisan 2017
Sayfa sayısı:
120
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750734526
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Kapıların Dışında
Kapıların Dışında
Kapıların Dışında, savaştan dönen Beckmann’ın hikâyesini anlatır. Ölülerin diyarından tesadüfen geri dönebilenlerden biridir o. Fakat ne eşi ne evi ne de ülkesi bıraktığı gibidir. Şimdi her yer enkaz, herkes kaypaktır ve Beckmann nihilist bir tavırla ölümü arzular.

İkinci Dünya Savaşı’nın toplumda yarattığı yıkıcı etkileri ele alan “yıkıntı edebiyatı”nın, HeInrIch Böll’le beraber en önemli temsilcilerinden biri olan Wolfgang Borchert, nasyonal sosyalizmin ahlaki ve fiziksel kurbanlarından biridir. Büyük yankı uyandıran Kapıların Dışında, yazarın tek oyunudur ve ölümünden bir gün sonra sahnelenmiştir.

Kitabı okuyanlar 1.875 okur

  • Caner Aydemir
  • Beyazyaka
  • Elif
  • Samet hasanoviç
  • Nur
  • Eylül
  • Emine Filiz
  • mervediyebiri
  • Ronidar Yüce
  • Gülcan

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%47.6 (443)
9
%29.4 (274)
8
%15.7 (146)
7
%4.1 (38)
6
%1.2 (11)
5
%0.5 (5)
4
%0.5 (5)
3
%0.2 (2)
2
%0.1 (1)
1
%0.2 (2)

Kitabın sıralamaları