Kaplumbağalar

·
Okunma
·
Beğeni
·
3.367
Gösterim
Adı:
Kaplumbağalar
Sayfa sayısı:
400
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Remzi Kitabevi
Baskılar:
Kaplumbağalar
Kaplumbağalar
-------Spoiler İçerir------

Kitabın başında ön söz niteliğinde romanı yazış serüvenini aktarır yazar.

“YILANLARIN ÖCÜ” romanından yapılmış filmin ilk gösteriminde tepkiler aldığını şöyle dile getirir:

“(...) Halkı selamlamak için perdenin önüne çıktığım zaman alkış, ıslık birbirine karıştı. (...) Birkaç saniye sonra, kıran kırana bir dövüş başladı. Başkentli seyirciler kravat kravata geldi. Hınçla, istekle vuruşuyorlar. (...) Birtakım sersemler gerçeği tekmeyle, yumrukla örteceğini sanıyor. (...) Getirdiğim öykünün kendilerine batan yerleri vardı tabii. (...)kafamdaki romanı yazdığım zaman ne yapacaklar acaba?”

Dört sayfa uzun uzun anlatır. Hatta köylülerinin fikrini alır yazacağı roman hakkında. Onların “Deli misin sen? Ekmeğine bak. Ayağın bir kayarsa iyice sürünürsün.” tarzında uyarı ve frenlemelerine karşın romanı yazar ve onlara ithaf eder. “Oturup yazdım. Kaplumbağalar odur, onlarındır.” der. “Acı, buruk bir roman oldu.” diye ekler. En çok da yumrukçu ya da neme gerekçi aydınların değil köylülerinin okumasını, severse onların sevmesini, ıslıklarsa onların ıslıklamasını istediğini belirtir.

Gelelim romana: Yazarın adı gibi fakir bir köy. Alevi köyü. Su yok, yeşillik yok. Buna mukabil bolca çöl sıcağı, yakıcı güneş, kuraklık... Kaplumbağalar da köyün insanları gibi sıcaktan muzdarip, serinliğe hasret. Bu dayanılmaz sıcağa karşı içlerini serinletecek, gönüllerini hoş edecek çözümü yine köylüler bulur. El birliğiyle taşlaşmış toprağı alt üst edip bir üzüm bağı yaparlar. Fakat kasabadan gelen kadastro memurları buranın hazineye ait olduğunu tespit eder. Hükümet yetkilileri de yasalara aykırı bir şekilde ihya edilen bu toprağa el koyar. Bu durumda hakkını arama yolunda uğraş veren köylüler bürokrasinin karmaşık girdabında boğulurlar. Çözüm bulamazlar. Sonuçta köylü devlete, hükûmete küser, kızar hatta yazarın deyişiyle nefret olurlar.

Yazara göre kurguladığı ütopik köyün kalkınması basittir; bunu köylü el birliğiyle,gönül birliğiyle başarabilir ama kapitalist düzen, devlet bürokrasisi müsaade etmez.

İyi niyetle ihya ettikleri topraklarına üzerinde hiçbir hakkı ve emeği olmadığı halde el koymaya kalkan devlet karşısındaki çaresizlikleri, yaşadıkları duygu yoğunluğu okuyanı da etkiliyor. Bu dertlerini çözüme kavuşturmak için verenin de alanın da bir işe yaramayacağını bildiği hale yazılan/yazdırılan dilekçeler, silsile yoluyla cumhurbaşkanına kadar gidip aynı yolla gerisin geriye dönen olumsuz cevaplar, hülasa takıldıkları bürokratik engeller çok güzel işlenmiş. Son ana kadar hep bir umut taşırlar. Gecenin içinde küçücük bir ateş böceği görseler ışık diye koşarlar. Ama merdin yakası namerdin eline geçmiştir bir kere. Pes eden onlar olur. Ama az da olsa içlerini soğutacak bir şey de yaparlar.

Köy Enstitüsü mezunu Fakir Baykurt’un okuduğum ilk eseri. Marksist ideolojiye bağlı yazarın bu eserinde kendi gerçeklerini telkin etme çabası çok açık.

Eserdeki dile gelince kişiler bölgesel diliyle konuşturulmuş. Bazı kelimeleri bu bölgeye uzak bir insanın anlamlandırması gerçekten zor. Ama samimi ve sıcak bir hava katmış. Cümleler oldukça kısa ve yalın. Bu da okumayı oldukça kolay kılıyor.

Yer yer gülümseyerek –hatta kahkaha atarak- çoğunlukla duygulanarak okudum eseri.
Romanın adı “Kaplumbağalar” ise birçok duruma yakıştırılan alegori olagelmiş diyebiliriz.

Keyifli okumalar...
Fakir Baykurt ile tanışmamı sağlayan kitap. Anadolu'nun bir köşesinde suyu olmayan sıkıntılı bir yaşamı anlatarak başlıyor. Susuz köyün talihini değiştirecek yeniliği bin bir emek ile yapıyor köylüler. Tam talih değişiyor ki kanun bilmez köylülerin başına daha büyük bir uğursuzluk çöküyor.

Ne yazık ki bir dönem Türk Köylüsü devlet kanunlarından habersiz olduğunu çok güzel anlatıyor. Ayrıca imece yapmanın birlikte hareket etmenin faydalarını da çok güzel veriyor.

Güzel bir kitap.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.355 Oy)19.118 beğeni43.558 okunma3.020 alıntı183.619 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.582 Oy)8.861 beğeni28.815 okunma850 alıntı140.166 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.756 Oy)13.465 beğeni34.667 okunma3.445 alıntı146.603 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (5.008 Oy)5.421 beğeni17.387 okunma1.008 alıntı60.394 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.922 Oy)8.881 beğeni26.417 okunma2.688 alıntı115.235 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.727 Oy)11.475 beğeni28.579 okunma1.576 alıntı149.804 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.598 Oy)9.104 beğeni25.442 okunma1.572 alıntı127.244 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.678 Oy)5.784 beğeni19.738 okunma848 alıntı101.620 gösterim
  • Çalıkuşu
    8.8/10 (4.299 Oy)5.148 beğeni18.876 okunma822 alıntı77.883 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.317 Oy)9.283 beğeni25.744 okunma1.844 alıntı119.267 gösterim
Yine yıllar önce beğenerek okuduğum Fakir Baykurt kitaplarından okunası bir kitap. Beğenerek okudum. Okumanızı öneriyorum.
Fakir Baykurt ismi her ne kadar Demokrat Parti döneminde yaşamak zorunda kaldığı zorluklarla anılsa da güzel abimizin hiç bir iktidarla arası güllük gülistanlık olamadı.

Aslında bu durum çok doğal.Çünkü gerçek tüm sanatçılar gibi muhalifti.(Solcu değil canım kardeşim muhalif.)

Sanatçı; içinde bulunduğu toplum, kafasındaki ütopyaya ulaşana kadar ( sağ,sol demeden;yetmez ama evet demeden) tüm iktidarları eleştirmekle görevlidir.

Adı gibi Fakir Abimiz de bu ve tüm yazılarında iktidarların düzeni sağlamak adına çıkardıkları ruhsuz,cansız,mantıksız bürokratik saçmalıkları yüzlerine çarptı.

"İki elin sesi var" sözü toplum arasında kabul görmesine rağmen nasıl oluyor da; sendika,dernek sözcüklerinin bozgunculukla bölücülükle veya en hafif yorumu ile içi boş sol bir jargonla eş tutulmasına duyduğu şaşkınlığını anlattı durmadan.

HAK aramak sözcüğünün Cenab-HAK tan bu kadar uzak bir eylemmiş gibi gösterilmesine isyan etti...

Gözünüz kapalı olarak tüm Fakir Baykurt küllliyatını cebren okutunuz efenim...
Fakir Baykurt kesinlikle okunması gereken bir yazar.Cumhuriyetle gelen fakat şehirlerde kalıp köylere hiç uğramayan inkılaplara ; para , makam kimdeyse ona göre işleyen , yozlaşmış adalet sistemine ve siyasete bir gönderme niteliği taşıyan değerli bir eser.Sanırım insanlık tarihinde hangi dönem olursa olsun sorunlar hep aynı.
Ilk başlarda kitabı sadece hocam önerdi diye okudum sadece bitirmek için okudum ama sonra kitabın yarısına geldiğimde okadar çok beğendim ki bitsin istemedim herkesin okuması gereken kitaplardan biri;
Ankara'ya bağlı bir Alevi köyü olan Tozak Köyü'nde yaşayan köylülerin kendi emekleriyle sıfırdan oluşturdukları bir üzüm bağı için devlete karşı verdikleri mücadele yer anlatılıyor. Emeğin ne kadar kıymetli olduğunu hepimiz biliriz bilmesine ama devlet ne derse o olur. İşte tam da bu nokta da adalesizlik baş gösterir. Hayatında pek çok meyveyi tatmamış, pek çok nimetten mahrum kalmış insanlara bir üzüm bağı çok görülür.
O kadar çok sorun var okudukça insanın içi acıyor. Cehaletin insanı nasıl savunmasız bıraktığını anlatır mutlaka okumanızı tavsiye ederim
Yaşam boyunca gerek insanlar, gerek mekânlar iyi ya da kötü pek çok değişime maruz kalabiliyor. Değişmeyen tek şey değişimin kendisi denir ya hani, işte bu sözü haksız çıkarırcasına bazı olgular değişmiyor veyahut farklı bir formda yine gün yüzüne çıkıyor. Şimdi diyeceksiniz ki 'Ya hu bunun kitapla ne ilgisi var?". Fakirt Baykurt eserini 1960'lı yıllarda kaleme almış. Eserin son sayfasını da devirip şöyle bir düşününce o zamandan bu yana değişmeyen ne çok şey var dedim kendi kendime. Zulüm, haksızlık, adaletsizlik, cehalet, iyi niyeti suistimal... saymakla bitmez.

Eserin konusundan söz etmek istiyorum öncelikle. Ankara'ya bağlı bir Alevi köyü olan Tozak Köyü'nde yaşayan köylülerin kendi emekleriyle sıfırdan oluşturdukları bir üzüm bağı için devlete karşı verdikleri mücadele yer alıyor satırlarda. Emeğin ne denli kıymetli olduğunu hepimiz biliriz bilmesine ama devletin kılıcı da kıldan incedir. İşte tam da bu nokta da adaletsizlik baş gösterir. Hayatında pek çok meyveyi tatmamış, pek çok nimetten mahrum kalmış insanlara bir üzüm bağı çok görülür.

O kadar çok sorun vardır ki bu mücadelenin yanı sıra satırları okudukça insanın içi acıyor. Cehaletin insanı nasıl savunmasız bıraktığını, haklı olduğu halde hakkını aramaya çalışan köylülerin bir yığın evrak işleriyle devlet tarafından nasıl oyalandığını görüyoruz. Sonsuz bir sadakatle devletine bağlı bir milletin adaletsizliklerle çileden çıkmaması mümkün mü? Devlet sevgisinin nefrete dönüşmesi de cabası.

Fakir Baykurt, kaplumbağalar etrafında bir köyün direnişini gözler önüne sermiş. Bu dramı anlatırken de Tozak köylülerine özgü şiveye ve akıcı bir anlatıma yer vermiş. Bu şive doğrultusunda eser içerisinde şahsen benim hiç duymadığım tabirler yer alıyor. Neyse ki kitabın en arkasında yer alan "Romanda Geçen Kimi Sòzcükler" isimli kısımda bu sözcüklerin anlamlarına yer verilmiş.

Kitap buram buram doğallık kokuyor. Kimi zaman bağbozumu sırasında yapılan şenliklere dahil olmuş gibi, kimi zaman yıkanmak için bir sabun dahi bulamayan köylünün hüznüne ortak olmuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sürekli zor koşullarda çalışmakla geçen ve bu yetmezmiş gibi devlet memurlarının sömürülerine maruz kalan onlarca köylü... Bu satırları okuyunca Oğuz Atay misali 'Bat dünya bat!" diyesi geliyor insanın ya neyse.

Okumak için geç kaldığım bir eser ve yazar bana kalırsa. Içimizden, yaşadığımız hayatın gerçeklerinden bağımsiz olmayan ve hâlâ günümüzde dahi tekerrür eden olayları okumak istiyorsanız kitaba buyrun. Bir alıntı bırakalım ilham olsun:

"Kasabanın yolları taştan. Memurların ekini, orağı yok. Güneşi, sıcağı yok. Ay otuz, aylık doksan dokuz. Git köye yolluk, dön kasabaya yolluk! Avratların çok işi yok. Kıçlarını koymuşlar kapının taşına, sakız çiğnerler. Yedikleri önünde, yemedikleri ardında. Bir kocalarının keyfini çattırmaktan başka ne yorgunluk, ne sıkıntı. Esnafın işi de dalga. Tenekecininki tık tık. Berberinki kırt kırt. Yürümeden, yorulmadan, 'kölge'de! En zoru, hem de iyisi çiftçilik. Ama suyun olacak. Yeterli toprağın olacak. Atın, öküzün, motorun, mazotun olacak. Hem de Hazine diye, kesinleşmiş karar diye, imar, ihya, icar diye eciri misil diye sıkıntı vermeyecek bir hükümetin olacak. Bir devlet, baba bir devlet ki, herkesi evlat bilecek!"
Anadolu bozkırlarında bir alevi köyü, köylünün yeni kurulan bir ülkeye adaptasyonu, devrimin memurları ve yufka yürekli bir adamın biyografi tadında anlatılan hikayesi.. Cumhuriyetin ilk yıllarında Anadolu insanına ışık tutan ve muhteşem gözlem yeteneğiyle ortaya çıkarılmış bir klasik. Yavaş yavaş edebi tartışmalarda bile artık adı geçmemeye başlanmış, edebiyatımızın Don Kişot’u Fakir Baykurt.
"Sen bugün burayı böyle gördüğüne bakma Emin Beyim! Burayı adam eden köylüdür! Irıza'yla Battal önümüze düştü de, öyle adam oldu buralar!"

Anadolu'nun ot bitmez, çorak bir köyünü(Tozak) Rıza adında bir öğretmenin kontrolünde bağ ve bostan sahibi yapan bu eser, Anadolu köylüsünün tembel olmadığını aksine kendisine verilecek gerekli bilgiler ve olanaklar sonrası yaratıcı gücünü; yaşadığı şehrin hatta yaşadığı ülkenin güzelleşmesi için nasıl can başla kullanacağını bizlere göstermeyi amaçlamıştır.
Köylerine gelen üzüm satıcılarına boynu bükük bir şekilde bakan çocuklarının olması evresinden, kendi bağlarına sahip olduktan sonra ilk üzümleri "Saçı" diye eski bir gelenekle etrafındaki insanlara canı gönülden ücretsiz olarak dağıtma evresine geçen bir köyde toplumsal dayanışmanın -özellikle de imece usulü dayanışmanın- önemi vurgulanmıştır. Ancak mesele, sadece ot bitmeyen, çorak bir köye bağ yapmakla bitiyor mu? Kesinlikle hayır. Bu köylülerin yaptıkları bağ, kanuna göre devlet arazisi olduğu için kendileri tarafından tekrar bozulmasına sebep oluyor. Daha doğrusu bozulmak zorunda bırakılıyor. 6 yıllık bir emeğin konu edildiği Kaplumbağalar eseri, aslında köylü kesimin kendi vatanlarına, hükümetlerine, topraklarına olan bağlılıkları dile getirilmekle beraber kendilerinin farkında olmayan bir devlet yapısının toplum nezdinde hoşça karşılanmadığı ifade edilip bu anlayış eleştirilmiştir. Kitabı bitirdiğim zaman nedense Yakup Kadri'nin "Yaban" adlı eserindeki şu bölüm geldi akılma:
"Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde yaşadığı toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvani duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın eline bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?"
Kitaba ismini veren kaplumbağalar, Tozak kırının gerçek sahipleriyle özdeşleşmiş. Usanmadan, azimle, zorluklarla mücadele eden ve uzun ömrün sembolü olarak; köylünün yaşam mücadelesini anlatırken, romana ayrı bir güzellik katmış.
Bütün özellikleriyle tam bir köy romanı. Gerçeklik olgusunun yüzümüze tokat gibi vurulduğu; devlet, köylü ve aydın üçgeninin acı ve buruk bir hikâyesi, hayatın kendisi...
İnsan şaşar kalır da okuduğu yaşamların varlığına, sonra şükreder seçemediği ama şekillendirebildiği yaşamına. Fazla mı varoluşçu yaklaştım acaba mevzuya :)
Bu kitabı okumak, iç anadolu bozkırında duyduğumuz yaşamın içine girmek gibi bi deneyim.
Fakir Baykurt'un okuduğum ilk romanı. çok sevdim. Bizden içimizden bir hikaye. Ve sanki o köyden, o hikayenin içinden biri anlatıyor size. Unuttuğumuz bir çok gelenek, töre, akide bizim olan, bize ait söz, davranış dökülüyor önünüze sayfalarca.
İnandıklarına aykırı düşen inançlara tahammül edemeyenlere de gelsin...
Yok beyim, ne kusuruna bakalım! Kusur bizim. Kanun mu? Bilmiyoruz ki; cahillik var işin ucunda. Kanunlar sizin, hepsini siz bilirsiniz! Kalkın arkadaşlar!
- Devlet bize ne yapıyor ?
- Ne yapsın daha ? Altı ay sonra yeni bir vergi çıkartır. Öteberiye zam yapar.Daha nasıl düşünsün devlet sizi ? Dünyayı kalbura koyup eleseniz böyle devlet, hökümet bulabilir misiniz?
Gecenin düşleri, gündüzün işlerinden, gündüzün belasından daha çok yoruyor, daha çok eziyor Tozaklıları.
“Çoğu, içinde bulunduğu çukurun farkında değildi. Toprak damlı yoksul evlerinde, kendi yaşadıklarından daha iyi, daha değişik bir yaşamadan haberleri varsa bile, pay istekleri yoktu. Yüzlerce yıldır sürüp gelen sömürü düzeni yeni bir hızla iyice uyutmuştu hepsini.”
Kaya Dibi Kar İmiş,
Gün Doğmadan Erimiş,
Yüz On İki Meyve İçinde,
En TatLısı Yar İmiş...
İğne battı
Canımı yaktı
Kanatlı kuş
Kağnıyı koş
Kağnıların tekeri
Ankara'nın şekeri
Tap tup
Hap hup
Elimi öööp!
“Köylü dediğin bir köstebek. Toprağı burnuyla eşiyor. Yörüyor görmüyor. İyi kötü yiyeceğini buluyor. O kadar. Yiyeceğini insan, insan olmadan da buluyordu. Kör köstebek daha tatlısını, daha gözelini, yeşil bostanı, çeşit çeşit üzümleri, elmaları, payamları bilmiyor. Görmüyor ki bilsin! İşte bu Irıza hepimize bir ameliyat yapıp gözümüzü açtı. Bilirsek bu bize böyük bir devlet, servet! Şimdi koyu koyu düşünmeyi, uslu uslu ağlamayı bırakın, beni de ağlatmayın kadının kızın içinde! Haydi dalın bostana!”

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kaplumbağalar
Sayfa sayısı:
400
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Remzi Kitabevi
Baskılar:
Kaplumbağalar
Kaplumbağalar

Kitabı okuyanlar 384 okur

  • Ayşe Deniz

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0