1000Kitap Logosu
Kaygı Kavramı

Kaygı Kavramı

Okuyacaklarıma Ekle
TAKİP ET

Hakkında

184 sayfa ·
Tahmini okuma süresi: 5 sa. 13 dk.
Adı
Kaygı Kavramı
Basım
Türkçe · Türkiye · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · Ekim 2018 · Karton kapak · 9789754587517
Sören Kierkegaard (1813-1855): Topu topu 42 yıl süren yaşamında, 30'lu yaşlarının başında yayımladığı Ya/Ya da ve Korku ve Titreme gibi yapıtlarıyla sivrilen ve etkisini hem felsefeci hem de yazar olarak günümüze dek sürdüren önemli bir 19. yüzyıl düşünürüdür. 1843'te yayımladığı Kaygı Kavramı'ysa, Kierkegaard'dan son yıllarda dilimize aktarılanlar arasında özgün dilinden çevrilişiyle de farkını oluşturan bir yapıttır. Türker Armaner (1968); Kuşağının felsefeyle edebiyatı birbirini en iyi biçimde besleyerek sürdüren önemli üyelerindendir. İskandinav dillerinden çevirdiği yazarlar arasında Kierkegaard'ın yanı sıra Sofi'nin Dünyası yazarı Jostein Gaarder de bulunan Armaner'in kendi yazdıkları arasındaysa, ilki 1997 yılında yayımlanan (Kıyısız) üç de öykü kitabı bulunmaktadır.

Okurlar

Kadın
% 50.9
Erkek
% 49.1
0-12 Yaş
13-17 Yaş
18-24 Yaş
25-34 Yaş
35-44 Yaş
45-54 Yaş
55-64 Yaş
65+ Yaş
8.4
10 üzerinden
92 Puan · 17 İnceleme
184 syf.
·
13 günde
·
9/10 puan
Aslına uygun bir eleştiri...
Aslında bu inceleme yazılmayacak ve sadece güzel bir eserin okunma hazzını bencilce kendime saklayacaktım ki bunu beceremedim. Öylesine dolanırken bu kitaba yazılmış ve en çok beğeni almış incelemenin neredeyse tamamının kopyala-yapıştır olmasından dolayı “kaygı” duydum ve yazmak istedim. 17 yüzyıl filozofu olan Kierkegaard günümüz bilimine de ciddi manada ışık tutmakta ve yol göstermektedir. Kierkegaard’ın felsefesini anlamak için kesin olan kanı hayatını da süzgeçten geçirmekle olur. Yaşamı ve felsefesi iç içedir. Babasından dolayı aldığı katı Hristiyan terbiyesi yaşamına büyük ölçüde yön vermiş ve melankolik yapısı ilk olarak kendini orada göstermiştir. Evet, Kierkegaard mutsuz bir çocukluk geçirdi. Annesinin ölümüyle babasının evin hizmetçisiyle olan ilişki ise baba oğulun kopmasında dönüm noktası oldu. Tam bu döneme denk gelen, Regine Olsen ile olan ilişkisi de bir dönüm noktası olmuştur. O zamanlar 23 yaşında olan Kierkegaard 14 yaşındaki Regine ile karşılaşmış ve birbirlerinden etkilenmişlerdir. Fakat Regine’nin yaşının küçük olmasından dolayı Kierkegaard kendisine açılamamış, üç yıl boyunca bu şekilde devam etmiştir. Regine 18 yaşına bastığında Kierkegaard’ın önünde bir engel kalmadığından konuyu Regine’ye taşımış ve olumlu sonuçlar almış, nişanlanmışlardır. Ancak Kierkegaard’ın ailesi üzerinde bulunan bir kehanete kanması ve 33 yaşına geldiğinde öleceğini düşünmesi bu beraberliği noktalamaya yetmiştir. Burada Kierkegard’ın sevdiği kadına miras bir melankoli bırakmak istememesinden kaynaklanmıştır. Nişanlandıktan bir yıl sonra Kierkegaard Regine Olsen’e içeriğinde nişan yüzüğünün de bulunduğu bir not gönderir. Bu notta; “hepsinden önemlisi, bunu yazanı unut: Her şeyin dışında, bir kızı mutlu edememe yeteneği bulunan birini bağışla!” diye yazmıştır. Bu ayrılıktan sonra Regina başka birisiyle evlenir ve Kierkegard’la karşılaşmaları devam eder. Bu karşılaşmalar neticesinde Kierkegard üçüncü ve felsefesinin en üst ayağı olan dinsel yaşama kendini bırakır, Korku ve Titreme kaleme alınır. Kierkegaard’ın hayatının önemli hadiseleri bunlardır. Felsefesinde bulunan üç alan ise estetik yaşam (Regina ile olan zamanlar), ahlaksal yaşama geçiş (kavgalı olduğu babasıyla barıştığı zaman) ve son olarak Regina’nın evlenmesinden dolayı Kierkegaard’ın dinsel yaşama yönelmesi. “önemli olan benim için bir hakikat bulmak, uğrunda yaşayabileceğim ve ölebileceğim bir fikir bulmaktır. Nesnel hakikat denen şeyi keşfetmek, felsefenin bütün sistemlerini çalışmak ve gerekirse hepsini incelemek ve her bir sistemin içindeki tutarsızlıkları göstermek ne işime yarar; ama o benim hayatımla ilintili olmalıdır ve ben bunu şimdi en önemli şey olarak görüyorum” Kısaca belirtmek gerekirse Kierkegaard düşüncesi ve yazılarıyla ilk varoluşçu felsefeci ve gözlem ruhu çok iyi bir psikologdu. Öznelcidir, ona göre tek anlamlı varlık bireydir ve düşüncesinin neredeyse tamamı bireyin anlamlı bir hayat sürmesi üzerinedir. Bir bakıma sosyal yaşamı reddeder ve seçme özgürlüğünün her bireyin kullanmasını salık verir. Çünkü bu seçme özgürlüğü yaşam alanları olan –estetik, ahlaksal ve dinsel yaşam – arasında sıçramaya olanak tanır. Hegel ile ters düştüğü noktaların neredeyse tümü yaşama bireyci bakmasından kaynaklanmaktadır. Akılcılığın ya da nesnelliğin, bilimin insanları demonize ettiğine inanır. Bilimin bize hayatı nasıl yaşayacağımızı öğretmesinin imkânsız olduğunu imler. Diğer birçok filozofa göre (Platon, Aristoteles’de dâhil) bilgi nesnel olursa değerlidir, nesnel değilse bilgide değildir. Kierkegaard ise nesnelliğin öznelliği körelttiğini söyler. Albert Camus’un Sisifos Söyleni denemesinde gördüğümüz Don Juan, fatih ve aktör yaşam tarzlarının daha sağlam bir içerikle işlenişini Kierkegard kitaplarında görüyoruz. Yukarıda bahsettiğimiz yaşam alanlarının her biri ciddi bir gözlemin ürünüdür. Bunların en alt tabanı olan “Estetik Yaşam’dır.” Bireyin kendisi için yaşadığı bir yaşam tarzıdır. Nietzsche’nin sürü insan ya da yığın yaşamı dediği de bu yaşam tarzıdır. Hatta ubermensch olarak tanımladığı süper kahraman, üstinsanı da bu kategoriye almak mümkündür. Kaygı yoksunu kişilerdir ve kendi tinsel varlıklarının farkında değillerdir. Esas olan tek şey haz ve acıdır. Kadından kadına geçen Don Juan, kendini şeytana satan Faust bunların en başında gelenlerdir. Tıpkı aktörler gibi, mitolojinin Sisifos’u gibi olay örgüleri her bitişin ardında yeniden başlamasıdır. Ahlaksal yaşam ise estetik yaşamın tam tersi olan kendi için yaşama değil de başkası için yaşama tarzıdır. Genel olarak dünya üzerindeki yaşamların çoğu ahlaksal yaşamdır. Estetik yaşamdan ahlaksal yaşama geçiş günümüzde evlilikle çok mümkündür. Aile müessesi ahlaksal yaşam gerekliliğini karşılamakta ve bireyin kendisi için değil de ev halkı ya da çocukları için yaşamasıdır. Kierkegaard bu tarz insanları trajik kahramanlar olarak ele alır. İlk örneği de ahlaksal evrenin en önemli temsilcisi olan Sokrates’tir. İkinci bir trajik kahraman ise Miken kralı Agamemnon’dur. Esas olan toplum dengesidir ve yegâne gaye en iyi sonuca ulaşmaktır. Ahlaksak yaşamın aşkın bir temeli yoktur ve bu sebeple Kierkegaard insanı sosyal standartlara bağlı kalmayan, genel geçer ilkelerden bağımsız, öznel ve somut varlık sayar. (Agamemnon’un konu olması ise kurban ettiği kızı Iphigenia vasıtasıyladır. Yunan mitolojisinde Agamemnon Aulis’ten Troya’ya yelken açmayı başaramadığında, daha önceden kızdırmış olduğu tanrıça Artemis’e bir kâhinin salık vermesiyle kızını kurban edeceğini söylemesinden dolayıdır.) Dinsel yaşam tarzı ise tanrı için yaşama arzusudur. Deist bir yapıya sahip olan Kierkegaard, kiliseyle sürekli bir didişme içerisindeydi. Bir aracı ile değil de direkt tanrıyı muhatap alırdı. Eserlerinde Anti-Climacus rumuzunu kullanmasının başlıca sebebi bu Hristiyanlıkla olan çatışmasıdır. Regine ile olan ayrılığından sonra ise kendi adını kullanmaya başlamıştır. Bu yaşam tarzının en fazla bir avuç insanda görülebileceğini söyler ve en başına ise oğlu İshak’ı (İsmail) kurban etmeye razı gelen İbrahim’i koyar. İnanç ve körü körüne bağlanma esastır. Bir babanın oğlunu öldürmesi ahlaksal olarak kötü ve bir cinayettir ancak kurban ritüeli olarak sorgusuz bir durumdur, paradokstur. İnancın zaten kökeni buradan gelir. Kişi neye inanacağını kesin olarak bilse veya görse bu tam bir inanç olmaz. Aslında burada neye inanılacağının pek bir önemi yoktur, bireyin neye inandığı önemlidir. Ruhsal bir sıçramayla evreler arası geçiş yapabilirler. Seçme kavramı! İnsan bir evreden diğer evreye geçmeyi istemelidir. Bu seçimdir. Kararlar eylemi değil nasıl yaşanacağını belirler. Seçmeyi boş vermek seçenekleri kaybetmeyle sonuçlanır. Bu hususta harika bir tespit göstereceğim. Sylvia Plath; “Hayatımın hikâyedeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını gördüm. Her dalın ucundan sanki olgun mor bir incir gibi mükemmel bir gelecek uzanıyordu ve beni çağırıyordu. Bir incir bir koca ve çocuklar, diğer bir incir başarılı bir profesör ve bir başka incir muhteşem editör, Ee Cee, ve bir başkası Avrupa ve Afrika ve Güney Amerika, ve bir diğeri Constantin ve Sokrates ve Atilla ve garip isimler ve enteresan işleri olan başka bir sürü sevgili ve bir başka incir Olimpiyat bayanlar takımı şampiyonu ve bu incirlerin ötesinde tam olarak çözemediğim bir sürü başka incir daha. Kendimi ağacın altında oturup, sırf hangi inciri seçmeye karar veremediğim için açlıktan ölürken gördüm. İncirlerin her birini istiyordum ama birini seçmek geri kalanının tamamını kaybetmek anlamına geliyordu ve ben orada karar veremeden oturdukça, incirler birer birer buruşmaya ve kararmaya başladı ve tek tek her biri ayaklarımın dibine düştü.” “kişi seçim yaptığı için değil ama seçmeyi boş verdiği için en sonunda bir ya/ya da sorusunun artık gerekli olmadığı bir anın geleceğini” “Seçim yapmak ve zamanında seçim yapmak önemlidir,” Kierkegaard. İşte tam burada “Kaygı” alır sahneyi… Kaygı Kavramı Kierkegaard’ın da belirtmesiyle psikolojik bir kitaptır. Kaygının her zaman varolmasıyla beraber tinselliksiz yok olmuş, Adem’in kaygısıyla da oluşum başlamıştır. Buradaki kaygı, Adem’in kaygısıdır ve yasak olanın ardında gizlenmiş özgürlüğü çıkarmasıyla, suç meydana gelmiştir. Kierkegaard ve felsefesine bu kadar fazla yer vermem konuya mevzu olan inceleme yüzündendir. Eğer ki inceleme değiştirilir; son zamanların gözde kelimeleri olan yerli ve milli bir hal alırsa kitap hakkında düşüncelerimi sizlerle de paylaşmak isterim. Buradan ötesini ise 1000kitap.com/omur_torpusu arkadaşımın #48696792 nolu incelemesinden keyifle okunabilir. Bu yapılana karşı bir eleştiridir. Dahası yorumsuzdur. Teşekkür ederim.
Kaygı Kavramı
Okuyacaklarıma Ekle
%27 (51/184)
·
Puan vermedi
Çok merak ettiğim bir kitap olan Kaygı Kavramı’na yaklaşık 1 ay önce başladım. Aslında kitap uzun zamandır elimdeydi ama birçok kez okumayı ertelemiştim. Büyük bir merakla başlamama rağmen kitabı yarım bıraktım. Okurken en zorlandığım kitaplardan biri oldu maalesef. Kitapta çokça kavram var ve ilerlememe rağmen pek bir şey anlayamadığımı fark ettim. Başladığım kitapları yarıda bırakmayı seven biri değilim ama okumak için kendimi zorlamanın bana hiçbir faydasının olmayacağını düşünerek yarıda bıraktım. Okumak sadece vakit kaybı olacaktı, belki ilerleyen dönemde devam ederim…
Kaygı Kavramı
Okuyacaklarıma Ekle
207 syf.
·
8 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
"Bence bu, her insanın katetmesi gereken bir yoldur; ne yitip gitmeyi, ne de Kaygı'ya boyun eğmeyi seçmeden kaygılı olmayı öğrenmek. Doğru bir biçimde kaygılı olmayı öğrenen kişi, nihai noktayı da öğrenmiş demektir." "Korku ve Titreme" yayımlandıktan bir yıl sonra yayımlanan bu kitap, bir anlamda önceki kitabın tamamlayıcısı oldu. "Kaygı" kavramı Kierkegaard felsefesinde çok önemli yer tutar, anlamı bir de Yasemin Akış'ın "Kierkegaard'da Kaygı Kavramı" kitabından okuyalım: "Vigilius Haufniensis, bildiğimiz ismiyle Søren Kierkegaard, kaygıyı bir uçurumun sınırında durduğumuzda hissettiğimiz baş dönmesine benzetir. Adımını uçurumun belirsizliğine doğru atmanın ya da atmamanın kararını verebilecek olmak ve tüm olasılıkların bir an için önümüzde serili olması hali insanda bu baş dönmesini meydana getirir. Benzer şekilde kaygı, olanaklar arasında seçim yapmanın sorumluluğunun bireye ait olduğu her durumda ortaya çıkan baş dönmesidir. Uçurumun kenarından aşağıya bakıp başı dönen bir insan gibi, özgürlük kendi olanaklarını seyreder. Kendi kendisiyle ilişki kurma olanağını ve bu ilişkiden sorumlu olmanın zorunluluğunu keşfeder. Bu nedenle kaygı hem ona doğru itildiğimiz hem de ondan kaçındığımız “sempatik bir antipati, antipatik bir sempati”dir. Üstad, yine "Korku ve Titreme" eserinde olduğu gibi tarihsel bir olayla başlıyor. Önceki kitabında İbrahim'den yola çıkmıştı, bu kez Adem ve 'Mevrus Günah' konseptinden yola çıkıyor. Yine, önceki kitaba benzer şekilde olayla ve Hristiyan inancıyla sınırlı kalmıyor elbette. -öyle olsa Kierkegaard olur muydu zaten?- Kitabı okuduğum her satırda zihnimin içinde yankılanıyor aynı cümle; "O bizi dünyanın kötü şekilde hayal kırıklığına uğrattığı, normalde bizi ayakta tutan duygularımızın yanılsamalarına yenilip içine düştüğümüz karanlıkları çok iyi anlayan bir arkadaşa ihtiyacımız olduğu zamanlarda yönelebileceğimiz, onları dağıtacak az sayıdaki filozoftan biridir." Kierkegaard, bu eserde tamamen bunu yapıyor desek yeridir. Korku ile kaygıyı ayırarak başlıyor işe üstad. Bu noktada da her zaman olduğu gibi 'tikellik' önemini vurguluyor. ---------------- "kişinin yapacağı seçim iyi ile kötü arasında değil, estetik ile etik arasındadır. insanın üzerinde umutsuzluğa kapıldığı 'ben', sonlu bir 'ben'dir; kendisiyle ilgili seçim yapılacak 'ben' ise mutlak bir 'ben'dir." Korku, Adem ve günah ile yeryüzünde bulunmuştur ama bu 'korku' yaşayan insanlara mı mâl edilmelidir? Diğer taraftan, Adem'den tamamen koparabiliriz miyiz insanı? "Her birey, hem kendisi, hem de türün kendisidir." Yaşayan insanların kapılması gereken duygu 'kaygı' ona göre. Buradaki fark şu, günümüzdeki genel görüşe göre 'kaygı' kaçınılması gereken bir kavram, insan yaşamını zorlaştırır ve yaşamın kaçmasına neden olur. Kierkegaard'a göre ise öyle değil. Baştaki cümleye bakalım yeniden: "Bence bu, her insanın katetmesi gereken bir yoldur; ne yitip gitmeyi, ne de Kaygı'ya boyun eğmeyi seçmeden kaygılı olmayı öğrenmek." Kaygı, insanı yaşamdan koparmaz, tam tersine tikel bireyi yaşama çeker. Tikel birey, Kaygı olmadan yaşayamaz. Burada seçim yapılması gereken şudur ki, kaygı, korkuya mı dönüşecek yoksa kişi kaygısını kucaklayacak mı? Üstada göre, ikincisi sadece daha cazip değil, olması gereken durum. Yoksa kişinin yitip gitmesi, Dünya'dan kopması kaçınılmaz olur. Kaygıdan uzak durmaya çalışmak, kişinin kendisini kandırmaya çalışmasından başka bir şey değil ona göre. Camus'nun "saçmalık ya da uyumsuzluk 'her sokağın dönemecinde her adamın yüzüne çarpabilir." diyerek, vurgulamak istediği de başka birşey mi? Kaygı neden insani bir duygu ve gerekli, ona bakalım: "İnsan, hayvan ya da melek türünden olsaydı kaygı içinde olamazdı; o, bir sentez olduğu için kaygı duymaya muktedirdir, kaygısı derinleştikçe kendisi de yücelir. Bu, düşünüldüğü gibi, dışsal olana ilişkin, kişinin ötesinde değil, kendisinin ürettiği bir kaygıdır." --------------- "dışarıya dönüklük, nesnel doğrunun peşinden gitmek dolaysız Ben bilincinin yoksunluğuyla sonuçlanır." Yine tikel bireyin önemi yüzümüze vuruluyor... Belki Stirner'den de yardım isteyebiliriz burada: "neymiş benim üstlenmem gereken o bir sürü mesele? öncelikle iyi meseleleri benimsemeliymişim, sonra tanrı meselesini, insanlık, hakikat, özgürlük, insaniyet, adalet meselelerini; dahası halkımın, hükümdarımın, vatanımın meselelerini, ayrıca tin meselesini ve daha binlerce başka meseleyi... bir tek benim kendi meselem hiçbir zaman benim meselem olmamalıymış!" diyordu o da. Kierkegaard da bunun peşinde işte tam olarak. "Dışarıya dönüklük" ile belirtilen belki yerindedir, belki doğaldır ama sonuçta Ben bilincinin yok olması tehlikesi doğar. Bu olursa ne olur? Dünya, değerler karmaşası içinde olur işte, 200 yıl önce büyük adamları dinleseydik fena olmazdı sanki. --------- 'Olanaklılık' kavramına dönüyor sonra; "Olanaklılık açısından her şey eşit derecede olanaklıdır; olanak tarafından yetiştirilen kişi, korkutan ve haz veren şeyleri aynı derecede kavrar. Böyle bir kişi olanaklılık okulundan mezundur; hayattan bir şey elde edemeyeceğini, dehşetin, yitip gitmenin, yok olmanın yanı başında olduğunu, bir çocuğun alfabeyi bildiğinden daha iyi bilir." Olanaklılık, tam anlamıyla olumlu değildir. Öyle olsa, 'demonik' olurdu ve Ben bilincini yok ederdi. Olanaklılık, korkutan şeyleri de içerir, bu yüzüyle Kaygı'ya aittir. ------------ "İnsan" ve "kaygı" ile bitirelim... "İnsan, ruh ile bedenin bir sentezidir; ama iki terim, bir üçüncü tarafından birleştirilmedikçe, sentezden söz etmek olanaksızdır: üçüncü terim Tin'dir. (...) Tin, kendisine kaygı ile bağlanır. Kaygıyı çıkarın, Tin ayakta duramaz; bu durumda Tin, kendisini kendi dışında bulur. Kaygıdan kaçmaya çalışır, yapamaz, çünkü onu sever; kaygıyı gerçekten sevmek ister, yapamaz, çünkü ondan kaçmaya çalışır."
Kaygı Kavramı
Okuyacaklarıma Ekle
184 syf.
Eserleriyle büyük bir ''yaşam olumlaması'' felsefesi yaratan Kierkegaard'ın insanın özellikle de kendi yarattığı sistem içerisinde edindiği ve bir türlü yok edemediği kaygı olgusunu felsefi bir dille anlatıp, ''kaygı'' üzerinden bile yaşamı olumladığı güzel eseridir. dili bayağı ağır olduğu için bazı yerleri tekrar etmemek imkansız. en basit tabiriyle kaygıyı masumiyet ile ilişkilendirip bundan mutlu olmamız gerektiğini açarak anlatmış bize. Kaygıyı Tin olgusunun vazgeçilmez bir öğesi olarak görüyor Kierkegaard; “İnsan kaygıdan kaçmaya çalışır, yapamaz, çünkü onu sever; kaygıyı gerçekten sevmek ister, yapamaz, çünkü ondan kaçmaya çalışır.” diyerek bunu teşhis eder. Özellikle günümüz sisteminin yarattığı insan profili için okunması oldukça önemli bir kitap bence. çünkü hepimiz içine çekildiğimiz bu sistemde belli kaygı* noktalarına yerleştirilmiş vaziyetteyiz. Kierkegaard da sanki bizi görmüş de hadi gülümseyin biraz der gibi.
Kaygı Kavramı
Okuyacaklarıma Ekle
163 syf.
·
5 günde
·
7/10 puan
Çeviri konusunda hassasiyet sahibi olanların kitabı edinmeden önce bir göz atmalarını tavsiye ederim. Kitabı okurken bazı bölümlerde çeviri dolayısıyla dikkat kaybına uğradım. Çevirmen aynı kavramları farklı yerlerde farklı şekilde çevirmiş. Bunun bilinçli, anlam farkı yaratmaya yönelik olduğuna dair herhangi bir dipnot da eklenmemiş. Kimi yerde "zafer" kimi yerde "utku", kimi yerde "pişmanlık" kimi yerde "nedamet" kullanılmasının gerekçesi dipnot olarak verilirse daha faydalı olabilirdi.
Kaygı Kavramı
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.