Kayıp Söz

·
Okunma
·
Beğeni
·
1984
Gösterim
Adı:
Kayıp Söz
Baskı tarihi:
5 Eylül 2017
Sayfa sayısı:
448
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750726118
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Kayıp Söz
Kayıp Söz
Artık yazamaz olmuş, sözü yitirmiş bir yazar. Tutkulu bir bilim kadını olan karısı ve kendisine dayatılan başarı ölçütlerini reddedip dünyayı saran şiddetten kaçmak için uzak adalara sığınan oğulları. Destanların çağrısı ve ezilmişliğin isyanıyla çıktığı dağların şiddetinden kaçan bir Kürt genci. Töreden kaçan gencecik bir kız. Bir itirafçı. İstanbul’da, bir canlı bombanın kör saldırısında parçaları dört bir yana dağılan bir yabancı. Güneydoğu’da bir şehir, özel bir kadın, özel bir yaşam. Norveç’te küçücük bir ada, hiç gelmeyecek masal prensesi annesini bekleyen bir çocuk.

Şiddet nerede başlar? Laboratuvarda deney hayvanlarını keserken mi, savaşta ölürken, öldürürken mi? Çocuğuna kendi değerlerini dayatırken mi, insanın acısının fotoğrafını çekerken mi? Töreyi uygularken mi, sevişirken mi, yoksa yabancıyı ötekileştirirken mi?

Bir söz arıyordu: kaynağı kurumuş, yitik sözü. Bir ses duydu: “Zarok Kuştin! Çocuğu öldürdüler!” Çığlığın peşine takıldı, uzaklara gitti, insana ulaştı ve sözü buldu.

24 dile çevrilen Kayıp Söz’de Oya Baydar, şiddetin ve savaşın yıkıcılığını anlatıyor.
356 syf.
·17 günde·6/10
Oya Baydar bu kitabında, sosyolojik açıdan doğu sorununu, hem bireysel hem toplumsal kimlik arayışını, anne-baba-çocuk ilişkileri üzerinden kuşak çatışmalarını, parçalanan dünyayı ele alıyor. Ana karakterlerden Elif, hırslı, çalışkan, eşi ve çocuğuyla ilişkilerini iyi kurmayı başaramamış bir bilim insanı. Ömer, popüler kültüre hitap eden ancak suya sabuna dokunmayan romanlar yazıp çok sayıda okuyucuya ulaşmış ancak o güne kadar yazdıklarıyla toplumun önemli sorunlarını görmezden gelmiş, son dönemlerinde de boşluğa düşmüş ve artık yazamayan bir yazar.

Roman, Ömer'in, Ankara otogarında bir asker uğurlama törenine ve o esnada bir Kürt kızın vurulmasına şahit olmasıyla başlıyor. Ömer, yazar olarak aradığı kayıp sözün peşine düşüp, doğuya gider.
Aynı zaman diliminde, eşi Elif ise bir bilim konferansına katılmak üzere Batıya, Kopenhag'a gider. Uzun zamandır uzak kaldıkları, çocukluğundan beri ilişki kurmayı başaramadıkları oğulları Deniz'i de ziyaret etmeye karar verir.

Ömer,Elif ve Deniz ekseninde gelişen ve iç içe geçen olaylarla bir çok izlek okuyoruz romanda. Alt katmanında ise Türkiye'nin doğu sorununun bir çok boyutu romanda ele alınmış.

Şahsen küçük bir eleştirim şu olabilir; anlattığı hikayenin içinde, yazarın taraflı varlığı çok fazla hissediliyor.

Türkiye'nin doğu sorunuyla ilgili okuma yapmak ve farklı bakış açılarını görmek isteyenlere tavsiye edebileceğim bir kitap.
356 syf.
·Puan vermedi
Hem artık yazamayan bir yazar hemde bir anne...Kendi hayatında bulduğu sözlerdir yazamadıkları... Nefes kesen , heyecanlı bir hikaye.. Aslında insanla vicdanın çelişkili hikayesi ...
356 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Doğunun sosyal ve toplumsal sorunları tüm çıplaklığıyla ele alınmış. İlk başta yazım tarzı size bize sıkıcı gelebilir ama ilk 50-100 sayfadan sonra okuması oldukça kolay hale geliyor. Metin ister istemez sizi içine çekiyor. Karakterler oldukça sınırlı. Annelik yapamayan bir anne. Yazamayan bir yazar. Töreden ve örgütten kaçar genç bir çift. Onları birbirine bağlayan bir bebek Umut. Her şey aşçında Umut’un anne karnında kör bir kurşunla daha doğmadan ölmesiyle başlıyor. Yazarla tanışmaları da bu vesileyle gerçekleşiyor. Yazarın onlara sahip çıkması insanın duygu seline girmesine sebep oluyor. Tabii daha sonra öğreniyorsunuz ki bebek Mahmut’tan değil. Her karakterin kendi içindeki yaraları tramvaları var. İçinize işliyor okurken. Yazar çoğu eserinde Doğu sorununu işlerken bu sefer çok daha farklı bir yönden bakmış. Tamamen olay odaklı değil karakterler üzerinden bize doğuyu anlatmış. Ucundan kıyısından bile olsa kesinlikle kendinizden bir şeyler bulabilirsiniz romanda. Hacmi ve yazıların küçüklüğü sizi korkutmasın. Yazar yine kendini ve kalemini konuşturmuş. Zaten yazarı tanıyanlar ondan kötü bir eser çıkmayacağını bildiği için gözü kapalı güvenip başlayabilirler kitabı okumaya. Çok fazla konuşulacak şey yok aslında söylenmesi gereken her şey söylenmiş kitapta. Okuyup görmek en iyisi.
356 syf.
·15 günde·Puan vermedi
Oya Baydar, romanlarında okurlarına vermek istediği mesajı okuyucuyu sıkmadan, merak içinde bırakarak, kitabı siyasetin içinde boğmadan iletiyor. 'Acaba olaylar nasıl gelişecek?' diye sorarken kitabın son sayfasında buluyorsunuz kendinizi. Kitabın sonuna geldiğinizde sadece bir olay çözülmüş olmuyor, aynı zamanda durumlara farklı bir pencereden de bakmış oluyorsunuz. Bu açıdan Oya Baydar romanları kişinin bam teline dokunup insanlık duygularını titreştiriyor; tüm bunların böyle bir yanı da varmış, dedirtiyor. Yazarın, gerçeği kurgunun içinde harmanlayışını çok başarılı buluyorum özellikle. Doğu'da yaşayan Kürt insanının acılarını ifade edişiyle ve psikoljik tahlilleriyle okuyucuda sarsıcı bir etki yaratıyor.
Roman, bilenen bir yazar olan ve uzun zamandır yazamadığı için sözü bulmaya çalışan Ömer Eren, başarılı bir bilim insanı olan ve oğlu ile arasındaki kopuk ilişkisini düzeltmek isteyen Elif, yetişkinliğine kadar ailesinin istediklerini yapıp onlara yetmeye çalışan Ömer Eren ve Elif'in oğlu Deniz ve Ömer Eren ile bir otobüs garında tanışan, töreden kaçan Zelal ve dağlardaki şiddetten kaçan Mahmut adındaki 2 çift üzerinde dönüyor. Tabii bir de Ömer Eren'in Doğu'da tanıştığı sevgili Jiyan'ımız var.
Kitabın arka kapağında da yazdığı gibi Oya Baydar bu romanında şiddeti merkeze almış. Bize "Şiddet nerede başlar?" sorusunu soruyor. Daha doğrusu, bu soruyu kendimize sormamızı istiyor. Şiddet nasıl başlar? Bir sineği öldürmekle bir insanı öldürmek arasındaki fark nerede başlar ve nerede biter? Ve tüm bu soruları birini en doğuya diğerini ise en batıya gönderdiği iki karakterle cevaplandırıyor.

Oya Baydar'ın kalemini, Anadolu insanının sesi oluşunu hep çok sevdim. Dilerim daha çok yazar da bakacak daha çok penceremiz olur.
356 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10
Kitapta geçen belli başlı karakterler:

Ömer; Çağın gerektirdiği kitaplar yazan, sözü yitirdiğini düşünen ve bundan dolayı içten içe vicdan azabı duyan, asıl yazmak istediklerini yazamayan eski tüfek bir devrimci, bir yazar: "Bunları yazmalı. Daha şiirsel bir dille, çok daha derin düşünceler ve sonsuz geniş bir yürekle, ama bir o kadar yapmacıksız, bir o kadar sahici yazmalı. Kim okursa okusun, kaç satarsa satsın, kim lanetlerse lanetlesin, yok olmayı göze alarak, kendine dönüp sözü yeniden bularak yazmalı."s.47
"İşi rutine bindirdikçe, cafcaflı cümleleri sabun köpüğü konular üzerine maharetle döşedikçe, insanların görmek, duymak istemedikleri büyük konulardan, gerçek insanlık hallerinden uzaklaştıkça daha çok sattım. Hep sermayeden yedim, içimi tükettim: aşkı, inancı, umudu, insanı... sözcüklerden gerçek söze götüren iç zenginliğinin tümünü. İçin tükenince söz de tükendi. Oysa bir tek söz kalmıştı elimde. Şimdi bomboşum."s.156

Elif; fareler üzerinde deneyler yapan, Nobel hayalleri kuran, Ömer'in eşi, Deniz'in annesi, başarılı ve hırslı bir bilim kadını. Hakkında bir şeyler yazma konusunda en zorlandığım, bana en uzak olan karakter. Sanırım hırsından, şefkatten yoksun olmasından dolayı pek sevemedim kendisini.

Deniz; Anne ve babasının beklentilerini karşılayamadığı için kendisini yetersiz ve değersiz hisseden/hissettirilen, teslimiyet içinde olan ancak buna rağmen tutunamayan bir yaşam kaçağı: "Kendilerince doğru değerler uğruna; bilim için, devrim için, barış için, her neyse o değerler, onlar için feda edilmiş bir evlat yitik sayılmıyordu. Oysa ben yitik oğulum gözlerinde ve yüreklerinde."s.86.

Mahmut; örgütten, dağdan, devletten kaçan, yolu ve gönlü töreden kaçan Zelal ile kesişen bir kaçak/terörist/gerilla...

Jiyan; eczacı, kanaat önderi denilebilecek kadar saygı duyulan ve sevilen, eşini faili meçhul bir cinayette kaybeden sıradışı, güçlü ve yöresinde etkili bir kadın.(Bana gerçeğe en uzak gelen karakterdir kendisi)

Dili akıcı, anlaşılır ve yalın olduğu için bir çırpıda bitirebileceğiniz bir kitap. Ancak edebî anlatımlı metinleri seven biriyseniz bu açıdan sizi tatmin etmeme ihtimali var.

Kitabın bana düşündürdüklerine hissettirdiklerine gelecek olursam dünyanın herhangi bir köşesinin güvenli olmaması konusunda ben de aynı fikirdeyim. Kaçmak, kafamızı kuma gömmek çözüm değil. Risk, tehlike nerede olursanız olun, dünyanın her köşesinde mevcut. Kaçıp bir yerlere sığınmak ne yazık ki dünyadaki kötülüklerden bizi koruyamaz.

Doğu sorunu ya da terör olayına gelecek olursak ki kitaptaki asıl mesele de bu zaten; yazarın her kesimden insanın görüşünü yansıtma konusunda başarılı olduğunu daha doğrusu böyle bir amacının olduğunu düşünmüyorum. Terör olayının öncelikli mağdurları tabi ki terörle iç içe yaşayan, doğrudan etkilenen bölge insanlarıdır. Ancak şehit ve gazi yakınlarının azımsanmayacak bir kesim ve şehit yakınlarının da hislerine yer verilmesi kitabı daha güzel kılabilir miydi, diye kendime sormadan da edemiyorum. Sadece bir yerde askerlerini operasyonda kaybetmiş olan bir komutanın öfkesine yer veriliyor ancak bu da yeterli değil. Keşke şehit yakınlarının düşüncelerini, hislerini de yansıtabilecek bir karakter de kitaba dahil edilebilseydi diyorum. Peki benim bu dileğimin gerçekleşmesi mümkün müydü? Sanırım mümkün değildi. Çünkü kitaba baktığım zaman asıl amacın toplumun büyük kesiminin dışında kalan, ötekileşen ya da ötekileştirilenle empati kurmayı öncelikle hedeflediğini düşünüyorum. Bu sebepten kitaba getirilebilecek tek eleştiri olsa olsa milliyetçi/muhafazakar insanların olaylara bakış açısına yer verilmemesi olabilir.

Sonuç olarak kitabın çok önemli ve değerli olduğunu düşünüyorum. Ancak birbirimizi anlarsak, anlamaya çalışır, her şeyi konuşabilirsek problemlerimizi çözebiliriz. Sevmediğimiz, nefret ettiğimiz insanların bile düşüncelerini duyabilmeliyiz ki yaratıcı ve yapıcı çözümler bulabilelim.

Son olarak kitap önerisi için UmAy'a teşekkür ederim. Yazar ve kitap ile tanışmama vesile olduğu için minnettarım. Gönül isterdi ki beraber, senkronize okuyabilelim.

Keyifli okumalar dilerim..
"Doğu: Memur babalarımızın, asker babalarımızın zorunlu Şark hizmetini yaptığı uzak ülke. Sınır boylarına konuşlanmış garnizonlarda, ileri karakollarda yaşayan subay ailelerinin, çakal ulumalarını düşman baskını sandıkları; çocukların korkuyla yorganların altına sakladıkları; kuzeyinde karların erimediği, güneyinde akreplerin sıcaktan kavrulduğu; her biri büyülü, sakıncalı dillerin - Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Süryanice, Arapça, Gürcüce - acılı, bulgurlu tadını taşıyan eşsiz yiyeceklerin boğma rakıya katık yapıldığı; yoksul kaçakçılarının, yiğit ve masum eski zaman eşkıyalarının, Mehmetçiklerin ve gerillaları mayın tarlalarında, ya da çatışmalarda öldürüldükleri - çok öldürüldükleri, hep öldürüldükleri -, isyanların, tehcirlerin, savaşların, göçlerin ülkesi. Bir coğrafya, bir iklim olmaktan çıkıp korkularımızı, düşmanlıklarımızı, dostluklarımızı, yaşama ve insana dair inançlarımızı aynasında sınadığımız; sınavın ağırlığına dayanamayıp da unutmayı, suçlanacağımıza suçlamayı yeğlediğimiz uzak toprak. Yaralanmış, aşınmış aydın vicdanlarımızı yuğup yıkayacağımızı umduğumuz bir pınar. Çağın yıkıntılarının altında kalmış işçi sınıfı bizleri terk ettiğinden beri, - yoksa biz miydik terk eden? - yenilginin yaralarını sarmak, yılgınlığımızı yorgunluğumuzu gizlemek için son sığınak."
"Büyümüştük, ilkokul kitaplarımızdaki 'gitmesek de, görmesek de bizim olan köyler'e inanmıyorduk artık. Gidip görmedikçe, köprüler kurmadıkça hiçbir yerin bizim olmadığını anlamaya başlamıştık. İyi niyet köprüleri kurmanın da yetmediğini, karşı tarafa geçmek gerektiğini, ama kurduğumuz köprülerin yeterince sağlam, yeterince geniş olmadığını bilmiyorduk henüz, öğrenecektik."
"Ne kaldı aşktan geriye? Otuz yıl sonra ne kalır? Bırakılanın bırakılan yerde bulunmaması korkusu, ayrılıkların ilişkiyi kemiren sinsi gücünden duyulan endişe, yitirme kaygısı. Tenin ateşinin sönümlendiği, erişilmezliğin çekiciliğinin yittiği yerde başlayan yumuşacık, güven dolu alışkanlık. Bir çeşit yaşam konforu, "orada biri var" duygusu."
"Uğultuyu, fısıltıyı, bağırışı, konuşmayı, müziği, doğanın sesini, sessizliğini duyarsınız, ama çığlığı duymazsınız. Çığlık üzerinize kapanır, sizi sarar, kuşatır; beş duyuya altıncısı da eklenerek tek bir duygu olur, hücrelerinize saplanır."
"Acıları, güçlükleri gelecek güzel günler umuduna dönüştüren tutkulu çabalarımız, sadece bu ülkenin değil insanlığın aydınlık geleceğinin anahtarları elimizde tuttuğumuz inancı, yüreklerimizi yakan kanımızı ateşleyen devrim rüyası."
"Erkekler en yakın arkadaşlarıyla bile paylaşmazlar acılarını, çünkü acılar yenilgi gibi gelir onlara. Güçsüzlüklerini en yakınlarına bile göstermekten çekinirler. Erkeklerin dert ortağı yoktur, çünkü derdi olmak zaaftır onlar için."
"Canlıyı kumaş parçası sayabilir mi insan? Bir cana karşılık binlerce can, bir hayata karşılık binlerce hayat. Peki o tek canın, o tek hayatın hesabını kim verecek? Bütün cinayetleri meşru kılmaz mı çoğunluğun yararı ilkesi?"

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kayıp Söz
Baskı tarihi:
5 Eylül 2017
Sayfa sayısı:
448
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750726118
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
Baskılar:
Kayıp Söz
Kayıp Söz
Artık yazamaz olmuş, sözü yitirmiş bir yazar. Tutkulu bir bilim kadını olan karısı ve kendisine dayatılan başarı ölçütlerini reddedip dünyayı saran şiddetten kaçmak için uzak adalara sığınan oğulları. Destanların çağrısı ve ezilmişliğin isyanıyla çıktığı dağların şiddetinden kaçan bir Kürt genci. Töreden kaçan gencecik bir kız. Bir itirafçı. İstanbul’da, bir canlı bombanın kör saldırısında parçaları dört bir yana dağılan bir yabancı. Güneydoğu’da bir şehir, özel bir kadın, özel bir yaşam. Norveç’te küçücük bir ada, hiç gelmeyecek masal prensesi annesini bekleyen bir çocuk.

Şiddet nerede başlar? Laboratuvarda deney hayvanlarını keserken mi, savaşta ölürken, öldürürken mi? Çocuğuna kendi değerlerini dayatırken mi, insanın acısının fotoğrafını çekerken mi? Töreyi uygularken mi, sevişirken mi, yoksa yabancıyı ötekileştirirken mi?

Bir söz arıyordu: kaynağı kurumuş, yitik sözü. Bir ses duydu: “Zarok Kuştin! Çocuğu öldürdüler!” Çığlığın peşine takıldı, uzaklara gitti, insana ulaştı ve sözü buldu.

24 dile çevrilen Kayıp Söz’de Oya Baydar, şiddetin ve savaşın yıkıcılığını anlatıyor.

Kitabı okuyanlar 127 okur

  • Gülcan Kaya
  • Can Karakuş
  • ilayda
  • Özkan Konu

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%2.5 (1)
9
%0
8
%0
7
%2.5 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0