1000Kitap Logosu
Kehribar Geçidi (Ciltli)

Kehribar Geçidi (Ciltli)

Okuyacaklarıma Ekle
TAKİP ET
Kitapyurdu.com
75TL ve üzeri tüm siparişlerde Kargo Bedava!

Hakkında

608 sayfa ·
Tahmini okuma süresi: 17 sa. 14 dk.
Adı
Kehribar Geçidi (Ciltli)
Basım
Türkçe · Türkiye · Timaş Yayınları · 22 Kasım 2021 · Ciltli · 9786050843651
Diğer baskılar
Kehribar Geçidi (Ciltli)
Kehribar Geçidi
Kusurlu bir sikke elden ele, keseden keseye geçerek bütün Roma’yı nasıl dolaşır? Hikâyeyi hikâyeye, yolu yolcuya, rüyayı rüyete, yedi kişiyi erdemli bir köpeğe nasıl bağlar? Gölgelerin mağarasına dönen haberci her defasında niye taşlanır? Kehribar Geçidi, MS 300’lü yıllarda İmparator Diocletianus Roma’sında bu sorulara cevap arıyor. Okuyucularını Forum’un, Colosseum’un, Senato’nun, Tiber ırmağının, Şifa Tapınağı’nın, sonradan kaybedilmiş veya hiç edinilmemiş özgürlüklerin, hitabetin, yazmaların, lâhitlerin, şifalı otların, kurtların kuşların, dağların, en dehşetli dövüşlerin, toga picta’nın ve dikenli deniz salyangozlarının arasında uzun bir yolculuğa davet ediyor. Berrak fakat derin dili, karakterlerinin canlılığı, olaylarının sürükleyiciliği, dönemsel detaylarının zenginliği, can yakıcı meselelerinin her daim geçerliliği ile tarihin özel bir noktasından çekip çıkarılmış olsa da evrensel insanlık hallerine dair söyleyecek sözü olan destansı bir başyapıt. Sekiz yıllık bir emeğin sonucu. “Sanki ölmüşüz de bu dünyadaki günlerimizi anarak konuşuyoruz seninle. Sanki bu dünyadaki yaşamımız bitmiş de biri, bütün dertlerimize dönüp şöyle bir bakalım diye omuzumuzu okşar gibi. Bitti artık, geçti, der gibi.” (Tanıtım Bülteninden)
Fiyatlar
Kitapyurdu.com
75TL ve üzeri tüm siparişlerde Kargo Bedava!
İdefix
idefix.com

Okurlar

Kadın
% 80.4
Erkek
% 19.6
0-12 Yaş
13-17 Yaş
18-24 Yaş
25-34 Yaş
35-44 Yaş
45-54 Yaş
55-64 Yaş
65+ Yaş
8.8
10 üzerinden
300 Puan · 94 İnceleme
608 syf.
·
16 günde
·
10/10 puan
Kehribar Geçidi - Nazan BEKİROĞLU (Ruhum hayattan tiksindi!)
Kitap bitti, ben tükendim. Laf olsun diye değil, öyle ki damarlarımdan kanın çekildiğini hissettim, azar azar, acıta acıta... Her cümlede öyle bir sızı... Okurken sizle de paylaştım birçoğunu. Tükenirken sizi de tükettim. Kehribar Geçidi... Yedi Uyurlar'ı hiç duymuş muydunuz? Okuyacağım kitapları genelde önceden araştırır, ona göre okurum, ön bilgim olur. Bu defa bodoslama daldım bu esere. Elime geçer geçmez, sıcağı sıcağına... Nereden esinlenmiş, neyden yola çıkmış yazar hiçbir bilgim yoktu. Okuya okuya keşfettim her şeyini. Yılın son kitabı olmasını planlamıştım. Öylesine alt üst etti ki beni bu seneye sarktı. Daha da sarkacaktı yüzüme bir soğuk su çarpmasaydım. Sıcağı sıcağına yaptığım bir inceleme oldu. O kadar hassas noktalara değinmiş ki yazar, duygu yoğunluğu ile neyden nasıl ve ne kadar bahsedeceğimi bilemiyorum. Darmadağın ruhumla sıvadım kollarımı. İster istemez "spoiler" de içerdi. Bilerek okuyun ki çok az şeye hevesimizin kaldığı şu dünyada kitaba olan hevesimiz kaçmasın. Eskiler bilir (çok eskiler demeyim, yaşlı hissetmeyelim) Deli Yürek diye bir dizi vardı. Kuşçu karakteri bir taşlama söylerken oldukça etkilenmiştim: "Bu çağın düzeni Bu çağın düzeni Olmaz olsun Alçağın düzeni" Öyle zamanlar vardır ki nefret ederiz yaşadığımız çağdan. Hatta Cahit Zarifoğlu "Ben bu çağdan nefret ettim. Etimle, kemiğimle nefret ettim." der. Sahi, sorun çağda mı yoksa o çağı öyle bir çağ yapan insanlarda mıdır? Milattan sonra 300'de başlıyor eser. Dönemin güçlü Roma'sı... Öyle bir imparator var ki başında dünyada tek bir Hristiyan bırakmamaya ant içmiş. Hristiyan olduğu düşünülenler mahkeme edilip acımasızca ölüme mahkum ediliyor. Puta tapmamak en büyük suç. Öyle ki Hristiyan olduğu için öldürülen kim varsa yedi göbek sülalesi de yüzünde o "kara leke"yi taşıyor. Her dönemde olduğu gibi o dönemde de güce karşı boyun eğmeyen insanlar var. Var ama o kadar az ki... Bunlar bir mağaraya çekiliyorlar Roma'nın bir gün yıkılmasını dileyerek. Ve o mağarada uyuyakalıyorlar. Ne kadar deliksiz uyuyabilir insan? Birkaç saat? Bir gece? Peki ya 309 yıl? Peki yıkılan her kötü şeyin yerine iyisi mi gelir? Hep düşünmüşüzdür başka bir çağda yaşamış olmayı. Hatta bizzat kendim hep şu cümleyi kurarım: Ben bu çağın adamı değilim. Peki bize başka bir çağda yaşama şansı verilse ne cevap verirdik? Şu anki hiçbir sevdiğimiz doğmamış ya da hepsinin ölmüş olduğu bir çağ? Hadi kabul ettik diyelim. Gittiğimiz çağda her şey güllük gülistanlık mı bulunacak? Fıtrat değişecek mi? Daha iyi bir dünya ile mi karşı karşıya kalacağız? Hangi çağı seçersek seçelim, ölümümüzden yüz yıl sonra bizi hatırlayan kimse kalmayacak değil mi? Belki mezarımız dahi belli olmayacak. Geriye yaptıklarımız, ya da yapamadıklarımız kalacak. Sahipsiz mezar olup gideceğiz. Yedi kişi, düşünceleri ne kadar benzer olsa da yedi farklı hayat! Kehribar renkli bir köpeğin yol gösterdiği bir yolculuk... En çok kimin hikayesinden etkilendiniz derseniz kuşkusuz Gezgin Al Mina olurdu. Neden zor tarihin her döneminde kız, kadın olmak? Hatta çocuk olmak... Hani dedim ya damarlarımdan kanım çekildi diye, ufacık mezarlar görmeye dayanmıyor yüreğim. Ne kadar adet varsa, ne kadar sığ düşünce varsa meydan okuyasım geliyor hepsine ve tüm sessiz kalanlara... "Gün gelir hissetmediğin acının da hesabı senden sorulur, kalbimden sorumsuzum sanma." (257) O kadar çok sorumluyuz ki kalbimizden. Kölelik kalktı, modern kölelikler geldi yerine. "Ama nüfus sayımlarında beni hâlâ sana soruyorlar." diyor eserde. Şimdi bizi, bize bile sormuyorlar. Kalabalıklar arasında yapayalnız yaşayıp gidiyoruz. "Kanadı kırık olduğu için yolları yürüyen bir kuş, denizde boğulan bir balık kadar yalnızım." (s. 96) Usul usul kapattım kitabın kapağını. "Ruhum hayattan tiksindi." diyor eserinde Nazan Bekiroğlu. Bunun nedenini de açıkça gösteriyor aslında, insan zalimdir, diyerek. Ne çağdan, ne hayattan tiksindik aslında, çağı çağ yapan, hayatı hayat yapan insanlardan tiksindik. Arenalarda insanların katliamını izleyenler ile şu an dünyadaki olumsuzlukları izleyenler arasında hiçbir fark yok. Çağdan falan değil, kendimizden tiksindik. Ve şimdi "Yükümü içime atsam da içimden atamıyordum." dediği yerdeyim yazarın. Kitap bitti, yüküyle bıraktı beni. Hani deriz ya "Hayatımızı değiştiren kitap" diye. Öyle bir kitap Kehribar Geçidi. Gerçekleri yüzümüze çarpan, içimize işleyen, okuduktan önceki bizle okuduktan sonraki bizi aynı kişi olmaktan çıkaran bir kitap.
Kehribar Geçidi (Ciltli)
Okuyacaklarıma Ekle
608 syf.
·
23 günde
·
Beğendi
·
Puan vermedi
Kehribar Geçidi, halk arasında Yedi Uyurlar, Ashab-ı Kehf isimleriyle bilinen yedi insan ve bir köpeğin kıssasından esinlenerek oluşturulmuş bir kurgu. Esinlenme diyorum çünkü hikâyenin aslı tam olarak bilinmiyor. Çeşitli din ve dillerde, kahramanları çeşitli isimlerle başka başka anlatılan bir öykü bu zira. Gerek Hristiyanlıkta gerekse İslam’da değeri olan bir yaşanmışlık… Protestanlığın yükselişiyle Hristiyanlıkta itibarının sarsıldığı söylense de Kur’an’ı Kerim’de Kehf Sûresi’nde ana hatları verilen bu kıssa değerini halen korumakta. Tarsus’taki Ashab-ı Kehf mağarasını ziyaret ettiğimde bilgilendirme panosundaki isimler dikkatimi çekmişti. Çünkü bu isimler İranlılar’ın Mardan Anjolos (Men of Anjolos) serisinde daha farklı isimlerle anlatılmıştı. Ayrıca olayların yaşandığı bölge de farklıydı. Daha sonra yaptığım araştırmada gördüm ki bu hikâyenin detayları ve yaşandığı yer tam olarak bilinmediği için efsaneleşen, başkalaşan çok kısmı var. Olayların yaşandığına isnat edilen 33 tane şehir varmış dünyada. Bunlardan dört tanesi de Türkiye’de (Selçuk (Efes), Afşin, Tarsus ve Lice) bulunuyor. Detaylar bu kadar bilinmezken, hikâyede bu kadar boşluklar varken, ‘evren boşluk kabul etmez’ hükmü gereğince boşluklar türlü şekilde doldurulmuş. Efsaneye varan söylenceler bile ortaya atılmış. Halbuki Kur’an’da sayı hakkında bile net bir şey söylenmiyor. Tek bildiğimiz; inancından dolayı zulüm gören gençlerin kaçarak bir mağaraya sığındığı ve orada 309 yıl uyuyup sonra uyandığı. “(Sonra gelenler) bilmedikleri konuda karanlığa taş atar gibi tahminler yürüterek, “Onlar üç kişidir; dördüncüleri de köpekleridir” diyecekler; “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir” diyecekler. “Onlar yedi kişidir, sekizincisi köpekleridir” diyecekler. De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir. Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Artık onlar hakkında gerçeği açıklama dışında tartışmaya girme ve kimseden de onlarla ilgili bilgi isteme!” (Kehf, 22) Bunca tafsilatlı girişten sonra kıssanın kitapla alakasına gelelim. Uzun bir giriş yapmamım nedeni bir ayrımı ortaya koymak. Nazan Hanım bu kitabında Ashab-ı Kehf’in kıssasını anlatmıyor. Eğer bu yanılgıya düşersek isimlerin ve karakterlerin daha da başka oluşuna itiraz edip bir çarpıtma olduğunu söyleyebiliriz. Halbuki bu bir kıssadan yola çıkan, daha geniş perspektifte uyuma-uyanma-uyandırmayı kapsayan bir esindir. Nazan Hanım, kendi ‘Yedi Uyurlar’ını oluşturarak onlar üzerinden zamanlar ötesi sözünü söylüyor. Bunu aynı zamanda şöyle de değerlendirebiliriz: Yazıcı, belli bir zamana ve mekâna sabitlenmiş Yedi Uyurlar’ı zaman ve mekândan kopararak onlara tarihsel olarak bir yolculuk yaptırıyor. 309 yıl sonra uyanmış olmak fiziksel olarak bir şeyler ifade etmektedir. Ancak bilinç düzeyinde basiret anlamında gelinen noktayı anlatmak o kadar kolay değildir. Hele de bakışlar, ufuklar ötesinde bir yere değmişse, uyanmış olanların uyuyanlara -ve dahi uyanmak istemeyenlere anlatacağı bir şey olamaz. “Gördükleri rüya değil apaçık bir rüyetti. Saf zamanın gölgeleri.” (Syf 574) Ayrıca Nazan Hanım’ın İmparator Diocletianus dışındaki ana karakterlerin isimlerinin hepsini (köpeğin ismi de dahil) değiştirmiş olmasını, aynı zamanda bildiği gerçeğe sonuna kadar bağlı okuru da rahatsız etmemek için yaptığını düşünüyorum. Çünkü burada olay aynı, 309 yıl sonra uyanmak olsa da kurgunun gücüyle daha başka bir şey anlatılmaya çalışılıyor. Yedi Uyurlar kıssasının temelinde zulme uğrama vardır. Bu kurguda da yazar, karakterlerini; köle-azatlı köle-yoksul, Romalı-Barbar-gezgin, genç-yaşlı karışık seçer. Ortak noktaları farklı yerlerden gelseler de aynı zulme uğramış olmaları, inançlarından dolayı horlanmaları, adaletsizliğe tahammül edememeleridir. Karakter bazındaki bu çeşitlilik, evrensel ve zamanlar ötesi bir kurgunun ipuçlarını verir bize. Çünkü zaman olarak Roma’nın yıkılışına yakın bir zaman seçilmiş olsa da anlatılan bütün bir insanlık tarihidir. Pagan zulmünü çeken, inancından dolayı diri diri yakılan İsevilerin, Paganize olmuş inançları hâkim olduğunda aynı zulmü devam ettirdiklerini görürüz. Zulmün öznesi ve nesnesi değişmiştir sadece. Gladyatör savaşlarını da görürüz, inanç tahakkümünü de. Cadı katlinde diri diri yakmayı da görürüz ilkel bağnazlığın diri diri çocuk gömmesini de… Efendi-köle, terbiye eden-terbiye edilen değişir ama resim değişmez. Saf inancın çilesini çekip kendini feda edenler, sonrakilerin sömürü nesnesi olmuş, devran mutat şekilde sürmüştür. Fiziki uyuyanların agâh uyanıp, rüyalarında rüyet bulmaları, içinde bulundukları toplumu gaflet uykusundan uyandırmaya yeter mi? Uyandırmak mümkün değilse, uyanmış halde uyuyanların şarkısına eşlik etmek mi? Yoksa sözünü sakınmadan zulme karşı yürümek mi? İşte size romanın derdi. ELEŞTİREL BAKIŞ Eseri eleştirel bakış açısıyla ele alırsak; lüzumundan fazla detayların özellikle romanın ilk yarısını yer yer boğduğunu söyleyebilirim. Bunun özellikle daha yeni yeni karakterleri tanımaya, romanın içine girmeye çalışan okuru sıktığını düşünüyorum. Nazan Hoca’nın romanlarına aşina olanlar onun ‘Değil mi ki…’ diye başlayan imzası haline gelmiş cümle kalıbını bilirler. Ancak bu kalıbın romanın ilk yarısında sık ve özensizce kullanıldığını gördüm. Bir yemekteki baharat eğer yemeğin esas tadını bastıracak kadar yoğunsa önce dili sonra algıyı yorar, hoş bir etki de bırakmaz gerisinde. Halbuki o baharat yerinde kullanıldığında yemeğin tadını çeşitlendiren, lezzetini artıran bir öğedir. ‘Değil mi ki’ kalıbını seven biri olarak ben böyle düşünüyorsam bu nötr okuyucuyu daha çok rahatsız edecektir. Romanın ikinci yarısında ise bu kalıbın daha az ve yerinde kullanıldığını ve bunların homojen dağıtıldığını gördüm. Birçok açıdan romanın ikinci yarısının ilk yarısından daha başarılı olduğu görüşündeyim. 309 yıl sonrasına uyanmak fikri düşünüldüğünde edebiyat için müthiş bir malzeme. Muhayyilenin genişliğiyle okurun merakı birleştiğinde bir de kıssayı bilenleri şaşırtacak bir son varsa çok keyifli bir okuma süreci olacaktır. Romanın en çok keyif aldığım kısımları da uyuyanların 309 yıl sonrasına uyandıkları an ve sonrasıydı zaten. Uyuyup 309 yıl sonra uyanmış olsak nasıl olurdu acaba? Kıssayı duyduğumdan beri sorarım bu soruyu… (8,5/10) youtube.com/watch?v=xJ2s9yljPas
Kehribar Geçidi (Ciltli)
Okuyacaklarıma Ekle
608 syf.
·
11 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
İlk incelemem Hocam Nazan Bekiroğlu’nun romanıyla olsun
Kitap tam bir Nazan Bekiroğlu klasiği… Konunun başlama, devam etme ve bitirilme şekli muazzam. Seçilen kelimeler, kurulan cümle yapıları, tamlamalar, benzetmeler, döneme ait gerek mekan gerekse duygulara ait betimlemeler eserin bir edebiyatçı elinden çıktığını net bir şekilde gösteriyor. Hep bildiğimiz Yedi Uyurlar hikayesinin bir uyarlaması. Nazan Bekiroğlu farklı halkalara ayırsa da kitap üç bölümden oluşmuş. İlk bölümde kahramanların detaylı anlatımları daha sonraki bölümlerin anlatımını zenginleştirmiş ve romana bir derinlik vermiş. Yine ilk bölümde Roma’nın Hristiyanlık öncesi Pagan din anlayışı o kadar güzel anlatılmış ki. Yine bu dönemde Hristiyanlara yapılan işkenceler sayfalar aktıkça sanki o an da yaşanıyormuş gibi canlı ve etkili. İkinci bölüm Kahramanların zulümden kaçarak bir mağaraya sığınmaları ve yüzyıllar sonra uyanmalarını anlatıyor. Son kısım sanırım kitabın asıl vurgulamak istediği ana fikri içeriyor: İlk dönemlerde Pagan anlayışa baş kaldıran, onun adetlerini lanetleyen ve bu uğurda diri diri yakılan, işkencelere tabi tutulan Hristiyanların zamanla nasıl da eski adetlere geri döndüğü, Hz. İsa’nın gösterdiği yoldan saptığı ve öğretilerini saptırdığını anlatıyor. Yüzyıllar içinde Hristiyanlığı ve Hz. İsa’yı nasıl da kendi istedikleri doğrultuda değiştirdiklerini. Edebi olarak muazzam, ilgilisi için detaylı ve değişik bakış açılı bir roman.
Kehribar Geçidi (Ciltli)
Okuyacaklarıma Ekle
608 syf.
Tarih Güçlü Bir İronidir
Nazan Bekiroğlu biz okurlarını uzun yıllar beklettikten sonra Kehribar Geçidi romanı ile yüreklerimize ve zihinlerimize su serpti. Ondan yeni kelime ve cümlelere hasret kalmış biri olarak romana sadece dört elle değil kalbimle de sarıldım; çünkü Nazan’ın cümleleri vardı. Konu olarak ‘Yedi Uyurları’ işlemiş görünse de aslında bu tema çevresinde bize insanın kim olduğunu, insanın zaman ve mekan karşısında evrilmediğini, görünürde değişse de özünü –iyiliği ve kötülüğü- hep taşıdığını, Roma İmparatorluğu’nun 600 yıllık tarihini anlatarak söylüyor. Çok katmanlı, bol karakterli bir roman olan Kehribar Geçidi, okurunu sıkmadan ama vicdanını sızlatan, düşüncesini yoran bir başyapıt. Aynı zamanda bana kalırsa güçlü bir ironi örneği. Romanı okuduktan sonra şöyle düşündüm: tarih insanlığın en büyük ironisidir. Neden mi böyle düşündürdü, kısaca açıklayayım. Hıristiyanlık ve Müslümanlık dinlerinde önemli bir yer edinen ‘Yedi Uyurlar’ aslında insanın insan karşısındaki inanç mücadelesidir. M.S. 300 yıllarında, Roma imparatoru Diocletianus’un zamanını okuyoruz romanda. Yedi kişi 600 sayfalık romanı yediye bölen yedi halka. Nazan Bekiroğlu her detayı düşünmüş, incelikle işlemiş romanda. Peki İsa’nın uğruna canını verdiği inancı nasıl olmuştu da hâlâ bu koca imparatorluğun kalbine girememişti. Kalbinde bu inancı taşıyanlar ise zulüm görüyorlardı. Romanı ve bu dönemi ‘Yedi Uyurlar’ gözüyle okuyoruz. Her birinin hikayesini, duygularını, acılarını, aşklarını ve hayatlarını okuyoruz. Onların nasıl bir araya geldiğini, kaçışlarını ve birbirlerine sığınışlarını okuyoruz. Nazan Bekiroğlu her romanında yaptığı gibi, kendine has dili ve anlatımıyla biz okurları kendine bir kere daha hayran bırakırken, romana kattığı duyguyla da roman kahramanlarının hayatlarını bize hissettiriyor. Romanın güçlü bir ironi örneğinin olmasının sebebi ise ‘Yedi Uyurlar’ Hıristiyanlığın yaşanmasını tek arzu olarak istemeleri ve romanın yıkılışını görmeleri iken, bu iç burukluğuyla, bu umut ve umutsuzlukla kaçtıkları Roma’dan, belki de kaçamadıkları Roma’dan bir mağaraya sığınırlar. Bu buruluk ve ne yapacaklarını bilmeme hali ile onları bir araya getiren Kehribar adlı köpekle uykuya dalarlar. Uyandıklarında bir gün geçtiğini sanırlar ama durum bu değildir. Zaman geçmiştir, akçeleri geçmez olmuştur. Roma’da Hıristiyanlığın yükselişini görürlerken insanlığın değişmediğini, insanın değişmediğini acı bir şekilde görürler. Bunun için miydi inancı uğruna diri diri yakılan dindaşlarının mücadelesi? Nazan Bekiroğlu kiliselerin nasıl güçlenmeye başladığını ve yozlaşmaya da en başından müsaade ettiklerini ustaca gösteriyor bize ‘Yedi Uyurların’ gözünden. Bir zamanlar Hıristiyan oldukları için yanan insanlar varken, şimdi de Hıristiyan olmadıkları için yanan insanlar vardır. Yani hiçbir şey değişmemiştir. İnsan aynı insandır. Acı aynı acı. Tam da bu noktada tarih güçlü bir ironi olarak çıkıyor karşımıza. Uğruna mücadele verilen olgular amaçlarına ulaştıklarında, amaçlarını uzun yıllar gerçekleştirmezler ve zamanla bozulmaya giderler. Bu sadece Roma imparatorluğu ya da ondan sonra gelişen imparatorluklar için geçerli değildir, bu insanın yarattığı tüm sistemler için de geçerlidir. Bunun için tarihi didik didik etmeye gerek yoktur ama bugünü anlamak içinde tarihi anlamak önemlidir. Bekiroğlu günümüze de tam bu noktada ışık tutuyor. Şu an ki tüm bu yaşananlar sonsuza kadar gitmeyecek, bu düzen bozulacak ve başka iyi sanılan bir düzen gelecek ama zamanla o düzende bozulacaktır. Çünkü insan uğruna savaş verdiği amacını çabuk unutur onu elde ettiğinde. Nazan Bekiroğlu dini yazılarında çok kullandığı için birçok kesitlerce okunmaz ve sevilmez. Ama bence bu inanılmaz büyük bir yanılgı. Çünkü onun edebi bilgisi ve dehası, onun bir cümleyi geçtim bir kelimeye, bir sıfata, bir edata, fiillerin çekimlerine kattığı duyguyu çok az yazar başarmıştır. Yazdıklarıyla içimizde bir yere dokunmayı mutlaka başarıyor, sadece dokunmakla kalmıyor, bazen acıtıyor bazen de kanatabiliyor. Çünkü o kelimenin ne kadar güçlü olduğunu, insanı kanatabildiğini hatta bir kelimenin bir insanı öldürebileceğini her fırsatta söylüyor. Onun iyi okurları bunu iyi bilirler. Her şey bir tarafa Kehribar Geçidi sadece bir mağara değildir, diyor bize mağaraya geçit ismini vererek. Belki de bu bir zaman geçididir. Son yıllarda sıkça karşımıza çıkan bilimkurgu roman ve filmlerinden hepimiz aşinayız böyle sahnelere. Belki de onlar uyuduklarını sanırlarken zamanda yolculuk yaptılar? Nitekim romanın son bölümü bize bunu düşündürtüyor. Nazan Bekiroğlu’nu okumamış, onun cümle ve kelimeleriyle yaralanmamış bir okur ne çok şey kaybediyor; bunu abartmıyorum emin olun. Bana göre insanı ve tarihi anlamak için bu kadar güzel bir roman daha yazılamazdı. İyi ki varsın Nazan, iyi ki yazıyorsun ve iyi ki kalbimize dokunarak orada bir yerleri kanattığın gibi bir yerleri de sarıyorsun. Başta hırıstiyanlar putperestler tarafından yakalanırken, asırlar sonra tam tersi sahneler oluyor, bu sefer hırıstiyanlar bazi işndanları buyucu cadı itamıyla darağaçlarında yakıyor
Kehribar Geçidi (Ciltli)
Okuyacaklarıma Ekle
608 syf.
·
Beğendi
·
8/10 puan
Nazan Bekiroğlu'nun kalemi ile tanıştınız mı? Ben hem kendisine hem de kalemine hayranım. En son Kelime Defteri'ni okumuştum. Şimdi bu kitap gerçekten hoşuma gitti. MS 300’lü yıllar ,imparator diocletianus’un roma’sı, ihtişam ve sefaletin, adalet ve zulmün başkenti, bir mağaraya sığınan yedi erdemli kişi ve köpekleri kehribar, 309 yıl sürecek bir uyku ve roma’yı yedi uyurların öyküsüne bağlayan destansı bir başyapıt olmuş.. Siz Nazan Bekiroğlu'ndan en son hangi kitabı okudunuz? “”Bazen geçmişi hatırlamak geleceği kestirmeye çalışmaktan daha emniyetlidir ve bazı hatıralar üzerinden ne kadar zaman geçse de tekrara değerdir”” Kehribar Geçidi
Kehribar Geçidi (Ciltli)
Okuyacaklarıma Ekle
50 öğeden 1 ile 10 arasındakiler gösteriliyor.