Kekeme Çocuklar Korosu

·
Okunma
·
Beğeni
·
6.082
Gösterim
Adı:
Kekeme Çocuklar Korosu
Baskı tarihi:
Haziran 2017
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759960513
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Profil Yayınları
En son hangi acı seni uykusuz bıraktı, en son hangi coğrafyaya
gözyaşı döktün, en son hangi cümle beynini darmadağın
edercesine odanın duvarlarında yankılandı, söylesene?

Kekeme Çocuklar Korosu bir radyo istasyonunda gece
programları yapan genç bir adamın hikayesini anlatıyor.
Huzursuz, öfkeli, kafası karışık, hüzünlü bir adamın hayatın
içindeki çaresizlikleri, sorgulamaları, kavgaları etkileyici
bir anlatımla okurun karşısına çıkıyor.

Olaylar genç bir adam üzerinden anlatılsa da Kekeme Çocuklar
Korosu, doksanlı yılların ve o yılları üniversitede yaşayan
bir kuşağın çarpıcı hikayesidir.
Uzak İhtimal ve Yozgat Blues, her iki filmi de beğenmiştim. Yönetmen hakkında biraz bilgim vardı. Filmlerde gezinen hüznün kaynağının senaryodan kaynaklandığını elbette biliyordum. Her iki filmde de yoğun bir tevazu vardı. Hatta Uzak İhtimal bittiğinde, içimi yoğun bir Amor Fati duygusunun kapladığını hissetmiştim. Kitap incelerken nedir bu ihtiyar? E canım, T.T’nin filmlerle bağını bildiğim için, elbette böyle bir link oluştu.

Sevgili Osman Y. çok sever TT’yi. Hastasıdır. Eyüp’de buluştuğumuzda bir poşet kitabını hediye etti sağ olsun. Daha evvel okumadığım bir yazardı. Okudum, bu kitabına inceleme yazmaya karar verdim.

Bitirdiğimde kitabı, ne okudum diye düşündüm. Öyle ya, insan tanımını yapmak ister muhatap olduğu şeylerin. Bir kurmaca mı? Değil. Yani ne bir roman ne de bir öykü. Anlatı olduğunu düşündüm. Fakat bir süreklilik ister anlatı da. Çamaşır ipi ve ipe dizili sarkan onlarca giysi gibi. Giysiler var evet, ya ip, işte süreklilik veren o ip ne?

İpi buldum sonunda. Bir radyo programı yapmış TT kitap boyunca. Süreklilik buydu işte.

İnsan incitmek istedikten sonra. Hey babam hey. Hatta, “Gri pantolonu ve lacivert ceketi iki beden büyük aldığımız saatlerdi…” Bu başlığı okuduğumda bedenine uyanı alanlarla bir kıyas var gibi hissettim. Anlamsız buldum nedense. Buradan sıkı bir arabesk parça bile çıkmaz be TT dedim. Bir on sene öncesinde anlattığının, yamalı pantolonlar moda olmadığı halde vardı. Yama yapmayanları döverdi örtmenler.

Yeter ki ihtiyaç duy. Hele bir de nefret etmek istersen, ayıpsın, bir toplumda kimler yok ki, hangi soyutlama düzeyinden bakarsan bak çoktur onlardan. Cinsellikten mi baktın, var. İbneler var. Siyasi duruştan mı baktın, var. Dindar cahiller var. Ekonomik durumundan mı, var. Liberal kırçlar. İnanç durumundan mı, var. Allahsız tosbağalar var. İsterse insan, çok ama çok öteki yaratabilir. Ve nefret edebilir. Çünkü nefretin bedeli yoktur. Ama basit duygudur nefret be. Mide bulandırıcı. Sümük gibi.

“Ben bir iç tehdidim doktor, dış ülke parmağıyım, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyacınız olduğu dönemde ortaya çıkan belayım, fitneyim.“ Böyle yazmış TT. Sayın TT, böyle demişsiniz ya, çok güldüm. Aslında acı acı güldüm. Devlet tam da böyle yapardı. En çok da mütedeyyinlere. Aşağılık bir hileydi yaptığı. Ben bunun farkına erken varanlardanım. Belki de yaşımdan. Ve bu cümleler benim midemi bulandırırdı. Aynı şeyleri Tayyip söylemeye başladı ya, ah aklımdan ölümüm geçer.

Moskova'dan selamlar Tarık bey. Bir an aklımdan bunlar geçti. Yazmak istedim yazara. Vurmak istedim. O kadar derim de, hala analojiden medet umarım ya, tü benim suratıma.

Sanki Kemal Sayar psikolojik sınırları çizmiş, TT anlatmış. Çoğu yerinde böyle hissettim anekdotların. TT felsefe okumuş. Psikoloji yazmış ama.

Senaryoları gibi değil kitapları. Çok şeye uzanmış, her uzandığının aşağı yukarı bir karşılığını bulmuş mahallesinde. Mahalle kifayetsiz kalınca radyodan bulmuş.

Mütedeyyin, dindar demek. Ben ilk kelimeyi daha çok severim. Dinin benim içimdeki çağrışımıdır. Gördüğümden farklıdır biraz. Empresiyonistimdir bu konuda. Hoşuma gider benim. Camileri, hazireleri, ezan sesiyle uyanmayı çok severim. Çünkü ben bir muhafazakârım. Ateistim ama.

Muhafazakarlık=dindarlık diye yazmazlar mı, çok sinirlenirim. Cahillik işte.

Muhafazakarlık neden dindarlık olsun arkadaş? Alakası yok. Dinsiz bir insan muhafazakâr olamaz mı yani? Olur. Aha da benim örneği. Muhafazakarlık ve din, belki aynı mahallenin çocukları ama illa da kardeştir diyemeyiz.

TT mütedeyyin ama pek de muhafazakâr gibi gelmedi bana. Eric Clapton’dan “Tears in Haven” çalıyor programında. You see what I mean? Gerçi bu şarkının hikayesi çok yıkıcıdır.

Türkçeye çevirecek vaktim olmadı. Aslında gücüm de. Belki bir hayır sahibi çevirir bilmeyenler için. Şöyle karar vermiş E.Clapton şarkıyı yapmaya.

Clapton said to me, 'I want to write a song about my boy.' Eric had the first verse of the song written, which, to me, is all the song, but he wanted me to write the rest of the verse lines and the release ('Time can bring you down, time can bend your knees...'), even though I told him that it was so personal he should write everything himself. He told me that he had admired the work I did with Steve Winwood and finally there was nothing else but to do as he requested, despite the sensitivity of the subject. This is a song so personal and so sad that it is unique in my experience of writing songs.

Yıkıcı dediğim bu işte. Gözleri kızarıyor insanın. :(((

Bir anekdotundan sonra Üstü Kalsın, demiş. Bunu Cemil Kavukçu’ya bir gönderme aldım ben. Hoştu.

Kazım Kartal üstünden Yeşilçam göndermesine eyvallah dedim.

Üçüncü sayfa haberleri he mi? Olsun bari. Üçüncü sayfa haberleri o memleketin en hakikatli resmidir. Bende de.

TT bu eserinde insancıkların yüreğine dokunmayı denemiş. Bir kurmaca tadı almazsanız da, yüreğinize dokunan antagonist bir yazarın kalemini kesin hissedersiniz. Ama anlamaya çalışmanız lazım illaki. Siyaseti yelek yapmanız, yeleği de çıkarmanız gerek. Çünkü TT buna gayret etmiş çok. Bilge Karasu epigrafisini okurken bunu hissediyorsunuz. Sıfır ön yargıya ulaşmalıyız okur dostlarım. Sıfır.

Sizin gibi düşünmeyenler, eğer ellerinde silah yoksa, asla düşman değildir. Anlamaya çalışın söylediklerini. İnanın daha zengin olacaksınız. Paranız artmayacak ama :))))
Tarık Tufan. Tarık ağabey. Çok sevdiğim hatta en sevdiğim yazar. Yaklaşık 10 yıldır hem okurum hem de şahsen tanırım. Tanışma hikayemi belki başka bir sefer anlatabilirim. İnceleme için niye bekledim, demek ki bugüne nasipmiş. Diğer 6 kitabı hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum ilerleyen günlerde.

Şimdi bu kitaptan bahsedelim. Kekeme Çocuklar Korosu. Sanırım yeryüzündeki en ilginç kitap isimlerinden biridir. 2000 yılında yayınlandı. Kitabı ilk olarak 2008 yılında okumuştum, sonrasında başucu kitabı olarak benim en iyi arkadaşlarımdan biri oldu.

Tarık Tufan’ı bilenler bilir, bilmeyenler ise kanaatimce mutlaka öğrenmelidir, tanımalıdır. 90’lı yıllarda radyoculuğa başlamış ve 2009 yılında sonlandırmıştır radyo macerasını, yazık ki radyo kısmına son birkaç ayında yetişebildim, öncesinde haberdar değildim. Her işte bir hayır vardır elbette. Şöyle bir fon müziği vardı, isteyen dinleyebilir. https://www.youtube.com/watch?v=J47S6dBjCsg

“Düş Vakitleri” isimli bir program. Kitap da yaklaşık olarak bu radyo programının etrafında şekilleniyor diyebiliriz. 90’lı yılların ülkemizdeki karmakarışık hali kitaba da yansımıştır. Tarık abi muhafazakar, İslamcı, dindar diyebileceğimiz dünya görüşünün içinden gelen ama asla hiç kimseyi ötekileştirmeyen, vicdandan ödün vermeyen bir güzel adamdır.

Bizim ülkemizde malesef neredeyse her dönem hep bir şeyler yasaklı ve hep bir şeyler suç olmuştur. İşte 90’lı yıllarda da bu ülkede en büyük suç “Müslüman” olmaktı. 28 şubat diye bir şey yaşandı bu ülkede, yaşı 30 ve üzeri olanlar hatırlayacaktır. Kimi zaman da kürt olmak, alevi olmak, Atatürkçü olmak,sosyalist olmak,eşcinsel olmak vesaire yasak veya suç oldu bu ülkede.

Kitaba gelelim, söz bitmez. Kitapta işte bu dönemde ötekileştirilen ve sesi çıkmayan veya ancak adeta “kekeme” şekilde konuşabilen bir nesil anlatılmaktadır. 90’lı yılların yasaklarından nasibini alan, inancına göre yaşamaya çalışan ve her anlamda sürüklenen- hem yerlerde hem ruhlarında- bir nesil.

Fakat bu kitapta herkes kendinden bir şey bulacaktır. Her inançtan her görüşten insan bu vicdanlı anlatımda bir şeyler yakalayacak ve okumanın lezzetine varacaktır.
Tutunma arayışı, isyan,hüzün ve daha pek çok mesele.

DİKKAT!! BUNDAN SONRASI SPOİLER İÇERİR, FAKAT OKUSANIZ DA NE ÇIKAR SİZ BİLİRSİNİZ

Başlayalım biraz deşmeye,

“-Bu nedir
-Mektup doktor bey.
-Kim gönderdi bunu?
-Geçen gün gelen hasta var ya o !
-Hangisi radyocu olan mı?
-Evet o.
-Tamam sağol.

Sevgili Doktor,

Beni rencide ettiniz.Ve ben açıkçası bunu sizden beklemiyordum, insanlara hasta olduğumu söylüyorsunuz. Onlarla konuşmaya çalıştım fakat hiçbiri dinlemedi. Tam konuşmaya başlarken acele laflar edip gitmeleri gerektiğini söylüyorlar. Sanırım size daha çok inanıyorlar.Önemsiyorlar da üstelik.Bir defasında şizofren dediğinizi duydum. Sonra anlayamadığım bir sürü şey. Siz anlattıkça, onlar kafalarını sallıyorlar.Sınıfta ön sıralardaki çocuklar gibi. Kahretsin ! Haklı olamazlar. Onlara nasıl zarar verebilirim. Onlar yaşamıyor doktor! Türkü söylediklerini duymadım inanabiliyor musun?Aşık olmuyorlar, uykusuz geçirdikleri bir tek gece yok.”

Biraz daha devam edelim, kitapta yoğun olarak kendisine eşlik eden bir iç ses bir kişi adeta,

“-Artık bırak beni lütfen. Her yerde karşıma çıkıyorsun. Biraz nefes almak istiyorum anladın mı?
-Bana bak ben senden başkası değilim, sen de bunu anla artık.Her tökezleyişinde bana bağırmandan bıktım üstelik. Bak oğlum, kendinden kaçamazsın !”

“Allah’ım annemi ve aklımı koru lütfen”

Sonra ilkolul ve ortaokul çağlarında hem okuyup hem çalışmak zorunda kalan bir çocuk görüyoruz,
“Ellerinizi makineye kaptırmayın. Ruhunuzu da makineye kaptırmayın. Çocuklara dikkat edin, onları da kaptırmayın makinelere.Yaz aylarından nefret ediyorum…”

Radyo,
“Hayatını kalabalıklaştırdıkça ölümü içinden çıkılmaz bir hale dönüştürüyorsun. ‘sevgilim hayat’ palavralarını bırak artık. Ona çoğu zaman bir fahişe gibi davranıyorsun”
“Hiç işte radyoda Eric Clapton çalıyor.’Tears in Heaven’ Sana kullanılmamış çocukluğumu bırakıyorum. Üstü kalsın…
https://www.youtube.com/watch?v=8ppn0CtSDS8

Devam edelim,

‘On iki yaşındaki çocuk iş bulamadığı için intihar etti’ gazetelerden.
‘dile benden ne dilersen ‘ mastercard

“On iki yaşındaki çocukların iş bulabilmelerini diliyorum. On iki yaşındaki çocukların intihar edebilecekleri bir ip bulamamalarını diliyorum.On iki yaşındaki çocukların sokaklarda yürürken akıllarına ölüm düşmemesini diliyorum”

Sonra 90’lı yıllarda okumaya çalışan başörtülü kızların çilesi, okursunuz anlarsınız.

Sonra ‘aşk arası’ yine o dönemin kendi halinde, çekingen, belki bilinçsiz genç erkek ve kızlarının dünyası. Okursunuz , Müslüm babanın şarkı sözlerini de iliştirmiştir yazar bu yazının başına.
https://www.youtube.com/watch?v=D2KHhePhWzc

Sonra daha neler neler, çok mu uzattım aslında bilemedim. Ama yetmiyor anlatmaya bunlar da, lütfen bu kitabı okuyun. Son olarak az bilinen şairlerden İlhami Çiçek’le bitiriyor yazar kitabını, şairin de hayatına biraz değinerek.

“Her şey eninde sonunda sessizdir
Bir günün kırılganlığından
Kalan ve tekrar tekrar kırılan
Müteellim bir insan sesinin başlattığı
Ağlamanın kırı
Sessizdir “
Bir yazar düşünün ki çocukluğunun geçtiği sokaklarda, köşe başlarında hatta evlerden birinde sizin de çocukluğunuz dolaşmış olsun. Tarık Tufan benim için tam olarak bu anlamı taşıyan biri. Bu nedenle tanıyıp okumaya başladığım günden beri kaleminden, anlattıklarından oldukça etkileniyorum ve büyük ihtimalle okudukça daha da çok etkileneceğim.

“Kekeme Çocuklar Korosu” okuduğum üçüncü Tarık Tufan kitabı ve bir sonrakini okuyana kadar da en çok etkilendiğim kitap olarak kalacak. Bu durum sadece yazara olan hayranlık ya da anlatılanların derinliğinden kaynaklanmıyor. Ben bu kitapta babamın çocuk işçiliğini, annemin bir odaya gelin gelip üç çocuk büyütmesini, amcalarımın konfeksiyon anılarını, ailemi, yakın çevremi, onların bana anlattıklarını, çocuk hafızamda kalanları, kaçak kılınan namazları ve üniversiteye perukla girdiğim zamanı buldum, hem de aynı mekanlar ile.

Bir radyo sunucusunun kendi iç sesine ama aslında bizlerin vicdanlarına seslenişini işitiyoruz. Tarık Tufan benim sonradan öğrendiğim ve maalesef yetişemediğim radyoculuğu ile birer birer anlatıyor gerçekleri, görmezden geldiklerimizi, sıkıştırılmış ve bastırılmış hayatları.

Çocuk işçilerin, taciz-tecavüze uğrayanların, dayak yiyenlerin, ezilmiş-bastırılmış koca bir kesimin, kendini arayanların, muğlakta kalanların, konfeksiyon işçilerinin kekeme seslerini duyuyoruz. Kitap bitince kesilmiyor sesler, devam ediyor. Kitabın kapağını kapatınca da duymaya devam ediyoruz. Sonuç olarak o kekeme sesler, aslında dünyada en gür çıkması gereken o bastırılmış sesler susmuyor. Tarık Tufan’ın da kitapta ifade ettiği gibi o sesler susmaz, fakat biz insanlar içimizdeki vicdanlarımızı kovmayı artık çok iyi biliyoruz.

Hala duyulmaya devam eden o kekeme seslere dikkat kesilerek okumanız tavsiyesi ile…


---BU KISIM KİTAPTAN BAĞIMSIZ YAZAR İLE İLGİLİDİR---

Ben Tarık Tufan'ı ilk defa kardeşimin ısrarı ile gittiğim bir söyleşisinde dinledim. Söyleşide Tarık Tufan’la beraber bir yazar daha vardı, o da aynı şekilde daha önceden takip etmediğim ama ismen tanıdığım biriydi. İkisi için “aynı camia”dan denilebilir. Fakat benim gözümde –bahsi geçen söyleşiden beri- Tarık Tufan yani Tarık abi kendi camiasına ya da artık nasıl etiketleniyorsa o kısma birkaç beden büyük gelir. Aslında düşünceleri ile etiketlerin hepsini yırtıyor da diyebilirim.

Söyleşiye katılım orta yoğunlukta olunca, soru-cevap olarak sohbet havasında konuşmaya başladı ikisi de. Hem soruları yanıtlıyorlar hem de kendi hayatlarından, okul dönemi, ilk yazarlık gibi anılar anlatıyorlar. Derken konu benim normalde konuşmasını sevdiğim ama edebi bir ortamda uzak durulması gerektiğine inandığım “siyaset” konusuna geldi. Elbette her yazarın bir siyasi duruşu olur ki olmalıdır da, apolitik bir yazar düşünemiyorum. Fakat bu tür toplantılarda katılımın geneline hitaben apolitik olunması taraftarıyım.

Konu ikinci konuk yazar çevresinde olunca konuşmayı o ele aldı. Düzeyli giden konu birden siyasi güzellemeye dönünce ortam biraz önceki hafif mizah kokan anılardan yavaş yavaş çıkmaya başladı. Konuşma öyle bir yolda ilerlemeye başladı ki, salonda konuşan yazarla aynı düşüncede olduğunu belli eden insanlar bile sonu nereye bağlanacak acaba merakı içerisindeydi. Bu süre zarfında Tarık Tufan salonu izledi, masadaki notlarına baktı, bir ara yanındaki arkadaşına döndü – bence kesinlikle “Abartmadın mı?” bakışı attı ama neyse.

Sonunda konuşan yazar konuyu bir yere bağladı. Tam konuşma bitti, konu değişti sanıyorken “Tarık abi, sen ne düşünüyorsun?” demez mi? Ben o anda ikinci bir siyasi güzellemeye kendimi hazırlarken Tarık abi sadece bir cümle söyledi: “Ben bu konuda sana katılmıyorum.” Ve konuyu orada noktalayıp konuklarla sohbete devam etti.

Elbette anlatacağı bir düşüncesi, görüşü mutlaka vardı. Böyle olduğunu kitaplarını okudukça daha iyi anlıyorum. Fakat o ortamda konuyu kapatarak salondakileri rahatlatmasını bugün hala örnek bir davranış olarak görüyorum. Kendisinin kitaplarını okumama biraz da bu olay sebep olmuştur.

Bu anı belki birinin Tarık Tufan okumasına vesile olur…
Şunu kesinlikle söyleyebilirim her anlamda okuduğum en iyi kitaplar arasında ilk 5’e girer bu kitap ..
Sadece hikaye anlatıyor ama öyle bildiğimiz hikayelerden değil..
Bir hikayenin akışına bırakmıyorsunuz kendinizi ..
Parçaları sizin birleştirmeniz gerekiyor.!
Beyin çok fena zorluyor kendini ..
Olaylar arasında geçişler var hatta bazen cümlenin içinde dahi geçişler var ..

Bir radyocunun kendiyle ‘’İç sesi veya vicdan diyebiliriz ‘’ konuşmaları ve bir radyo programında anlattıkları çoğunluğunu oluşturuyor kitabın .
Bu konuşmalarda bol bol kafa karışıklığı ve hayata dair çok derin tahliller yer alıyor..
Bazıları çok ama çok etkileyici, ama bazıları da yer yer soyut kalıyor..
Dik başlı ve edebi bir anlatım hakim kitapta ..
Yapmış olduğum alıntılardan da görüldüğü gibi bol bol altı çizilecek cümle var..
Modern hayatı ve kent hayatını çok yerinde tespit ve tahlillerle harikulade sorgulamış ..

Yazarında belirttiği gibi ‘’ Elinizdeki kitap 1990-2000 yılları arasında İslamcılık söyleminin bir tarafında yer tutmuş kuşağın ‘’ İslam dinini ne kadar yanlış anladığını çok net ve kesin tahlillerle ortaya koymuş durumda . (Aramızda kalsın fakat şu an ki durumda farksız sayılmaz o dönemlerden )
Lütfen beklemeyin gerçeklerle yüzleşmek için gidin ve alın kitabı ..
Arka kapak yazısından da anlaşılacağı gibi kitap , radyo istasyonunda gece programları yapan bir adamın hikayesini anlatıyor. Sadece kendi hikayesini anlatmakla kalmıyor birçok kesimden insanın hayatına da dokunuyor , onlara da yer veriyor.

Doksanlı yılların olaylarını etkileyici bir üslupla bize aktarıp dönem hakkında fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Zaten amaçladığı şey de bu.

Kitabın birinci bölümü: " Eğer hâlâ nefes alıp verebiliyorsan, hayatta bir şeyleri değiştirebilme şansın var demektir. " cümlesiyle başlıyor. Ikinci bölüm : " Hâlâ nefes alıp verebiliyorum." denilebilen zamanlar. Üçüncü bölümde ise bence en dokunaklı halini alıyor ve : " Hayatta bazı şeyleri değiştiremem. " diye bitiyor. Bir şeyleri değiştirebildim dese belki bu kadar anlamlı olmazdı.

İçindeki çelişkilerle karamsarlığıyla hatta şöyle demek lazım : Umutla başlayıp karamsar biten haliyle okunmaya değer , akıcı ve altı çizilesi cümlelerle dolu.

İyi okumalar !
Kekeme çocuklar korosu okuduğum ilk Tarık Tufan kitabı olmakla birlikte kendilerini bana çokça da beğendirdi.Değer verdiğim bir kişiden aldığım tavsiye üzerine, her ne kadar çoğunlukla ebook kullansam da yaşayan yazarlara saygımdan dolayıdır ki kitabı satın almayı tercih etmiş bulundum.Şu sıralar sınavlar ve ders yoğunluğumun içerisinde okuyup okumasam mı diye düşünürken göz atmak maksadıyla bir kaç sayfa okudum, daha doğrusu bir kaç sayfa okuduğumu sandım.Oysa ki yazarın kulağa hoş gelen üslubuyla kitabın neredeyse yarısına kadar geldiğimi farkettim.
Sunuş faslından sonra kitabın içeriğine gelmek gerekirse ; geceleri radyo programında hem kendisiyle hem de dinleyicileriyle konuşan, tartışan birinin çevresinde ilerlemekte.Kurgusal bütünlüğü çok net olmamakla birlikte zaman zaman anılarından bahsederken kimi zaman da dönemin sosyal ve siyasi konularına yüzeyel olarak değiniyor.Dönemin derken belirtelim ki bahsedilen dönem 90lar ve 2000 yılları arası, malumunuz bu dönemde oldukça sosyal ve de siyasal sıkıntıların olduğu aşikâr lakin ben bu konuları irdeleyerek samanlar üzerine kıvılcım çakmak niyetinde değilim.Yazar da aslında çok derine inmese de bu konularda, kişilere dair yaptığı çeşitli tahlilleriyle okuyucuda farklı hissiyatlar uyandırabilir, burada karar sizin, nasıl değerlendirirseniz anlatınlanları o doğrultuda yorumlarsınız yazılanları. Şunu da belirteyim ki kitabı dolu bir kafayla okumaya çalışmayın, aksi halde zati kısa olan kitaptan tam keyif alamadan bitirmiş olabilirsiniz.
Bilmiyorum sizi ne kadar etkiler etkilemez ancak kitapta kendisiyle tartışan karakter, benim de zaman zaman kendimle tartışıyor olmamdan dolayı hoşuma gitmedi desem yalan olur.Siz de bilirsiniz ki insan nereye giderse gitsin kendisinden kaçamaz, kurtulamaz.Kafanızın bir yerlerinde dolaşan o serseri mayın misali zat sizi asla yalnız bırakmaz, susmaz, susturalamaz.Sustuğunda siz de susmuşsunuz, çekip gittiğinde siz de firar etmişsiniz demektir bir nevi, ki kitapta bunu açıkça göstermiş lakin bu konuda büyük bir spoiler vermek istemem.Okuyarak elde etmeniz daha hoş olacaktır.
Aslında incelemede kitaptan alıntılarla daha da uzun ve de hoş şeyler de yazılabilirdi ama kitaptan alıntılarla kitabı size tamamen vermek ne kadar doğru olur bilemiyorum ancak kitapta çokça altı çizilecek yerler var kitapları çizenlere duyurulur.
Kitabı okumamda tavsiyesiyle çok önemi olan o değerli kişiye tekrar tekrar teşekkürlerimi iletip, sizleri kitabı okumaya davet ediyorum.Sağlıcakla...
Tarık Tufan : Okuyuculardan aldığım tepkilerden büyük çoğunluğu da "benim söylemek istediklerimi yazmışsınız" cümlesini barındırıyor.
Evet benimde söylemek istediklerimi barındırmışsınız öyleki kendime bile itiraf edemediklerimi barındırmışsınız.
Herkes çocukluğuna geri dönmek ister ve ben her zaman şunu söylemişimdir ne kadar acı yaşarsam yaşayayım asla tekrar çocukluğuma geri dönmek istemem... bunu ilk kekeme çocuklarında duydum ...çok az insan çocukluğuna geri dönmeyi istemez ve bende az insan içindeyim...
" EN SON HANGİ ACI SENİ UYKUSUZ BIRAKTI"
Yaralarımız zaman geçsede iyileşmiyor ve bu acılar bizi uykusuz bırakıyor.Ve bi an gözlerimizi kapatıyoruz kabus dolu geceye dalıyor bedenimiz..Ve ben artık rüya görmekten nefret ediyorum..
.... Kekeme Çocuklar Korosu sen müthiş bir şeysin ve benim seni keşfettme ve seni okuma şansına sahip olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.
Teşekkürler Tarık Tufan
Tarık Tufan...
Kalemini kimi zaman doğal,kimi zaman klasik ama çoğu zaman içten bulacağımız bir yazar.
Yaşamın birçok gerçeğini yüzümüze yüzümüze vuruyor bu eserinde. Dönüp bakıyoruz etrafımıza,insanları ve yaptıklarını bir bir izliyoruz. Bir defa da Tarık Tufan gözüyle bakıyoruz her şeye. Bir defa daha görüyoruz içinde bulunduğumuz berbat düzeni. Yüzlere bakıyoruz mesela. Ama bu kez başka ! Çünkü neler yaşadığını merak ediyor ve kendi çapımızda yorum yapıyoruz. Koca bir şehirde kim bilir ne hikayeler,ne acılar var diyoruz...
İkinci Tarık Tufan kitabım oldu. İkinci eseri de ilki gibi çok güzeldi. Yazarın dili ve anlatımı çok güzel. Eser deneme türünde yazılmış. Bir radyocunun kendi kendine konuşması şeklinde geçiyor; aralarda...Radyo konuşmalarında kafanız karışabilir; bana biraz da olsa saçma geldi ve o bölümleri beğenmedim. Ama gel gelelim araları serpiştirdiği hikayeler gerçekten çok çarpıcı ve anlamlı. Bir çok anlamlı alıntı var hatta bazı sayfalar tamamen alıntı olabilir ders çıkarma üzerine.

Kitabın konusuna gelirsek sosyal yaşamı sorgulayan; islami kesim üzerine inceleme yapan bir konu oluşturmuş. 28 Şubat dönemi ve baş örtüsü meselesini irdelemiş bunun üzerine sert yazılar yazmış. Muhafazakar kısımı kendi içinde bile eleştirmiş. Çok etkilendiğimi söylemesem de okunması gereken bir eser olarak görüyorum. Kesinlikle içinden bir şeyler kapacağınızdan eminim. Tarık Tufan'a devam edeceğim. Mutlu okumalar...

.
Toparlayabildiğim kadarıyla kitap hakkındaki düşüncelerimi dile getirmeye çalışacağım. Yoğun bir okuma temposu içerisinde olduğum için inceleme eklemeye zaman ayıramıyorum genelde... Onun için sadece okumakla yetiniyorum.

Yazarın okuduğum ilk kitabı olmakla birlikte değişik bir kalemi olduğunu söyleyebilirim.
Hayatın içinden çoğu zaman gördüğümüz ama görmezden geldiğimiz belki de elimizden birşey gelmeyeceğini düşünerek umursamadığımız ama yanlış bir yol izlediğimizi görmek mümkün kitapta...

İstismar edilen hayatlar, istismar edilen çocuklar ve yıkılan dünyaları barındırdığı için okurken hem utanmamak hem de acımamak elde değil.

Kaybolan hayal ve hayatların serzenişlerini sezinlemek istiyorsanız okumalısınız...

Başka söz söylemeye dilim varmıyor...
Olmadı, sevemedim bu sefer. Oysa Tarık Tufan'ın daha önce okuduğum iki kitabını pek bir beğenmiştim. Hele Şanzelize'yi epeyce beğenmiştim. Ancak bu sefer, bir türlü alamadı beni içine, sevemedim işte...

Halbuki, konusu itibarıyla söyleyecek çok şeyi olan bir adamım ben de. Özellikle üniversite dönemi ve anlattığı çevre ile ilgili epeyce yazabilirim. Ama kanun hükmünde kararnameler, olağan üstü haller ve sair var şimdilerde, eskinin mazlumları şimdinin zalimleri oldu. O mazlumlar arasında daha da mazlum olanlar oldu; ama Tarık Tufan gibi vicdan ehilleri de var neyse ki..
eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse...
saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız. konuşurken saçlarını savurmuyorsa. sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmamışsa saçlarını. uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde. yakıştıramamışsa giydiklerini. güzelliğinden utanıyorsa mesela. yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse. bir pardesü giyip yün bir başlık takmışsa kafasına. ya da modası geçmiş bir şapka takıyorsa. ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri. ürkekse, bir başınaysa...

bilin ki o kız başörtülü bir kızdır.
bilin ki, bir kez daha daha kaybetmişizdir...

28 şubat dönemine fatih'ten bakan bir tarik tufan kitabi. ezilenlerin içindeki öfkeyi çok iyi betimliyor tarik tufan. içinde fırtınalar kopan bir bizim mahallenin abisi tarik tufan. okunması gereken bir kitap
Sekiz yaşında bir erkek çocuk.Haber bültenlerinde yüzü karartılıyor . Bir yıl boyunca defalarca tecavüz edilmiş .
Altını bezliyor annesi .
Büyük tuvaletini tutamıyor .
Bir yıldır her gece tecavüz etmiş tinerciler .
İç organları bile zedelenmiş .

Çocuğun bacaklarından sızan kan odama damlıyor . Ellerim kan oluyor , kitaplarımın sayfalarına bulaşıyor .
Tarık Tufan
Sayfa 55 - Profil yayıncılık , 14.Baskı
"Sık sık başörtü düzeltmeni.
Kimseye sözünü etmediğin hayallerini, her gece yatmadan tekrar tekrar aklından geçirmeni seviyorum. Senden umulmadık ölçüde hayallerini genişletebilmeni, annene ne düşündüğünü hissettirecek acemi sorular sormanı, yaşlı kadınları usanmadan dinleyebilmeni seviyorum.
Açıkçası seni sadece okulda gördüm ve hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Tüm bunların olabileceği hissini uyandırdığın için seni seviyorum. Böyle birini sevmeye ihtiyacım olduğu için seni seviyorum.
Baş başa kaldığımda Mona Rosa’yı bir kıza okuma ihtiyacım için sevdim seni... Karşılaştığım ve konuşabildiğim anda okuyabileceğim daha çok şiir var aklımda ve artık konuşmalıyız.
Çünkü şiirler ağırlık yapıyor zihnimde..."
Sizi reddediyorum doktor . !
Hakkımda hiçbir yargıda bulunma hakkına sahip değilsiniz .
Akademik kariyeriniz değil , yüreğiniz yetmiyor .
Tarık Tufan
Sayfa 20 - Profil yayıncılık , 14.Baskı
Dudaklarının kıpırdamasına aldanmayın ! Dua değil , şehvet dökülüyor ağzından .
Hadım edilmiş kelimelerden evlatlar umuyorsunuz .
Tarık Tufan
Sayfa 24 - Profil yayıncılık , 14.Baskı

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kekeme Çocuklar Korosu
Baskı tarihi:
Haziran 2017
Sayfa sayısı:
136
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759960513
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Profil Yayınları
En son hangi acı seni uykusuz bıraktı, en son hangi coğrafyaya
gözyaşı döktün, en son hangi cümle beynini darmadağın
edercesine odanın duvarlarında yankılandı, söylesene?

Kekeme Çocuklar Korosu bir radyo istasyonunda gece
programları yapan genç bir adamın hikayesini anlatıyor.
Huzursuz, öfkeli, kafası karışık, hüzünlü bir adamın hayatın
içindeki çaresizlikleri, sorgulamaları, kavgaları etkileyici
bir anlatımla okurun karşısına çıkıyor.

Olaylar genç bir adam üzerinden anlatılsa da Kekeme Çocuklar
Korosu, doksanlı yılların ve o yılları üniversitede yaşayan
bir kuşağın çarpıcı hikayesidir.

Kitabı okuyanlar 898 okur

  • Azem
  • Eftelya
  • KitapSever
  • Rabia Yüceer
  • nihal
  • Ayşe Köker
  • s.nur
  • Tuğba Arslan
  • canan koyuncu
  • Rukiye

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%8.3
14-17 Yaş
%6.6
18-24 Yaş
%30.1
25-34 Yaş
%37.6
35-44 Yaş
%12.2
45-54 Yaş
%2.6
55-64 Yaş
%1.7
65+ Yaş
%0.9

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%73.8
Erkek
%26.1

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%29.3 (71)
9
%14.9 (36)
8
%19.8 (48)
7
%16.1 (39)
6
%8.7 (21)
5
%5.4 (13)
4
%2.9 (7)
3
%2.1 (5)
2
%0.4 (1)
1
%0.4 (1)

Kitabın sıralamaları