·
Okunma
·
Beğeni
·
120960
Gösterim
Adı:
Kendine Ait Bir Oda
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
120
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057995179
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Room Of One's Own
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Cem Yayınevi
Virginia Woolf'un en tanımış eseri Kendine Ait Bir Oda, feminist edebiyatın da başyapıtlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bunun yanı sıra, Woolf modernizm akımının edebiyattaki öncülerindendir. Kendine Ait Bir Oda, aynı zamanda kurmacanın nasıl oluştuğu ve edebiyatın toplumsal koşullarla ilgisi üzerine yapılmış ipuçlarını da içermektedir. Woolf, hem okuma hem yazma pratiklerinde zihin açıcı bir kitap kaleme almıştır.

Romancıların bizleri öğle yemeklerinde mutlaka unutulmayacak, nükteli bir sözün söylendiğinde ya da bilgece bir şeyin yapıldığında neden inandırmaya çalışırlar, merak ediyorum. Buna karşın yemeklerinde ne yendiğinden çok nadir söz ederler.
127 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Sevgili Virginia, seni anlıyor, duygularını paylaşıyor ve yanında olduğumu en başından bildirmek istiyorum!

Sevgili Virginia, belki de her şeye rağmen bugünleri görseydin, bir 100 yıl sonra bazı şeylerin daha da değiştiğini ve geliştiğini görecektin. Bu gelişmişliğin yanında zorbalıkları da görecektin… Bundan Dört Yüz Yıl geriye gittiğimizde, bugünlerin hayal bile edilemeyeceğini kesinkes düşünebiliriz. Dünden, bugüne neler oldu, neler yaşandı sevgili Virginia, şimdi bunlar hakkında birkaç kelam etmem gerekecek…

Bu incelemeyi Kadınlara, Kendisini Kadın gibi hisseden ve Kadınları Anlayan, Onları Savunan, Birlikte Her zorluğa Göğüs Gerebilecek Herkese İthaf ediyorum...

Geçmişe bir yolculuk yapalım, sonra günümüzün merdivenlerinden yavaş yavaş çıkalım… Kadın tüm çağlarda aşağılanmış ve asla öne çıkartılmaması gereken bir cins olmuştur. Burada bahsettiğimiz konu Kadın ve Erkek cinsinden biri olması hususudur. Kitabı okurken bir çok örnek geldi aklıma. Diziler, Filmler, Kitaplar ve yaşadığım olaylar.. İlk önce şunu anlayamıyorum, bizi biz yapan olgu annelerimizdir. Nasıl bir insanlık ki, annesinden çıkmış olmasına karşın kadını hakir görür? Kadını nasıl önemsiz bir varlık olarak kabul eder, nasıl şiddet gösterir, nasıl onu toplumdan uzak tutar. Nasıl olur ki kapalı kapılar arkasında saklanmasına sebep olur? Hangi sebeple onun Tiyatro oyununda oynayamayacağını, kitap yazamayacağını, şarkı besteleyemeyeceğini söyler?

Sayın okurlar söyler misiniz, hangi hastalıklı düşünce Kadını işe yaramaz olarak tanımlayıp, ayak işlerine layık görür, hangi mantık onları beceriksiz ilan eder? Bu görüş ve türevlerini savunan herkes kesinkes söyleyeyim hastalıklı bir düşünce yapısına sahiptir. Bunun izahı olmamakla birlikte, tek bir tedavisi vardır: KADIN = ERKEK, ERKEK = KADIN mantığının, o güzel beyninde dalgalanmasıdır…

Her sayfada yeni şeyler düşünmeye başladım.. Aklıma ilk olarak Agora filmi geldi… (***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… )
Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçen hikaye de bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın hayatı merkeze alınıyor. Hypatia, bir şeyleri başarmak için uğraşırken ve insanlığa dair yeni keşifler yapmaya çalışırken, hem kendi erkek öğrencileri tarafından hem de etrafındaki erkekler tarafından sürekli aşağılanır. Filmi izlediğinizde sabredemeyeceğiniz bir çok sahne var. Dini unsurlar kullanarak bir kadın toplumda nasıl en rezil duruma sokulur ve linç edilir çok iyi özetleniyor. Dik duran ve kimseye boyun eğmeyen bir kadındır Hypatia.. Bir çok erkek ona saygı duysa da, saygı duymayan ve sırf kadın olduğu için aşağılayan bir kitle ile karşılaşır. Ben filmi izlerken çok sinirlenmiştim. Filmin sonuna doğru ise üzüntü içindeydim. Erkekler, Kadınları sırf kadın olduğu için değil, Kadınlar ile baş edemeyeceklerini bildikleri için bu duruma sokmaktadır. Bunu net olarak görebileceğiniz bil filmdir Agora.. Kesinlikle izleyiniz…

Birkaç örnek daha vereceğim birazdan… Örneklere geçmeden önce sorgulamaya devam edelim. Bir kadın neden sadece hizmetçi olmak zorundadır? Bir kadın neden erkek himayesinde köle zihniyetinde yaşamalıdır? Bir kadın neden tek başına, özgürce ayakta durmamalıdır? Neden Kadınların hakları 19. yüz yıla kadar yok hükmündeydi? Bu durumu yıkan şeylerin en başında iletişim araçları mı gelmektedir? Kadınların sesi neden çıkmamış ve bu durumu kabullenmişlerdir? Yoksa kabullenmek zorunda mı kalmışlardır ya da bırakılmışlar mıdır?

...Konumları zorla kabul ettirtilmiştir, çünkü; kadın tek başına dolaşamaz, yoksa arkasından hayal edemeyeceğiniz yaftalar yapıştırılır, eşi ölmüş ya da onu terk etmişse bir de çocuğu varsa erkekler tarafından hemen yollu olarak görülür, ona göre muamele yapılırdı. Günümüzde de benzer şeyler olsa da 1600-1950 yıllarını düşününce daha da sıkıntı bir durum söz konusudur. Günümüzde bir kadın içten çökertilmemiş ve özellikle gücü kaybettirilmemişse, baş edemeyeceği bir durum yoktur. Geçmişin kirli sayfalarında ise bu durum böyle değildir….

***Filmi ve Anlatacağım hususları merak etmiyorsanız bu kısmı es geçip, alt paragraftan devam ediniz… İkinci örnek olarak aklıma Wonder Woman filmi geldi. DC karakterlerinden biri olan Wonder Woman’ın sinemaya aktarılması harika bir olaydı benim için. Hem kadın süperkahraman olgusunun yerleşmesi hem de kadınların yan rolden kurtulup, biz de güçlüyüz diyebilmesinin anahtarlarındandı… İlk çekilen Wonder Woman’dan sonra Justice League çekildi.. Türkçe Adı ile Adalet Birliği.. İlk solo filme karşılık bu filmde, Batman, Superman, Wonder Woman, Flash ve Aquaman gibi DC evreninin süper "yıldızlarını" bir araya geldi.. Hızlı geçiyorum hemen… Bu iki filmin farkı şudur… Wonder Woman filminin Yönetmeni Feminist Patty Jenkins iken Justice League filminin yönetmeni Zack Snyder’dir. Yani bir erkek yönetmen. Bu iki film arasında yaşanan durum şudur, ilk filminde Wonder Woman gayet usturuplu bir şekilde giyinmiş, zaten amazon un o güzelliğine uygun bir kostüm giymiştir. Yeterince açık bir kostümdür ama doğru dizayn edilmiştir. İlk filmde Gal Gadot’un çekimleri genel olarak bel üstü ve normalken, Adalet Briliği filminde aynı karakter tam tersi daha açık giydirilip, kadrajın bel altına inmesi sağlanmıştır? Bu ne saçmalıktı, bu ne şovmenlikti hiçbir anlam veremedim. Tek verdiğim anlam şu idi, 2018 yılında da olsak, kadınlar daha fazla ilgi çekmek için hala kullanılmaktadır. İki film arasında bu konuda çok değişik durumlar var ama incelemeyi uzattığından değinmiyorum.

Tekrar geçmişe dönelim.. Cumhuriyet döneminden önce kadınlara baktığımızda ne görüyoruz? Ben bir şey görmüyorum. Belki birkaç isim ön planda ama onlarda ufak bir kısımda. 1918’lere kadar kaç yazarımız var? 1-2? Kısacası yok denecek rakamlar. Kadınlar yazar mı olacakmış o dönemde tamam tamam gülmeyelim.. Kadınların temel hak ve özgürlüklerini kazanması Cumhuriyet dönemi ve sonrasında olmuştur. Bu nasıl bir rezalettir ki, bir erkek gördüğünde bir kadın arkasını dönüp, yere çömelip başını eğsin ve erkek geçsin.. Bu nasıl biz zihindir ki, erkek önce yürüsün eşi ve kız çocuklar arkadan gelsin, bu nasıl bir mantıktır ki, kadın tek başına çarşıya çıkamasın ? Ülkemiz kadınlarının 1900’ler de ki okuma oranı komiktir. 0,06 gibi bir rakamdır. Yok gibi bir şeydir. Cumhuriyet dönemi sorası neler mi olmuştur? Yazarlarımız, şairlerimiz olmuştur, öğretmenlerimiz ve profesörlerimiz olmuştur, Sinema ve Tiyatro sanatçılarımız, şarkıcılarımız, Bale yapabilen, dans edebilen kadınlarımız olmuştur. Uçak pilotu olmuştur kadınımız.. Köhne bir zihniyetten çıkarılıp, modern dünyanın ilk atılımları olmuştur. O yıllarda Amerika ve Avrupa kıtası bile bu özgürlük kıstaslarına şaşmış kalmıştır. Times’ın o dönemki yayınlarına bakabilirsiniz.

İncelemeyi daha fazla uzatmak istemesem de kısacık bir kitap bana yazdırdıkça yazdırıyor. Son olarak değineceğim konular Ölmek İçin On Üç sebep dizisini izleyerek bir genç kızın başına nelerin gelebileceğini, Damızlık Kızın Öyküsünü izleyerek kadınların toplumdaki rolünün ne kadar düşürülmüş olduğunu göreceksiniz. İki dizinin de kitapları mevcut. Damızlık kızın öyküsü dizisini ilk bölümde bıraktım. Ben katlanamadım bu zulme. Kaldıramadım. Devamında neler yaşandı bilmiyorum. Sizler bakıp öğrenebilirsiniz. Damızlık Kızın Öyküsü ve Ölmek İçin On Üç Sebep (Kitaplar nasıldır bilmiyorum ama diziler fazlasıyla ders verici ve toplumun kadına bakış açısını fazlasıyla gösteriyor.) Daha fazla örnek tabi ki verilebilir ben bunları seçtim. Ema Watson’ı da özellikle takibe alın. Sense8 dizisini izleyerek dünya görüşünüze biraz fark katıp, Black Mirror ile kendinize güzel dersler çıkarabilirsiniz.

Yaptığım eleştireler ve söylemler yaşanmış ve yaşanan şeylerdir. Kadın her zaman toplumdan uzak tutulmak istenmiştir. Kadın küçük görülmüş ve beceriksiz olarak lanse edilmiştir. Hayır kadın bunların hiçbiri olmamakla birlikte çok daha fazlasıdır. Her iki cinsin tabi ki iyi ya da kötü insan türleri mevcut bu durumları konumuzdan ayrı tutuyorum.

Son olarak diyeceğim şudur ki;

Geçmişi, geri giderek değiştiremezsiniz. Geleceği umarak ya da ümit ederek şekillendiremezsiniz. Yaşamamız gereken ne ise şuan yaşadıklarımızdan ibarettir. A’nı yaşayanlar ne geçmişte kalır ne de geleceğin hayalini kurar. Hayatımızın asıl manası tam olarak şuandadır. Bugünden şekillenmedikçe yarının hiçbir önemi yoktur. Geçmişi ders alınacak bir yapı olarak düşünüp, yarın için bugünden harekete geçmeliyiz. Cins ayrımı, ten rengi ayrımı yapmamalıyız. Hepimiz bu dünyanın İnsanlarıyız.. Bunu unutmamalıyız..

Kadın yardıma muhtaç değildir. Kendi başının çaresine bakabilir. Biz erkeklerin yapması gereken tek şey, kas gücüne güvenerek onları sindirmeye çalışmamalıyız. İnanın beyler, beyin gücü kas gücünü yener… ;)

İncelememi sonlandırıyorum.. ve güzel bir söz ile sizlere veda ediyorum…

“Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça, diğer kısmı göklere yükselebilsin!”

~Mustafa Kemal Atatürk

Kitabı şiddetle tavsiye eder, iyi okumalar dilerim….
128 syf.
·2 günde
Kendime ait bir odam var benim.
Dört duvarı kalbimle, beynimle, ruhumla ve hayallerimle çevrili....
Canımın canı gelse, giremez o odaya.
Bilirim ki; bir gün tamamen yalnız kalsam, çevremde selam verecek kimse kalmasa yine de yaşama gücümden bir şey kaybetmem.
Bilirim ki, kendime ait bir odam var benim.
Kendimi bildiğim, kendi kendime yetebildiğim...
Ne zaman kafam bozulsa, ne zaman hayat üstüme doğru gelse kaçar giderim. Geri çevirmez. İnsanlar gibi bir şey de beklemez. Her fırtınada, her alaborada sığınabileceğim köhne bir liman gibi... Bakımsız ve yıkık...Her duvarı farklı darbeler aldığı halde, huzur dolu ve sıcacık...

Herkesin içinde yarattığı odadadır mutluluk. Ruha, huzurunu bahşeden dinginlikte... Peki böyle bir odadan mı bahsetmiştir Virginia? Bir bakıma öyle. Zaten dört tarafı somut duvarlarla çevrili bir odaya sahip olsak bile, içinde yaşadığımız toplum zaman ve fırsat tanıyacak mı o odaya girmeye? Hele ki kadınlara... Daha çocuk yaşta kadın olmaya zorlanan, ev işleriyle beli bükülen, nasıl olsa evden çıkacak gözüyle bakıldığı için okumalarına izin verilmeyen, önce hocaya sonra kocaya mantığıyla münasip bir kısmetle hem hayatlarının hem de yaratıcılıklarının sınırlarına son verilen o çocuk kadınlara ne yardım edebilir?

Kadın annedir, kadın sevgilidir. Erkeğin de başarılarında payı olan bir destektir. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünebilirken, duygusal yoğunluğunu en dipte yaşayabilirken neden yaratamaz bir kadın? Neden yazamaz? Neden bir Shakespeare çıkmadı kadınlardan? Virginia Woolf kendi deneyimlerini de katarak çok güzel analiz etmiştir bu konuyu. Özellikle Shakespeare'in bir kızkardeşi olsaydı varsayımıyla bizi düşündürürken, sonrasında anlattığı Shakespeare'in gerçek kızkardeşinin hikayesiyle de son noktayı koymuştur.

Toplumun kadına biçtiği sorumluluklar, ekonomik bağımlılık hatta kutsal sayılan annelik bile ondaki cevherin ortaya çıkmasını engellemiştir. Yüzyıllardır bazı şeyler şekil değiştirse de aynı yönde ilerlemeye devam etmiştir. Virginia'ya göre; kadın ekonomik olarak güçlenmeli, kendisine ait bir oda ve yaşam kurmalıdır. İçlerindeki gücü ancak bu şekilde ortaya koyabileceklerdir. Peki buna rağmen istisnalar olmamış mıdır, büyük kadın yazarlar çıkmamış mıdır tarihte? Elbette çıkmıştır. Woolf; özellikle İngiliz edebiyatından örnekler sunarak o kadınların da ne zorluklar yaşadıklarından bahsederken, kendilerine ait bir oda olmamalarından kaynaklı romanlarındaki süreklilik hatalarına da değinmiştir.

Her ne kadar feminizmin güçlü savunucularından olduğu söylense de, aslında Virginia Woolf bu kitabında ılımlı bir eşitliğe de yer vermiştir. Kendi yaşadıklarından yola çıkarak bizlere ışık tutmuştur. Zamanında üvey abisinin tacizine uğrayan, bu sebeple eşiyle cinsel değil ama sadece manevi bağ kurabilmiş olan, hayat boyu bu durumun getirdiği ruh bunalımlarıyla savaşan, ona rağmen onlarca kitaba imza atabilmiş , hayattaki en büyük korkusu ölmek değil de artık yazamayacak duruma geldiğini bilmek olan ve eşine tüm minnet duygularını ilettiği bir intihar mektubuyla hayata veda eden bu kadının sesine kulak verin... Vardır bi' bildiği...
127 syf.
"PARA KAZANIN KENDİNİZE AİT BİR ODA VE BOŞ ZAMAN YARATIN. VE YAZIN, ERKEKLER NE DER DİYE DÜŞÜNMEDEN YAZIN... "


İsyanım var!
Nedir bu kadınların çektiği…
Kaç yüzyıldır kadınlar var olma savaşı sürdürdü , sürdürecek de...

Hep der ya annelerimiz; kendi ayaklarının üstünde durabilmeli kadın dediğin, kimseye muhtaç olmamalı… Sen oku diplomanı al koy bir köşeye ,güvencen olsun hayatın ne getireceği ne götüreceği belli olmaz. Kimseye bağımlı olma “KENDİN” ol…
-----------------------------------------------------------------------------------
Kendine ait bir odan olsun… Kendi çizdiğin bir yaşamın olsun , öyle biri ol ki senin isteklerinin önceliği olsun… Canın istediği için yap bazı şeyleri yapmak zorunda olduğun için değil… Zaten para kazanıyorsan saygınlığın artacağından kendine olan güvenin de artacak! Haa para kazanmayan saygı görmüyor mu ? derseniz , evet maalesef çalışan kadına göre daha az saygı duyuluyor… Hem erkeği tarafından hem de çevresi tarafından… Bu ezilme duygusu kadına yerleştiyse zaten kendi hayatını yaşamayı bırakıp etrafını mutlu etmek için nefes alan bir canlı halini alacaktır :/
---------------------------------------------------------------------------------------
Yazar da feminist olarak anılsa da aslında kadınlara da kızgınlığı vardır. Bu düzene teslim olmayın der. Kendinize ait bir dünyanız olsun , kendi düşüncelerinizin peşini bırakmayın,başkası olmayın der.
” Jane Austen , Fanny Burney ‘in mezarlarının üzerine bir çelenk koymalıydı.”der yazar.
Yaşadıkları dönemde düşüncelerini özgürce yazamazdı çoğu kadın yazar. Yazdıklarını ve düşündüklerini sırf başkaları eleştirmesin diye değiştirirdi. Başkalarının düşüncelerine gösterdiği saygı yüzünden kendi değerlerini değiştirmenin yanlışına düşmedi bu iki isim.
“Bunu sadece Jane Austen ve Emily Bronte başardılar . Onların şapkalarındaki belki de en hafif tüydü bu. Onlar erkek gibi değil, kadın gibi yazdılar.O dönemde roman yazan binlerce kadın arasında sadece onlar ebedi eğitimcinin şunu yaz , bunu düşün diye süregiden uyarılarına kulak asmadılar.” Sözleriyle kadınların nasıl bir yol takip etmeleri gerektiğini de anlatır.
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Yazarların eserlerini yazarken çift cinsiyetli bir beyne sahip olduklarında ortaya mükemmel bir eser çıktığından bahseder .Bu konu hakkında yazdıkları çok ilginç geldi bana. Kadınsan erkeğimsi ,erkeksen kadınımsı olarak yazmaktan söz ediyor. Böyle olduğunda yüksek doyuma ulaşan bir eser çıkar diyor. Spoiler vermemek adına daha fazla bahsetmiyorum,ama mutlaka okuyun. Ben çok farklı buldum ve çok beğendim. Sanırım Virginiya woolf’ün çift cinsiyetli bir beyin yapısı var!
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Hem feminist hem modernist yazar olan Virginiya Woolf ‘un hiç okula gitmediği evde eğitim gördüğünü duyunca çok şaşırdım. Aile üyeleri eğitimli ve entelektüel kişilerden olmasından dolayı ve özel hocalar sayesinde eğitim konusunda yeterli doyuma ulaşmıştır. Önce annesini bir süre sonra da babasını kaybetmesiyle ruhsal sorunlar yaşamıştır.Hayatı boyunca ruhsal sıkıntılarla mücadele eden yazar ne yazık ki intihar ederek hayatına son vermiştir.
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Ben yazarı da kitabı da çok beğendim. Hatta kendime yakın hissettiğim nadir yazarlardan. Diğer kitaplarını da severek okuyacağımı düşünüyorum. Kadınlara söylemek istediği konularda çok haklı buluyorum yazarı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Kadın yazarları etkinliği için seçtiğim kitap ve yazardan daha iyisi olamazdı diye düşünüyorum… Etkinlik için de ayrıca teşekkür ederim:)
----------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu konuyu bu şarkı tamamlardı…
https://www.youtube.com/watch?v=ggmyT87HP4w

Sevgiler ,saygılar…
192 syf.
·2 günde·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Kendine Ait Bir Oda kitabını ve feminizmi yorumladım: https://youtu.be/2wBw2mNQnck

"Eğer bir kadın edebi bir eser yazmak istiyorsa kendisine ait bir odası ve parası olmak zorundaydı." Virginia Woolf

Virginia Woolf. 1882'de doğdu. Annesi 1895'te öldükten sonra korkunç sesler duymaya başladı ve insanlardan korkmayı öğrendi. 2 yıl sonra sevdiği üvey ablası öldü. 1904'te babası öldü. O dönemin eğitim sisteminde kadınların ikinci planda kalmaları sebebiyle okula gönderilemedi, babası gibi kalemiyle parasını kazanmak istedi. Bütün bu ölümlerin üstüne savaş ve yetenek kaybı korkusu da eklenince 1941'de ceplerindeki taşlarla nehre atlayıp intihar etmesi için başka hangi nedene ihtiyacı vardı?

Erkeklerin toplum içindeki göz çarpıcı üstünlüğü mü?

Girdiği özgürlükçü ortamların etkisiyle feministler içinde neredeyse %5'lik bir kısmı kaplayacak olan lezbiyenliğe adım attı. Feministliğin ilk kez 19. Yüzyıl'da ya erkeklerin kadınsılaşmasını ya da kadınların erkeksileşmesini ifade eden bir tıbbi terim olarak kullanılması gibi hayatının merkezine zıt düşüncelerin ve cinsiyetlerin bir beyinde aynı anda bulunabileceğini diyalektiksel bir şekilde aşılamaya çalıştı.

Biyolojik cinsiyetten ve biyolojik kaderden ayrılmış bir toplumsal cinsiyet kavramını yerleştirmek istedi. Çünkü kadının zamana bağlı olmayan edebi bir saygı kazanabilmesi için kendisine ait odası ve parası olması gerektiğini savundu.

"Benim gözümde sizler utanç verici derecede cahilsiniz. Önemli olarak kabul görecek hiçbir keşifte bulunmadınız. Hiçbir imparatorluğun sarsılmasına neden olmadınız. Hiçbir savaşa ordunuzun başında gitmediniz." dedi dünyanın bütün kadınlarına. Bir feminist. Bir lezbiyen. Bir kadın.

Biyolojinin ve fiziksel gücün kaderciliğini reddetti, her kadının edebiyatla, kalemiyle, çabasıyla kazanabileceğini savundu Kendine Ait Bir Oda'da. Hayatın ve bilginin bütün türlerinde kadınların erkeklerden aşağı ve onlara bağlı olduğu bir toplumda salt çocuk doğurganlığı işlevi yüklenmeye çalışılan, kurumlardaki erkek egemenliğinden fiziksel güç üstünlüğü gerçeğine tümdengelinen bir kadın tanımlanmaya çalışılırdı.

AMA; bu kadının istediği tek bir şey vardı. Kadınla tanımlanmak. Kadının kendi kendisine yetebileceğine, onun potansiyelinin mükemmelliğine, onun kendi Maslow ihtiyaçlar hiyerarşisinin tepesini görebileceğine ikna etmek!

Aslında her kadının bence de kendisine ait bir odası vardır, her ne kadar kadınlar hakkında yüzlerce kitap da çıkarsak, niceliklere sığdırılamayacak zamanlarca onlar hakkında da konuşsak, kadınların her daim kafalarından bir türlü dışarı çıkmayan, ömür boyu içlerinde kalacak, başkalarına anlatamayacağı bir şeyler de her zaman olacaktır.

İşte, bu kitap da kadınların geleceğe seslenebilmeleri ve eser bırakabilmeleri açısından değerli bir kitaptır. Bir motivasyon, bir manevi destek ünitesi, düşünceleri olan bir kadının ürünüdür.
128 syf.
·Puan vermedi
Virginia Woolf hakkında hiçbir şey bilmiyordum.Kitabını bile okumayı düşünmüyordum.Fakat Tumblr'da eşine yazdığı İntihar notunu okuduktan sonra etkilendim.Ve Yazarın hayatını araştırdım.Yazar trajediler ve psikolojik sorunlar yaşamış.O yüzden okumaya karar verdim iyi ki de okumuşum.Virginia Woolf Hem feminist hem de modernist bir yazardır.Konusu itibariyle ”KADINLAR VE EDEBİYAT.”

Erkeklerin kadınlara "Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz.Madem öyle,neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız? Virginia Woolf bu ezili soruya şöyle yanıt verir"Para kazanın,kendinize ait bir ayrı oda ve boş zaman yaratın.Ve yazın erkekler ne der diye düşünmeden yazın! Bu yazdığım parça kitabın arkasından.O yüzden kitabın adı "Kendinize ait bir oda"kadınların kendilere zaman ayırması gerektiğini ve eğitim konusunda geri kalmaması gerektiğini vurgulamış.Yazar bu konu hakkında araştırmalar yapmış ve diğer yazarların kadınlar hakkındaki görüşlerini yazmış.Ortaokuldayken bilim insanlarını öğreniyorduk,Arkadaşlarımdan biri Neden hocam hep erkek bilim insanı var demişti o da şöyle cevap verdi: Demek ki erkekler kadınlardan daha zeki.Ne kadar yanlış! O zamanlar kadınlar geri plandaydı,Küçük yaşta evlendirip erkeklerin kölesi oluyorlar ve sadece Ev işleri,çoluk çocukla vakitlerini geçiriyorlardı.Kendilerine ayıracak zamanları yoktu.Kitabı okurken Khaled hosseini'nin "Bin Muhteşem Güneş" adlı kitabı aklıma geldi orada da Kadınların erkeklerin kölesi olduklarını ve sadece kocalarına AİT olduklarını tek başına dışarı çıkılmanın yanlış olduğunu ve kadınların çektiği acıları anlatıyordu.Kadın tek başına dışarı çıkmış olsa nasıl döverler,bağırıp çağırırlar fakat kocası sokak ortasında dövse hiçbir seslerini çıkarmazlar işte KADIN-ERKEK EŞİTSİZLİĞİ.

Yazar Kadınların geri plana atılmasını ve eskiden beri de bunun süregeldiğini,kadınların kendilerine ayıracak eğitim vs. başka alanlarda kendini geliştiremediklerini “Kendilerine ait bir odanın”bulunmamasını vurgulamış.Kitabın okurlarına baktığım zaman %84 oranında kadınlar okumuş.Bence bu kitabı erkekler de okumalı.Herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.Çok akıcı bir dili var.Tavsiye ediyorum.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
127 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Kadın ve Feminzm

Dünyada ve Türkiye 'de Feminizm(Feminizm' in Tarihçesi)

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki Feministik düşünceyle tanışmam Üniversite yıllarıma dayanır. "Kadın ne değildir? "in tanımını bana öğreten yine kadınlar olmuştur. Fakat gördüğüm kadarıyla kadının ve kadın haklarının tüm dünyada geri plana atılmasının en büyük sebebini de şahsen yine kadınlara bağlıyorum.

Köleler, köleliklerinden memnunlarsa eğer, onlara özgürlüğü anlatmanın pek bir yararı olmayacaktır. Çok defa kadın haklarıyla alakalı yazılar kaleme aldığımda ne ilginçtir ki ilk karşı çıkanlar kadınlar olmuştur.

Aşağıda paylaşacağım yazıyı özellikle kadınların okumasını istiyorum. Ben yazıyı olduğu kadarıyla sadeleştirip, düzenledim. Lütfen işinizi gücünüzü bırakın ve 10 dakikanızı ayırın. Zira Erkekler Feminizmle ilgilenmezler. Yahu zaten dünya onların elinde. Keyifleri gıcır. Ne yapsınlar sizin Feminizminizi değil mi? Siz ilk önce Feminzmi öğreneceksiniz ki onlara anlatabilesiniz. Buyrunuz...


Feminizm, yani kadın ve erkek arasında mutlak eşitliği öneren ideolojide ve tarihsel olarak üç dalga ile açıklanır. Bu üç dalga, kronolojik olarak gerçekleşmiştir. Ancak bu üç dalga aynı zamanda pratik ve ideolojik farklılıklar gösterir. Özellikle 2. ve 3. dalga feministler, eylemleri, kamuoyuna müdahaleleri ve fikirsel farklılıklarıyla feminist hareket içinde bir ayrılık gösterir.

Bu yazımızda, hem dünya hem de Türkiye açısından feminist kazanım, deneyim ve fikirleri anlatmaya çalışacağız.

Tarihsel olarak 1. dalgadan çok önce, ilk feminist olarak bilinen Mary Wolstonecraft, ilk kez 18. yüzyılda kadın-erkek eşitliği üzerine yazmaya başladı. Fransız İhtilalinden etkilenen ve ilham alan Wolstonecraft, 1792’de yazdığı Kadın Hakları Savunucusu kitabı ile hem Rouseau’nun doktrinine karşı tezler üretti hem de devrimci taleplerde bulundu. Kitapta yazar kadınlarla erkeklerin eşit eğitim görme olanaklarını engelleyen Fransız Devrimcileri başta olmak üzere tüm burjuvalara karşı yazmıştı. Ona göre kadınların süs bebekliğine ve ev işine mahkum edilmesi, Rouseseau’nun dediği gibi kadın doğasının gereği değildi. Wolstonecraft’ın o yıllarda bahsettiği fikirlerin yeniden gündeme gelmesi, bir buçuk yüzyıl sonra gerçekleşti. Wolstonecraft hala tüm feministlerin benimsediği şu sözleri de telaffuz etti: “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..” Wolstonecraft, daha sonra da hem kadın hakları, hem de diğer muhalif hareketler içinde yer aldı. Bir dokuma işçisinin kızı olan Wolstonecraft, hukuk alanında da çalışmalar yaptı. 1797 yılında evlilik dışı çocuğu Mary Shelly Wolstonecraft’ı doğururken öldü. Mary Shelly Wolstonecraft daha sonra ilk bilimkurgu roman sayılan “Frankestein”ı yazacaktı.

1. Dalga: Medeni Kanun Talepleri ve Siyasal Haklar

1. Dalga feminizm genel olarak iki talep üzerinde mücadele etti. Kadınlar için oy, eğitim ve mülkiyet hakkı.

Kadınlar için oy hakkı meselesi

Avrupa’nın kimi yerlerinde ufak da olsa bir mülk sahibi olanlar dışında kadınlar için oy hakkı yoktu. Amerika’da ise, sadece siyahların ve kadınların oy kullanması yasaktı, ancak bu durum daha sonra değişerek siyah erkeklere oy hakkı tanındı. Kadınların Parlamento’ya girme şansı ise neredeyse yok gibiydi.
Oy hakkı için mücadele Amerika’da, siyah kadınların beyaz kadınlarla mücadele etmesi ile başladı. 19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başlarında mücadele eden kadınlar, önce sadece siyahlar ve siyahların kölelik karşıtı hareketine destek veren kadınlardan oluşuyordu. Siyah kadınlar, kölelik karşıtı harekette tanıştıkları kendilerine destek olan beyaz kadınlar ile aynı kaderi paylaştıklarını anlamışlardı. Bu, iki ırktan kadınların beraber mücadele etmeye başlamasının en önemli nedenlerinden biridir. Bir diğeri, siyah kadınların kölelik karşıtı hareket militanlarına ilk kez oy hakkı için mücadele etme fikrinden bahsettikleri zaman, siyah erkeklerin kendilerine yüz çevirmesi oldu. Zaten oy hakkı kazanmış olan siyah erkekler, kölelik karşıtı mücadelede yanlarında görmeyi sevdikleri ama asıl yerlerinin evleri olduğunu düşündükleri kadınların kendi hakları için mücadele etmesi gerektiğine inanmıyordu. Böylece Amerika’da kadın hakları için mücadele eden kadınlar bağımsızlaştı ve hem siyah hem beyaz kadınların desteğiyle hareket etti. Bu kadınlar hem medeni hem siyasi haklar için, hem de ırkçılığa karşı bir arada mücadele ediyorlardı.

Fransa’da kadın oy hakkı için mücadele eden kadınlara “süfrajetler” deniyordu. Zaten 19. yy boyunca “eşit işe eşit ücret”, evlilik ve ailede eşit haklar, kadınlar için çalışma yaşamı, kadınların kamu görevlerinde çalışabilmesi gibi haklar üzerinden mücadele eden kadınlar vardı. 1881 yılında kadın süfrajetler Kadın Yurttaş isimli dergiyi çıkarttı. Süfrajetler tüm feminist hareket içinde o dönemde en çok aşağılanan, en çok baskı gören fraksiyon oldu. Gazetelerde her gün “ne kadar çirkin” olduklarını gösteren karikatürler, hepsinin aslında “sevici” (lezbiyen) olduğu iddiaları, evlerine girerken veya sokakta taşlanarak gerçekleşen örgütlü saldırılar yüzünden bu kadınlar işlerini kaybetti, aileleri tarafından dışlandı. Bir erkek için eşinin süfrajet olması hem bir utanç kaynağıydı, hem de boşanma sebebi olarak kabul edilebiliyordu. Hatta, çocuklarını görme hakları bile çoğunlukla ellerinden alınıyordu. Süfrajetler sokakta yalnız gezemezdi. Ancak tüm bu baskı, süfrajetleri yıldırmaktan çok güçlendirdi ve çok daha militan bir hale getirdi.

Fransa’daki diğer feminist hareketler ise kadıların oy hakkı olması halinde rahipler tarafından yönlendirileceklerine inanıyorlardı ve 1904’e kadar oy hakkı mücadelesine uzak durdular.

1904 yılında ABD ve İngiltere ortak bir örgütlenme içine girdi: Uluslar arası Kadın Oy Hakkı Birliği (The International Woman Suffrage Alliance – IAW). Bu örgüt hem kadınlara oy hakkı verilmesine karşı çıkan komitelerle mücadele ediyor, hem de milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde enternasyonalist bir politika izliyordu. Birliğin çeşitli batı ülkelerinde şubeleri kuruldu. Ancak bu yasal bir mücadeleydi. Yine oy hakkı için İngiltere’de Emmeline Pankhurst ve kızları Christabel ile Sylvia Pankhurst tarafından kurular Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği (Women’s Social and Political Union) çok daha radikal eylemlilikler gerçekleştirdi. Bu birlik cam kırma, bomba atma, yangın çıkarma, meclis toplantılarını engelleme, açlık grevi hatta intihar gibi siyasal yöntemler kullanmaktaydı. Sylvia Pankhurst daha sonra hem işçi sınıfı için mücadele etmiş, hem de 60’lı yılların 2. dalga feminist teorilerinin yasal haklarla sınırlı kalmayıp ev işlerinin ortaklaşması, ailenin sorgulanması ve “özel alan politiktir” sloganın hem savunma hem de gerçek hayata geçirmede öncüsü olmuştur.
Yine aynı dönem oy hakkı için mücadele eden kadınlar fuhuş için bir araya gelip bu alanda da mücadele etti. Kadın Konseyi’nin 1913 kongresinde İngiliz Süfrajeti Millecet Garret Fawcett, fuhuşu, “erkeklerin parasal çıkarı için kadınların zorunlu köleliği” olarak tanımladı. Birinci Dünya Savaşının Başlaması ile erkeklerin silah altına alınması, kadınların ise silah fabrikalarında çalışmaya başlaması iki önemli meseleyi gündeme getirdi: Barış ve emekçi kadınlar. İşyerlerinde kreşler açılmaya başlandı ama bu sadece daha fazla kadının ücretli emeğini kullanabilmek için yapılmış bir düzenlemeydi. Kadın, tarihte her zaman olduğu gibi ucuz emek anlamına gelmekteydi. Feministler, 1918’de Versailles Antlaşması ve Milletler Cemiyetine “eşit işe eşit ücret” ilkesini koydurmayı başardı. Bir tarafta da kadınlar barışı sağlamak için uluslar arası bir örgütün kurumasını talep ediyorlardı. Kadınlar barış için örgütlendi, savaşan ülkelerdeki kadınlar barış için birlik oldu ve birbirlerini kız kardeş olarak görmeye başladı.
Bütün bu olanlar işçi kadınların militanlaşmasına sebep oldu. Silah fabrikalarında çalışan kadınların grevleri sıklaştı. Bu mücadeleler sonunda kadın işçilerin ücretlerinde artış sağlandı. Ancak savaş sonrasında askerden dönen erkeklere iş imkanı sağlamak için kadın işçilerin işten çıkarılmaya başlanması, bu işçilerin çok düşük ücretlerle çalışmaya başlamasına sebep oldu. Oysa savaş sırasında kadın ve erkeklere verilen ücret arasındaki farklar önemli ölçüde azaltılmıştı.
Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde aralarında ABD, İngiltere, Almanya ve Rusya’nın da olduğu 21 ülkede kadınlara oy hakkı koşulsuz verilmişti. Türkiye de bilindiği gibi 1934 yılında kadınlara oy hakkı verdi ancak, Türkiye’de 1. dalga deneyimlerine birazdan yer vereceğiz. Fransa’daki feministler ise, kızların eğitimi, ücret eşitliği ve kadınların devlet memurluğuna girmesi için verdikleri mücadelede büyük zaferler elde ettiler. Bir yabancı ile evlenen kadınların milliyetlerini koruyabilme yasası çıkarıldı ki bu, dönemsel olarak büyük bir kazanımdı. Evlilikte erkeklere büyük ayrıcalıklar veren Fransız Medeni Kanuna göre bu başarıyla, ilk kez Fransız kadınlar kocalarının onayı olmadan kimlik belgesi çıkarabilecekti. Ancak siyasal haklar açısından başarılı olamadılar. 1936’da Lêon Blum, hükümetinde dört kadına görev verdi ama kadınların oy hakkını tanımayı reddetti.

Sovyetler Birliği’nde ise, durum bambaşkaydı. Batılı kadınların hakları için didindikleri bu dönemde, Rus kadınları haklarına kavuşacakları 1917 Devrimi için erkeklerle yan yana mücadele etmekteydi. Gerçekten de SSCB’de 1940’dan önce kadınlar büyük kazanımlar elde etti.


Bolşevik Devrimi’nin ilk sosyal içerikli kararları, doğumdan önce ve sonra 16 haftalık izin ve ücretsiz sağlık hizmeti, mal varlığı yönetiminde kadınlara eşit haklar tanınması, meşru ve meşru olmayan çocuklar arasındaki farkların kaldırılması ve boşanmanın kolaylaştırılması oldu. Bolşevik Devrimi yapıldıktan sonra kadınlar Beyaz Ordu’ya karşı gerilla savaşında subay ve er olarak yer aldılar. Komünist Parti’de Genotdel isimli bir kadın komsomolu kuruldu. Aydınlar ve komünist siyasiler ev işi ve çocuk eğitimi gibi işler kadınların üstünde kaldığı sürece mutlak bir eşitlikten bahsedilemeyeceğini düşünüyorlardı. Bu, sadece yasal haklar değil, toplumsal cinsiyet rol ve görevlerinin de yıkılması yolunda mücadele edilmesinin yolunu açtı. Böylece aile görevleri kamulaştırıldı ve ortak işler için komünler kuruldu.
Ancak iç savaştan sonra öncelik, üretkenliğe verildi. Özellikle annelik meselesinde savaşın etkisi var, nüfus azaldı ve çocuk doğurmak gerekti. Bu, kadınlara verilmiş hakların yavaş yavaş geri alınmasına neden oldu. Fabrikalarda kreş ve yuvalar kapatıldı. 1929’da Genotdel örgütü dağıtıldı. Hemen ardından 1930’da kabul edilen aile yasası ile geleneksel aile yapısı yeniden getirilmeye başlandı. Rusya kürtaj hakkını ilk defa kabul eden ülkelerden biriydi ve 1936 yılında bu hak geri alındı. Kadınlar çok sayıda çocuk doğurmaya teşvik edildi ve hatta 10 ve üzeri çocuk doğuran kadınlara analık nişanları takıldı. Analık yüceltilmeye ve kadının yerinin ev olduğuna yönelik propagandalar yükseltildi. Yine de Sovyetler Birliği’nde kadınlara eğitim, ücretli iş ve spor gibi alanlar kapatılmadı.
Sovyetler Birliği örneği bu açıdan Türkiye’ye çok benzer. Tıpkı SSCB’de olduğu gibi, Türkiye’de de devrim sonrası dönemde kadınlar erkeklerin yaptığı her işte yer almaya teşvik edildi. İlk kadın pilotun göreve başlamasından, doğuya giden kadın öğretmenlere övgüler düzen romanlara, kadın sporculara verilen ayrıcalıklara kadar her şey, Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların önemli kazanımlarıydı. Ancak yıllar geçtikçe yine analık yükseltildi ve kadınlar evlere yöneltildi. Tek bir farkla, SSCB’de bu durum, savaş sonrasında, ihtiyaçtan gerçekleşmişti. Türkiye’de ise aksine kadınların kazanımları savaş sonrasında arttı, daha sonra geri alındı.


Türkiye ve SSCB’nin kadın mücadelesi açısından bir başka benzerliği de, hükümet tarafından büyük bir düşmanlıkla karşılaşılması oldu. Tıpkı SSCB’nin kadın hakları militanlarına baskısı ve kadın haklarını devrimle beraber getirmesi gibi, Türkiye’de feminist kadınları dışlamış, mücadelesine sokmamış, kadınların istediği hakları devrimle beraber vermiş, ancak yıllarla beraber geriye dönüş başlamış.
Devrim dönemlerinde kadınlara “hakkınızı alamazsınız, ancak biz veririz” diyen hükümetlerin başında Türkiye geliyor. Türkiye’de 1. dalga feministler içinde en önde gelen isim Nezihe Muhiddin’dir. Nezihe Muhiddin, 19. yüzyıl sonlarında doğmuş, iki kez evlenmesine rağmen babasının soyadını muhafaza etmiş, sosyoloji, psikoloji gibi alanlarda çalışmalar yapmış, sahnelenen eserler yazmış bir kadın düşünür. Ancak daha da önemlisi, Kadınlar Halk Fırkası’nın kurucularından Nezihe Muhiddin, cumhuriyetin ilanından önce, cumhuriyeti kadın haklarının alınması için çok uygun bir zemin olarak görür. Bu amaçla Kadınlar Halk Fırkası’nı kurar. Parti programında kadınların milletvekili, hatta asker olması talepleri yer almaktadır.ancak bu talepler aşırı bulunduğu için, parti kapatılır. Hemen ardından talepler daraltılarak, Türk Kadınlar Birliği kurulur. Kadınların seçme ve seçilme hakkının olmadığı ilk seçimde dernek tepki olarak Nezihe Muhiddin’i aday gösterir. Cumhuriyet Gazetesi bu durumu “Havva'nın kızları, Meclis'e girip yılın manto modasını tartışacak” diyerek alaya alır. Saldırılar bununla da bitmez. Dönemin medyasının yoğun saldırısına maruz kalır Nezihe Muhiddin. Bir süre sonra seçme ve seçilme hakkı kadınlara tanınır ancak, son derece militan bir hayat yaşayan, iyi bir hatip, devrimci ve radikal bir kadın olarak hatırlanan Nezihe Muhiddin, önce Türk Kadınlar Birliği’nden daha sonra da siyasetten, hükümet kararıyla uzaklaştırılır.

2. Dalga: Cinsellik ve Doğurganlığın birbirinden ayrıştırılma mücadelesi

Batıda gerçekleşen gelişmeler, doğum kontrolünü güvenli ve kolaylaştıran yöntemler geliştirilmesine sebep olmuştu. Bu durum, kadınların hamilelik riski olmadan cinsellik yaşayabilecekleri anlamına geliyordu. Doğum kontrolü için, yasal olduğu ülkelerde kürtaj, yasal olmayan ülkelerde ise gizli gerçekleşen, tehlikeli, kısırlığa ve hatta ölümlere sebep olan çocuk düşürme yöntemleri dışında da alternatifler üretilmişti. Ancak bu uygulama ve ilaçlar pahalıydı. Kadınlar, bu olanakların tüm kadınların hizmetine sunulması ve pek çok ülkede geçerli olan baskıcı yasaların ortadan kaldırılması için mücadele etmeye başladı.

2. dalganın başlamasında ve teorisinde çok önemli bir etkisi olan Simone de Beavoir, “kadınların kurtuluşu karınlarından başlayacak” diye yazmıştı, İkinci Cins isimli üç ciltlik kitabında. Kitap, yıllardır süren kadın mücadelesinin en önemli öğesine, aile ve toplumsal cinsiyete yönelikti. Simone de Beavoir, özellikle bir tespitiyle (bu tespit daha sonra poüler bir slogan olacaktı) 2. dalga feministlerin hem ideolojik hem pratik olarak yollarını çizdi. “Kadın doğulmaz, kadın doğulur” bu tespitin özeti oldu. İkinci Cins’in üç cildi de dişi cins olarak doğmuş bir insanın, yıllar içinde nasıl eğitilip “kadın” olduğuna ilişkindi. Bütün kitap, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğretilmiş olduğunu kanıtlayan bilgi ve deneyimler içeriyordu. Bu teori bir kavramın ortaya çıkmasına yol açtı. Doğal olan ve doğumla beraber belirlenen cinsiyet (sex) ve doğduktan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet (gender).
Toplumsal cinsiyet kavramı kendi başına çok şey ifade ediyordu. Ama teori ilerledikçe, toplumsal cinsiyetin aslında sadece sonuç olduğu görüldü. Aile üzerinde gerçekleşen ekonomi-politik sistem, patriyarka, toplumsal cinsiyeti meydana getiriyordu ve aslında kendisi çok daha büyük bir sorundu. Aile içinde, ata-erkillik de denilen, babanım ev içinde harcanan tüm emeğe ücretsiz el koyması, yani kölelik, bir tür sömürü ilişkisi doğuruyordu. Bu emek, gerek ev işlerinin, gerekse babaya ait herhangi bir mülk veya işletmenin (tarla, bakkal vb.) kimi işlerinin, kadın ve çocuklar tarafından hiçbir ücret talep etmeksizin yapılmasıydı. Aile işletmelerinde elde edilen kara veya evde çalışan kadının ücretine babanın el koyması ve bu emeğe sadece boğaz tokluğuna sahip olmasının yarattığı kölelik sistemi, feministlerin en çok tartıştığı konulardan biri oldu. Bu emeğin artı değer oluşturup oluşturmadığı konusu ise yine feminizm içinde kimi ana akımlar yarattı, ama bu konuya daha sonra değineceğiz. Beavoir, kadın siyasetini ve feminizmi derinden etkilerken, feministler kürtaj ve doğum kontrolün yasallaşması için mücadeleye devam ettiler. Bu mücadeleler özellikle Kuzey Avrupa ve ABD’de güç kazandı. Fransa’da feministler, 14 yıl süren zorlu bir mücadele verdiler ve 1967’de doğum kontrolü yasallaştı.


ABD eyaletlerinin çoğunda doğum kontrolü yasallaşmıştı. Genel olarak aşırı muhafazakâr kesimler hariç herkes doğum kontrol yöntemlerinin kullanılmasına sıcak bakıyordu. Ancak, bugün bile hiçbir doğum kontrol yönteminin gebelikten yüzde yüz korunma sağlayamadığını düşünürsek, kadınların “cinsellikle doğurganlığı birbirinden ayrıştırmak için” kürtaj hakkını kazanmaları gerekiyordu. Kaldı ki, daha önce de bahsettiğimiz gibi, kürtajın yasak olduğu ülkelerde kadınlar tehlikeli yöntemlere başvuruyorlardı ve bu yöntemler ölümle bile sonuçlanabiliyordu. Feministler İngiltere’de 1967 yılında kürtaj hakkını kazandı.


Amerikalı feministler hem propaganda yapıyor, hem de gerek gizli kadın doğum uzmanlarıyla anlaşıp illegal ama sağlıklı kürtaj olanakları sağlayarak, gerek özel eğitim almış kadınların çalıştığı feminist sağlık kliniklerinde doğum kontrol eğitimleri vererek somut adımlar atıyorlardı. ABD’de kürtajın yasallaşması 1973 yılında gerçekleşti. Bu gelişme diğer ülkelerde de tekrar etti. Ancak kürtajın yasallaşması, kürtaj olmak isteyen kadınlar için mali kolaylık ve uygun sağlık koşullarında kürtaj yaptırma olanağının sağlanması anlamına gelmiyor. 2. dalga feministler bu konuda da mücadele etti. Dünyanın her yerinde muhafazakârlar bu konudaki yasaların yeniden gözden geçirilmesi talep etmeye devam ediyorlar. ABD’de 1978' de kürtaj uygulayan 15 klinik, yangın çıkarma, saldırı, bomba koyma gibi eylemlerle protesto edildi ve bu tür eylemler artık seyrekleşmekle beraber hala devam ediyor. 68’ sonrasında ABD ve Avrupa’da yaşayan genç kadınlar, kendilerinden önceki kuşak gibi anti-faşist mücadele içinde yorulmamış, yine kendilerinden önce gelen kuşakların kazanımlarıyla iyi eğitim görmüş olarak mücadeleye katıldılar. Çünkü bu kadınlar, gördükleri eğitime rağmen hala karı-anne gibi görülüyorlardı ve bunu kabullenmek istemiyorlardı. Yine bu kadınların teoride ve özellikle de pratikte en önemli yol göstericileri, “özel olan politiktir” oldu.
“Özel olan politiktir”, birkaç manada önemliydi. Öncelikle, kadınların sahip/mahkum oldukları en önemli alan özel alandı. En büyük ezme/ezilme ilişkileri, sömürü ve toplumsal cinsiyet rollerini var eden patriyarka, evden ve aileden, yani hiçbir kamusal aracın müdahalesine imkan verilmeyen “mahrem”den geliyordu. Kadınlar için kamusal alan yasaktı ve aynı zamanda, feministler için en büyük mücadele alanı özel alan oldu. Kamusal alan/özel alan tartışması ve tespiti çok önemli bir gelişmeydi. Daha sonra, özellikle feminist edebiyat alanında başarılı olmuş Kate Millet, Fahişelik Dosyası isimli kitabında, özel alanın politikasını yapmaya başladı. Kitapta kimisi uzun zamandır seks işçiliği yapan, kimisi birkaç kez çıkarları için erkeklerle yatmış çeşitli yaş, ırk, ilgi alanı ve sınıftan kadın, deneyimlerini anlatıyordu. Yazar da, bir zamanlar pek hoşlanmadığı bir erkekle, sırf onu şık restoranlara götürdüğü için çıktığını anlatıyordu. Yani kendisi de, anlatanların bir parçası olmuştu. Üstelik, fahişeliğin ne ayıp bir şey olduğunun, ne de sadece para karşılığı seks yapmakla açıklanabileceğinin ispatıydı. Bu kitap sadece feminizm açısından değil, aynı zamanda akademik anlamda da önemli bir çalışmaydı çünkü, ilk defa “deneyim”, bir bilimsel veri olarak kabul edilmektedir. İkinci etkisi, pratikte oldu. Feminizm yalnızca kadınlarla yapılıyordu ve her kadın içindi.

Kadınlar cinsel taciz/tecavüzden aile içi şiddete, cinsel haz alma tercihlerinden cinsel yönelimlere dair her şeyin konuşulması, toplumsal baskılarla yasaklanmış her şeyin politikasını yapıyorlardı. Ancak geçmişten gelen alışkanlıklar, kadınların birbirlerini yargılamadan örgütlenmesini zorluyordu. Bu durum, şu anda da süren ve hemen her feminist grubun kabul ettiği “bilinç yükseltme” pratiklerini beraberinde getirdi. Bilinç yükseltme, temelde belli bir sayıda kadından oluşan küçük grupların, kendilerinden, alışkanlıklarından, utançlarından ve deneyimlerinden bahsederek, hem birbirlerini ve kendilerini tanımaya, hem de toplumsal cinsiyet rollerinin tek tek kişiler üzerindeki etkisini sorgulamaya, bu şekilde de birbirlerini yargılamadan “kız kardeş” olmaya yarıyordu. Kız kardeşlik (sisterhood), 68’ sonrası feministler açısından yoldaşlık demekti ve çok önemli bir gelenek olarak hala sürmekte.

Kız kardeşlik yoldaşlık demekti fakat bir taraftan da, sömürü ile şekillenen aileye karşı, bir başka aile ve başka bir kardeşliğin politikasını yapmak anlamına geliyordu.
Türkiye’de 2. dalga feministler 80 sonrasında gerek politikada, gerek kamuoyu gündeminde yer almaya başladı. Feminist kadınlar 12 Eylül sonrasındaki sessizliği bozan ilk hareket oldu. 80 öncesinde İKD (İlerici Kadınlar Derneği) kadın hakları için çalışan bir organizasyondu ancak, temel aldıkları ideoloji sosyalizmdi. Yine de İKD sadece kadınların katıldığı bir dernekti ve kadın kadına mücadele açısından Türkiye’deki ilk deneyimdi. Zaten önceden İKD’li olan bir çok kadın, 80 sonrasında feminist hareket içinde yer aldı.

Türkiye’de feministler önce Somut gibi sol dergilerde yazmaya ve feminist fikirlerin tohumlarını yaşadıkları ülkede atmaya başladılar. Ancak ilk feminist örgütlenme 1984 yılında kurulan Kadın Çevresi oldu. Kadın Çevresi feminist bir yayıneviydi ve feminist bir literatür oluşturmak için kitap basıyordu. Bununla beraber Kadın Çevresi sadece bir yayınevi olarak kalmadı. Aynı zamanda feministlerin ve feminizm üzerine düşünmeye başlayan kadınların birbirini bulduğu bir örgütlenme haline geldi. Daha sonra bilinç yükseltme toplantılarını, feminist dergileri ve kampanyaları örgütleyecek olan kadınlar burada tanıştı ve aktif olarak feminist siyaset üretmeye başladı.


Kadın Çevresi’nde tanışan kadınların ilk çıkardıkları yayın Feminist oldu. 87-90 yılları arasında çıkan Feminist, hem şekilsel hem içerik olarak daha önce Türkiye’de yayınlanmış hiçbir dergiye benzemiyordu. Gerek boyutları, gerek kullanılan renkler, gerek iç tasarımı ama daha önemlisi içeriğiydi. Feminist, teorik bir dergi değildi, ancak feminist teori açısından çok doğru bir dergiydi. Dergide sadece yorumlar değil, kişisel deneyimler de anlatılıyordu ki bu da özel alanın politikasının yapılmaya başlanması demekti. Feminist’i çıkaran kadınlar kendilerini çeşitli sol siyasi görüşlere yakın hissetseler bile, bu dergide sadece feminizmle ilgili yazılar yayınlanıyordu.

Türkiye’deki 2. dalga feministler konuları farklı olsa da tıpkı yurtdışındaki kız kardeşleri gibi çeşitli kampanyalar organize ettiler. Bunlardan ilki Dayağa Karşı Kampanya oldu. 1987 yılının Nisan ayında Çorum’da bir hakimin şiddet nedeniyle boşanmak isteyen üç çocuklu bir kadının bu talebini, “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” gerekçesiyle reddetmesi üzerine kampanya başlatıldı. İlk eylem 17 Mayıs’ta gerçekleşti. Bu aynı zamanda 12 Eylül sonrasında gerçekleştirilen ilk miting oldu. Daha sonra Kariye Şenliği ve Bağır Herkes Duysun kitabı ile kampanya devam etti. Kampanyanın sonunda ünlü Mor Çatı kuruldu. Bu kampanya ile özel alan olarak görülen “hane”, kamusal alanda tartışılmaya başlanıldı. Hemen ardından gelen cinsel tacize ya da sarkıntılığa karşı kampanya ve “İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, Türkiye’de kadın kurtuluş hareketinin gerçekleştirdiği en radikal eylemlere sebebiyet verdi. Cinsel tacize karşı yürütülen kampanyanın sembol mor iğneydi. Mor kurdeleler bağlanmış büyük iğneler, tacize karşı kadınların kendilerini taciz eden erkeklere batırması için vapurlarda ve kamuya açık mekanlarda feministler tarafından dağıtıldı. İğne, ilginç bir semboldü çünkü cinsel tacize karşı silah sayılabilecek bir şeyin kullanılmasının meşru müdafaa olduğunu anlatıyordu. Yakaya takılan iğneler, beraberinde meyhane ve kahvehane baskınlarını getirdi. Bir grup feministin, sadece erkeklere mahsus alanlara baskın yapıp oradaki erkeklerle konuşması, basında büyük tepki uyandırdı. Ancak bu gün bile, şehirli kadınların birçok içkili mekanda eğlenebildiğini düşünürsek, 89 yılında yapılan bu kampanyanın etkilerinin ne kadar büyük olduğunu anlarız. Ayrıca kampanya genel olarak, bir kadın nasıl giyinirse ve ya davranırsa davransın, cinsel tacizin hiçbir özrü olmayacağını ve tecavüzden farkı olmadığını anlatıyordu. Ancak somut hedef olmaması, kampanyanın çok uzun sürmemesine neden oldu.
“İffetli Kadın Olmak İstemiyoruz!” kampanyası, 90 yılında başladı. Büyük ölçüde TCK’nın 438. maddesine yönelikti. Bu maddeye göre, seks işçisi kadınlar tecavüze uğrayınca üçte iki ceza indirimi uygulanıyordu. Sebep olarak, zaten “iffetsiz” olan kadınların tecavüzü hak ettiği ve “iffetli” kadınlara göre çok daha az hasar aldığı öne sürülüyordu. Feministler, sadece seks işçisi kadınlara tecavüzün meşruluğunu değil, kadınların iffetli-iffetsiz ayrımına tutulmasını da protesto ediyordu. Daha sonra da çok sık duyulacak olan “Bedenimiz Bizimdir” sloganı ilk kez bu yıllarda kullanılmaya başlandı. Kampanya, İHD ve Baro’nun da katkılarıyla yasanın kaldırılmasıyla son buldu.


90’ların ortasında, feministler sokaklardan çekildi. 2. dalga, pratikte bir dönemdi ve belli ana başlıklar altında sürdürülen kampanyalar ile sona erdi. Ancak teorik olarak, halen devam etmekte. Çünkü hemen ardından gelen 3. dalga ile arasında çok büyük kavramsal farklılıklar taşıyor. Bu yüzden hem Türkiye’de hem dünyada kimi feministler kendilerini ideolojik olarak 2. dalga’ya, kimileri 3. dalga’ya dahil hissediyor. Bunun yaş ve kuşak farkı ile de ilişkisi bulunmakla birlikte, temel fark kimlik meselesi ve toplumsal cinsiyetin algılanışı.

3. Dalga: Kadın Kimliği ve Diğerleri...

3. dalga feminizm dünyada 90’ların ilk yarısı, Türkiye’de doksanların sonu itibariyle başladı. Ancak önce, bu kuşak kadınların durumunu görmeye çalışalım. 70’ler ve sonrasında doğan kadınlar, feminizm duymuştu ve ne olduğuyla ilgili yanlış/doğru fikir sahibiydi. Kimi kadınlar feminizmi saldırgan, lezbiyen/frijit/erkek düşkünü/erkek düşmanı kadınların politik aracı olarak görüyordu. Bir önceki kuşağın uğrunda mücadele ettiği talepler kazanılmıştı. Feminizm güç kaybetmişti, elde edilen haklar vardı ve bunlar kaybedilmiyordu ancak mücadele durgundu. Patriyarka araçlarıyla bir yandan kutsal ailenin propagandasını yapıyor, bir yandan gençlik ve güzelliği yüceltiyordu. Muhalif politikalar ise kimlik ve farklılıklar gibi konularda söz etmeye başlamıştı. O yüzden feminizme ilgili birçok kadın kimlikçi bir feminizme yakınlık duymaya başladı.

İşte bu noktada, 2. dalga feministlerle ayrımlar başladı. 2. dalga feministler, tek ortak noktası kadın olmak olanların verdiği bir mücadele arzuluyorlardı. Yani ırk, cinsel yönelim veya ekonomik sınıf ayrımı mücadelenin içinde yok sayılıyordu, çünkü bu farklılıklar kadınların aynı baskıyı görmesine engel değildi. Örneğin her kadın tacize uğrama tehlikesi ile karşı karşıyaydı. 2. dalganın söylediği diğer bir şey de, toplumsal cinsiyet rollerinin bütünüyle yıkılması gerektiğiydi. Bu yüzden mücadele “feminen” söylemlere tamamen kapalıydı, ne kadınlıkla ne de erkeklikle ilgili durumların yüceltilmesini istiyordu. 3. dalga ise, tamamen farklılıkların dile getirilmesi ile varolmak istiyordu. Örneğin, lezbiyen kadınlarla heteroseksüel kadınlar, ezme/ezilme ilişkileri yaşıyordu 3. dalga feministlere göre. Önce bu farklılıkları görmek ve ortak noktalar üzerinden siyaset yapmak gerekiyordu. Bu kimlikler biyolojik sebepler de, kapitalist veya partiyarkal ilişkilerle de oluşsa, bu kimliklerin kabulü gerekiyordu. Tam bu noktada, 2. dalga’nın toplumsal cinsiyet rollerini yıkma talebi ile çelişildi. Kadın olmak hem bir cinsiyet rolü, hem bir kimlikti. Erkek kimliği eril iktidara sahip olduğu için doğal olarak ezen oluyordu, ancak kadın kimliğinin böyle bir ezme misyonu yoktu ve bu yüzden rahatlıkla yaşatılabilirdi.


3. dalga feministler kendilerinden önce gelen kuşağı evrenselci, farklılıklara karşı duyarsız, orta sınıf ve heteroseksist olmakla suçluyor. Bu, bir açıdan doğru olabilir çünkü gerçekten de 2. dalga feministler taleplerini gündeme getirirken varolan farklılıkları yok saydı. Bu taleplerin gündeme getirilmesi 3. dalga’nın başlangıcına denk gelir. Ancak başka bir taraftan 2. dalga, sadece hak eşitliği ile sınırlı kalmayan bir eşitlikçilik anlayışı ile hareket etti ve buna çok özen gösterdi. Önceden görmediği konulara karşı, 3. dalga’nın da etkisiyle çok duyarlı oldu. Aslında temel olarak, 2. dalga, mutlak eşitlik isterken, 3. dalga, farklılıkların değerli olduğuna vurgu yapıyordu. Bu da, yepyeni bir dünya kurulsa bile, farklılıkların muhafaza edilmesi anlamına geliyordu. Daha öncede belirttiğimiz gibi, 2. dalga feministler Wolstonecraft’ın şu sözlerini slogan haline getirmişti: “Kadın ve erkek arasında cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!..”
Türkiye’de 3. dalga, Kürt kadınlar örgütlenmesi ile başladı ve devam etmekte. Türkiye’de negatif bir durumda olan Kürt halkında kadın durumu, ilk kez Saddam Hüseyin’e yönelik intihar eylemi sırasında yakalanan ve öldürülen Leyla Kasım ile anılmaya başlandı. Bu olay ve Kürt kadınların örgütlenme çalışmaları ile ilk kez, bu coğrafyada yaşayan Kürt kadınların yaşadıkları görünür oldu. Bir taraftan Kürt halkının yaşadığı zorluklar, bir yandan patriyarkal aile yapısı, bu kadınları önce Kürt hareketine yöneltti. Bir çok Kürt kadın gerilla/terörist olarak dağa çıktı. Bu hem aileden bir kaçıştı hem de yaşanılan zorlulara karşı mücadele yöntemiydi. Başta hem aileler kızlarının evden çıkmasına tepkiliydi hem de erkek gerillalar/teröristler kadınların hantal olduğu gerekçesiyle yanlarında istemiyordu. Ancak bu durum zamanla aşıldı, hatta örgütün içinden bir grup kadın Partiya Jinana Kurdistan’ı (Kürdistan Kadın Partisi-PJA) kuruldu. Bu örgüt hem ulusal kurtuluş mücadelesi hem de kadın kurtuluş mücadelesi veriyordu. Örgüt başta feminizme uzak dursa da, ilerleyen yıllarda kadın kurtuluş mücadelesine daha sıcak bakmaya başladı.
Legal alanda ise, Kürt kadınları mücadeleye devam etti. Bu kadınlar feministler ile yakın bir ilişki içindeydi. Dicle Kadın Kültür Merkezi, başta Yaşamda Özgür Kadın adıyla çıkan ama kapatılınca “Özgür Kadının Sesi” ismiyle yayın hayatına devam eden dergi, en somut örnekler.


Daha sonra Roza ve Jujin dergileri, hem Kürt kadının sesini dile getiriyordu, hem de feminist bir perspektife sahipti. Bu durum, taciz, tecavüz, ensest gibi konularda söz söylemeleri ve tüm kadınlara açık olduklarını söylemeleri şeklinde gerçeklik buldu. Tam bu noktada Kürt hareketinden bağımsız ama bağını koparmayan bir mücadele başlamış oldu ve halen sürmekte.

Elbette sadece Kürt kadınlar, kendi kimlikleri üzerinden siyaset yapmaya başlamadı. Çeşitli eşcinsel hakları örgütlerinde mücadele veren kadınlar, feminist hareketle ilişkiye geçti. Ama bambaşka bir tarafta, ilk kez Müslüman kadınlar kendi hakları için mücadeleye başladı. Buna ilk örnek üniversitelerde türban yasağı ile başlayan protestolar olarak görülebilir. Ancak sadece bu değil. Bu sadece en bilinen örnek. Türban yasağına karşı gerçekleştirilen protestolar feminist kadınlarla Müslüman kadınların en önemli ve en çok bilinen teması sayılabilir. Ancak dönem Müslüman kadınlara destek veren feministlere, karşı taraftan hiçbir destek gelmemişti daha sonraları. Fakat bazı kadınlar, kendilerine feminist demeseler de, feminist kadınlarla ortak talepleri olduğunda mücadele etti. Bunun en önemli istisnası Gonca Kuriş oldu. Gonca Kuriş, türbanlı bir kadındı, kendisinden “ben imanlı feministim” diye söz ediyordu ve bir yandan kadın hareketi içinde, bir yandan muhafazakar çevrede söz sahibiydi. Ancak muhafazakar çevre onun hem Müslüman, hem feminist oluşuna hoşgörüyle yaklaşmadı. Gonca Kuriş, İBDA-C tarafından kaçırıldı ve öldürüldü. Feminist hareket Gonca Kuriş’e sahip çıktı ve onu öldürenleri protesto etti.


İdeolojik farklılıklar gösterse de, feminist kadınlar yakın zamanda hep birlikte kampanyalar gerçekleştirdiler.
Bunlardan bir tanesi göz altında taciz ve tecavüze karşı oldu. Politik sebepler dolayısıyla gözaltına alınan kadınların taciz ve tecavüze uğruyor olması görünür kılındı. İlk kez Asiye Güzel’in davası ile başlayan kampanya, daha sonra da kimi davalar açılması ile devam etti. Feminist kadınlar konuyla ilgili protesto eylemleri gerçekleştirdi ve devletin “erkek” bir kurum olduğu, patriyarkanın devamı ve güçlenmesini sağlamak için her zaman çalışacağı söylemi dile getirildi. Bu davalar bugün hala sürmekte.

İkinci kampanya, yani töre cinayetlerine karşı yürütülen kampanya, kamuoyunda çok daha geniş yankı uyandırdı. Öyle ki, kampanyanın güçlendiği dönemlerde, töre cinayetleri sanki yeni gerçekleşen olaylarmış gibi anlatılıyordu. Oysa bu gerçek, yüzyıllardır bu topraklarda yaşanıyordu, ancak feminist mücadele görünür kılınmasına yol açmıştı. Tecavüze uğrayan ve hamile kalan, çocuğu doğurmak için İstanbul’a kaçan, ancak burada çocuğunu doğurduktan sonra ailesi tarafından bulunan, sokakta yediği ilk kurşunlarla ölmeyen ancak kaldırıldığı hastanede hiçbir güvenlik önlemi alınmadığı için tekrar bulunup öldürülen Güldünya Tören, kampanyanın en önemli sembollerinden biri oldu. Güldünya’nın naaşı ailesi tarafından kabul edilmediği için feministler tarafından alındı ve cenazesinde de yine feministler vardı. Ancak hakim Güldünya’nın çocuğunu ailesine teslim etti.


Kampanyanın iki talebi vardı. Bunlardan biri, yeni TCK kanunu ile ilgiliydi. Öncelikle, daha önce namus cinayetine uygulanan yasanın değişmesi ile ilgiliydi. İkincisi ise, ailesinden kaçanlar için sığınak yapılması talebiydi.


Mor Çatı gibi feministlerin emeğiyle yürüyen özerk sığınaklar ise şu anda kapalı ancak halen danışma hizmeti veriyor. Yasanın değişmesi ile ilgili karar ise, bir başka kampanya ile bağlantılı. Yeni TCK ile, 2001 yılından sonra yapılan evliliklerde, boşanma sonrasında evlilik sırasında edinilen tüm mal varlığı paylaşılıyor. Bu da, kadınlar için büyük bir avantaj sağlıyor. Ancak, 2001 yılından önceki evlilikler için bu geçerli değil. Hem namus cinayetine ceza indiriminin iptali hem de 2001 yılından öne gerçekleşen evliliklerde de mal paylaşımı maddesi için 2004 kasım ayında feministler meclise bir yürüyüş gerçekleştirildi. Protestoların sonunda, namus cinayeti ile ilgili kazanım gerçekleşti ancak mal paylaşımı yasası değişmedi. Bunun üzerine tüm Türkiye’de özel eğitim almış kadınların gerçekleştirdiği seminerlerle kadınların yeni TCK’dan yararlanmaları için yapmaları gerekenler anlatıldı.


Hem Türkiye’de hem dünyada bu gün, kimi feministler kadın sorununu kapitalizm ile ilişkili görürken, kimi feministler, politik görüşleri ne olursa olsun, bu iki durumu birbirinden ayırıyor. Türkiye’de şu anda üç ulusal yayın (Amargi, Feminist Çerçeve ve Pazartesi Dergisi), bir çok yerel yayın çıkıyor. Amargi, Feminist Kadın Çevresi gibi örgütlenmeler, kimi partilerin kadın kollarında çalışan feminist kadınlar ve birçok bağımsız kadın, mücadeleye devam ediyor. Ayrıca dünyanın her yerinde feminist politika üretilmeye devam ediliyor.

Kaynak: https://www.anarkismo.net/article/4070
127 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Ah kadınlar...Yüzyıllardır baskılanan, hor görülen, evlendiği zaman efendisine ait olan ve asla birey olarak kendi hayatı olmayan kadınlar...

Yüzyıllardır ne resimde, ne şiirde, ne de sanatın her hangi bir kolunda başarı elde edememiş kadınların asıl sorunun ataerkil toplumların baskısı olduğunu ele almış yazar. Bu konuda araştırmalar yapmış ve İngiltere'de kadına atfedilen her ithamı da eklemeyi unutmamış...

Eserde bir kadın ister evli olsun, ister bekar mutlaka bir kazancının olmasını ve kendine ait bir odasının olmasını ki; bu odada kendini anlamasını ve özellikle sanat adına bir şeyler üretmesine vurgu yapılmış...

Kitap sade ve akıcı bir dil ile yazılmış. Aslında 1400'lü yıllardan 1900'lü yıllara ve günümüzde hala dünyada kadına gerçek değerinin verilmediğini ve neredeyse değişen çok az şey olduğunu gözler önüne seren bu kitabı okurken düşünmekten kendinizi alamayacaksınız...
160 syf.
·55 günde·7/10
"Para kazanın, kendinize ait bir oda ve boş zaman yaratın.
Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın."
Virgina Wolf
...
Kurmaca ve Kadın üzerine düşüncelerini ve araştırmalarını bizimle paylaşıyor.
Kadına verilen değeri ve o zamanda var olan haklarını gözler önüne seriyor. Düşününce şuan kadın cinayetlerinin böylesine arttığı bir dönemde bu kitabı okumak daha da dikkat çekici yapıyor bu kitabı. Okurken diğerlerini bilmiyorum ama ben üzüldüm, huzursuz hissettim. Yazılanların gerçekliğinden rahatsız oldum. Özellikle de Shakespeare kız kardeşinin evden kaçıp tiyatroya yönelseydi olabilecekleri okurken.
Böylesine aşağılık bir varlık olarak gözüken bizlerin, kadınların nasıl bir eser yazması, hatta yazma hakkı olduğunu bile düşünmesi komiktir o dönem için.
Keza şuan eşitlik var diye savunsak bile günümüzde bir göz attığımızda içimiz yine karamsarlık ile kaplanabiliyor.
#49067882
"Belki de evrendeki en çok tartışılan hayvan olduğunuzun farkında mısınız?" Gerçekten öyle... Kadınlar bunu yapmaz.... Elinin hamuru... Örnekleri arttırmaya gerek duymuyorum arkadaşlar çünkü otomatik olarak beyniniz bu örnekleri arttırmaya devam ediyor.
Söylenecek şey var o yüzden atlaya atlaya anlatıyormuş gibi hissediyorum ama kısa kesmek istiyorum.
Kadınların kendilerine ait bir odası olması lazım efendim. Düşüncelerini ifade edebilmeleri için, hislerini kağıtlara yazabilmeleri için. Özgür olabilmeleri için....
135 syf.
Aslında kitabı sonra okuyacaktim Özlem doğan ablam sayesinde daha erken okumuş oldum,iyiki almışsın cansın, kitap okuma sebebimsin...

Kitaba gelirsek kurgu biraz karışık ama dikkat vererek okunduğu zaman anlaşılıyor,konusu toplumun hatta bircok önemli kişilerde dahil olmak üzere kadınların dislanmasini,meslek sahibi olmamasını ve bir çok haklarinin verilmemesinden bahsediyor.

Sasiriyormuyuz, tabiki de Hayır!
Çünkü şimdiki zamanda kadınlarin gördüğü haksizlari düşününce sasirmiyor insan nede olsa!
Kadınlara bir eşya yada fazladn bir boğaz olarak görülüyor.Ergenlik çağına geldiği zaman evlendirme kaygısı düşer,ha okusada meslek sahibi olsa ne âlâ,ama maalesef ki meslek sahibi olsada bircoklari yine de buna benzer şeyler yaşıyor.
Nerde kaldık ha evlendi bu seferde çocuk olmazsa bunun sorumlusu kim yine kadın niye çünkü eksik bu zihniyete gore
Dayak yer "haketmese niye dövsün"yada "Allah bilir ne yaptida dövdü"sözünü çok duydum ben,
Ama beni en çok üzen de bu sözü kadınlarında söylemesi,oysa kadin olarak biz söylersek o sözü sıra bir gün bize de gelebilir.
Neyse boşanır yine kurtulamaz bu seferde eski eşi peşini bırakmaz , çünkü malı olarak görüyor ya zihniyetsiz!Ve kaçınılmaz son
kadın cinayetleri ,insan gördükçe korkmuyor değil
O korkuyu salmislar bir kere icimize ,yaşamayı bile çok görüyorlar bize.Bunlari yazdim çünkü benim ve benim gibi bir çok kişinin muzdarip olduğu bir konu,hep beraber yaşayamıyoruz nedense...
Soylecek çok söz var aslında ama benden bu kar deyim ,keyifle okuyun pişman olmayacaksiniz.
Sevgiyle kalın...
127 syf.
*Kitapla ilgili bilgi içerir.

V. Woolf ‘Kadınlar ve Yazın’ üzerine kendisinden istenen konuşma için nehir kıyısında düşünürken kadının yazabilmesi için kadının parası ve kendine ait bir odası olması gerektiği görüşünü ele almaya karar verir. Bu karara varma aşamalarını sunacağını, dudaklarından yalanlar döküleceğini, ama bunların arasına karışmış gerçekler olabileceğini, bu gerçekleri çıkarıp, saklanmaya değer yanlarına karar vermelerini ya da saklanmaya değer bir yan yoksa çöp sepetine atıp, unutmalarını söyler.

Önce kadınların yazın dünyasında olmamalarının, neden içlerinden bir Shakespare çıkmadığının açıklamalarını yapıyor: İngiltere’de kadınların kütüphanelere bir refakatçi ya da dekan tarafından bir tavsiye mektubu olmadan alınmadığını, erkeklerin istedikleri şekilde kullanabilecekleri bir servete sahip olduklarını, kendi büyük annelerinin ve annelerinin neden servet sahibi olmadıklarını, kadınların servetleri olsa bile kullanmalarında söz sahibi olmadıklarını eğer öyle olsaydı arkadaşıyla şu anda yaptığı konuşmanın konusu arkeoloji, botanik, matematik, antropoloji, fizik ya da coğrafya konuşuyor olacağını, kendi cinsiyetlerinin kullanımına düzenleyecekleri burslar, ödüller, öğretim üyelikleri oluşturup, araştırma yapıyor ya da yazıyor olabilirlerdi.

“Neden cinsiyetlerden biri öylesine varlıklı, öbürü ise yoksuldu? Yoksulluğun kurmaca yazın üzerindeki etkisi neydi? Sanat yapıtlarının ortaya çıkmasında gerekli koşullar nelerdir?” diye sorar, yanıtlarını kitaplardan araştırarak bulmaya çalışır ancak daha da çok kafası karışır çünkü kadınlar üzerine bir yılda yazılmış o kadar çok kitap vardır ki. Erkekler tarafından yazılan tüm kitaplarda bunun yanıtını bulamaz. Karşılaştığı bilgilerden bazıları: İngiliz şairi Alexsandr Pope’nin düşüncesi“Çoğu kadın kişilikten yoksundur.”, kadınlar eğitilebilir mi eğitilemez mi, ruhları var mı yok mu, Napolyon eğitilemeyeceklerini söylüyordu, Goethe kadınlara hayrandı, Mussolini nefret ediyordu vb. Onu en çok öfkelendiren anıtsal yapıtı Dişil Cinsin Ussal, Tinsel ve Bedensel Zayıflığı’nı yazmakta olan Profesör X’in kadınların, ussal, tinsel ve bedensel zayıflığını belirten görüşüydü. Ona göre profesör kadınlara öfke duyuyordu, kitap gerçeğin beyaz ışığında değil, duyguların kırmızı ışığında yazılmıştı. Kadınlara duyulan öfkenin nedenlerini anlamaya çalışır.

Elizabeth döneminden başlayarak kadınların içinde bulundukları koşullardan bahseder. Evli kocanın kadını dövmesi yasal hakkıydı, yüksek sınıflarda olduğu gibi aşağı sınıflarda da bu utanç duyulmadan uygulanırdı. Evlilikler beşik kertmesi olarak çocukluktan çıkar çıkmaz yapılırdı. Karşı çıkan kız çocuk kilitlenip, dövülürdü ve bu toplumun tepkisini çekmezdi. Gerçek hayatta yaşanan bu iken erkeklerin kurmaca yazınlarında ise kadının erkekle eşit konumda olduğu önemli kişiliklere sahip olduğu görülüyordu. Bir kadının Shakespear’in kardeşi olup onun gibi yaratıcı yazma yeteneğine sahip olsa bile o koşullarda yazar olamayacağını kurguladığı hikâyeyle bu düşüncesini destekler.

Bazı kadınlar her şeye rağmen yazabilmişlerdir. Örn. soyluluğu ve anlayışlı eşi nedeniyle şiir yazma fırsatı bulabilmiş Lady Winchilsea. Ancak diğer erkek şairlerin alay ve küçümseme sözlerine hedef olur. Yazma meraklısı bir mavi çoraplı (kadınların kurtuluşu hareketine inanmış kadınlar için söylenen söz) denir. Yazdığı şiirlerine yansır duyguları. “ Yazık! Kalemini deneyen bir kadın/Ne kadar kibirli bir yaratık sayılır,/Bu hatayı hiçbir erdem gidermez /Kendi cinsimize ve doğamıza karşı geldiğimiz söylenir”

19. yüzyılda yazılmış kitapları inceler. Charlotte Brontë’nin yazdıklarında kadının uzak şehirlere gidip farklı insanları tanıma, gezme, gözlemleme deneyimlerinden yoksun oluşunun serzenişlerini duyumsar. Bu yüzden yazarlık dehasını eksiksiz ve bütünüyle dile getiremeyeceğini anlar. O dönemde yazılanlar evlerinin oturma odasında, birkaç desteden fazla kâğıt alamayacak denli yoksul kadınlar tarafından yazılmıştır.

V. Woolf kadın yazarların biçemleri, ölçütleri, yazarların kendi cinsiyetlerinin yazındaki etkisi üzerinde duruyor özellikle kadınların kendilerine özgü yazabilmelerinin önemini vurguluyor. Yazılarında dürüst olmalarını ne yazacakları konusunda sınırlamalar getiren ataerkil düzenin eleştirilerilerine karşı çıkmalarını istiyor. Örnek olarak Jane Austen ve Emily Brontë’yi gösterir. “Bu, onların övünülecek başarılarından biri, belki de en kusursuz olanıdır. Erkekler gibi değil kadınlar gibi yazmışlardır.” Yalnız bu söylemden kadınların sadece kadın, erkeklerin de aynı şekilde sadece erkek olarak yazmaları sonucu çıkarılmamalı. Yazar bu konuda her iki cinse de aklın hem eril hem de kadın tarafıyla eşit olarak yazmalarını öğütlüyor. Tolstoy, Shakespear, Proust’u örnek gösteriyor.

Son bölümde kişinin olduğu gibi görünmesini, kendileri ve iyi bir dünya için durmaksızın yazmalarını kadınlara söyler.

V. Woolf’un bu çalışması kadınların yazmaları önündeki engelleri anlatmakla kalmıyor yüzyıllardır erkek egemen toplumda ezilen, hakları elinden alınarak kısıtlanıp korunmaya muhtaç duruma getirilmesini de anlatıyor. Günümüzde de evrensel ve güncel olma özelliğini koruyor, bu yönüyle de önemli bir eser. Çünkü ülkemizde ve dünyanın pek çok yerinde kadınlar hâlâ anlatılan şeyleri yaşamaktadırlar. Kadınların eve kapatılarak, sadece ev ve çocuklarıyla ilgilenip, kendi iç dünyalarını geliştiren başka uğraşlarla uğramaması için baskı altına alınmışlardır. Kendileri bile erkeklerin dikte ettiği ussal, duygusal ve bedensel yönden erkeklerden aşağı ve korunmaya muhtaç olduğuna inanmışlardır. Kadının kendisine ait bir odanın kapısını açabilmesi için hakları için yüzyıllardır sürdürdüğü mücadeleye devam etmesi, kazanımlarını koruması, bilinçlenmesi, okuması, çalışması gerekiyor. Kendilerini toplumun dışına atan her uygulamaya özgürlükmüş gibi sunulan kişiliğini aşağılayan koruma adı altında sunulan esarete karşı çıkıp toplumda erkeğin yanında varolma mücadelesinin içinde olmalıdır.

Kitapta söz edilen kadın yazarlar Jane Austen ve Emily Brontë, Charlotte Brontë, George Eliot takma adıyla yazan Mary Anne ilgimi çekti, kitaplarını okumayı istiyorum. Romana yenilik kazandırdığı söylenen bilinç akış tekniğini uygulayan Woolf’un anlattıkları ve anlatımı oldukça etkileyiciydi. Anlamlandırmaya yönelten, düşündüren, sorgulatan, farkındalık yaratan bir kitap.

İyi okumalar…
127 syf.
·1 günde·8/10
Öncelikle belirtmek isterim ki bir incelmeden öte kitabı okuduktan sonra kafamda doluşan fikirlerin yazılma ihtiyacından kaynaklı bir yazıdır bu. Kitabı okumak için karar verme aşamasında olanlara başka bir incelemeyi okumalarını tavsiye edebilirim.

Virginia Woolf'un, erkekler kadar düşünme yeteneğiniz varsa neden Shakespeare gibi bir deha çıkarmadınız sorusuna cevabıdır bu kitap. Para kazanın, boş zaman yaratın ve kendinize ait bir oda edinin. Kim ne der diye düşünmeden yazın. Aslında Woolf’un tavsiyeleri sadece kadınları değil, fırsat eşitliğinden mahrum herkesi kapsar. Zaten bu yüzden Woolf en sevdiğim feminist yazarlardandır. Sağlıklı bir zihinle olması gereken eşitliğin peşindedir.

Gel gelelim kitap insanı düşünmeye sevk ediyor. İnsan doğası gerçekten hayatta kalma odaklı ise neden dünyayı yaşanmaz bir hale getiriyor? Kadınların önüne çekilen set, nehir yatağının ilerisini kurutmuyor mu? Ve dünyanın gelişimi nehrin etrafında açan yeşillik gibi hayal edilirse bu sebeple kendi ayağımıza sıkmıyor muyuz? Dünyayı daha kuru ve daha çorak bir hale getiren ataerkil doğa gerçekten hangi hayatta kalma içgüdüsüne hizmet ediyor ki?

Öyle bir dünya hayal edin ki kadın ve erkek arasında yazılışları dışında bir ayrım yok. Ne olurdu? Kütüphanedeki kitap sayıları artardı, bilimin ilerleyiş ivmesi artardı, medeniyet bugün vardığı noktaya bundan onlarca belki yüzlerce yıl evvel varırdı. Ama tüm bunların önüne bir set çektik ve kendi dünyamızı kendimiz kuruttuk. Gözlerimizi yıldızlara diktiğimiz şu günlerde bile kadınların okumaması gerektiğini düşünen insanlarla aynı sokakları paylaştığımızı biliyor olmak, insanın en büyük düşmanı yine insandır demeyi gerektiriyor.

Fakat ayrımın asıl sebebi farklı cinsiyet olmamıştır bana kalırsa. İnsan doğası kendini en üste koymayı amaçladığında elindeki her şeyi avantaja çevirir. Yani ezebileceği her şeyi ezip en üste çıkar. Emin olun ki tek bir cinsiyetten oluşan bir gezegen olsaydı orası yine kendi kadın ve erkeklerine ayrılırdı.
Amerika keşfedildiğinde de böyle olmadı mı? Tüm siyahîler sırf kadın olduğu için mi ezildi ve 2. Sınıf insan statüsünde görüldü? Hayır, tabii ki de. Oraya giden insanlar üst olmak istiyordu ve yüzlerce yıl tüm dünyaya kapalı Amerikan yerlilerinin onlar karşısında hiç şansı yoktu. İnsan doğası kirlenir ve güç gözüne ilişirse kadın, erkek, siyah, beyaz hiçbir şey dinlemez.

Elbette akmak isteyen bir suyun önünde hiçbir set duramaz. Vakti gelmiş bir devrim kadar gür sesli bir şarkı yoktur. Nehrin ilerisinde yeşil ve gür ormanların büyüdüğü bir gelecek özlemi ile.
İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de bir sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.
Kadınları korumaktan vazgeçmeniz lazım, onları farklı işler ve farklı uğraşlarla baş başa bırakın; izin verin ki asker olsunlar, denizci olsunlar, otomobil sürsünler, liman işçisi olsunlar... "Kadınlık korunmaya muhtaç bir varoluş olmaktan çıkınca her şey olabilir."
Virginia Woolf
Sayfa 69 - Ren Yayınevi
'' Eğer göz kamaştırıcı, engelsiz bir zihin varsa, diye düşündüm, yeniden kitap rafına dönerek, o da Shakespeare'in zihnidir. "
İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne bir sürgü ne de kapatabileceğiniz bir kapı.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kendine Ait Bir Oda
Baskı tarihi:
Eylül 2018
Sayfa sayısı:
120
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057995179
Kitabın türü:
Orijinal adı:
A Room Of One's Own
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Cem Yayınevi
Virginia Woolf'un en tanımış eseri Kendine Ait Bir Oda, feminist edebiyatın da başyapıtlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bunun yanı sıra, Woolf modernizm akımının edebiyattaki öncülerindendir. Kendine Ait Bir Oda, aynı zamanda kurmacanın nasıl oluştuğu ve edebiyatın toplumsal koşullarla ilgisi üzerine yapılmış ipuçlarını da içermektedir. Woolf, hem okuma hem yazma pratiklerinde zihin açıcı bir kitap kaleme almıştır.

Romancıların bizleri öğle yemeklerinde mutlaka unutulmayacak, nükteli bir sözün söylendiğinde ya da bilgece bir şeyin yapıldığında neden inandırmaya çalışırlar, merak ediyorum. Buna karşın yemeklerinde ne yendiğinden çok nadir söz ederler.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

  • 3 defa gösterildi.

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları