Kırk Ambar 1: Rümuz-ül Edeb

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.750
Gösterim
Adı:
Kırk Ambar 1: Rümuz-ül Edeb
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
463
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754706376
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Kırk Ambar "bütün eserleri"ni yayımladığımız Cemil Meriç'in dokuzuncu ve -belki de- en önemli kitabı. Adeta bir "mefhumlar kamusu", "dağınık ve derbeder bir ansiklopedi". Üstâda göre, "kurmak istediği abidenin birkaç sütunuyla birkaç odası". "Bütün eserleri" yayına hazırlayan Mahmut Ali Meriç, bu "abide"yi önemine binaen iki ayrı cilt halinde yeniden düzenledi. Kırk Ambar'ın ilk cildinin başlığı "Rümuz-ül Edeb". Bu cilt, dünya edebiyatından yola çıkarak klasiğe, hümanizmden edebiyat sosyolojisine, romanın romanından edebiyat tarihinin tarihine uzanıyor. Cemil Meriç, bu uzun edebî yolculukta okuru düşünmeye davet ediyor. Kırk Ambar'da yolculuğumuz "pek yakında", ikinci cilt "Lehçe-t-ül Hakayık"la devam edecek...
(Tanıtım Bülteninden)
Muhteşem bir kitabı daha okumanın verdiği haklı gurur ile bu incelemeye başlıyorum. Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük düşünürlerden biri olan çok sevgili sayın Cemil Meriç ' e şükranlarımı sunuyorum.

Popüler kültürde hak ettiği değer kendisine pek verilmese de edebiyat eleştirmenliğinden, sosyolojiye ve hatta Lamia hanıma yazdığı aşk mektuplarına kadar edebiyat dünyamız için paha biçilemeyecek eserler vermiştir.

Özellikle genç okurlarımıza tavsiyem Lamia hanıma yazdığı aşk mektuplarını okusunlar ve gerçek aşkı orada görsünler.

Kitabımıza gelince Dünya edebiyatında birçok yeni tür ortaya çıkmıştı. Bu türlerin analiz edilmesi ve Türk edebiyatında topluma uygun bir dille anlatılması gerekiyordu. İşte bu açığı değerli yazarımız Cemil Meriç kapattı.

Klasizm ve hümanizm hakkında çok ayrıntılı bilgiler verir. Mesela ''Hümanizm, insan haysiyetine saygı, insana tabiat içinde istisnaî bir değer vermekse, İslâmiyet tek gerçek hüma­nizmdir.'' gibi muhteşem örnekler ile konuyu pekiştirir.

İncelememi değerli üstadın zihnimize kazımamız gereken tespitleriyle bitiriyorum.

''Biz kıtalar arasında ezelî bir savaş olduğuna inanmıyo­ruz.
Savaş Avrupalının ruhundadır: sınıflar arası savaş, mil­letler arası savaş…
Nizamını bir türlü kuramayan bu tedir­gin ruh, arzı geniş bir salhaneye çevirmiştir ve çevirmekte­dir.
ASYA AVRUPALILAŞAMAZ,
İSLÂM HIRİSTİYANLAŞAMAZ,
TARİH IR­MAĞI YERİNİ DEĞİŞTİREMEZ.''

Sevgi ve saygılar...
Uzun bir zaman birlikte yaşadığımız,kâh mutfakta çorba karıştırırken ,kâh okuma odasında bütün olanakların ve sessizliğin davetiyle, beni cümlenin kadim ve lâyezal sırlarına sürükleyen,uyuya kalıncaya dek,kâh öğlenden sonra puslu bir rüzgâr gibi önümde kıvrılan denize, bir kahve selamıyla sokulduğumda...Araya giren "Bağbozumu Şarkıları" ve ara ara içimi yoklayan "Otomatların Marşı "...Hepsine ama hepsine bir orkestra şefi vakarıyla yol gösteren,nahif ve duygulu...Meriç...

Eserlerle âdeta gözgöze konuşurcasına sohbet meclisi kurmuş ,Dostoyevski,Hugo ve Aristoyla aynı anda müthiş bir diyalog yakalayıp sizin de onları keyifle dinlemenizi salık veren bir yazar...Meriç...

Humanizma sanrılarıyla düşüncesi ve hissiyatı tir tir titreyen bir batı mistisizmi ve bunu anlamaya çalışırken,özverisi şevkatli bir el gibi edebistanin toprağında gezinen bir yazar...Meriç..

Romanın bütün dillerde özgürlüğü simgelediğini,bu özgürlüğün aslında dilde,üslupda,hikayede ve kurguda değil,bizzat romanın kendi serazer ruhunda boy veren,kendini kanıtlamaktan ziyade kendini kanıksamak özlemi olduğunu ,bana hissettiren bir yazar ...Meriç...

O kadar çok not aldım ki,okunacak sayısız kitap olduğunu ve ömrümün
bu uğurda asla kifayet etmeyeceğini bir kez daha farkettim :)

Bana kalırsa bu kitap Edebiyat Tarihi bölümlerinde ders kitabı olarak müfredata dahil edilmeli.Sadece edebiyat okuyan öğrencilerin değil,kitap kokusunda huzur ve selamet bulan herkesin pek çok kazanımlarla mezun olacağı bir tedrisat...

Üstad'ın noktasına, virgülüne kadar okuduğu eserlerle -kendi bakışına aşina olsun olmasın- kurduğu saygı ve edep bağı hayranlık uyandırıcı.Ezbere konuşmamak,ilimle hemhâl olmak bu olsa gerek dedim kendime...

Ziya-de olsun...
Kitap incelemesinden ziyade yazarın hayatına dair bilgi içeren bir yazı yazmak istedim.

Fikirleriyle, hayatıyla beni etkilemiş bir insandır kendisi. İncelemede yazdığım bilgilerin kaynağı;
Kızı Ümit Meriç’in yazdığı: Babam Cemil Meriç
Dücane Cündioğlu’nun yazdığı: Bir Mabed Bekçisi

TRT'de yayınlanan Türkiye’nin Ruhu Belgeseli ve İstanbul Valiliğinin Cemil Meriç’in hakkında yayınladığı yazılardan benim not ettiğim, altını çizdiğim yerlerin bir kısmı.
Muhtemelen uzun bir inceleme olacak olsa da, konu Cemil Meriç olduğu için kısa bir özet olarak görülebilir.


Fikir işçisi, Türkiye’nin ruhu, Aydın gibi sıfatları fazlasıyla hak eden Türkiye’nin yetiştirdiği ender insanlardandır kendisi.
Çocukluğundan başlayacak olursak yakınlarının tasvirine göre;
‘’Kısa pantolonlu, gözlüklü, yalnız ve farklı.’’
Çocukluğu boyunca hayatının diğer dönemlerinde de olacağı gibi yalnız.
Yaşıtları oyunlar oynarken o sütten kesildiği yaşta, dört yaşında okumayı öğreniyor.
Mehmet Emin Yurdakul’un Türk sazı dergisini o yıllarda elinden düşürmüyor. Dört yaşında, dört numara miyop.
Ailesini ve kendisini şöyle anlatıyor;
‘’Babam çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç. Az konuşan, çatık kaşlı hareketlerine akıl erdiremediğim bir insan. Annem bu yabani dünyada aşinası olmayan, hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız. 12 Aralıkta doğan ben, hep itilip kakılmışım, düşman bir dünyada dostsuz büyüdüm. Daima başka, daima yabancı. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçtım.’’

İlkokulu bitirip Antakya Sultaniyesine başlıyor, bu okul tam ona göre. Öğretmenlerinin bazıları iki doktora yapmış, mutasarrıflık, profesörlük ünvanı almış kişiler. Aynı zamanda farklı milliyetlerden öğretmenleri de var bu okulda. Fikir hayatına böyle bir ortamda atılıyor Cemil Meriç. Hatay’ın Fransız mandası olduğu bu yıllarda müfredatta buna uygun tabii. Birçok ders Fransızca okutuluyor. Bu sayede Fransız Edebiyatını çok daha yakından tanıma fırsatı bulmuş. Ama yalnızca Fransız Edebiyatı ile sınırlamamış kendisini, okuma yelpazesi çok daha geniş ve okuma sevgisi çok daha büyük.
Yıllar sonra bu durumu şöyle anlatıyor;
“Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Bu dünya, kitaplara açılıyordu; bu, sonsuzluğun erken keşfiydi belki de.’’

Çok okuyan, fikirlerini tartışmak isteyen bir insan kendisi fakat onunla tartışabilecek hiç kimse yok çevresinde. Her sene sınıf birincisi ama bu da yetmiyor ona ve yazmak istiyor.
İlk yazısı ‘’Yerel gün’’ gazetesinde çıkmış. Ardından Hataylı Türklerin Fransız mandasına direnmesini destekleyen bir yazı yazıyor. Bu yazı Fransız İstihbaratının gözünden kaçmıyor, ‘’Fransız karşıtlığı’’ ile suçlanıyor ve okuldan artık hiçbir şekilde mezun edilmeyeceğini anladığından okulunu son senesinde bırakmak zorunda kalıyor.

Bunun üzerine gözlerinin ışığı daha da sönmeye başlıyor bu yıllarda, altı numara miyop ve yine büyük bir arayışın içinde.
Marksist bir anlayışa sahip, daha sonra ki durakları Ateizm ve Türkçülük olacaktır.
Cemil Meriç’in arayışlarla geçen fikir hayatı kendi yaptığı bir tasnife göre şu dönemlere ayrılıyor:
1917-1925: Koyu bir Müslümandır.
1925-1936: Şoven milliyetçidir.
1936-1938: Sosyalisttir.
1938-1960: “Âraf” dediği kuluçka devrindedir.
1960-1964: Hint devrindedir.
1964’ten sonra ise sadece Osmanlıdır.

1933’de İstanbul’a taşınıyor ve Nazım Hikmet ile tanışıyor. Geçim sıkıntısının kendini gösterdiği bu yılları şöyle anlatıyor;
‘’Yıllarca aç kaldım ve koca bir şehirde yapayalnız. Gurbet ve açlık, bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır. Temsil ettiği beşeri değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam.’’

Ekonomik nedenlerden dolayı İstanbul’da tutunamıyor ve mecburen memleketine geri dönüyor. Kazandığı sınav sonucunda İskenderun tercüme odasına giriyor. Bu iş ona yeniden umut veriyor fakat çok uzun sürmüyor bu durum.
Bir telefon emriyle aniden görevine son veriliyor.
Ardından Hatay Aktepe’ye, Nahiye Müdürü olarak atanıyor. 22 gün sonra tekrar görevden alınıyor, yine bir telefon emriyle.

1939’da ise polis Cemil Meriç’in evini basıp tüm kitaplarına ve dergi koleksiyonlarına el koyuyor.
Suçu ‘’Komünizm propagandası yapmak ve Bağımsız Hatay Hükümetini devirmeye teşebbüs.’’
Savcının talebi, idam.
Cemil Meriç mahkemede muhalifliğinden ödün vermiyor ve ‘’Ben bir marksistim’’ diyor.
Böyle bir cümle Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde ilk kez kullanılıyor.
Bu dönemi ve gördüğü baskıyı şu satırlarla anlatmış;
‘’Herhangi bir Batı ülkesinde büyük bir fikir adamı olabilirdim. Ama ezdiler. Acaba daha ezilen kaç kişi var bu memlekette, her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye çalışan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki, yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketim… En seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çeken memleketim.’’

İki ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ediyor fakat geri kalan hayatı boyunca polisin takibinden kurtulamıyor.
1940 yılında yeniden İstanbul’a giderek yabancı diller yüksekokuluna kaydını yaptırıyor. Burada da hocalarının bilgi eksikliğini yüzlerine vurmaktan kaçınmıyor.
Öyle ki Öğretmeni Sabri Esat Siyavuşgil, ‘’Evladım senin bu derslere hiç ihtiyacın yok ki, artık okula gelme’’ diyor.
O da daha fazla kitapların dünyasına sığınıyor, Salâh Birsel tanıklık ettiği kitap tutkusunu şöyle anlatıyor;
‘’Gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her geçen gün biraz daha yitirirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmazdı.Odasında masanın üstüne sandalyesini koyar, kendisi de sandalyeye çıkar ve kitabını ampule 30 cm uzaklıkta okurdu. Bunu, elektrik ampulünü aşağı kadar iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasız oluşunun sebebi, eline geçen parayı kitaplara yatırmasıydı.’’

En sevdiği yazar, düşünce dünyasına onunla girdim dediği Balzac. Çeviriler yapmaya bir yandan da dergilerde yazdığı yazılarla para kazanmaya çalışıyor. Yalnızlıktan yakındığı 1942 yıllarında, Kerim Sadi’nin ısrarıyla Öğretmen arkadaşı Fevziye Menteşoğlu ile tanışıyor. Birkaç ay sonra ona, “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” şeklinde bir evlenme teklifinde bulunuyor. Fevziye Hanım’ın cevabı kısa ve net: “Cesaretimi takdir edersiniz”
Ve evleniyorlar.

Bu yıllarda yabancı diller okulundan mezun oluyor ve mecburi hizmetini yapmak için Elazığ’a tayin ediliyor. Savaş yılları açlık, sefalet ve kıtlığı beraberinde getiriyor. Ve Fevziye Hanım, aşırı soğuk yüzünden peş peşe iki çocuğunu düşürüyor.Cemil Meriç ise buz gibi salonda öğrencilerine eğitim vererek acısını dindirmeye çalışıyor.
Fevziye Hanım 3.kez hamile kalınca İstanbul’a gidiyor, Cemil Meriç de bu yıllarda görevinden istifa ederek onunla beraber gidiyor. Geçinmek için gece gündüz Balzac çevirileri yapmaya devam ediyor. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Fransız Okutmanlığı görevine atanıp bir yandan da Sosyoloji üzerine dersler veriyor.

Gözlerinde ki bozukluk daha da ilerlemeye başlamış.
Bir bahar akşamı. Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım'la birlikte, akrabası Ahmet Çipe'nin konuğu. Sohbetler yapılır, yemekler yenir, çaylar içilir. Cemil Meriç'in gözlerinde 12,5 miyop ve kuvvetli hipermetrop vardır. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düşer. Bir şeyi yoktur. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıkarlar.
Yolda yürürken, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyler: "Fevziye, elektrikler mi kesik, hiçbir şey göremiyorum."

38 yaşında görme yetisini tamamen kaybetmiştir. Fakat bu durum bile onu hayattan koparmaz. En çok üzüldüğü şey, bir daha kitap okuyamayacak olmasıdır. Öğrencileri bu üzüntüsünü bildiği için her gün onun evine gelerek saatlerce kitap okur. Yine tüm eserlerini gözlerini kaybettikten sonra verir.
Cemil Meriç, eserlerinde bilhassa Türkçe’nin hızla kan kaybetmesi ve mâzi ile aradaki çatlağın her geçen gün biraz daha büyümesi, bunun Türk toplumunun bugünü ve yarını üzerinde icra edeceği yıkıcı tesirler üzerinde durur. Bir düşünce geleneğinden mahrum olmaları yüzünden Eflâtun’un ünlü istiaresinde geçtiği gibi “mağara”ya kapatılmış olan Türk aydınlarının kısa zaman aralıklarında hızla burçtan burca savrulmalarına işaret eder. Gerçeğin kimsenin tekelinde bulunmadığını, dolayısıyla ona ancak ortak bir gayret ve açık bir zihinle ulaşılabileceğini, sağ-sol çatışması gibi Avrupa’dan ithal edilen suni kamplaşmaların Türk insanı ve aydınının zaten zayıf ve mecalsiz bırakılmış dinamiğini iyice körelteceğini, aydınların kendi kültür köklerini olduğu kadar dünya kültürünü, içine girmek için Tanzimat’tan beri çırpındığımız Avrupa’yı bile son derece yetersiz ve sığ bir şekilde tanıdığını belirtir. Öte yandan Jurnal Cilt 2’de Lamia Hanıma yazdığı mektuplar aşkın en saf ve en tutkulu halidir. Edebi değeri son derece yüksek bir eser.

Gelelim 1980 yılında yayınlanan bu kitabına. Edebiyattan Felsefeye, Doğu Batı meselesinden, Oryantalizme kadar her konu ayrıntılı ve sade bir biçimde kendine yer bulmuş.
Kendi söylemiyle kurmak istediği kütüphanenin bir kısmı ve yazdığı bir ansiklopedi.

Anlaşılmasını temenni ettiğim bir insandır Cemil Meriç. Sıkıntıların, sorunların, baskıların yıldıramadığı kitap sevdası benzersiz, büyük bir ‘’Fikir Adamı.’’

Kendisininde söylediği gibi;
‘’Bütün hayatı vermekle geçti. Bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı. Ve uğrunda çarmıha gerildikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye.’’
Kitabı okurken yazarın ne kadar uçsuz bucaksız bir bilgisi var dedim öncelikle.Kıskanılacak cinsten.Bu sebeple kitabı okurken kendimin sığ bilgileri sebebiyle yer yer zorlandım.Hatta kullanılan kelimelerden dolayı TDK'nin Büyük Türkçe Sözlük kısmı yanımda hep açıktı.Kitap farklı bölümlerden oluşan bir külliyat gibi.
1. Bölüm: Dünya Edebiyatı
Dünyanın neresi olduğundan başlıyor yazar, sormayın gitsin.Edebiyat nedir ile devam ediyor.İki kavramın birleşip birleşemeyeceğinden bunun mümkün olup olmadığından bahsediyor.Sadece kendi düşüncelerinden bahsetmekle yetinmiyor bütün kitapta.Tanık gösterme yöntemini sık sık kullanıyor.
Goethe'ye göre Dünya edebiyatının amacı nedir?
Dünya edebiyatının başlardaki durumu neydi?
Entelektüel alışverişlerin düzenlenmesine kadar farklı sorulara cevap alabileceğiniz bir bölüm.Kendi düşüncesine göre ise edebiyatın ufku, dünya ufku olmalıdır deyip kapatıyor bölümü.
2.Bölüm: Klasik Dedikleri
Ben şöyle cevap bulunabilecek soruları sıralayarak özetlemek istiyorum.
Cemil Meriç'e göre klasik nedir?
Klasiklerin kuralı nedir?
Klasikler ve romantiklerin ilişkisi nasıldır?
Klasik edebiyat nedir?
Klasiği ifade eden kelimeler nelerdir?
Avrupalının gözünde klasik ve romantik ne ifade etmektedir?
Sözlüklerde klasik kelimesi nasıl geçiyor?
Bizde klasik nasıl geçiyor?
Son sorusuna verdiği cevap şöyle: Bizde klasik yoktur.Divan edebiyatı sadece kendi türünde mükemmele ulaşmıştır.Klasik vb. tabirler Avrupa edebiyatı için geçerlidir.
Altını fazlaca çizdiğim cümlelere sahip bir bölüm oldu.
3.Bölüm: Çağın Dini Hümanizm
İslamiyet ve hümanizm arasındaki ilişkiden tutun biolojistlere göre hümanizm nedir sorularına kadar incelemiş Cemil Meriç.Hümanizm- din ilişkisi, yine olmazsa olmazı sözlüklerde hümanizm, edebiyatta hümanizm ele aldığı diğer konular arasında.
Hümanizmin edebiyatta yarattıkları nelerdir?
Hümanizmin babası kimdir? vb. cevabını bulabileceğiniz diğer sorular.Okurken zorlandığım bölümlerden birisiydi.Tekrar tekrar okuduğum çok oldu.
4.Bölüm: Romanın Romanı
En sevdiğim bölümdü.Kitabın da en uzun bölümü bu arada.
Doğu'nun hikayesi,Avrupa'nın romanı olduğunu söyler yazar burada.Hayal ağacının ilkin Asya'da boy attığını vurgular.
Klasik ve çağdaş roman arasındaki farklar nelerdir?
Okuyucu romanda ne arar?
Yığın okuyucu- gerçek okuyucu nedir?
Romanın tarihçesi nasıl şekillenmiştir ve kadının etkileri nelerdir?
Batı'nın Leyla ile Mecnun'u dediği Tristan ile İsevit'in öyküsü nedir?
Don Kişot kimdir? (Flaubert ve Türkler için Don Kişot kısmı da vardır.) gibi nicegüzel sorulara hep cevap buldum bu bölümde.Özellikle Don Kişot ile ilgili yerler o kadar muhteşemdi ki! Bu bölümde Gogol'un çocukluğundan Don Kişot ve Ölü Canlar'ın yakınlığına ve daha birçok kişiyle ilgili(Balzac, Stendhal,Zola...) ilginç şeyler öğrendim.Sorguluyor Cemil Meriç hep sorular soruyor.Bizde niye roman yok, diyor.Ki "Bizde Roman" adlı kısımda kitabın 5.bölümünü oluşturuyor.
6.Bölüm: Romanda Hesaplaşma
İlginç yerlerden biriydi.Çünkü Meriç bu bölümde Yaşar Kemal'i yerden yere vuruyor Demirciler Çarşısı Cinayeti ile.Çenesi düşük kocakarı gevezesi diyor.Özellikle beğendiği iki kişi var.Aclan Sayılgan'ı Depren adlı eseriyle, Adalet Ağaoğlu'nu Düğün Gecesi eseriyle göklere çıkarıyor.
7.Bölüm:Diyorlar Ki
Tayflar geçidindeyiz.Kendisi de böyle başlıyor çünkü.Kimlerin adı yok... Alaycı bir geçit töreniyle dokunduruyor herkese.Halit Ziya, Abdülhak Hamit, Yahya Kemal, Halide Edip, Ziya Gökalp, Köprülü birkaç taneciği bu isimlerden.Bu geçitten hüzünle ayrılıyor Cemil Meriç.
Halide Edip:Türkleri İngilizlerden sonra okuyan "Büyük Türkçü
Köprülü:Knedi edebiyatını düşman gören ilk ve son edebiyat tarihçisisi yazarımıza göre.
Gelelim kitabın son 2 bölümüne.
Edebiyat Tarihinin Tarihi - Edebiyat ve Sosyoloji.Beni en zorlayan bölümlerdi.Eğer bilgi birikiminiz mükemmelse zevk alırsınız anca bu iki bölümden diye düşünüyorum.
Bir yıldır düşünce dünyamız tam bir çoraklık içinde.
Üstadlar susuyor.
Genç­ler sevda peşinde.
Nedir bu inhitat-ı edebî?
Cemil Meriç
Sayfa 300 - iletişim yayınları
Şiirde bir Bâkî, bir Fuzulî, bir Nedim, bir Şeyh Galip hâlâ rakipsiz.
Hamit veya Fikret, Haşim veya Yahya Kemal, Necip Fazıl veya Nâzım Hikmet. Himalayalar’da birer zirve.
Cemil Meriç
Sayfa 287 - iletişim yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kırk Ambar 1: Rümuz-ül Edeb
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
463
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754706376
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Kırk Ambar "bütün eserleri"ni yayımladığımız Cemil Meriç'in dokuzuncu ve -belki de- en önemli kitabı. Adeta bir "mefhumlar kamusu", "dağınık ve derbeder bir ansiklopedi". Üstâda göre, "kurmak istediği abidenin birkaç sütunuyla birkaç odası". "Bütün eserleri" yayına hazırlayan Mahmut Ali Meriç, bu "abide"yi önemine binaen iki ayrı cilt halinde yeniden düzenledi. Kırk Ambar'ın ilk cildinin başlığı "Rümuz-ül Edeb". Bu cilt, dünya edebiyatından yola çıkarak klasiğe, hümanizmden edebiyat sosyolojisine, romanın romanından edebiyat tarihinin tarihine uzanıyor. Cemil Meriç, bu uzun edebî yolculukta okuru düşünmeye davet ediyor. Kırk Ambar'da yolculuğumuz "pek yakında", ikinci cilt "Lehçe-t-ül Hakayık"la devam edecek...
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 98 okur

  • Kübra
  • Tolga
  • Drkitapsever
  • Ümit Akyiğit
  • Muhammed Yücel
  • Bey Böyrek
  • Merve Arslantürk
  • Aykut
  • Ömer ATALAN
  • Dünyaya Yabancı

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.3
14-17 Yaş
%4.5
18-24 Yaş
%13.6
25-34 Yaş
%40.9
35-44 Yaş
%22.7
45-54 Yaş
%11.4
55-64 Yaş
%2.3
65+ Yaş
%2.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%36.6
Erkek
%63.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%60.7 (17)
9
%28.6 (8)
8
%10.7 (3)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0