Geri Bildirim
Adı:
Kırmızı Pazartesi
Baskı tarihi:
Ocak 1982
Sayfa sayısı:
112
ISBN:
9789750721571
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Cronica de Una Muerte Anunciada
Çeviri:
İnci Kut
Yayınevi:
Can Yayınları
Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın Kırmızı Pazartesi (Gronica de Una Muerte Anunciada) olduğunu sanıyorum.
Ana baba bacı kardaş dar günümde el olur
Namus belasına kardaş döktüğümüz kan bizim.
Acaba Gabriel Garcia Marquez 1981 yılında Kırmızı Pazartesi'yi yazarken, Cem Karaca'nın 1968 yılında Namus Belası adı altında çıkardığı şarkıyı mı dinliyordu?

Türkçe'de "üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi" diye bir deyim vardır bu kitabın sonuyla ve kendisiyle tam olarak uyacak şekilde. Peki Santiago Nasar'ın üstünde bulunan bu toprak, geleneklerin topluma dayatmasının kapalı bir kişileştirmesi miydi? Kitabın ilk cümlesinden beri haberi verilmiş bir cinayetin faili somut bir kişi yerine soyut sosyolojik olgular mıydı? Ya da kitabın 34. sayfasında geçen hastaların başında bekleme, ölüm döşeğinde olanlara güç verme, ölüleri kefenleme sanatında olan ustalıkların hepsinin birer amacı mı vardı?

Bazen kaderimiz bizleri görünmez kılar. Her ne kadar namus cinayetleri olmasa da daha başından beri ölecekleri ya da zarar görecekleri haber verilmiş olan Aylan Kurdi ya da Ümran Dakneş'e yapılanlar konusunda, Santiago Nasar'ın cinayetinin bir türlü engellenememesi gibi bir umursamazlıklar zinciri mi söz konusuydu? Çünkü onların bu kadar görünmez olmalarını umursamazlıklardan başka bir şey sağlayamazdı sanırım.

Biz işimizi en iyi geleneklerin topluma dayatması mevzubahis olduğunda yaparız. Toplumsal sınırlandırmalar ve ölümlerin kanıksanacak seviyeye kadar gelmesi Marquez'in çevresi kadar bizim yaşadığımız yer olan Ortadoğu'nun da ortak derdi. Öyle ki 73. sayfada da geçtiği gibi Güney Amerika ülkelerinde Ortadoğu'dan göçen Arap kökenlilere Türk gözüyle bakılır. Yani sen bir Kolombiya hostelinde eski bir gramofondan Sade'nin Hang on to Your Love şarkısını elinde Bourbon'unla sallanan sandalyende dinliyor olsan da Türksün, İsveç'te kayak malzemesi satın alırken kulağında viking metalgillerden Amon Amarth dinlerken keçi sakalını kaşırken de Türksün. Sen Türksün yani kısacası. Toplumsal sınırlandırmalara, sınıflandırmalara, adetlerin vahşi sonuçlarına, Santiago Nasarcıl cinayetlere en alışık toplumlardan birisin.

Kırmızı Pazartesi değil kıpkırmızı haftalarımız oldu bizim de bu ülkede. Sadece haftanın tek günü değil, bazen haftanın her günü uğraşıyoruz ölümlerin önüne geçememelerimizle. Sırf bundan dolayı da ülkenin adını değiştirebiliriz Kırmızı Kader ile.
Gabriel García Márquez bu romanında, çocukluğunu geçirdiği kasabada gerçekleşmiş bir namus cinayetini kaleme almış. Orijinal adı (İspanyolca) Cronica de Una Muerte Anunciada (İlan edilmiş ölümünün kronolojiği), Türkçe’ye Kırmızı Pazartesi olarak çevrilmiş.

Bence, her kitaba konsantre olmalı ve öyle okumalı, ama “Kırmızı Pazartesi” biraz daha fazla konsantrasyon gerektiriyor. Eğer konsantre olmadan okunursa, örgüde ve karakterlerde bir karmaşa yaşayabilirsiniz. Kitap sürükleyici, konu sürekli birilerinin ağzından anlatılıyor. Kısa bir zaman dilimidir “Kırmızı Pazartesi”, ama yoğun bir içeriği vardır. Bazen sohbet ediyormuşsunuz hissi uyandırmıyor değil.

Evet bir namus cinayeti hikayesi bu, bir öldürülen ve öldüren de var ortada; bunlar da açıkça ve bilinen. Bunları belirtmiş olmam kitap içeriği hakkında bilgi verdiğimi göstermez, yanılmayınız sakın. Okurken dikkat ediniz, tüm bunlar hemen hemen kitabın başında verilmesine rağmen, asıl üzerinde durulması gereken şaşırtıcı başka bir durum söz konusudur.

Aslında biliyor musunuz, bir cinayet romanı olmasına rağmen, cinayeti kimin işlediği çok fazlaca kimsenin umurunda değil, zira bu belli zaten. Cinayetin işlenme süreci, öncesi ve sonrasıyla, irdelenmekle birlikte, cinayetin işleniş biçimi daha çok ele alınmış ve konu edilmiş. Bununla birlikte sosyoekonomik, sosyokültürel yapısıyla toplumu da irdeliyor Márquez romanda. Kadınlara biçilmiş görevler vardır, yeri ve görevleri bellidir, erkeklerin de öyle.

Ancak, bizde olduğu gibi onlarda da bekâretin önemi çok büyüktür, ne yazık ki uğruna cinayet bile işlenebilir bu nedenle, gözünü kırpmadan ve acımasızca. Prudencia Cotes'in annesinin şu sözü bu konudaki hassasiyeti göstermeye yetiyor: "Tahmin edebiliyorum, çocuklar, namus meselesi beklemez."

Toplumun önem verdiği, kız ve erkeğin yetiştirilmesi, beklentisi ile kadın ve erkeğin yeri ve durumu aşağı yukarı yine bize benziyor sanki. Ana’nın koruma içgüdüsünü görebilirsiniz kızı için ya da erkeğin adamlığı gibi. "Çek elini kızımdan, beyaz adam! Ben hayatta oldukça sen o pınardan içemezsin" diyerek kanatlarını kızının üzerine koruma kalkanı gibi açan Victoria Guzmân’ın annesinin hiddetli tepkisi açıkça bunu ortaya koyuyor.

Romanda oldukça fazla karakter olmasına rağmen asıl önemli karakter 22 yaşındaki Santiago Nasar’dır. Babası İbrahim Nasar, iç savaşların ardından Kolombiya’ya Araplarla birlikte gelmiştir (Güney Amerika ülkelerinde Orta Doğu’dan göç eden Arap kökenlilere Türk gözüyle bakılır. Çev.Notu). Özgür, gözü pek, yakışıklı bir gençtir Santiago. Hovardaydı tabiri caizse. Ancak ne var ki Angela yanlış bir adres, sonucu da hayatına mal olmasıydı.

Ama şu kanaate de vardım: Suçlu (bilinmesine rağmen) katil/katiller değil şehrin tamamı. Finalde "Santiago, yavrum! Neyin var?" diye bağıran Wene Hala’nın sorusuna yanıt içinizi acıtabilir...

Benzer kitaplar

Nerden başlayacağım bilmiyorum Kırmızı Pazartesiyi anlatmaya.. dünden beri kafamı toparlamaya çalışıyorum çünkü.. Santiago nun ölümünü izlemek beni derinden sarstı açıkçası.. o kasabada yaşayan herkes gibi sanki seyrettim onun ölümünü elimden bir şey gelmeyerek.. sonrasında ise tıpkı olanı biteni anlamak için parçalanmış bir aynanın parçalarını toplayıp puzzle in tamamını görmeye çalışan anlatıcı kişi gibi dönüp tekrar tekrar okudum bazı yerleri.. faciayı tüm ayrıntılarıyla okumak dehşete düşürdü beni.. bir şey yapamamak da ayrı.. müdahil olan ve olmayan, seyreden, duyan, az çok dahli olan herkesin olaya bakışı, olayın içinde duruşu, olayın seyri içindeki davranışını hayata baktığı yerden görmek gerçekten çok dehşet görünüyordu.. en ufak ayrıntının bile bir şey ifade ettiği bu anlatımda kırılan hatta paramparça olan o aynanın parçalarını birleştirirken caN kırıklarının dehşet sonucu, kanayan elleriniz herşey aslında son cümlede gizli.. Beni öldürdüler Wene Hala!!

Çok fazla spoi vermeden genel anlamda okurken hissettiklerimle daha doğrusu yazarla birlikte parçalanmış cam kırıklarının birleştirilmesi ile gördüklerimden bahsedeceğim size.. olayın Marquez in memleketinde bir kasabada yaşanan bir olay olduğunu ve yıllar sonra bunu anlatmaya çalıştığını da belirteyim öncelikle.. 1928 yılında Kolombiya da doğan Marquez bir gazeteci ve 2014 yılında hayata gözlerini yumdu.. yani olayın aydınlanmayan yönlerini daha 3 yıl öncesine kadar sorabilirdik kendisine.. cevap verir miydi bilmiyorum Angela Vicario nun Santiago ile derdinin ne olduğunu??

Başka milletlerden okuyanlar bu kitap hakkında ne düşünür bilmiyorum ama ben bir Türk olarak 1928 -38 li yıllarda Kolombiyadaki bir kasabada Türk diye anılan Arapların yöre halkıyla olan yaşantısını ve namus cinayeti adı altında işlenen olayı okurken oralarda da böyle olaylar olabileceğini hiç düşünmemiştim.. Olaylar o kadar bildik tanıdık töre cinayetlerini anımsatıyordu ki olayın sanki Kolombiyada değil de bir Türk kasabasında geçtiği hissine kapılmamak elde değildi.. Tek farkla tabii ki o da kasabada yaşayanların Katolik olması burda yaşayanların ise Müslüman olması.. gizli kapaklı işler hep aynı yoksa.. sadece kendini bir inanca yamamış ama aslında aynı hisleri paylaşan, aynı tepkileri veren sıradan halk..
Halk demişken aklıma şu an okumaya devam ettiğim Şems'in Not Defteri kitabında Şems Hz.ne Mevlana Hz.nin halk ile Hakk arasındaki farkı sorduğu ve Şems'in ona verdiği cevapta '' Halk , peygamberleri dahi diri yakmaktan ve kesmekten çekinmeyenlerdir. Halk, hakikate kör kalabalıklardır.'' kısmını da anımsadım..daha yeni okuduğum bu kısma bu kitapla uzun bir şerh yapıldı sanki.. sen anlamadın halk hak ayrımını der gibi... nitekim Santiago o sabah gördüğü rüyada bir sürü kuşun üzerine pislediği dehşetiyle uyanmış ve üzerine yapışmış kuş pisliği hissi ile limana gelen piskoposu selamlamaya halkın arasına karışmıştı..Herkesin bildiği ve uyarmadığı, sevenlerinin de onu kurtarmaya gücü yetmediği 20 yaşlarında zengin zampara, kibirli ve neşeli, debdebe ve eğlenceyi çok seven Santiago yu o yapmıştır diye çoğu kişi sormadan izlemişti çünkü.. acı olan şey ise son noktayı annesinin koyması.. elbirliğiyle topluca üzerine pislemişler kısacası annesi dahil.. ve o anne çocuğuna o kadar uzak ki ezelden beri, herkesin rüyasını yormaya ayırdığı vakit kadar oğlunun gördüğü rüyanın yorumuna vakit ayırmayacak kadar ve kapı arkasından gelen feryadı uzaktaki balkondan geliyor gibi duyacak ve iki saniye öncesinden kapıyı kilitleyecek kadar..

Hayata nerden baktığına bağlı davranışların sonu.. acı.. çok acı..

Değinmek istediğim başka konular da var aslında.. beni derinden yaralayan düşüncelere garkeden.. hayvanlar ve insanlar arasındaki o müthiş örgü..Marquez bunu o kadar akışında ve dozunda veriyor ki herşeyi anlamak mümkün nerdeyse.. Arap kökenli baba İbrahim Nasar ın bir şahin eğiticisi olup bu vahşi hayvanlarla avlanmaya çıktığı ve bunu oğlu Santiago ya öğretmesi.. ve Santiago'nun dağ bayır gezip yalnız ve savunmasız keklik gibi avladığı zavallı kızlar..bu zavallı kızlara evcilleştirme zamanın gelmiş diye bakması..
kitabın başında sabah kahvaltısı olarak parçalanan tavşanların barsaklarının köpeklere yedirilmesi ve Santiagonun karnı deşildiğinde onun da barsaklarını yemeye gelen aynı köpekler..
gece gündüz domuz parçalayan ikizler ve o ikizlerin sanki domuz parçalar gibi Santiago'yu parçalaması hatta kalbi domuzlarınki gibi koltuğunun altındadır diye oraya vurmaları..
bir de otopsi yapacağım diye Santiago'nun yüzünü tanınmayacak hale getirip beynini söküp beyninin gramını bile tartan, karaciğerinin büyük olmasına sarılık teşhisi koyup zaten iki yıla kadar ölecekti diyen ve sonunda bütün iç organlarını tıpkı bir çorba için ibiğini kesip horozu çöpe atan PİS kopos gibi çöpe atan bir rahip.. insana verdiği değer bu işte.. Halk işte yine de onu sabahın köründe kalkıp tenezzül edip inmediği gemiyi selamlamaya gidiyor.. soruyorum kendime nedennnnn nedenn giderler ki.. hele de vejeteryan olmak işten bile değil..
Ha bir de malum evdeki panter kadın var..körpe oğlanları çıtır çıtır yiyip, acısını ve ağlamasını Babil kulesi gibi beş on kişilik yemeği yiyerek atlatan.. evdeki melez kızların da kediye benzetildiği..

Dikkat çekici bir şey ise mektup davası.. tüm kitap boyunca mektup yazan kişi sadece Angela Vicario değil aslında.. o kadar ince detaylar var ki bu mektup konusunda.. herşeyi anlamamı o sağladı diyebilirim.. Aşk ve nefret duygusunun saplantılı evrilişi dehşetti..

Daha yazacak çok şey var sevgili okuyucular.. her detay içler acısı.. verilen tepkiler dehşet.. başdöndürücü akış içinde mağdur kızın annesi babası, mağdur kız Angela vicario!!( mağdur?? mu aceba demekten kendinizi alamıyorsunuz ) mağdur damat ve ailesi, Santiago'nun Arap nişanlısı ve arap yakınları, sütçü kadın, belediye başkanı, soruşturan savcı,bıçak bileycileri, sır saklayan Angela nın kız arkadaşları ve sonrasında postacı kızlar, hatta olay günü kapıyı açıp sadece Santiago'yu gören biri bile var...kimler kimler.. kadına verilen değer nedir ondan hiç bahsetmedim bile..hele de namus algısı ve evlilik kıstasları çok iyi vurgulanmış..

Buraya kadar okumuşsanız Santiagoyu siz de merak ettiniz değil mi..
neden vahşice katledildi.. babasının ve kendinin yaptıklarının kader planında cezası mıydı bu engellenemeyen öldürülüşü..
yorumlar size bağlı..
puzzle parçalarını birleştirir o olayı seyreder misiniz, hayata bakış açınıza göre ne görürsünüz bilemem..

diyeceğim en son şu ki Nobeli sonuna kadar haketmiş Marquez.
Hiç tanıyamadığım, daha alışamadığım bir insanın ölümünü göz göre göre izlemiş, daha doğrusu okumuş oldum sanki. Elimden de hiçbir şey gelmedi... "Dur, yapma!" diyemedim o katillere. Santiago Nasar'ı kendi ellerimle verdim toprağa... Bu pazartesi kırmızı bir pazartesi! Bu gün yas tutun ey okurlaar! Bir cinayet işlendi gözümün önünde... Akan cümlelerin, çevrilen sayfaların içinde...

Şunu söylemeliyim ki Gabriel García Márquez'in "spoiler" denen kavramdan haberi olmadığı açık bir şekilde fark ediliyor. Yahu, ilk sayfadan adamın öldürüleceği söylenir mi? Ben mutlu mutlu kitabı açıyorum, bana ana karakterin öleceğini ama onun bundan haberi olmadığını söyleyerek giriş yapıyorsun. Çok kızgınım Márquez sana, çok! İnsan tanıtır önce, alıştırır biraz. Hemencecik de söylenmez öleceği. Kitap sonuna kadar ben suçlu hissettim kendimi senin yüzünden. Bu kadar da acımasız olmasaydın keşke, ya sonunu söylemeseydin kitabın; ya da acıklı acıklı yazmasaydın...

Kitabın temel konusu: yazarımızın hayatında şahit olduğu bir cinayeti, kendi yorumuyla anlatması. Varlıklı, dürüst, beyefendi bir abimize atılan iftira(ben öyle olduğunu düşünüyorum, kitapta buna fazla değinmemiş. İftira da olmayabilir) sonucu işlenen bir cinayet. Daha doğrusu "namus" temizlemesi. Namus denen kavram, o kadar geniş safhalara yayılıyor ki, namus dediğimiz zaman kimse sorgulamıyor bile. Mevzubahis namus ise gerisi teferruattır denilerek, namus adı altında işlenen cinayetler mübah sayılıyor. İşte böyle bir hikâyesi var kitabın. Namuslarını temizlemek adına iki kardeşin işlediği cinayet, herkesin bundan haberdar olması ama kimsenin de karşı çıkamaması. Acıklı bir son ve geride kalan gözyaşları.

Sonu, başından belliydi kitabın. Ama kitabın sürükleyici olmasına engel olmadı benim için. Umarım siz de okuduğunuzda beğenirsiniz, kesinlikle de okumalısınız...

Happy New Year!
Yeni yılınız musmutlu, umut dolu, bol çikolatalı, hep kitaplı olsun!
Spoiler uyarısı...

Sevemedim... Benim için Gabriel Garcia Marquez ile özdeşleşen kitap yani Marquez ismini duyduğumda aklıma gelen ilk kitap Yüzyıllık Yalnızlık. Ancak bana göre bu yazarı henüz hiç okumamış birinin Yüzyıllık Yalnızlık'la Marquez okumaya başlaması yanlış olur. Ben de yazar ile tanışmamış kesimden olduğum için ilk olarak yine ismini fazlasıyla duyduğum, ince bir diğer kitabı Kırmızı Pazartesi'yi seçtim. Ancak maalesef Kırmızı Pazartesi benim için çok iyi bir deneyim olmadı. Kırmızı Pazartesi'nin konusundan kısa bir şekilde bahsedecek olursam: Kitabımız kitabın tüm karakterleri tarafından işleneceği bilinen bir cinayeti konu alıyor. Bir "namus" cinayetini. Cinayetin yaşandığı yer ise Marquez'in çocukluğunu geçirdiği kasaba. Kitabın başından beri ölen ve öldüren kişiler belli. Yirmi yaşlarının başındaki Santiago Nasar gerçekleştirmiş olduğu bir eylem nedeniyle Vicario ailesinin ikizlerinin hedefi haline gelir. Vicario kardeşler ellerinde bıçaklarla her yerde Nasar'ı öldüreceklerini ilan ederler ki bu düşüncelerini de gerçekleştirirler. Peki bu cinayetin failleri sadece ikiz kardeşler midir, yoksa kardeşlerin planlarını bildikleri halde herhangi bir tepki göstermeyen kasaba halkı da bu cinayete ortak mıdır?

Evet Kırmızı Pazartesi'nin ilgi çekici bir konusu var, evet Marquez rüştünü ispatlamış usta bir yazar, evet bu kitap oldukça beğenilen bir kitap. Evetler uzayıp gider ancak bu noktalar Kırmızı Pazartesi'yi okurken sıkıldığım ve özellikle son elli sayfayı artık bitsin diye düşünerek okuduğum gerçeğini değiştirmiyor. Belki ilk kez bu yazarı okuduğumdan, belki de bu tür bir kitabın bana hitap etmediğindendir bilmiyorum ancak Kırmızı Pazartesi'yi okurken kitaba bir türlü ısınamadım, keyif almadım. Kırmızı Pazartesi sadece yüz sayfalık bir kitap ancak bu kadar az sayfa sayısına rağmen içinde birçok karakter var ve bana göre bu durum gereksizdi. Daha fazla sayfa sayısına sahip bir kitap için karakter fazlalığını anlayabilirim ancak ince bir kitapta bu kadar karakter beni rahatsız etti. Bu karakterlerin duyguları da bana hiç geçmedi, belki Nasar'ın son cümlesi hariç, kitabın benim için tek etkileyici kısmı da orasıydı.

Bunlar dışında verilmek istenen mesaj tabii ki dikkat çekiyor. İnsanların "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın," düşüncesi Santiago Nasar'ı ölüme sürüklüyor. "Kötülüğe engel olabileceğin halde olmuyorsan senin de o kötülükte payın vardır," tıpkı o kasabada yaşayanlar gibi. Evet Nasar ölüyor ancak ölmeden önce suçlu olup olmadığı ile ilgili bir kesinlik yok. Vicario kardeşler, kız kardeşlerinin ağzından Santiago Nasar adını duyar duymaz, sorgusuz sualsiz sözde namuslarını temizlemeye çalışıyorlar. Gerçeği bilmeden, sorgusuz sualsiz, ön yargılarla... Çünkü Marquez'in söylediği gibi, "Bana bir ön yargı verin, dünyayı yerinden oynatayım."

Kırmızı Pazartesi'yi severek okumadım ancak tabii ki yazarı okumaya devam edeceğim. Bir kitapla herhangi bir yargıya varmak zaten doğru olmayacaktır. Bir sonraki Marquez kitabım ise Yaprak Fırtınası olacak, mutlu günler.
Marquez kendi mahallesinde önceden yaşadığı bir olayı anlatıyor. Polisiye roman gibi duruyor ancak katiller kitabın en başında açıklanmış. Burada Marquez okuyucuya katilin kim olduğunu buldurma amacında değil. Toplumun işlenen bir cinayete engel olmamasını, kayıtsız kalmasını vurguluyor. Burada toplumun dine ve din görevlilerinin topluma bakış açısı, incelenmesi gereken asıl konudur. Biraz karışık ve bol karakterli bir senaryosu var, dikkatle okunulması lazım.
Kırmızı Pazartesi , Gabriel Garcia Marquez tarafından 1981’de yayınlanmış Nobel Edebiyat Ödüllü bir romandır.
İşleneceğini herkesin bildiği , engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü.

Klasikler arasında yerini almış güzel bir roman. Eğer bu kitabı okuyacaksanız cinayetin işlenişiyle ilgili tüm ipuçlarını , kişi isimlerini bir kağıda not etmenizi öneririm. Çünkü romanda oldukça fazla karakter var ve sayfalar ilerledikçe ''KİMDİ BU? '' diye düşünceye kapılmamak adına küçük küçük notlar alarak okumanızı tavsiye ederim.
Kitabı okuyacak arkadaşlara ise şimdiden keyifli okumalar diliyorum.
Sevgili kitap kardeşim https://1000kitap.com/DenizG/Duvar/ 'e bu değerli kitabı okumama sebep olduğu için çok teşekkür ederim...

Kırmızı Pazartesi bir cinayetin işleneceği gün! Ve bu günün geleceğini bilen bütün bir kasaba! Sessiz kalmaları ve göz göre göre işlenen bu cinayet ise onların namusa bakış acısının özeti...

22 yaşındaki Santiago Nasar yakışıklılığı ve çapkınlığı ile kasaba da ki ününü korurken yanlış attığı bir adımın bedelini canı ile ödemek zorunda kalacağını kendi bilmese de annesinin bu konuda endişeleri varsa bile oğlunun üstüne yormaktan, rüyalarının verdiği mesajları kötüye yormayarak sanki onu koruyabileceği düşüncesi ile çelişse de gerçekle kendi evinin kapısının önünde öldürülen oğlunun acı sonunu tahmin etmekteydi. Namus, beklemezdi...

Santiago Nasar, Angela’yı da beraber olduğu kızlar gibi sanmıştı. Nasar, Vicario ailesinin namusuna göz dikmiş ve bunun sonucuna katlanmak zorunda kalmıştı.Bu hatası tüm kasabanın sessizliği eşliğinde feci bir şekilde ölümü ile cezalandırılmıştır. Bu saldırıyı gerçekleştiren her ne kadar aile fertleri gibi görünse de kasabada ki neredeyse onu tanıyan herkes bu cinayetin işlenmesine bir şekilde ortak olmuştu...

Eserde kasaba toplumunda ki dengeler çok iyi tasvirlenmiş.

Marquez, cinayet işlenirken toplumsal bakış acısını öyle güzel işlemiş ki, katil belli olsa da olay akışının merakı ile sayfaları hızla çevirip, özellikle Angela'nın gerçeği anlatacağı bölüm var mı diye okudum. Göç eden Araplara Türk denmesi ise ilginç olmakla beraber şaşırtıcıydı...
Kitabin sakin kafa ile okunmasini soyleyen arkadaslar hakli :) ilk 30 sayfayi iki defa okudum.
Marquez bir namus cinayetini anlatiyor, herkesin bekledigi ve bildigi ama bir turlu engel olmadigi bir namus cinayetini, yasayanlarin bilgilerine basvurarak anlatiyor.
Yazarin uslubu hic de hafif degil, anlamak icin kafayi vermek gerekiyor ama olayi anlatimi akici belki de olay surukleyici demek lazim.
Kitabi okurken olay Turkiye de yasansa nasil olurdu diye düşündüm ve bu cinayetin islenmeyeceğini katil ikizlerin illa birileri tarafından engelleneceğini düşündüm. Elbette bu cok göreceli bir degerlendirme.
Osmanli kokenli araplara "Turk" denmesi cok ilginc gelmedi mi size de?
iyi okumalar dilerim.
Kolombiya'lı Gabriel Marquez, Kırmızı Pazartesi kitabında katil ve maktulün tüm çevresi tarafından işleneceği bilinen, haber verilen, söylenen bir cinayeti konu almış. Katil belli, maktul belli, peki bu nasıl bir cinayet kitabı?

Marquez'in burda okuyucunun dikkatini çekmek istediği yer, ne katilin kimliği ne de maktulün kimliğidir. Aşikar şekilde, namus temizleme nedeniyle işlenecek bir cinayet var. Bu cinayetten herkesin haberi var ama nedense engellenemiyor. Akla gelen ilk düşünce; "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." oluyor.

Hani derler ya, bir şeyi en iyi saklama biçimi onu göz önünde yapmaktır diye. Katil her dakika her an yanında, önünde, arkasında kim olursa olsun, öldüreceğim diye bir şeyleri haber veriyor. Galiba bu kadar haber verilerek işlenecek bir cinayeti, bu yüzden kimse umursamıyor.

Santiago Nasar, öldürülen şahıs. Benim dikkatimi çeken diğer bir nokta ise, Santiago Nasar öldürüldükten sonra halka görücüye çıkıyor. Kokunun yayılmasını engellemek için, çevre evlerden de vantilatör getiriliyor ve Santiago Nasar'ın cesedini görmek için büyük bir kalabalık toplanıyor. Bu konuda düşündüğüm şey, ölmüş bir cesedi görme merakını kamçılayan ne olabilir ki? O kadar merak konusu ki hatta, kokuyu engellemek için ortada verilen bir uğraş bile var. Namus temizleme başarısını izlemek, katil ile gurur duymak belki de.

Peki şu merak duygusunu bir kenara bırakıp neden hiçbirisi engelleme girişiminde bulunmadı diye soruyorum, biraz kendime biraz da Marquez'e. Bu vurdumduymazlık, toplumu etkileyen bir olgu. Bir kişinin gösterdiği davranış, arkasından gelen bir nesli etkisi altına alıyor. Olmaması gereken şeyler normalleşiyor, sıradanlaşıyor.

Kitap dil bakımından akıcı, olaylar birbiriyle bağlantılı ve sürükleyici. Yüzyıllık Yalnızlık kitabında olduğu gibi bitmek bilmeyen Aureliandolar, Amarantalar, Buendilar... Yani karmaşık karakterler... Yine de Marquez'in bu huyunu seviyorum, beni şaşırtmıyor. Eğer bir Gabriel Marquez kitabı okumaya karar vermişsem, yanında başka herhangi bir kitap okumamaya özen gösteriyorum. Araya başka roman girince Marquez küsüp, olayları ve karakterleri daha da karmaşık hale getiriyor sanki zihnimde.

Benim okuduğum Kırmızı Pazartesi, 1982'den kalma/ 2.Basım. Giriş kısmında, günlük Ispanyol gazetesi El Pais'e yaptığı açıklama ve Jésus Ceberio ile olan röportajından kısa kesitler var. Güncel basımlarda, var mı bu bahsettiğim yerler, bilmiyorum.

Marquez, Kırmızı Pazartesi için; "Bu benim duygularımı yenerek yazabildiğim en iyi romanım." demiş. Otuz yıllık bir geçmişinin olduğunu ve bu cinayet faciasının yakın tanıklarından biri olduğunu söylemiş. Bu olaydan bir roman çıkarabileceğini düşünmüş ama hemen harekete geçememiş. Olayın bazı kahramanları hala hayatta olduğu için annesi hemen müsade etmemiş. Daha sonra, olay tamamen kapanıp, karışan insanlar ölünce Marquez kaleme almış. Romanın bu gerçekten doğduğunu ama asıl yaşanmış olayla hiçbir ilgisi olmadığını söylese de ben pek inanmadım. :) Bir insan etkilendiği ve kaleme almak için sabırsızlandığı bir olaydan, başlangıç yaratıp, devamını ne kadar değiştirebilir? Bunun tabiki tamamen netleşecek bir cevabı yok. :) Marquez'i mezarından uyandıracak değiliz ya!

Son olarak kitabın bazı yerleri bana Albert Camus/Yabancı'yı anımsattı. Özellikle "kayıtsızlık" içeren kısımları.

Herkese keyifli okumalar diliyorum! :)
Bir insanın göğsünü dinleyince yüreğinin içinde fokurdayan gözyaşlarını duyabilmelisin ..
"Aşkımın kanıtı olarak sana gözyaşlarımı yolluyorum."
Gabriel Garcia Marquez
Sayfa 85 - Can Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kırmızı Pazartesi
Baskı tarihi:
Ocak 1982
Sayfa sayısı:
112
ISBN:
9789750721571
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Cronica de Una Muerte Anunciada
Çeviri:
İnci Kut
Yayınevi:
Can Yayınları
Her yazar, yazdığı en son romanın en iyi romanı olduğunu sanır. Benim bu romanım için böyle düşünmemin nedeni, yapmak istediğimi tam olarak gerçekleştirebilmiş olmamdır. Romanlar, yazılırken yazarlarının elinden kaçıp kurtulmak isterler. Romanın kişileri, kendi özyaşamlarına dönerler, en sonunda da canlarının istediğini yaparlar. Ben hiçbir romanımda bu romanımdaki kadar ipleri elimde tutamadım. Belki bunu konu ve hacim nedeniyle başarmışımdır. Konusu çok sert olan ve hemen hemen polisiye bir roman gibi işlenen bir roman bu. Üstelik oldukça da kısa. Sonuçtan hoşnutum. Bundan önce de en iyi romanım Yüzyıllık Yalnızlık değil de Albaya Mektup Yazan Kimse Yok adlı yapıtımdı. Ben öyle sanıyordum; ve bunu da sık sık söyledim. Şimdi de en iyi romanımın Kırmızı Pazartesi (Gronica de Una Muerte Anunciada) olduğunu sanıyorum.

Kitabı okuyanlar 5.048 okur

  • EDA
  • Meryem ŞEKER
  • Mina Bulut
  • Asena Kılınç
  • Arzu Torun
  • Hilal Aslan
  • Özlem Çimen
  • Sevda Kocabaş
  • Ezgi33
  • Hicran Çelik

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%10.6
14-17 Yaş
%8
18-24 Yaş
%26.3
25-34 Yaş
%27.8
35-44 Yaş
%18.4
45-54 Yaş
%7
55-64 Yaş
%0.7
65+ Yaş
%1.3

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%66.4
Erkek
%33.6

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%18.9 (325)
9
%20.3 (349)
8
%27.5 (474)
7
%17.5 (301)
6
%8 (137)
5
%3.7 (64)
4
%2.1 (36)
3
%0.9 (16)
2
%0.7 (12)
1
%0.5 (9)

Kitabın sıralamaları