Kırmızı Saçlı Kadın

·
Okunma
·
Beğeni
·
23.357
Gösterim
Adı:
Kırmızı Saçlı Kadın
Baskı tarihi:
Şubat 2016
Sayfa sayısı:
204
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750835605
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi?
Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?

Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın'da bizi otuz yıl önce İstanbul yakınlarındaki bir kasabada liseli bir gencin yaşadığı sarsıcı bir aşk hikâyesiyle, büyük bir insani suçun peşinden sürüklüyor.
(Tanıtım Bülteninden)

 
ÇÜŞ ORHAN ÇÜŞ!!!

Çüş, hatta yuh veya oha ama Murat Bardakçı’nın dediğinin tam tersi manasında, her kitabında aklındaki düşünceleri, görüşleri yazmaya cesaret ettiğin ve 301’den yargılanmana rağmen hala cesaretinle olanı olduğu gibi bu kitabında yazdığın için, hakaret seviyesinde gelen eleştirilere edebiyatınla cevap verdiğin için ve her bir kesimi dışarıdan değil de kendi içlerinden betimlediğin için. Murat Bardakçı’nın “Çüş Orhan Çüş” başlıklı yazısından çıktığı gün haberim vardı ama sırf kitap hakkında olumlu veya olumsuz önyargım oluşmasın diye okumamış, kitabı okuduktan sonra okumaya karar vermiştim, kitabı okuduğumda da bir paragraf ( #13048815 ) dikkatimi çekti ve yazıyı hemen okumak istediğimde aynı paragraf olduğunu gördüm. Şimdi paragraf hoş bir paragraf değil, okuyunca insanı rahatsız ediyor ama maalesef ki paragrafta yazanlar ülkemizin gerçekleri (sadece ülkemizin değil insanlığın gerçekleri). Murat Bardakçı acaba neden vakıf olaylarında, bebek olaylarında, hayvana tecavüz olaylarında, damacana olaylarında konuşmayıp ya da yazmayıp herkesin yüklendiği bir isme yüklenme cesaretini gösteriyor anlamadım (anladım). Kitabın daha doğrusu Orhan Pamuk’un bir başka tepki gören başka yazımı da tarihten, Osmanlı fetihlerinden bahsederken yağmaladıkları her şey için “ganimet” kelimesini kullanmayıp “yağmalama” kelimesini kullanmasıdır ama doğrudur ki bunlar ganimet değil baştan sona yağmalamadır.


Kırmızı Saçlı Kadın, diğer tüm Orhan Pamuk kitapları gibi içinde bir sanatı ve zanaatı barındırıyor, bu eserinde de karakterimiz Cem yazar olmak isterken bir kuyucu ustasının yanında çıraklığa başlıyor ve kitabın başlarında zorlu bir arazide su bulmaya çalışmalarını anlatıyor, bazı arkadaşlara göre bu sayfalar sıkıcı olmuş, kendisini okutmayı zorlatmış diyorlar ama benim için bu sayfaları okuma hissi mükemmeldi, kuyuculuğun tüm inceliklerinin anlatılması, betimlenmesi olsun, Cem’in ustası ile birbirine yakınlaşması, Mahmut Usta’nın çırağına hem babalık hem de ustalık yapması olsun, Cem’in ilk aşkı, ilk deneyimi ve ilk heyecanını olsun okumak büyük bir keyifti. Bazı arkadaşlar da kitabı genel olarak Kürk Mantolu Madonna’ya benzetmişler, iki tane nesne obje haricinde kitabın birbirine çağrışım yapacak hiçbir şeyleri yok sadece biraz fazla benzetmeye istedikleri için ve kahve kokulu Kürk Mantolu Madonna’ya her an ulaşmak istediklerinden olsa gerek diye düşünüyorum. Kitabın sayfa sayısı fazla olmadığı ve dili de diğer Pamuk kitaplarına göre daha kolay olduğu için okuma süresinin kısa olduğu bir kitap, kitap aralarda efsanelere, şiirlere, resim sanatına ve tiyatro oyunlarına gönderme yaptığı için ya bu sayfalarda biraz sıkılabilir ya da kitaba daha çok bağlanabilirsiniz ama Pamuk’un kalemi sayesinde aslında hiç sıkıcı olmuyor, bazı incelemelerde de kitap için Yeşilçam filmleri tarzında bir kitap denilmiş bu kanıya hangi sonuç hangi tespitle geldiler anlayamadım hiç, hangi Yeşilçam filmimizde bu tarz bir senaryo var onu da çok merak ediyorum…

Roman içinde anlayamadığım tek yer gerçek manada da bir yer, Öngören denilen yerin kurgu bir yer olduğu bariz çok belli ama Orhan Pamuk nereyi düşünüp nerenin civarında bu yeri yazmış hiç anlayamadım, kitabın başlarında anladım derken kitabın sonlarında kafam daha çok karıştı. Kitabın başında Küçükçekmece’nin ilerisi ve askeriye yakını derken Halkalı civarı aklıma geldi ama yürüme mesafesi için yine de İstasyon Meydanı’na çok uzak ama bir de Büyükçekmece gölü deniliyor ve çok alakasız yerler. Sürekli Sirkeci tren hattına yürüme mesafesi olduğu için Cem’in yürüyerek gitmesi, yakınında da mezarlık olduğu için Kanarya ve Soğuksu civarı olduğunu da düşündüm ama kitabın sonunda da Silivri Cezaevi’ne 5 km yakınında kuyu açılmıştı denilince her şey tamamen alt üst oldu, ya Orhan Pamuk bilerek böyle bir şeyi gerek görmüş (bence çok gereksiz) ya da maalesef bu kısmı gerçekten de tutarsız yazmış ve yazar da Orhan Pamuk olunca, bir İstanbul yazarı olunca böyle bir hata yapacağını düşünmüyorum çok basit bir hata çünkü.

Kitap az sayfa sayısına rağmen çok güzel bir kitap, hatta denildiği gibi insanın kalp ritmi ile oynayan, atışları hızlandıran ve yavaşlatan bir kitap ve finali ayrı güzeldi ve okuyacak arkadaşlar kitap bittikten sonra sizlere tavsiyem ilk ve son cümleyi tekrardan okuyun.
Spoiler var. Ama siz bilirsiniz.

“Hayat efsaneyi tekrar eder! dedim, heyecanlanarak “Siz de öyle düşünmüyor musunuz?” syf. 191

Yazmamayı düşünüyordum ama yukarıdaki sözden sonra ben de efsaneyi tekrar etmeye karar verdim. İlk defa bir efsanenin ya da kitabın yeniden yazıldığını okumuyorum. Calvino okumuştum mesela. Don Kişot yeniden yazılıyordu. Alain Robbe Grillet’in Silgiler’ini okudum. Orada da Oidipus yeniden yazılıyordu. Flaubert Madame Bovary’le yine Don Kişot’u yazmış. Orhan Pamuk da Oidipus’u yeniden yazmış. Yazar son cümlesine noktayı koyduğu anda bir metni tamamlanmış saymak çok normal olabilir. Ama böyle kitaplar bize ‘başlayan ama bitmeyen öyküler dünyasında yaşadığımızı’ gösteriyor.

Oidipus’u hatırlamak için: #30619141

Silgiler incelemesinde de (#31017839) şöyle iki cümle kurmuşum: “Metinlerarasılık kuramına göre, bir metin başka bir metne alıntılama, anıştırma, gönderge gibi pek çok biçimde çağrışımda bulunabilir. Silgiler kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mitoloji hikâyesi olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir.” Bir inceleme tekrarlanıyor şimdi de: Kırmızı Saçlı Kadın kitabı metinlerarasılık bakımından incelendiğinde çok eski ve ünlü bir mit olan Oidipus’un modern bir çeşitlemesi olarak görülebilir. Sadece bu açıklama bile bir inceleme sayılır okur için. Çok tekrara düşmemek için sadece mekan ve romanın yapısı ile ilgili bir iki şey söyleyeceğim.

Önce Kırmızı Saçlı Kadın’daki mekanın Oidipus’taki mekana hangi açıdan benzediğine bakalım. Thebai kentinin kuruluş hikayesinde bize yol gösterecek bir kısım var: “Bu şehrin ilk kurucusunun Kadmos olduğu söylenir. Şehri sonradan ele geçiren Amphion ve Zethos kardeşler şehri büyütmüşlerdir. Kadmos kız kardeşinin başına gelen felaketi aydınlatmak için bir rahibeye başvurur. Rahibe bunun imkânsız olduğunu bir düvenin peşinden gitmesi ve düvenin durduğu yerde bir şehir kurmasını söyler. Kadmos çaresiz buna uyar, takip eder ve düvenin durduğu yerde şehri kurmaya hazırlanır. Ama şehre su kaynağı sağlayacak kaynaklar bir ejderhanın kontrolündedir. Savaşır ve yener…” Şehre ejderhanın yenilmesiyle su geliyor. Yani meşakkatli bir iş ejderhayı yenip su kaynağını kurtarmak. Kırmızı Saçlı Kadın kitabında ise Mahmut Usta Öngören’de bir kuyu kazdırılmak için çağrılıyor. Su bulmak için çok çaba sarf ediyor(“Ertesi gün Mahmut usta hiç beklemediği kadar sert bir kaya ile karşılaşınca…”). Yani kuyudan su çıkarmak Thebai kentiyle alakalı olabilir. Ejderhadan suyu alınınca Thebai gelişip büyüyordu. Öngören’deki arazide su bulununca öyle olmadı mı? Öngören isminin de bilinçli seçildiğini düşünüyorum. Okur Oidipus mitini biliyorsa dikkatli olmalıdır, bu kitapta da neler olabileceğini ön-görmelidir, demek istemiş bence Pamuk. Okur dediğin öyle olmalı zaten sadece metni okuyup bitirmeyle kalmamalı.

Şimdi de giriş cümlesine bakalım. “Aslında yazar olmak istiyordum. Ama anlatacağım olaylardan sonra jeoloji mühendisi ve müteahhit oldum.” Bazılarınız ne gerek var metnin yapısına şekline, ne anlatıyor onu söylesen yeter okuru olduğunuz için(Orhan Pamuk açıksözlülüğü var bende) önemsemiyorsunuz bu tür şeyleri. Kitabın giriş cümlesiyle üstkurmaca okura hissettirilir. Yani metnin yazılış süreci metnin içine konumlandırılır. Son paragrafta da şunlar yazar: “Pazartesi gene geleceğim" dedim gülümseyerek. Çantamdan çıkardığım Dante Rossetti’nin yırtılmış, yapıştırılmış kırmızı saçlı kadın resmini verdim. “Romanını yazacağını bilmek ise oğlum, çok mutlu etti beni!” dedim. “Bitince kapağına bu resmi koyar, biraz da güzel ananın gençliğini anlatırsın. Bu kadın, bak, biraz benziyor bana. Tabii romanına nasıl başlayacağını sen daha iyi bilirsin ama kitabın, benim son sahnedeki monologlarım gibi hem içten hem de bir masal gibi olmalı. Hem yaşanmış bir hikâye gibi sahici, hem de bir efsane gibi tanıdık olmalı. O zaman yalnız hâkim değil herkes anlar seni. Unutma, aslında baban da yazar olmak istemişti.” Yani şimdi Cem Bey yazar olamadı mı? Yapmayın lütfen Orhan Bey. :) Kaymak gibi üstkurmaca.

Böyle bir romanı kim yazabilir? Elbette, ‘okura okuduğu metnin kendisinden nasıl bir okur olmasını istediğini sorduran ve kendisine adım adım gideceği yolu gösteren, nasıl ilerlediğini keşfettirmek isteyen örnek bir yazar’ yazabilir. “Harika kitapları, onlardan zevk alıp mutlu olmak için değil, bir işe yarasın diye okumayı alışkanlık edinmiş ve okuryazarların halkın geri kalanına hizmet etmesine koşullanmış fakir bir ülkede (hatırlattığım için özür dilerim) yaşadığımı sık sık hatırladığım için kitapları okura sevdirmenin kolay, ama aldatıcı bir yolunu bulurum: Bu da, işte kitapların okura öğreteceği şeylerden başlamaktır” diyen bir yazar yazabilir. Okuruna küçük postmodern oyunlar oynayan bir yazar yazabilir. Yani Orhan Pamuk yazabilir.

Orhan Pamuk’u çok bilmiyorum daha. Sadece gördüğümü yazabilirdim. Öyle yaptım. #35053256 etkinliği kapsamında okudum. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.409 Oy)19.173 beğeni43.737 okunma3.026 alıntı184.383 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.610 Oy)8.890 beğeni28.931 okunma846 alıntı140.670 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.778 Oy)13.502 beğeni34.792 okunma3.452 alıntı147.175 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.349 Oy)9.311 beğeni25.860 okunma1.852 alıntı119.755 gösterim
  • Simyacı
    8.6/10 (7.944 Oy)8.914 beğeni26.520 okunma2.697 alıntı115.744 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.619 Oy)9.122 beğeni25.536 okunma1.544 alıntı127.971 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.754 Oy)11.496 beğeni28.674 okunma1.594 alıntı150.213 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.506 Oy)8.101 beğeni22.978 okunma857 alıntı90.622 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (5.023 Oy)5.438 beğeni17.463 okunma1.015 alıntı60.667 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.695 Oy)5.800 beğeni19.822 okunma838 alıntı102.040 gösterim
Kulaklıktan içime yayılan Göksel Baktagir’in Muhayyer Kürdi saz semaisinin hüzünlü ve bir o kadar da ihtiraslı nağmeleri içimde fırtınalar koparıyor. Bir yandan melodinin çok tanıdıkmış gibi gelme hissinin yaşanmışlıktan mı yoksa yarım kalmışlığın iç yakan doyumsuzluğundan mı kaynaklandığını bir yandan da bir romanın ya da bir öykünün kaç ana unsurdan oluştuğunu düşünüyorum.

Aslında subjektif ve bol cevaplı bu soruları neden sorgulayıp, bir ateş topuna dönüştürüp kucağıma bıraktığımı da anlamış değilim. Konuşula konuşula yorgun düşmüş konuların asırlık, spekülatif muhabbetlerin konusu olduğunu öğreneli çok oldu aslında. Kaç unsur? Çok mu? Galiba öyle. İyi de çok demek bir cevap değil bir kaçış olur. Bu çok düşündüğüm konuya aşinayım aslında.

İyi yazar kimdir? Aslında aranması gereken cevap bu olmalı değil mi?

İki elbette. Benim baktığım soyutlama düzeyinden böyle görülüyor. Sadece iki.

İlki üslup ikincisi geriye kalan her şey. Üslup, yazardır. Tarzıdır yazarın. Tematiğine yaklaşma tarzı. Söz söylerken, konuyu, olayı aktarmak için seçtiği kelimeler, kelimelerden kurduğu cümleler, cümleleri örme biçimidir. Üsluba yazarın olay örgüsünü oluşturma tarzını da koyabiliriz. Üslubun en üstünde kavramları yeniden tanımlama süreci yatar ki, her yazar buna kalkışmaz, kalkışamaz. Kalkışan, kalkışıp da başaran yazar eninde sonunda, bunu kendi görmese de, rastlantıyla yol alan değil bir zorunlulukla seçilen olur. A.H.Tanpınar, O.Atay, O.Pamuk gibi.

Son zamanlarda Türk okuru romana kendi soyutlama düzeyinden bakmak yerine, sanal çok oyun oynamanın yan etkisinden midir nedir, işi güzel söz avlama oyununa dönüştürdü. İyi ama soyutlama düzeyi oralara getirilir ve bu halin edebiyat olduğu misnomerine düşülürse eğer, Türk ve Dünya edebiyatının en büyüğü Kahraman Tazeoğlu olur! (Bu asla onu okumayın manasına gelmez ve okuyanları tenzih ederim.)

Kafamızı açmak için nedir bu soyutlama düzeyi? Tasavvur edin ki çok yüksekte bulunan bir uzay gemisindesiniz. Size sürekli aynı soru soruluyor: En yeşil alan neresi? Masmavi gezegende tek bir yeşil alan göremezsiniz değil mi? Uzay aracınızın iyice dünyaya yaklaşıp, aynı soruya cevap verdiğinizi düşünün. Muhtemeldir ki Amazonlar cevabınız olacak. Sonra gemimizi TC üstüne konuşlandırıp aynı soruyu sorsak? Karadeniz muhtemel cevabınız olacak. Sonra dünyaya iki tur daha yaptırıp Marmara bölgesi üstünden aynı soruya cevap isteseler? Istrancalar muhtemel cevabınız olacak. Bu, böylece, ta ki sizin en çok gittiğiniz parktaki en sevdiğiniz ağacın bir cevap olmasına kadar gitmez mi?

Hayat değiştikçe roman da öykü de değişir. Hem içerik hem biçim olarak. 19. Yüzyılda insan her şeyi bilebilmenin anahtarı olan bilimi eline aldığını ilan etti. Tek bir şey kalıyordu geriye: Öğrenmek, öğrendiğini bilmeyene aktarmak, öğretmek. Nasıl olacak bu? Gerçeği kopyalayıp betimlemek. Zira,tasvir edilen şeyle onun, yani gerçeğin, aidiyeti sıkı bir ilişki içindeydi. Ama değişti bunlar. Sanayi devrimi denilen dalga kırdı bu yapıyı, parçalayıp un ufak etti, okyanusların derinlerine dağıttı. Romanın kahramanlarını, zamanını, yerini.

Roman, anlamanın çabasına dönüştü bu kez. Bir başlangıca da bir bitime de ihtiyacın olmadığı yerlere dükkan açtı. Mesela, insanların içine girdi roman anlatımı. Ritim denilen bir şey çıktı. Romanın ritmi. Başı sonu belli değil ama anlatılan şeyler öylesine bir içsel ritimle bağlandılar ki birbirine, parça, perdenin bitmesiyle biten bir olay gibi değildi. Roman kahraman üstüne kurulmadı. Kahramanına isim bile konulmayan romanlar yok mu? Ve bu hiç de yeni değil.

İyi yazar olmak, her romanından sonra yeni bir tanımı yapıldığı halde, her romanından sonra bunun imkansızlığını da deklare etmektedir aslında. Bana bir elbise giydirmeyin, sığmam, utanırsınız, demektedir.

Spesifik olarak bu roman hakkında yazacaklarımı zaten mithrandir21 | Uğur D. ve Kırmızı Saçlı Kadın ÇÜŞ ORHAN ÇÜŞ!!! Başlığı altında yazmış. İlave edeceğim şey, Kapağın seçiminde bile okura duyulan saygısıydı yazarın.
İyi ki böyle yazarlarımız var. Onları çok seviyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=EKWF7PbIzOc
Orhan Pamuk severlerin sevmediği; Orhan Pamuk sevmeyenlerin ise sevdiği bir eserdir. Kitabın en ilginç yönü bana göre budur.

Diğer kitaplarına oranla daha az ve öz yazmış yazar bu kitabında. Gereksiz ayrıntılara girmeden vermesi gereken mesajı vermiş. Öyle olunca da maalesef biraz Orhan Pamuk olmaktan uzaklaşmış. Çoğu kişi, gereksiz ayrıntıya girilmeden verilmesi gereken mesajın az ve öz bir şekilde verilmesini sevecektir. "Ne var bunda yahu? Siz de amma abartıyorsunuz bu Orhan Pamuk'u," diyecektir. Ama öyle değil işte. Orhan Pamuk denince akla daha karmaşık cümleler ve sembolik ifadeler geliyor. Sizi bilmem; ama ben Orhan Pamuk'un uzun paragraflarını ve kasvetli cümlelerini sevenlerdenim.

Mesela Orhan Pamuk'un şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplarında güçlü karakterlere yer verilmişti. Kara Kitap'ın Galip'i gibi, Kafamda Bir Tuhaflık'ın Mevlüt'ü gibi, Masumiyet Müzesi'nin Kemal'i gibi... Ama Kırmızı Saçlı Kadın'ın güçlü karakteri kim derseniz, korkarım verecek cevap bulamam size.

Pamuk genel olarak kitapta, Baba-oğul çatışmasına yer vermiş, Firdevsi'nin Rüstem ile Sohrab'ını ve Sophokles'in Oedipus'unu ele alarak yeniden kurgulamış. Bir eski zaman masalı anlatır gibi önce Firdevsi'ye dönmüş sonra Sophokles'e dönmüş. Doğu ve batı masalları arasında adeta gidip gidip gelmiş. Her iki masaldan da ayrıntılara yer vererek kendi kitabını gerekçelendirmiş. Bu kısımlar Pamuk'un hem cesur yönünü hem de ne kadar bilgili olduğunu bize gösteriyor.

Bakmayın siz benim eleştirdiğime. Bu kitabı başka bir yazar kaleme alsa övgüler dizerdim belki de. Ama mevzubahis Orhan Pamuk olunca daha büyük beklentiye giriyorum sanırım. Her şeye rağmen, yine de gidiş yolundan ve önceki kitaplarının hatırından dolayı puan kırmıyorum. Gönlüm elvermiyor da diyebilirim. Netice itibarıyla, incelememdeki ilk cümlem bu kitabı okumak isteyen arkadaşlara ciddi bir yol göstericidir.
(Spoiler içerebilir)
Orhan Pamuk'un okuduğum yedinci kitabı Kırmızı Saçlı Kadın... Buradan da anlaşılabileceği gibi Orhan Pamuk kitaplarına karşı her zaman sıcak bir ilgi besliyorum. Ancak Kırmızı Saçlı Kadın maalesef benim için tam bir hayalkırıklığı oldu...

Kitaba geçmeden önce henüz Orhan Pamuk'la tanışmayanlar için küçük bir tavsiyede bulunmak isterim; Orhan Pamuk kitaplarını kronolojik olarak yeniden eskiye doğru değil de, eskiden yeniye doğru okumaya çalışın. Çünkü, Nobel öncesi kitaplarla Nobel sonrası kitaplar arasında bana göre çok ciddi bir nitelik farkı var. Özellikle bu kitap benim bildiğim, hem kendi geçmişine hem de ülkenin geçmişine muazzam yolculuklar yapan, oradan topladıklarını harika bir üslupla kelimelere döken, insanın iç dünyasını, psikolojisini bir ayna gibi yansıtan Orhan Pamuk'un kendi özgür dünyasından çıkmış bir kitap gibi gelmedi bana... Bir insana ısrarla 'sana sarı renk çok yakışıyor' derseniz, o insan gittiği her ortamda yerli yersiz sarı renkte birşeyler takıştıracaktır üzerine. Bir yerden sonra görev gibi gelecektir sarı giyinmek... Üzerine yapışacaktır.

Orhan Pamuk'a da tüm dünya 'sen çok iyi doğu-batı sentezi kuruyorsun, doğu ile batı arasında adeta bir köprü gibisin' diye sürekli bir telkinde bulunduğu için, hatta sırf bu yüzden bir de Nobel verdiği için, o da artık iki paragraf dergi yazısı da yazsa kendini doğu-batı köprüsü olarak konumlandırma zorunluluğu hissediyor. Ancak ben işin bu tarafını da yine bir yere kadar anlayabiliyorum...

Peki bu kitabı neden sevmedim?

Öncelikle kitap klasik bir Orhan Pamuk kitabı gibi başlıyor. Kuyucu ve çırağının ilk temasını ve sonrasını anlatan sayfalar karakterlerin işlenişiyle, detaylarıyla, dili ve üslubuyla bütün Orhan Pamuk karakteristiğini taşıyor içinde... İşte bu noktada, az önce bahsettiğim kaygılar bir virüs gibi giriyor işin içine... Eğer Orhan Pamuk bu kitabı 20 sene önce yazıyor olsaydı, o küçük kasabada, sıradan insanların sıradan hikayesiyle yetinir, o hikayeyi kendine has diliyle bambaşka bir şekle sokabilirdi.

Oysa şimdi, kendisi tescilli bir Doğu-Batı köprüsü olduğu için hemen sarı kıyafetini üzerine geçiriyor ve biri doğudan diğeri batıdan iki tane efsaneyi alıp hikayenin tam ortasına zorlama bir şekilde bırakıveriyor... Bununla da kalmıyor, biz daha bu efsanelerin nereden, hangi amaçla geldiğini anlamadan üzerine bir de ikinci daimi misyonu olan 'Doğu-Batı arasına sıkışmış Türk insanının bocalaması' şapkasını takıp o naif kuyucu çırağından bir anda 'Yeni Türkiye' müteahhitliğine evrilmiş bir adam çıkarıyor karşımıza...

Günümüzde her köşe başında, her tv ekranında, her gazete sayfasında karşımıza çıkan ve gördüğümüz yerde koşar adım kaçmaya çalıştığımız, düzene ve iktidara sırtını dayayıp kısa yoldan zengin olmuş müteahhit tipolojisi bir anda Orhan Pamuk kitabının baş karakteri oluveriyor... Ama bu arkadaşımız, diğer müteahhitler gibi bütün gün ofisinde A Haber seyredip hafta sonları Başakşehir maçına veya Uğur Işılak konserine gitmek yerine evinde karısıyla oturup fasikül fasikül Oidipus ve Şehname efsanelerini okuyor... Ne kadar gerçekçi öyle değil mi?

Şimdi diyeceksiniz ki, bir saattir yazıyorsun bir kez bile Kırmızı Saçlı Kadın demedin... Kimdir bu kadın, hikayenin neresindedir?

Neyse ki Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın'ı herhangi bir kaygıya kapılmadan, kendi halinde, özgür bırakmayı tercih etmiş. O da kitap boyunca kimseye bulaşmadan kendi dilediğince kafasına göre takılmış... Hem saç rengiyle, hem tarzıyla, hem de yaşadıklarıyla sanki bu kitaba ait değilmiş gibi...

Herkese keyifli okumalar...
Liseli bir genç olan Cem babasının siyasi nedenlerden dolayı evi terk etmesi üzerine , okul masrafları için kuyu ustası olan Mahmut Usta’nın yanında çırak olarak işe başlamasının hikayesidir… Etkisini uzun yıllar atamadığı bir aşk öyküsüdür… Babalar ve oğulları arasında otoriterlik ve birey olma konularının tartışılacağı bir kitaptır…


Geleneksel yöntemlerle kuyu kazan Mahmut Usta tüm günün stresi ve yorgunluğu üzerine akşamları hikâyeler anlatırdı.Hikayeleri genellikle kadere bağlanırdı.Ustasının bu kaderciliğine kızdığı anlardan birinde Cem ,Kral Oidipus’un hikâyesini anlatmıştı.Bu hikaye karşısında ustasının kızmasını isteyerek anlatmıştı hikayeyi.Ama bu hikayeyi bile kadere bağlayan bir yorum yapmıştı Mahmut Usta.Hikayeye tam hakim değildi ama hikayeye çok ilgiliydi.İlgisini devam ettirmiş , imkanları doğrultusunda Oidipus hikayesini tüm hayatı boyunca ilgiyle araştırmaya devam etmiştir. Bu ilgisinin temelinde babası tarafından terk edilmesinin payı da büyüktü.
“ADİL OLMAYAN BABA EVLADINI KÖR EDER”
Babasının siyasi emelleri uğruna annesiyle onu ansızın terk etmesi.Onun yokluğunun kendisini ne kadar sarstığını.Yolunu bulurken babasına ihtiyacı olduğunu hissediyoruz.

Cem işten arta kalan zamanında alışveriş için çıktığında çadır tiyatrosuyla ve o tiyatroda oyuncu olan Kırmızı Saçlı Kadınla tanışır.Çok etkilenir kadından .Onun bakışlarında gizemli bir tutku yakalar.Sarsıcı bir aşk yaşarlar.

“HAYAT EFSANEYİ TEKRAR EDER!”

Babasının terk etmesi,Mahmut Ustada gördüğü baba yakınlığı.Kırmızı saçlı kadınla yaşadıkları.Allah’a karşı utancı. Bu allak bullak olmuş duyguları hep muhakeme ediyordu Cem.

Batı’nın ve Doğu’nun ilk temel efsaneleri Sophokles’in Kral Oidipus’u ( babayı öldürmek) ile Firdevsi’nin “Rüstem ve Sührab “ (oğlu öldürmek) efsanelerini kendi yaşadıklarıyla karşılaştırıyor ve kadere bağlıyordu…

Hani derler ya bugün çok güldüm kesin ağlayacağım.Buna inanan biri mutlaka ağlar ,çağırır çünkü o olumsuzluğu.Burada da Cem her yaptığını ,her yaşadığı şeyi bir olumsuzluk örgüsü içine aldı ve hep altından kötü bir şeyler çıkacağını hissetti.Spoiler vermeyeceğim tabi ki ,ama evrene ne gönderirsen sana geri döner düşüncesine katılıyorum.

İlk okuduğum Orhan Pamuk kitabıydı.Aslında bu kitabı okumamın sebebi komik biraz.Tavsiyesine çok güvendiğim Can’ım arkadaşım Nephren Ka “Benim Adım Kırmızı” yı tavsiye etmişti.Son zamanlarda kafamın karışık olmasından dolayı Kırmızı Saçlı Kadın olarak aklımda kalmış ne hikmetse.İnandığım bir şey var ki bu sıklıkla başıma geliyor.İnsanın ihtiyacı olan hangi kitapsa o gelip onu buluyor.Benim böyle ilginç okumalarım o sıralar çözmeye çabaladığım konunun merhemi olmuştur adeta.Mahmut Usta gibi kadere bağladım belki ama bu kitabı okumam demek bu yüzdenmiş dedim.Sonlarına doğru efsanenin kaderleşmesinin şaşkınlığını yaşadım .Şaşırdığım kısımlar oldu.Sade bir anlatımı olan bu kitapta asla sıkılmayacaksınız .

Kitabın kapağında İngiliz sanatçı Dante Gabriel Rosetti’nin “Regina Cordium” adlı çalışması yer almıştır.Bunu da kitabı okuyunca öğrendim ve herhangi bir resim olmayışı beni etkiledi.

Orhan Pamuk'un onuncu romanı, Kırmızı Saçlı Kadın (2016), kazı dolu arazilerde su arayan çırak ve çırakların hikayesidir. Aynı zamanda Fransız conte filosophique geleneğinde bir fikir romanıdır.

Etkinlik için emek harcayan herkese teşekkür ederim. Ayşe* ve NigRa ‘ya ayrıca teşekkür ederim yazarla tanışmam sizin sayenizde oldu.Orhan Pamuk sevenler kısmında olacağım efenim…
Umarım bu güzel kitap için güzel bir inceleme olmuştur.Teşekkürler…
Yazarların kitaplarını kıyaslama yapmadan okumayı sevdiğimi incelemelerimde belirtiyorum dostlarım. Ama gelin görün ki bazen ben de kıyaslıyormuşum, ne yapayım engelleyemedim kendimi :D

Incelemeye başlamadan önce, sitede okuduğum her kitaba yapılan incelemeleri okuduğumu belirtmeliyim. Özellikle de kitap zevklerini ve yazış tarzlarını sevdiğim arkadaşlarımın, okuduğum kitabın incelemesini yazdığını görmek beni çok mutlu ediyor. Bu nedenle #24959417 tüm düşüncelerimi anlatan bu incelemeyi öneriyorum sizlere.

Gelelim benim düşüncelerime;
(Ben romanın konusuna değinmeyeceğim bu kez incelerken. Bunun yerine fikirlerimi beyan etmeyi seçiyorum.)
Orhan Pamuk romanı gibi değildi diyerek başlamak istiyorum ben. Tamam güzeldi, evet yine de sevdim ama ne bileyim sanki bir şeyler eksik geldi bana... Birinci kısımda baba-oğul ilişkisi, aşk çıkmazı ve yine güzel bir İstanbul anlatımı vardı... Pamuk'un İstanbul tasvirlerini hep sevmişimdir.

İlk bölümde gözümde canlanan karakterleri ikinci ve üçüncü bölümde hiçbir şekilde hissedemedim ben. Aklımda kalacak bir karaktere rastlamadım, halbu ki her romanda bir karakteri uzun süre düşündürmüştür bana Orhan Pamuk.
Harika başlayan roman, sanki Pamuk'un bir acelesi varmış gibi devam etti. Bir özet durumu mevcuttu kitapta. Bu da birinci bölümden sonra kitaba olan merakımın azalmasına neden oldu. Anlatım yalındı, çok hızlıydı, birçok yerde tekrara rastladım, tahmin ettim olacakları. "Ah bu da böyle miymiş" demedim yani okurken.

İşte tam burada kıyas yapma gereği duydum sanırım. Normalde hızlı kitap okumama rağmen birkaç gün sürer Pamuk romanlarını okumam. Çünkü sindirerek, bir yerden sonra daha dikkatli okumak gerekir. Ama bu kez böyle olmadı. Beklentilerimi karşılamadı bu bakımdan. Şaşırmak istedim ama şaşıramadım, tahminlerimde yanılmak istedim yanılmadım.

Çok fazla eleştirmiş olabilirim evet. Ama elimde değil, hislerim bunlar. Yine sevecek okuyanlar, ben de sevdim. Fakat, yazarın uzun ve detaylı anlatımını tercih ederim. Kısacası, bana göre bir Orhan Pamuk romanı gibi değildi. Farklı bir yazardan okusaydım beğeneceğim bir romanı, beklentilerim büyük olduğu için eksik buldum...
Okuyacak arkadaşlarım, korkmayın :D Siz yine de okuyun. Belki benim kadar acımasız olmazsınız, siz yazarsınız ben de sizin fikirlerinizi okurum :)
Babası kendilerini terk eden bir gencin, bir kuyucunun yanında çırak olmasıyla başlıyor kitap. Gencin ustasıyla beraber kuyuyu kazma süreci, çok detaylı bir şekilde resmedilmiş.
Çarpıcı bir hikaye ve bu hikayenin aralarına serpiştirilmiş ince tahliller, siyasi göndermeler. Türkiye'de bilhassa da İstanbul'daki inşaat furyasına da dikkat çekilmiş aralarda.
Orhan Pamuk'un Kafamda bir tuhaflık ile beraber okuduğum ikinci kitabı. İki kitapta da yazarın anlatım tarzı çok hoşuma gitti. Karakterlerin direk konuşturulması çok iyi bir seçim olmuş. Dil olarak da sade denilebilecek bir kitap. Kulak tırmalayan, akışı bozan cümle yok gibi. Akıcı bir kitap denilebilir.
Özetle okumanızı öneririm.

---Ensest eleştirileri üzerine---
Kitabı okuma nedenim bazı kimselerin hakkında sığ bir şekilde 'Toplumumuzu ensestin fazla olduğu bir toplum gibi yansıtmış' demesiydi. Okuduktan sonra çok rahat bir şekilde diyebilirimki, bu kitaptan böyle bir sonucu çıkarmak bir insan ya çok salak ya da kötü niyetli olmalı. Kitabı okumadan evvel bu 'eleştirileri' okuyunca Orhan Pamuk'un özgür düşünebilen, bağımsız bir yazar olduğuna inandığım için toplumsal değerlere göre biraz aşırıya kaçmış olabileceğini düşünmüştüm. Fakat kitap ve eleştirilere bakınca anlıyorumki, sığ kafalı insanlar artık en ufak değişik bir şeye karşı çıkmaya çalışıyorlar. Üstelik de bunu kötü niyetle ve sistematik olarak yapıyorlar. Tarihsel rollerini çok iyi oynuyor ortaçağ düşünceliler. Bunların karşısında özgür düşünebilen insanlar olarak bana göre bizim de yapacağımız en iyi şey, bu iyi kitapları okumak. Orhan Pamuk'un da bir Sabahattin Ali gibi bu saiklerle öldürüldükten sonra edebiyatımızın medarı iftiharı olması yerine yaşarken ona hak ettiği değeri verebilmeliyiz.
Herkese iyi okumalar dilerim.
Bu kış doğum günümde sevdiğim bir arkadaşım tarafından hediye edilmişti Kırmızı Saçlı Kadın romanı. Fakat kitap o kadar sert eleştiriliyordu ki bu yüzden belki de okumayı sürekli erteledim. Son zamanlarda okuduğum kitaplar hep ekitap formatında olduğundan artık okurken gözlerim çok fazla ağrımaya başladığı için kütüphanemdeki kitaplara göz atmaya karar verdim. Gözüme ilk çarpan Pamuk'un bu romanı oldu. Biraz önce kitabın kapağını kapattım ve son sayfasına kadar eleştiri oklarına hedef olabilecek bir cümle aradım kitapta. Yapılan eleştirilerin yersiz olduğunu düşünüyorum.

Kitap 1980'lerden başlayıp günümüze kadar geliyor. Babasının onları terk etmesinden sonra geçici bir süre kuyucu çıraklığı yapmaya başlayan Cem'in hayat hikayesini okuyoruz. Aynı zamanda Batı'nın efsanesi Oidipus ile Doğu'nun efsanesi Şehname de kitabın ana felsefesini oluşturuyor. Kitabın ilk başlarını çok severek okudum fakat bir noktadan sonra efsaneler o kadar sık tekrarlanıyor ki kitabın sonunu ortasında çözmüş oluyorsunuz.

Kitabın sonunun bu kadar anlaşılabilir olmasını sevemedim ben. Bir de kitabın sonunda kitabı kimin ağzından dinlediğimiz biraz muallakta kalıyor.Üçüncü yani son bölüme kadar kitap Cem'in ağzından yazılmış gibi okuyoruz. Fakat kırmızı saçlı kadının ağzından okuduğumuz son bölümde bu kitabı Enver'in yazdığını söylüyor. Bunların dışında romanı beğendim, yormayan sade bir dili var. Özellikle efsaneler ile ilgili verdiği bilgiler de göze alındığında okumaya değer bir kitap.
Nasıl bir roman okudum ben yahu diyorum kendi kendime çünkü kitabı sınavlarımın en yoğun olduğu ve ders yerine içimde bu kitabı bitirmelisin isteği üzerine bir gece yarısı kaleme alıyorum.

Kitabı Sevgili Ayşe* ye ithaf ederek devam ediyorum o halde :) Ilk defa Pamuk okuyorum ve ne okudum ben yahu demekten kendimi alamıyorum zira Türk yazarların Türkçe isimler kullanarak yazılan öykü ve romanlara karşı bir tikim var desek yerinde olur .Hoşuma gitmiyor hele de aşk kategorisi hic benlik değil ama dimağımda farklı bir tat bıraktı ki kitabın beni bu kadar dusundurmesi yazarın uzerimde bıraktığı izi toparlayamadigimdan sanırım.

Kurgu olarak Yunan tragedyası ve Pers kültürünün iki onemli eserinin ele alınması daha ayrı bir giz .Kral Oidipus benim en sevdiğim tiyatro eserlerinden biri ve Pers medeniyetinin Rüstem ile Sührab hikayesinin harmanlanmasi ve olaylar arasindaki nedensellik vurgusu ayrı bir olay.

Bilmiyorum içim bölük pörçük kitabı hem beğendim hem de garipsedim. Nedenini anlamıyorum. Babaların oğulları öldürdükleri yada oğulların babaları öldürdüğü bir tragedyanın içinde buldum kendimi. Elektra kompleksi kadar farklı bir olay bu da. Bir erkeğin kendinden büyük bir kadını sevmesi ve aşk :/ yada ben çok ruhsuzum okurken benden daha hisli bir karakter ile karşı karşıya olduğumu hissettim. Kırmızı Saçlı Kadını nasıl sevip benliğinin ortasına koyması. Ki okurken kendimi romanın içinde hissetmek bu daha ayrı.

Ah Orhan bey ah arafta bıraktınız beni bu zulüm gibi. Kitabı hem beğendim hem beğenmedim. Ne diyecegimi bilemedim sizinle yoluma Kar ve Beyaz Kale ile devam etmek istiyorum sanırım bu ikilem böyle çözülecek. :)))

Kitaplarla kalın.
Bir eleştirmen Orhan Pamuk en iyi romanlarını Nobel ödülü aldıktan sonra yazdı demişti, ben de aynı fikirdeyim. "Aslında yazar olmak istiyordum ama anlatacağım olaylardan sonra mühendis ve müteahhit oldum" diye okuyucuyu meraklandırarak başlıyor güzel hikaye. Kısacık romanın içine o kadar çok konu yerleştirilmiş ki taktir etmemek imkansız. Yazarın diğer romanlarında da işlediği konuları burada bulmak mümkün. Benim Adım Kırmızı, Kar, Kara Kitap romanlarını bolca hatırlattı bana. Efsaneler, Doğu-Batı kültürü karşılaştırması, insanın hayatında baba figürü, önemi ve o insana etkileri işlenmiş kitapta. Bir günde okunabilecek çok keyifli bir o kadar da ustaca yazılmış nefis bir hikaye.
Merhaba canım insanlar :")

İlk Orhan Pamuk kitabım Kırmızı Saçlı Kadın. Ikinci, üçüncü belki yedinci Orhan Pamuk kitabım olur mu bilemiyorum. Belki bir süre sonra.

Kitabı beğendim mi?
Bu sorunun "evet" ya da "hayır" gibi kesin bir cevabı yok. Bazen çok kızdım Orhan Pamuk'a, bazen çok sevdim.

Diğer kitapları uzun tasvir ve betimlemelerden oluşuyormuş. Bu en sade kitabı imiş, müdür yardımcımızın dediğine göre.

Evet, kitabın dili sade, anlaşılır. Fakat bazı yerlerde sanki Orhan Pamuk acaba anlatsam mı anlatmasam mı diye çelişkiye düşmüş. Sonra biraz yazmış, biraz yazmamış gibi geldi bana. Bazı olaylar ve aralarında geçen zaman uzun uzadıya anlatılsaydi -tıpkı kuyuculuğun en ince ayrıntısına kadar anlatıldığı gibi- daha " boşluksuz" bir kurgu olurdu.

Kitapta baba-oğul çatışması Batı'nın ve Doğu'nun önemli iki destanı; Oedipus ve Şehname etrafında anlatmış.
Kitaptaki olay destanların gölgesinde kalmış.
"Orhan Pamuk kitabı destanları anlatmak için mi yazmış?"
sorusunu sormadan edemedim kendime. Bir de bir anda,sessiz sedasız çıkan bu kitap için sadece maddi kaygı güdülerek yazılmış diyenler var, bu konuda yorumsuz kalmayı tercih ediyor, "para için" olmadığını temenni ediyorum.

"Ne kadar çok okur, efsanelere ne kadar çok inanırsanız, o kadar gelir."(syf181)

Efsanler, baba-oğul, müze gezileri, eski basım kitaplar, uyarlanan tiyatro sahneleri, tercihleri simgeleyen Kırmızı Saçlı Kadın...bütün bunlar yukardaki cümle ile harmanlanmış ve bir olay örgüsü çıkmış ortaya.
Kahramanımız ne kadar inanmışsa, o kadar yaşamış okuduğu destan ve efsaneleri. Kahramanımız demişken,
"Asıl kahraman kim?" de cevaplamakta zorlandığım bir soru.


Uzun lafın kısası;
kitaplığımda an'ı anı eden kitapların yanında duracak bu kitap, zira biz bu kitabı Hatay Okuma Grubu olarak 5.buluşmamız için okuduk. {#34747103}
"Nobel Ödüllü adam" diye okumaya başladığımdan belki biraz da olsa hayal kırıklığına uğramam. Orhan Pamuk okumaya başlarken bu etiketini unutarak okumalı belki de...

Keyifli okumalar :)
Iyi ol, iyi kal canım insan :")
İstemediğim konuları bazan düşünmemeyi başarabiliyordum.Bazan da tam tersi oluyor,düşünmeyi istemediğim bir resmi ya da kelimeyi aklımdan hiç çıkaramıyordum.
Orhan Pamuk
Sayfa 11 - Yapı Kredi Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kırmızı Saçlı Kadın
Baskı tarihi:
Şubat 2016
Sayfa sayısı:
204
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750835605
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi?
Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?

Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın'da bizi otuz yıl önce İstanbul yakınlarındaki bir kasabada liseli bir gencin yaşadığı sarsıcı bir aşk hikâyesiyle, büyük bir insani suçun peşinden sürüklüyor.
(Tanıtım Bülteninden)

 

Kitabı okuyanlar 5.525 okur

  • Annabelle
  • Nevin Tuaç
  • Baran AKINCA
  • Serap herli
  • Gamze Yılmaz
  • Selen Kenar
  • ercan kara
  • Deniz Çavuş
  • Burak Varol
  • E.Cagla

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%15.9
14-17 Yaş
%10.6
18-24 Yaş
%22.7
25-34 Yaş
%25.8
35-44 Yaş
%17.2
45-54 Yaş
%5.4
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%1.6

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%74.9
Erkek
%25

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%17.8 (322)
9
%17 (308)
8
%26.3 (475)
7
%18.5 (335)
6
%9.9 (178)
5
%4.7 (85)
4
%2.6 (47)
3
%1.7 (30)
2
%0.8 (15)
1
%0.7 (12)

Kitabın sıralamaları