Kırmızı Saçlı KadınOrhan Pamuk

·
Okunma
·
Beğeni
·
21.170
Gösterim
Adı:
Kırmızı Saçlı Kadın
Baskı tarihi:
Şubat 2016
Sayfa sayısı:
204
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750835605
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi?
Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?

Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın'da bizi otuz yıl önce İstanbul yakınlarındaki bir kasabada liseli bir gencin yaşadığı sarsıcı bir aşk hikâyesiyle, büyük bir insani suçun peşinden sürüklüyor.
(Tanıtım Bülteninden)

 
ÇÜŞ ORHAN ÇÜŞ!!!

Çüş, hatta yuh veya oha ama Murat Bardakçı’nın dediğinin tam tersi manasında, her kitabında aklındaki düşünceleri, görüşleri yazmaya cesaret ettiğin ve 301’den yargılanmana rağmen hala cesaretinle olanı olduğu gibi bu kitabında yazdığın için, hakaret seviyesinde gelen eleştirilere edebiyatınla cevap verdiğin için ve her bir kesimi dışarıdan değil de kendi içlerinden betimlediğin için. Murat Bardakçı’nın “Çüş Orhan Çüş” başlıklı yazısından çıktığı gün haberim vardı ama sırf kitap hakkında olumlu veya olumsuz önyargım oluşmasın diye okumamış, kitabı okuduktan sonra okumaya karar vermiştim, kitabı okuduğumda da bir paragraf ( #13048815 ) dikkatimi çekti ve yazıyı hemen okumak istediğimde aynı paragraf olduğunu gördüm. Şimdi paragraf hoş bir paragraf değil, okuyunca insanı rahatsız ediyor ama maalesef ki paragrafta yazanlar ülkemizin gerçekleri (sadece ülkemizin değil insanlığın gerçekleri). Murat Bardakçı acaba neden vakıf olaylarında, bebek olaylarında, hayvana tecavüz olaylarında, damacana olaylarında konuşmayıp ya da yazmayıp herkesin yüklendiği bir isme yüklenme cesaretini gösteriyor anlamadım (anladım). Kitabın daha doğrusu Orhan Pamuk’un bir başka tepki gören başka yazımı da tarihten, Osmanlı fetihlerinden bahsederken yağmaladıkları her şey için “ganimet” kelimesini kullanmayıp “yağmalama” kelimesini kullanmasıdır ama doğrudur ki bunlar ganimet değil baştan sona yağmalamadır.


Kırmızı Saçlı Kadın, diğer tüm Orhan Pamuk kitapları gibi içinde bir sanatı ve zanaatı barındırıyor, bu eserinde de karakterimiz Cem yazar olmak isterken bir kuyucu ustasının yanında çıraklığa başlıyor ve kitabın başlarında zorlu bir arazide su bulmaya çalışmalarını anlatıyor, bazı arkadaşlara göre bu sayfalar sıkıcı olmuş, kendisini okutmayı zorlatmış diyorlar ama benim için bu sayfaları okuma hissi mükemmeldi, kuyuculuğun tüm inceliklerinin anlatılması, betimlenmesi olsun, Cem’in ustası ile birbirine yakınlaşması, Mahmut Usta’nın çırağına hem babalık hem de ustalık yapması olsun, Cem’in ilk aşkı, ilk deneyimi ve ilk heyecanını olsun okumak büyük bir keyifti. Bazı arkadaşlar da kitabı genel olarak Kürk Mantolu Madonna’ya benzetmişler, iki tane nesne obje haricinde kitabın birbirine çağrışım yapacak hiçbir şeyleri yok sadece biraz fazla benzetmeye istedikleri için ve kahve kokulu Kürk Mantolu Madonna’ya her an ulaşmak istediklerinden olsa gerek diye düşünüyorum. Kitabın sayfa sayısı fazla olmadığı ve dili de diğer Pamuk kitaplarına göre daha kolay olduğu için okuma süresinin kısa olduğu bir kitap, kitap aralarda efsanelere, şiirlere, resim sanatına ve tiyatro oyunlarına gönderme yaptığı için ya bu sayfalarda biraz sıkılabilir ya da kitaba daha çok bağlanabilirsiniz ama Pamuk’un kalemi sayesinde aslında hiç sıkıcı olmuyor, bazı incelemelerde de kitap için Yeşilçam filmleri tarzında bir kitap denilmiş bu kanıya hangi sonuç hangi tespitle geldiler anlayamadım hiç, hangi Yeşilçam filmimizde bu tarz bir senaryo var onu da çok merak ediyorum…

Roman içinde anlayamadığım tek yer gerçek manada da bir yer, Öngören denilen yerin kurgu bir yer olduğu bariz çok belli ama Orhan Pamuk nereyi düşünüp nerenin civarında bu yeri yazmış hiç anlayamadım, kitabın başlarında anladım derken kitabın sonlarında kafam daha çok karıştı. Kitabın başında Küçükçekmece’nin ilerisi ve askeriye yakını derken Halkalı civarı aklıma geldi ama yürüme mesafesi için yine de İstasyon Meydanı’na çok uzak ama bir de Büyükçekmece gölü deniliyor ve çok alakasız yerler. Sürekli Sirkeci tren hattına yürüme mesafesi olduğu için Cem’in yürüyerek gitmesi, yakınında da mezarlık olduğu için Kanarya ve Soğuksu civarı olduğunu da düşündüm ama kitabın sonunda da Silivri Cezaevi’ne 5 km yakınında kuyu açılmıştı denilince her şey tamamen alt üst oldu, ya Orhan Pamuk bilerek böyle bir şeyi gerek görmüş (bence çok gereksiz) ya da maalesef bu kısmı gerçekten de tutarsız yazmış ve yazar da Orhan Pamuk olunca, bir İstanbul yazarı olunca böyle bir hata yapacağını düşünmüyorum çok basit bir hata çünkü.

Kitap az sayfa sayısına rağmen çok güzel bir kitap, hatta denildiği gibi insanın kalp ritmi ile oynayan, atışları hızlandıran ve yavaşlatan bir kitap ve finali ayrı güzeldi ve okuyacak arkadaşlar kitap bittikten sonra sizlere tavsiyem ilk ve son cümleyi tekrardan okuyun.
Kulaklıktan içime yayılan Göksel Baktagir’in Muhayyer Kürdi saz semaisinin hüzünlü ve bir o kadar da ihtiraslı nağmeleri içimde fırtınalar koparıyor. Bir yandan melodinin çok tanıdıkmış gibi gelme hissinin yaşanmışlıktan mı yoksa yarım kalmışlığın iç yakan doyumsuzluğundan mı kaynaklandığını bir yandan da bir romanın ya da bir öykünün kaç ana unsurdan oluştuğunu düşünüyorum.

Aslında subjektif ve bol cevaplı bu soruları neden sorgulayıp, bir ateş topuna dönüştürüp kucağıma bıraktığımı da anlamış değilim. Konuşula konuşula yorgun düşmüş konuların asırlık, spekülatif muhabbetlerin konusu olduğunu öğreneli çok oldu aslında. Kaç unsur? Çok mu? Galiba öyle. İyi de çok demek bir cevap değil bir kaçış olur. Bu çok düşündüğüm konuya aşinayım aslında.

İyi yazar kimdir? Aslında aranması gereken cevap bu olmalı değil mi?

İki elbette. Benim baktığım soyutlama düzeyinden böyle görülüyor. Sadece iki.

İlki üslup ikincisi geriye kalan her şey. Üslup, yazardır. Tarzıdır yazarın. Tematiğine yaklaşma tarzı. Söz söylerken, konuyu, olayı aktarmak için seçtiği kelimeler, kelimelerden kurduğu cümleler, cümleleri örme biçimidir. Üsluba yazarın olay örgüsünü oluşturma tarzını da koyabiliriz. Üslubun en üstünde kavramları yeniden tanımlama süreci yatar ki, her yazar buna kalkışmaz, kalkışamaz. Kalkışan, kalkışıp da başaran yazar eninde sonunda, bunu kendi görmese de, rastlantıyla yol alan değil bir zorunlulukla seçilen olur. A.H.Tanpınar, O.Atay, O.Pamuk gibi.

Son zamanlarda Türk okuru romana kendi soyutlama düzeyinden bakmak yerine, sanal çok oyun oynamanın yan etkisinden midir nedir, işi güzel söz avlama oyununa dönüştürdü. İyi ama soyutlama düzeyi oralara getirilir ve bu halin edebiyat olduğu misnomerine düşülürse eğer, Türk ve Dünya edebiyatının en büyüğü Kahraman Tazeoğlu olur! (Bu asla onu okumayın manasına gelmez ve okuyanları tenzih ederim.)

Kafamızı açmak için nedir bu soyutlama düzeyi? Tasavvur edin ki çok yüksekte bulunan bir uzay gemisindesiniz. Size sürekli aynı soru soruluyor: En yeşil alan neresi? Masmavi gezegende tek bir yeşil alan göremezsiniz değil mi? Uzay aracınızın iyice dünyaya yaklaşıp, aynı soruya cevap verdiğinizi düşünün. Muhtemeldir ki Amazonlar cevabınız olacak. Sonra gemimizi TC üstüne konuşlandırıp aynı soruyu sorsak? Karadeniz muhtemel cevabınız olacak. Sonra dünyaya iki tur daha yaptırıp Marmara bölgesi üstünden aynı soruya cevap isteseler? Istrancalar muhtemel cevabınız olacak. Bu, böylece, ta ki sizin en çok gittiğiniz parktaki en sevdiğiniz ağacın bir cevap olmasına kadar gitmez mi?

Hayat değiştikçe roman da öykü de değişir. Hem içerik hem biçim olarak. 19. Yüzyılda insan her şeyi bilebilmenin anahtarı olan bilimi eline aldığını ilan etti. Tek bir şey kalıyordu geriye: Öğrenmek, öğrendiğini bilmeyene aktarmak, öğretmek. Nasıl olacak bu? Gerçeği kopyalayıp betimlemek. Zira,tasvir edilen şeyle onun, yani gerçeğin, aidiyeti sıkı bir ilişki içindeydi. Ama değişti bunlar. Sanayi devrimi denilen dalga kırdı bu yapıyı, parçalayıp un ufak etti, okyanusların derinlerine dağıttı. Romanın kahramanlarını, zamanını, yerini.

Roman, anlamanın çabasına dönüştü bu kez. Bir başlangıca da bir bitime de ihtiyacın olmadığı yerlere dükkan açtı. Mesela, insanların içine girdi roman anlatımı. Ritim denilen bir şey çıktı. Romanın ritmi. Başı sonu belli değil ama anlatılan şeyler öylesine bir içsel ritimle bağlandılar ki birbirine, parça, perdenin bitmesiyle biten bir olay gibi değildi. Roman kahraman üstüne kurulmadı. Kahramanına isim bile konulmayan romanlar yok mu? Ve bu hiç de yeni değil.

İyi yazar olmak, her romanından sonra yeni bir tanımı yapıldığı halde, her romanından sonra bunun imkansızlığını da deklare etmektedir aslında. Bana bir elbise giydirmeyin, sığmam, utanırsınız, demektedir.

Spesifik olarak bu roman hakkında yazacaklarımı zaten mithrandir21 | Uğur D. ve Kırmızı Saçlı Kadın ÇÜŞ ORHAN ÇÜŞ!!! Başlığı altında yazmış. İlave edeceğim şey, Kapağın seçiminde bile okura duyulan saygısıydı yazarın.
İyi ki böyle yazarlarımız var. Onları çok seviyorum.

https://www.youtube.com/watch?v=EKWF7PbIzOc
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.080 Oy)17.464 beğeni39.448 okunma2.111 alıntı165.183 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (9.993 Oy)12.460 beğeni31.708 okunma2.778 alıntı132.374 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.845 Oy)8.134 beğeni25.978 okunma620 alıntı126.502 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.456 Oy)8.405 beğeni22.802 okunma1.446 alıntı105.408 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.0/10 (9.136 Oy)10.801 beğeni26.520 okunma1.381 alıntı139.610 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.217 Oy)8.135 beğeni23.943 okunma1.909 alıntı102.297 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (6.963 Oy)8.353 beğeni23.206 okunma1.128 alıntı112.717 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.820 Oy)7.360 beğeni20.598 okunma690 alıntı79.566 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (4.589 Oy)4.938 beğeni15.721 okunma815 alıntı54.280 gösterim
  • Serenad
    9.0/10 (4.841 Oy)5.410 beğeni14.186 okunma1.496 alıntı61.195 gösterim
Orhan Pamuk severlerin sevmediği; Orhan Pamuk sevmeyenlerin ise sevdiği bir eserdir. Kitabın en ilginç yönü bana göre budur.

Diğer kitaplarına oranla daha az ve öz yazmış yazar bu kitabında. Gereksiz ayrıntılara girmeden vermesi gereken mesajı vermiş. Öyle olunca da maalesef biraz Orhan Pamuk olmaktan uzaklaşmış. Çoğu kişi, gereksiz ayrıntıya girilmeden verilmesi gereken mesajın az ve öz bir şekilde verilmesini sevecektir. "Ne var bunda yahu? Siz de amma abartıyorsunuz bu Orhan Pamuk'u," diyecektir. Ama öyle değil işte. Orhan Pamuk denince akla daha karmaşık cümleler ve sembolik ifadeler geliyor. Sizi bilmem; ama ben Orhan Pamuk'un uzun paragraflarını ve kasvetli cümlelerini sevenlerdenim.

Mesela Orhan Pamuk'un şimdiye kadar okuduğum bütün kitaplarında güçlü karakterlere yer verilmişti. Kara Kitap'ın Galip'i gibi, Kafamda Bir Tuhaflık'ın Mevlüt'ü gibi, Masumiyet Müzesi'nin Kemal'i gibi... Ama Kırmızı Saçlı Kadın'ın güçlü karakteri kim derseniz, korkarım verecek cevap bulamam size.

Pamuk genel olarak kitapta, Baba-oğul çatışmasına yer vermiş, Firdevsi'nin Rüstem ile Sohrab'ını ve Sophokles'in Oedipus'unu ele alarak yeniden kurgulamış. Bir eski zaman masalı anlatır gibi önce Firdevsi'ye dönmüş sonra Sophokles'e dönmüş. Doğu ve batı masalları arasında adeta gidip gidip gelmiş. Her iki masaldan da ayrıntılara yer vererek kendi kitabını gerekçelendirmiş. Bu kısımlar Pamuk'un hem cesur yönünü hem de ne kadar bilgili olduğunu bize gösteriyor.

Bakmayın siz benim eleştirdiğime. Bu kitabı başka bir yazar kaleme alsa övgüler dizerdim belki de. Ama mevzubahis Orhan Pamuk olunca daha büyük beklentiye giriyorum sanırım. Her şeye rağmen, yine de gidiş yolundan ve önceki kitaplarının hatırından dolayı puan kırmıyorum. Gönlüm elvermiyor da diyebilirim. Netice itibarıyla, incelememdeki ilk cümlem bu kitabı okumak isteyen arkadaşlara ciddi bir yol göstericidir.
(Spoiler içerebilir)
Orhan Pamuk'un okuduğum yedinci kitabı Kırmızı Saçlı Kadın... Buradan da anlaşılabileceği gibi Orhan Pamuk kitaplarına karşı her zaman sıcak bir ilgi besliyorum. Ancak Kırmızı Saçlı Kadın maalesef benim için tam bir hayalkırıklığı oldu...

Kitaba geçmeden önce henüz Orhan Pamuk'la tanışmayanlar için küçük bir tavsiyede bulunmak isterim; Orhan Pamuk kitaplarını kronolojik olarak yeniden eskiye doğru değil de, eskiden yeniye doğru okumaya çalışın. Çünkü, Nobel öncesi kitaplarla Nobel sonrası kitaplar arasında bana göre çok ciddi bir nitelik farkı var. Özellikle bu kitap benim bildiğim, hem kendi geçmişine hem de ülkenin geçmişine muazzam yolculuklar yapan, oradan topladıklarını harika bir üslupla kelimelere döken, insanın iç dünyasını, psikolojisini bir ayna gibi yansıtan Orhan Pamuk'un kendi özgür dünyasından çıkmış bir kitap gibi gelmedi bana... Bir insana ısrarla 'sana sarı renk çok yakışıyor' derseniz, o insan gittiği her ortamda yerli yersiz sarı renkte birşeyler takıştıracaktır üzerine. Bir yerden sonra görev gibi gelecektir sarı giyinmek... Üzerine yapışacaktır.

Orhan Pamuk'a da tüm dünya 'sen çok iyi doğu-batı sentezi kuruyorsun, doğu ile batı arasında adeta bir köprü gibisin' diye sürekli bir telkinde bulunduğu için, hatta sırf bu yüzden bir de Nobel verdiği için, o da artık iki paragraf dergi yazısı da yazsa kendini doğu-batı köprüsü olarak konumlandırma zorunluluğu hissediyor. Ancak ben işin bu tarafını da yine bir yere kadar anlayabiliyorum...

Peki bu kitabı neden sevmedim?

Öncelikle kitap klasik bir Orhan Pamuk kitabı gibi başlıyor. Kuyucu ve çırağının ilk temasını ve sonrasını anlatan sayfalar karakterlerin işlenişiyle, detaylarıyla, dili ve üslubuyla bütün Orhan Pamuk karakteristiğini taşıyor içinde... İşte bu noktada, az önce bahsettiğim kaygılar bir virüs gibi giriyor işin içine... Eğer Orhan Pamuk bu kitabı 20 sene önce yazıyor olsaydı, o küçük kasabada, sıradan insanların sıradan hikayesiyle yetinir, o hikayeyi kendine has diliyle bambaşka bir şekle sokabilirdi.

Oysa şimdi, kendisi tescilli bir Doğu-Batı köprüsü olduğu için hemen sarı kıyafetini üzerine geçiriyor ve biri doğudan diğeri batıdan iki tane efsaneyi alıp hikayenin tam ortasına zorlama bir şekilde bırakıveriyor... Bununla da kalmıyor, biz daha bu efsanelerin nereden, hangi amaçla geldiğini anlamadan üzerine bir de ikinci daimi misyonu olan 'Doğu-Batı arasına sıkışmış Türk insanının bocalaması' şapkasını takıp o naif kuyucu çırağından bir anda 'Yeni Türkiye' müteahhitliğine evrilmiş bir adam çıkarıyor karşımıza...

Günümüzde her köşe başında, her tv ekranında, her gazete sayfasında karşımıza çıkan ve gördüğümüz yerde koşar adım kaçmaya çalıştığımız, düzene ve iktidara sırtını dayayıp kısa yoldan zengin olmuş müteahhit tipolojisi bir anda Orhan Pamuk kitabının baş karakteri oluveriyor... Ama bu arkadaşımız, diğer müteahhitler gibi bütün gün ofisinde A Haber seyredip hafta sonları Başakşehir maçına veya Uğur Işılak konserine gitmek yerine evinde karısıyla oturup fasikül fasikül Oidipus ve Şehname efsanelerini okuyor... Ne kadar gerçekçi öyle değil mi?

Şimdi diyeceksiniz ki, bir saattir yazıyorsun bir kez bile Kırmızı Saçlı Kadın demedin... Kimdir bu kadın, hikayenin neresindedir?

Neyse ki Orhan Pamuk, Kırmızı Saçlı Kadın'ı herhangi bir kaygıya kapılmadan, kendi halinde, özgür bırakmayı tercih etmiş. O da kitap boyunca kimseye bulaşmadan kendi dilediğince kafasına göre takılmış... Hem saç rengiyle, hem tarzıyla, hem de yaşadıklarıyla sanki bu kitaba ait değilmiş gibi...

Herkese keyifli okumalar...
Yazarların kitaplarını kıyaslama yapmadan okumayı sevdiğimi incelemelerimde belirtiyorum dostlarım. Ama gelin görün ki bazen ben de kıyaslıyormuşum, ne yapayım engelleyemedim kendimi :D

Incelemeye başlamadan önce, sitede okuduğum her kitaba yapılan incelemeleri okuduğumu belirtmeliyim. Özellikle de kitap zevklerini ve yazış tarzlarını sevdiğim arkadaşlarımın, okuduğum kitabın incelemesini yazdığını görmek beni çok mutlu ediyor. Bu nedenle #24959417 tüm düşüncelerimi anlatan bu incelemeyi öneriyorum sizlere.

Gelelim benim düşüncelerime;
(Ben romanın konusuna değinmeyeceğim bu kez incelerken. Bunun yerine fikirlerimi beyan etmeyi seçiyorum.)
Orhan Pamuk romanı gibi değildi diyerek başlamak istiyorum ben. Tamam güzeldi, evet yine de sevdim ama ne bileyim sanki bir şeyler eksik geldi bana... Birinci kısımda baba-oğul ilişkisi, aşk çıkmazı ve yine güzel bir İstanbul anlatımı vardı... Pamuk'un İstanbul tasvirlerini hep sevmişimdir.

İlk bölümde gözümde canlanan karakterleri ikinci ve üçüncü bölümde hiçbir şekilde hissedemedim ben. Aklımda kalacak bir karaktere rastlamadım, halbu ki her romanda bir karakteri uzun süre düşündürmüştür bana Orhan Pamuk.
Harika başlayan roman, sanki Pamuk'un bir acelesi varmış gibi devam etti. Bir özet durumu mevcuttu kitapta. Bu da birinci bölümden sonra kitaba olan merakımın azalmasına neden oldu. Anlatım yalındı, çok hızlıydı, birçok yerde tekrara rastladım, tahmin ettim olacakları. "Ah bu da böyle miymiş" demedim yani okurken.

İşte tam burada kıyas yapma gereği duydum sanırım. Normalde hızlı kitap okumama rağmen birkaç gün sürer Pamuk romanlarını okumam. Çünkü sindirerek, bir yerden sonra daha dikkatli okumak gerekir. Ama bu kez böyle olmadı. Beklentilerimi karşılamadı bu bakımdan. Şaşırmak istedim ama şaşıramadım, tahminlerimde yanılmak istedim yanılmadım.

Çok fazla eleştirmiş olabilirim evet. Ama elimde değil, hislerim bunlar. Yine sevecek okuyanlar, ben de sevdim. Fakat, yazarın uzun ve detaylı anlatımını tercih ederim. Kısacası, bana göre bir Orhan Pamuk romanı gibi değildi. Farklı bir yazardan okusaydım beğeneceğim bir romanı, beklentilerim büyük olduğu için eksik buldum...
Okuyacak arkadaşlarım, korkmayın :D Siz yine de okuyun. Belki benim kadar acımasız olmazsınız, siz yazarsınız ben de sizin fikirlerinizi okurum :)
Babası kendilerini terk eden bir gencin, bir kuyucunun yanında çırak olmasıyla başlıyor kitap. Gencin ustasıyla beraber kuyuyu kazma süreci, çok detaylı bir şekilde resmedilmiş.
Çarpıcı bir hikaye ve bu hikayenin aralarına serpiştirilmiş ince tahliller, siyasi göndermeler. Türkiye'de bilhassa da İstanbul'daki inşaat furyasına da dikkat çekilmiş aralarda.
Orhan Pamuk'un Kafamda bir tuhaflık ile beraber okuduğum ikinci kitabı. İki kitapta da yazarın anlatım tarzı çok hoşuma gitti. Karakterlerin direk konuşturulması çok iyi bir seçim olmuş. Dil olarak da sade denilebilecek bir kitap. Kulak tırmalayan, akışı bozan cümle yok gibi. Akıcı bir kitap denilebilir.
Özetle okumanızı öneririm.

---Ensest eleştirileri üzerine---
Kitabı okuma nedenim bazı kimselerin hakkında sığ bir şekilde 'Toplumumuzu ensestin fazla olduğu bir toplum gibi yansıtmış' demesiydi. Okuduktan sonra çok rahat bir şekilde diyebilirimki, bu kitaptan böyle bir sonucu çıkarmak bir insan ya çok salak ya da kötü niyetli olmalı. Kitabı okumadan evvel bu 'eleştirileri' okuyunca Orhan Pamuk'un özgür düşünebilen, bağımsız bir yazar olduğuna inandığım için toplumsal değerlere göre biraz aşırıya kaçmış olabileceğini düşünmüştüm. Fakat kitap ve eleştirilere bakınca anlıyorumki, sığ kafalı insanlar artık en ufak değişik bir şeye karşı çıkmaya çalışıyorlar. Üstelik de bunu kötü niyetle ve sistematik olarak yapıyorlar. Tarihsel rollerini çok iyi oynuyor ortaçağ düşünceliler. Bunların karşısında özgür düşünebilen insanlar olarak bana göre bizim de yapacağımız en iyi şey, bu iyi kitapları okumak. Orhan Pamuk'un da bir Sabahattin Ali gibi bu saiklerle öldürüldükten sonra edebiyatımızın medarı iftiharı olması yerine yaşarken ona hak ettiği değeri verebilmeliyiz.
Herkese iyi okumalar dilerim.
Bu kış doğum günümde sevdiğim bir arkadaşım tarafından hediye edilmişti Kırmızı Saçlı Kadın romanı. Fakat kitap o kadar sert eleştiriliyordu ki bu yüzden belki de okumayı sürekli erteledim. Son zamanlarda okuduğum kitaplar hep ekitap formatında olduğundan artık okurken gözlerim çok fazla ağrımaya başladığı için kütüphanemdeki kitaplara göz atmaya karar verdim. Gözüme ilk çarpan Pamuk'un bu romanı oldu. Biraz önce kitabın kapağını kapattım ve son sayfasına kadar eleştiri oklarına hedef olabilecek bir cümle aradım kitapta. Yapılan eleştirilerin yersiz olduğunu düşünüyorum.

Kitap 1980'lerden başlayıp günümüze kadar geliyor. Babasının onları terk etmesinden sonra geçici bir süre kuyucu çıraklığı yapmaya başlayan Cem'in hayat hikayesini okuyoruz. Aynı zamanda Batı'nın efsanesi Oidipus ile Doğu'nun efsanesi Şehname de kitabın ana felsefesini oluşturuyor. Kitabın ilk başlarını çok severek okudum fakat bir noktadan sonra efsaneler o kadar sık tekrarlanıyor ki kitabın sonunu ortasında çözmüş oluyorsunuz.

Kitabın sonunun bu kadar anlaşılabilir olmasını sevemedim ben. Bir de kitabın sonunda kitabı kimin ağzından dinlediğimiz biraz muallakta kalıyor.Üçüncü yani son bölüme kadar kitap Cem'in ağzından yazılmış gibi okuyoruz. Fakat kırmızı saçlı kadının ağzından okuduğumuz son bölümde bu kitabı Enver'in yazdığını söylüyor. Bunların dışında romanı beğendim, yormayan sade bir dili var. Özellikle efsaneler ile ilgili verdiği bilgiler de göze alındığında okumaya değer bir kitap.
Bir eleştirmen Orhan Pamuk en iyi romanlarını Nobel ödülü aldıktan sonra yazdı demişti, ben de aynı fikirdeyim. "Aslında yazar olmak istiyordum ama anlatacağım olaylardan sonra mühendis ve müteahhit oldum" diye okuyucuyu meraklandırarak başlıyor güzel hikaye. Kısacık romanın içine o kadar çok konu yerleştirilmiş ki taktir etmemek imkansız. Yazarın diğer romanlarında da işlediği konuları burada bulmak mümkün. Benim Adım Kırmızı, Kar, Kara Kitap romanlarını bolca hatırlattı bana. Efsaneler, Doğu-Batı kültürü karşılaştırması, insanın hayatında baba figürü, önemi ve o insana etkileri işlenmiş kitapta. Bir günde okunabilecek çok keyifli bir o kadar da ustaca yazılmış nefis bir hikaye.
Kitapla ilgili cok fazla spoi vermiyecegim ama iki noktaya değinmek istiyorum.

I. Daha önce Orhan Pamuk'tan hiç kitap okumamıştım ve bir okuyucu olarak beğendiğimi belirtmek isterim. Kitapta efsanelerin insanları ne kadar etkilediğini sade ve akıcı bir dille anlatmış. Postmodernizm tarzında yazılmış Cem'in ilk aşk deneyimini anlatan keyifli ve hoş bir roman.

II. Kitabı elime aldığımda düşündüğüm ilk şeylerden biri kitabın ismi oldu. Kadının saçı neden kırmızı? Bir kadın için hiç kolay kararlar değildir saç rengi değiştirmek. Üstelik te böylesi toplumda az rastlanan farklı bir renge boyamak. Kirmizi renk toplumumuzda cok sicak karşılanmayan bir renk, Pamuk bunun sebebini kitapta bizzat kadının ağzından vermiş "bu ülkede kırmızı saçlı kadın şu veya bu nedenle çok fazla erkekle birlikte olmuş kadın demekti. Bir de saçlarını bilerek kırmızıya boyuyorsa, bu kimliği bilerek seçiyor demekti bu." Bu nasıl bir zihniyet anlamış değilim. Saç renglerine bile mana yüklemek. Kadın olmak ne kadar zor...
Okuyacaklara keyifli okumalar...
Kuyu ustası Mahmut, lise öğrencisi olan Cem'i yanına çırak olarak alır ve Öngören'e giderek, iş adamı Hayri Bey için su bulma umuduyla kuyu açmaya başlar...

Mahmut ustanın anlattığı hikayeler ve efsaneler Cem'i meraklandırır fakat soru sormaktan ziyade dinlemeyi seçerdi. Mahmut usta onu, bir var olup bir yok olan babasının aksine eğitmeye çalışır ve şefkatini de hissettirirdi...

On altı yaşında olan Cem o dönem çadır tiyatrosunda oyuncu olan, Kırmızı Saçlı Kadın'a ilgi duymaya ve ilk aşk kıvılcımlarının gücünü hissetmeye başlamıştı...

Otuz yıl sonra, hem Mahmut usta ile ilgili gerçekleri hemde aklında hiç var olmayan bir gerçek ile yüzleşeceğini bilmeden; üniversite yıllarında evlendiği Ayşe Hanım ile, Doğu ve Batı'da önemli yer tutan, babaların ve oğulların yer aldığı efsaneleri araştırırken farkında olmadan kendi hayatlarının pusuda yatmış gerçekleri ile yüzleşeceklerinin farkında değildi...

Efsanelerin, siyasi görüşlerin ve otuz yıl önce ki Türkiye'nin toplumsal yapısınında örneklendiği bir eser. Biraz tekrarları fazla olsa da ilginç ve okumaya değer bir eser...
"Kırmızı Saçlı Kadın", baştan sona bir babalar resmigeçidi. Öyle ki insana ister istemez "Yazarın babalarla zoru ne acep?"diye sorduruyor. Freud'un meşhur psikanalitik kuramına ilham veren Sophokles'in Kral Oidipus tragedyasına metinde sıklıkla vurgu yapılıyor. Orhan Pamuk, Oidipus'taki babasını öldüren oğul hikayesinin karşısına, Doğu dünyasından oğlunu öldüren bir baba hikayesi olan Firdevsi'nin Şehnâme'sini çıkartıyor. Hatta yazar bununla da yetinmeyip Oidipus kompleksine mukabil Sührab kompleksi kavramını uyduruyor:)
Pamuk'un katmanlı metni Psikanalitik okuma yapmaya çok uygun. Diğer taraftan metin farklı hikaye ve efsanelere yaptığı vurgularla metinlerarasılık açısından da incelenebilir. Hâkezâ içerdiği postmodern ögelere baktığımızda metin böyle bir okumaya da müsait. Son olarak Orhan Pamuk'un farklı okumalara uygun, katmanlı romanına klasik bir aşk hikayesi yahut popüler bir metin gibi bakmak romana haksızlık olur. Bütün bunların ötesinde Orhan Pamuk'un metni akıcı ve rahat da okunuyor. Bu da böyle derinlikli bir metin için büyük bir meziyet aslında. Kırmızı Saçlı Kadın oldukça iyi bir roman ve herkese tavsiye ediyorum.
Daha önce Orhan Pamuk okudum mu bilmiyorum. Ama okuduğum ilk kitabı diyebilirim. Kitap hiç duymadığım hikayeleri anlatmasıyla dikkatimi çekti. Oidipus’u ya da Sührab’ın yaşadıkları.. vb. Kırmızı Saçlı Kadın kitabı babasından uzak büyüyen oğulun hırçınlığnı,huysuzluğun,yaşadıklarını, öfkesi ve huzursuzluğunu kısacası her şeyi anlatıyor. Yazarla ilgili düşünceme gelecek olursan ''bazan'' demesini yadırgadım :) bunu dışında dili anlatımı çok güzel.Kitabı bitirdikten sonra insan şöyle bir arkasına yaslanıp vay be diyebilir. Şahsen ben öyle yaptım :) Kitabı ön yargısız bir şekilde okumanızı öneririm. iyi okumalar :)
İstemediğim konuları bazan düşünmemeyi başarabiliyordum.Bazan da tam tersi oluyor,düşünmeyi istemediğim bir resmi ya da kelimeyi aklımdan hiç çıkaramıyordum.
Orhan Pamuk
Sayfa 11 - Yapı Kredi Yayınları
"Utanmaz erkekler beni korkutur. Çok vardır bizde bunlardan. Utanmazlık bulaşıcı olduğu için de bazan bu ülkede boğulacak gibi olurum. Çoğu sizin de utanmaz olmanızı ister."
• İstanbul’dan, herkesten uzakta burada olmaktan, kendi hayatımı kendim kazanıyor olmaktan memnundum.
O zamanlar “ben, beni kimse görmediği zaman en çok kendim oluyorum” diye düşünürdüm. Yeni keşfediyordum bu düşünceyi. Kimse sizi gözlemiyorsa, içinizdeki gizli ikinci kişi dışarı çıkıp dilediği şeyleri yapabilir.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kırmızı Saçlı Kadın
Baskı tarihi:
Şubat 2016
Sayfa sayısı:
204
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750835605
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yapı Kredi Yayınları
İlk aşk deneyimi bütün bir hayatı belirler mi?
Yoksa kaderimizi çizen yalnızca tarihin ve efsanelerin gücü müdür?

Orhan Pamuk, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan yeni romanı Kırmızı Saçlı Kadın'da bizi otuz yıl önce İstanbul yakınlarındaki bir kasabada liseli bir gencin yaşadığı sarsıcı bir aşk hikâyesiyle, büyük bir insani suçun peşinden sürüklüyor.
(Tanıtım Bülteninden)

 

Kitabı okuyanlar 4.868 okur

  • Gül KILIÇ
  • Hatice
  • Makbule
  • çağla topcu
  • ELİF MİRZA COŞKUN
  • diana
  • Maşallah Atalay
  • Tuğba A.
  • Yusuf BEŞİROĞLU
  • Fatma

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%15.9
14-17 Yaş
%10.6
18-24 Yaş
%22.7
25-34 Yaş
%25.8
35-44 Yaş
%17.2
45-54 Yaş
%5.4
55-64 Yaş
%0.8
65+ Yaş
%1.6

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%74.9
Erkek
%25

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%17.4 (284)
9
%16.9 (275)
8
%26.2 (427)
7
%18.8 (307)
6
%10.3 (168)
5
%4.7 (76)
4
%2.6 (43)
3
%1.6 (26)
2
%0.9 (14)
1
%0.7 (12)

Kitabın sıralamaları