Kıyıda Yaşamak

·
Okunma
·
Beğeni
·
1.139
Gösterim
Adı:
Kıyıda Yaşamak
Baskı tarihi:
Temmuz 2004
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750701672
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
'Kadının duraklamış eli, yolunu sürdürecek. Alnına düşmüş iki tutam saç geriye itilecek, yatırılacak. Ve kadın, aynaya, elli uzun yılın yüzüne çizmiş olduğu haritaya baktığında, o güne kadar hiç gitmediği ülkelerin yolunu bulacak. Bir sabah yeli geceliğinin içine süzülüp bedeninin daha yeni sürülmüş topraklarına can katacak. Sonra, odanın içinde direnen yaşama inat, dışarıdan silah sesleri duyulacak. (...) Silah sesleri sıklaşacak. Merdivenlerden çıkanların ayak sesleri duyulacak. Adam da artık doğrulmuş olacak yatakta. Elini konsoldaki tabancaya uzatacak.'

Kıyıda Yaşamak, sevgilere ihanetlerin ödüllendirildiği bir ortamda, yaşadığı kentte sevdikleri tarafından öldürülen birinin hikayesi. Öldürülüşünü izlemektedir, kıyıdadır. Her şeyi görür. Büyük kentlerin külrengi yalnızlığı içinde, başını külrengi bir ölüm için kaldırdığında yanında kimsenin olmayacağını bilmektedir. Yine de, yaklaşan gölgelerden korkmaz; artık görünmez adamdır çünkü. Yersiz yurtsuz bir gece uçucusudur.
168 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
İçimde tüm sözlüklerin uçuştuğu ve doğru yerleri bulmak için bir mücadeleye girdiği bu incelemede kusursuz düzlemde bir şeyler yazamayacağım belki. Ne zaman zor bir durumun içine girsem zaten kelimelerim de kayboluyor, günlerce izlerine rastlayamıyorum. Raflardaki kavanozların, kitaplıktaki kitapların arasındadır diye çok bakıyorum ama bulamıyorum.

Bu durumlarda sözcükler hiçbir zaman hakkını vererek yerini bulamıyor . Hep yarım kalıyor, hep eksik …

Eksik sözcüklerim, yetersiz kalemim ve parçalanmış bir yaşamın içinde bocalayıp duran Ahmet Cemal…

Sevmek isterken sevgisizlik iklimlerine sürüklenen bir adamın öyküsü bu, okudukça onu çok anlamış olmanın verdiği yaralar açıldı içimde bir bir. Doğduğu andan itibaren ilmek ilmek örülen bir sevgisizlik ağı ile yalnız kalmanın etkisiyle parçalara bölünmüş ve tüm beklentilerin insan ruhu üzerinde açacağı derin izlerin kaldırıp kenara atılmış olduğu bir yaşam ve böyle bir yaşamda insanların hep yaptıkları bir şey vardı, “kendi paylarına düşenleri alıp gitmek”.

Her şey bir oyundu onun hayatında "sevme sözcüğünün neredeyse yabancı kaçtığı bir oyun ya da sevenin payına hep bir sevmeyenin düştüğü bir oyun. Belki de kimsenin kimseyi sevmediği ya da doğru sevdiğinde artık geç kalınmış bir oyun. Başı sonu karmaşık bu oyuna günlük cinayetler de katıldı sonra, ceza yasalarında yer almayan cinayetler, sıradan, alışılmış, alışıldığı için de suçluların genellikle cinayet diye algılamadıkları”, aldırmamak, susmak ve daha nicesi…

Cemal kendi yaşamının kıyılarına sürüklenerek burada bir dünya inşa etmişti, çevre duvarları itilmekten ve sevgisizlikten aşınmış. Sonra yalnızlıklar başlamıştı şehrin taşlaşmış sokakları ve evleri arasında, iklimi sert yalnızlıklar.

Peki, sorarım size. Yalnızlığı bir renk ile tarif etmiş olsaydınız sizin renginiz hangisi olurdu... Beyaz mı ya da o tüm karanlıkları içine alan uçsuz bucaksız siyah mı ya da kırmızı mı? Veyahut ne zaman başlardı yalnızlığınız el ayak kesildiği vakitlerde mi ruhunuz tüm seslerinin yükseldiği o korkunç gecelerde mi ya da sabahın o uyku ve uyanıklığı arasında sarsıldığınız saatlerde mi...

O'nunki radikal renklerin isimlendirdiği bir yalnızlık değildi. Bu başlı başına külrengiydi.


"Şehir sessizliğiydi
Perde koyuluğuydu
Işık yasağıydı
Parmakların sıcak tenler yerine buzlu camlarda gezindiğiydi
Gösterişsiz ve sessizdi.
Duvarlarda ilerleyen mum gölgesiydi.
Pencerelerden düşlerin sarkıtıldığı ama şehrin hep dışarda bırakıldığı bir yalnızlıktı.
Öğle ve akşam yemeklerinde nasılsa biriyle oluverilmesinin örtmediği kahvaltı yalnızlıkları,
Umarsız kahvaltıların ardından güçlüyü oynayanların yalnızlığıydı.
Bütün dualarını usulca sabahın çiy damlalarına yükleyenlerin taşıdığı bir yalnızlık"

“Böyle yalnızlıklarda pencereler aralık bırakılmazdı, nasılsa şehirdir, sokaklardır elbet geçerken içeriye bir bakan olur, sarkan olur diye düşünülmediği…
Beklenenler ve beklemelerin sıyrılıp atıldığı bir yalnızlıktı."

O ne hayat yolunda kopabilmiş ne de o hayatın o yolunda yürüyebilmişti. Amaların gölgelediği yine de 'sevgi soyundanım' ben diyebilecek kadar aykırı bir adamın yaşamıydı zaten 'kimse kimseyi sevmek zorunda değil' gibi bir sistem oluşuyordu adı sevgisizlik olan bu sistemin içinde bocalayıp seçilmemiş bir yalnızlık içine sürüklenmişti. Yine de kovulduğu her yerde sevgi kırıntıları bırakacak kadar da yürekliydi.Çünkü o sevgi soyundandı.

Hani Goethe diyordu ya “Sevgi insanın içinde yaşayacağı tek iklimdir”diye işte sevgisizlik de Cemal’i böyle bir yalnızlığa itiyor…

“Elbette kolay değildi
Hem de hiç kolay değildi…”

Ama Külrengi Yalnızlıklar benim için yaratma ve özgür bir ortamın olduğu bir iklimdi diyor Ahmet Cemal….

Bir romandan çok bir hayatın izdüşümü bir iç döküşü. Okumak isteyenlere keyfii okumalar dilerim.


Bu incelemeyi onunla tanışmama vesile olan dosta ithaf ediyorum. Selametle.


(Tırnak içindeki kısımlar Cemal'in kendi kaleminden.)


https://youtu.be/le9M6i9oHBU
168 syf.
·5 günde·10/10 puan
Kıyıda yaşamak... Gerçekten böylesi bir kitabı, daha doğrusu böyle bir yaşamı tanımlamaya daha uygun düşen bir başlık olabilir miydi, emin değilim. Yaşam diyorum; çünkü Ahmet Cemal hayatını ve duygularını bütün samimiyetiyle; kabına sığmayan taşkın bir sevgiyle ve var olan tüm kederleri içinde barındıran hasretli bir kederle tek tek, ilmek ilmek dokumuştur bu kitaba. Ama gelin görün ki kendisi, terk edildiği o hayatın kıyısından; sözüm ona gökyüzündeki kopkoyu yalnızlığında parlayan tertemiz bir ayın, dokunmak istediği ama asla ulaşamayacağını bildiği o engin okyanusun serin teninde, onun yakamozunda çakım çakım, hasretle yanması gibi yanacak ve umursamaz dalgalarca kıyıya vurup yitip gidecektir.

Çünkü kendisi, her zaman yaşamak ile yok olmak arasındaki o ince kıyıda yalnız; ömrü boyunca hayatın bütün aşklarını, sevgilerini ve insanı insan kılan tüm güzelliklerini büyük bir hasretle buradan seyretmek zorunda kalmış, onları susuzluktan damar damar, şerha şerha yarılan toprak gibi, dilim dilim çatlayan dudaklarıyla kanarcasına içmek isterken tüm bunlardan merhametsizce mahrum bırakılıp ilençli bir ruhla kıyısına terk edilmiştir. Ve yine oradan, kıyısından, izlemek zorunda kalmıştır; kendisini sevgiden mahrum edenlerin aslında bu duyguyu hiç de yaşamayı bilmediklerini, çıkarları ve ikiyüzlülükleriyle her daim bakir kalması gereken bu temiz duyguyu umursamazca kirlettiklerini.

Ve ben burada dikkatinizi bir hususa çekmek istiyorum; ben size kitabı yahut Ahmet Cemal'i tanıtmıyorum, ben size Ahmet Cemal'i 'anlatıyorum'. Çünkü bana bu kitabı öneren çok değerli dostumun da dediği gibi, Ahmet Cemal bu kitapla asla kendisini tanıtmak istemedi; o sadece kendisi anlatmak istedi, onu anlayabilelim diye. Bu yüzden siz de onu okurken kendinizi onu tanıma gayretine sokmayın. Onun hayatına, belki de pek çoğunuz için sıra dışı olan hayatına bakarak hakkında duyarsız yargılara varıp acımasız hükümlere varmayın. Onu sadece anlayın. Yaşarken anlaşılamamış olan bu güzel insan, bari bu kitabıyla bizlerce huzur bulsun.

Çünkü bizler, şu dünyada yaşadığımız hayal kırıklıkları sonucunda zihnimizde kurduğumuz hülyalara, hayali ütopyalara kaçıp bir sır gibi onları yaşarken ve kimseleri bu en mahrem addettiğimiz dünyamıza alma cesareti gösteremezken; Ahmet Cemal kendi ütopyasını, kirli olduğunu bildiği halde bu dünyada yaşamaya çalışmış, kırılmak ve kirletilmek pahasına bu en temiz dünyasını insanlara sonuna kadar açma yürekliliği göstermiş ve her türlü parçalanmalarına rağmen kapılarını hiçbir zaman kapatmamıştır.

Sanat açısından da ömrünü dolu dolu yaşadı Ahmet Cemal. Ortaya koyduğu eserleri ve çalışmaları sadece isimleriyle buraya yazmaya kalksam iki sayfa daha uzar bu yazı. Ve bu eserlerle ölümsüz oldu o artık. Fakat Vergilius'un kalemiyle dediği gibi ''Şimdi öğrendim, eski kitaplardaki ölümsüzlüğün adı yaşamamakmış.'' diyerek bunda da avuntu bulamadı. Çünkü o, asıl sanatın yazmakta değil, sevgiyi yaşamakta olduğunu bildi.
Ve şöyle dedi:
''Bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için hiç yazılmayacak...''

Ve son olarak yazıma; Ahmet Cemal'in bütün yalnızlıklara, bütün dışlanmışlıklara, bütün ikiyüzlülüklere ve tüm ihanetlere yaptığı, 'yaşamın kıyısından' yükselip beni ziyadesiyle etkileyen bu cümleleriyle son veriyorum.

''Rengini açıkça belli etmenin, yaşadığının ahlakını savunma yürekliliğinin bedelinin yalnızlıklarla, dışlanmışlıklarla, en temiz ilişkilere ve duygulara çamur atılmasıyla ödendiği, buna karşılık renksizliğin, hep olduğundan farklı yüzleri sergilemenin, sevgilere, dostluklara ihanetlerin ödüllendirildiği bir ortamda, yaşadığım kentte, son sevdiklerim tarafından öldürüldüğümde, cinayet mahallinde ben de vardım.

Tam kıyıdaydım. Her şeyi gördüm.''
Sahi, kendimi unutalı ne kadar oldu dersin?
Yok olduğumu düşüneli, aslında yok olanın zaten hiç olmayan bir şey olduğunu unutalı, ne kadar oldu? Ya da, zamanı unutalı?
Her gün biraz daha giden sen, neredesin şimdi?
Kimlerlesin?
Duruyor mu hayallerin?
Yaşamaktan yorgun düştüğün oluyor mu?
Senin zamanın nasıl ilerliyor?
"Kim" oldun? Bir kimligin var mı? Yoksa hâlâ tırmanıyor musun?
Kendine ulaşabilme umudun var mı?
Rastladın mı hiç bendeki sen'e ya da onu gördüğünü sandığın oldu mu?...

(sayfa, 12)
...
...

Ulaşmamız gereken tek yer kendi benliğimiz olduğu halde en çok da ona uzak değil miyiz? Kendimizden kaçıp başkalarına sığınma taleplerinde bulunduğumuz vakitler en aciz olduğumuz vakitler değil mi? Yatağımızın yanı başında var olan boy aynalarına bakmadan nereye kadar kaçabilir olduğumuzu düşünmüyoruz ya da düşünmüyorum. Avare Kadın'ın bu duruma olan göndermesini eklemek istiyorum.

" İşte şimdi nasılsam öyleyim! Bu akşam uzun ayna ile karşılaşmaktan, o yüzlerce defa kaçındığım, razı olduğum, kaçtığım, tekrar başlayıp yarıda bıraktığım kendi kendimle konuşmadan kurtulamıyacağım... Çaresiz! Her türlü ricatın ne kadar boş olduğunu önceden duyuyorum. Bu gece gözüme uyku girmeyecek, okumaktan da zevk almayacağım..

(Avare Kadın, Colette)

Her türlü ricatın boş olduğunu artık ben de önceden duymaya başlıyorum, sığındığım her yazar da bunu daha iyi anlamama yardımcı oluyor.

Ahmet Cemal kendi kendisiyle yüzleşen bir insan ve bunu en özel yanlarıyla bizlere, okurlarına aktaran bir yazardır. Çocukluk tramvaları, babasının üzerindeki etkileri ve annesinin kötülediği kadınlar onun bilinçaltına işleyen konulardan birkaçıdır. Annesinin sürekli olarak komşuları ile toplanıp toplanıp babasını ve babasının birlikte olduğu kadınları kötülemesi hayatında kadınlar açısından dönüm noktalarından biri oldu.

"Aslında o yolculuğun başlangıç noktasında da yalnızdı. Yani bir yaşamın sınır boylarına vardığını söyleyebileceği noktadan çok ama çok önce.
Yine bir kıyıda, tek başınaydı, ve çocukluğunun kıyıları hep ıssızdı.
Issız ve yalnız.
Bir türlü ulaşamadığı bir kadın ve bir de adam vardı. Hep bir uçurumun kenarındaydılar, ve o uçurumu geçip onlara kavuşabilmesi için hiçbir zaman önünde bir köprü kurulmadı.
Kurmadılar.
Onlar, çocuk henüz o ıssız kıyılara çıkmazdan önce, bir deftere attıkları iki imza ile sanki tanıkların önünde birbirlerini lanetlemişlerdi, ve o çocuk da bir anlamda soydan gelen bu lanetin yüküyle doğmuştu.

Nikahları sanki bir buzdağının üstünde kıyılmıştı.
Çocuk onları tanıdığında, birbirlerine öylesine sevgisizdiler.
Karı ve kocaydılar
Ana ve babaydılar.
Dondurucu bir soğuğun ortasında boşuna sevgi beklemekte olan bir çocuğun büyükleriydiler."

(Kıyıda Yaşamak, sayfa 58)

İşte bu sevgisizliği, hayatında hep insanlara sevgiyi aşılamakla gidermek istedi Ahmet Cemal, bir öğrencisinin Amerika'dan ona attığı mektubunda; "siz bana insanları sevmeyi öğrettiniz hocam" demesi kadar yüce bir uğraş verdi Ahmet Cemal.

Sürekli babasını kötü bir adam olarak ona tanıtan annesi ve annesinin kadın komşularının üçgeninde geçen çocukluk yılları ona hep baban gibi alkolik olma, baban gibi orospuların peşinden gitme nasihatleri verildi. Kimse ona babasını anlatmadı. Babasının neden içtiğini ve neden başka kadınlara gittiğini de, bu durumun Ahmet Cemal'e geri dönüşü ise hayatının bütün kadınlara kapalı kalışıyla oldu...

"Önce Asmalımescit'teki Nil Lokantası'na uğrayacağım. Şimdi babam oradadır.
Onu bana kimse tanıştırmamıştı.
Yalnızca anlatılanlardan biliyorum.
Onunla hiç tanışmadım.
Kendi kendime anlattıklarım da yalandı.
Çünkü bana da anlatılmıştı.
Bu gece, belki de ilk kez tanıyacağım babamı.
Öldü.
Hem de yıllardır ölü benim babam. Feriköy'de.
Ölü, ama ne var bunda? Yine de tanışamaz mıyız?
Çünkü ben bir ölüyü değil, ama babamı tanımak istiyorum.
O yaşarken aramıza girenler, onu hep kötülemiş olanlar, ölümünden sonra çekildiler.
Benim için, "Artık babasını istese de tanıyamaz!" diye düşünmüş olmalılar.
Ne kadar büyük bir yanılgı!"

(Kıyıda Yaşamak, sayfa 70)

Yabancı bir lisede okurken bir gün dışarıda babasıyla buluştu Ahmet Cemal, (babası da eve hiç para bırakmaz hiçbir katkı da sağlanmazdı, çünkü babası o evi sevmiyordu ve o evdeki kadını da sevmiyordu ama oğlunu da bu ikilem içinde harcıyordu) babası ona bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordu, o da iki kalın bir de ince defter gerekli diye söyledi. O gün ve sonraki günde de eve gelmedi babası. Üç gün sonra sabah sekizde bir köprü başında elinde bir paket içki kokar vaziyette oğlunu bekliyordu. Havanın çok soğuk olmasına rağmen oğlunun deftersiz kalmaması için geceden kalma haliyle insanların önünde oğlunu bekleyecek kadar onu seviyordu babası...


Ahmet Cemal hiçbir zaman paranın peşinden gitmedi, hiçbir zaman mal mülk peşinde koşmadı. Tek hazinesi duvarları örten kitaplarıydı. Kazandığı parayı ihtiyaç sahiplerine yardım ederek harcardı, insanın içindeki sevgiye inanırdı.


"Ben paranın romanını hiç yazmadım. Bana hep onun acı gerceklerini yaşamak düştü. Param olduğunda, çevremde kimde olmadığını hissettiysem, gücüm oranında verdim. Hep bu ahlakla yaşadım. Şimdi ise, ileri sayılmayacak bir yaşa rağmen, artık yolun sonuna geldiğimi biliyorum. Daha yapmak istediğim belki çok şey var. Ama ben, artık çok yoruldum. Daha çok şeyler yapmamı, başladığım ve başlattığım pek çok şeyi bitirmemi bekleyen güzel insanlar var. Asıl onlara borçlu kalacağım. Beni bağışlayacaklarını umuyorum.

Günlerden bir gün, beni bir sigorta hastanesinin odasında ölmeye yatırdıklarında ya da bir yerlerde yaşamını yorgunluktan kendisi noktalamış olarak bulduklarında - Colette'in dediği gibi, artık şöyle gözlerden uzak, külrengi, sessiz sedasız bir ölümü arzuluyorum- bu dünyadan paranın savaşını yitirmiş, ama sanırım kendini ucuzlatmamayı başarmış biri olarak çekip gideceğim ve benim romanım, zaten son satırına kadar yaşanılarak tüketildiği için, hiç yazılmayacak .."

(Kıyıda Yaşamak, sayfa 130)

Bu kitabı ilk okuduğum vakit hiçbir alıntı paylaşmadım, o günkü ruh halim kimseyle bir şey paylaşmak istemiyordu ama Ahmet Cemal Lanetlenmiş Ağustosböcekleri kitabında şöyle söylüyor:

"Kanımca bir şeylerin, tanıyalım ya da tanımayalım, başka insanlarda da yankılanmasını isteyebiliriz. Çünkü o yöne kayınca, çok farklı bir paylaşım gerçekleşiyor. Bir şeylerden yakınan, bir şeylerin değişmesini isteyen tek kişinin siz olmadığınızı anlıyorsunuz."

Ahmet Cemal'in de onun kitaplarının da daha fazla yankılanmasını istiyorum sanırım. Çünkü o hayatını hep edebi yankılara ayırdı. Sonunda ise sessiz, kimsesiz ölmeyi isteyecek kadar yalnız olduğunu hissederek veda etmeyi istiyordu, lakin kitaplıklarımızın raflarında, her ne kadar o aramızda olmasa da, hayatımızın bazı anlarında onu anarak ve onun bizimle paylaştığı düşüncelerle biraz daha olgunlaşarak yaşadığını düşündüğü kıyıdan çekip kurtarabiliriz onu tıpkı 72. Yaş gününü kutladığı bir günden sonra bir okurundan aldığı bu mailde yazılanlar gibi...


"Merhaba,
Yeni yaşınızı kutluyorum.
Yaşamaya değer bir ömür sürmenizi diliyorum. "İyi ki yaşadım, iyi ki yazdım, iyi ki çevirdim," diyebileceğiniz bir ömür.
Hani sıklıkla hatırlatırsınız ya, "Üzerinde düşünülmeyen bir hayat, yaşanmaya değer bir hayat değildir," diye. Sizin, yaşanmaya değer bir ömür yaşadığınızı düşünüyorum.
Nerden mi biliyorum? Şuan size bu mektubu yazarken, masamda duran Zweig'ın Montaigne denemesi, karşımdaki rafta duran Niteliksiz Adam ciltleri, bırakın size, asıl bize, "İyi ki yaşadı Ahmet Cemal," dedirtiyor. Daha ne var ki...
Hep "Kıyıda", hep "Giderayak" yaşadığınızı düşündünüz, biliyorum, belki de öyleydi.
Ama nasıl yaşarsanız yaşayın, bir taşra kentinde minicik bir evdeki kütüphanede Zweig'lar, Kafka'lar, Canetti'ler, Lukacs'lar, Bachmann'arla bir dünya sunulduysa eğer bana...

Bu Ahmet Cemal sayesindedir.
O halde iyi ki doğdunuz..

Şeref Bey'i bilmem ama Ahmet Bey hep burada olacak, kitaplığımda, kütüphanemde..."

Ve şöyle cevaplar Ahmet Cemal:

"Bu mesajı okuduğumdan beri, hayatımda belki de ilk kez, geride kalan yetmiş bir yıl boyunca çektiğim tüm sıkıntılara ve yoksulluklara, sırtıma yüklenmiş onca ezikliğe rağmen, aslında ne kadar varlıklı yaşamış olduğumun bilincine güçlü bir biçimde vardım.
Ve artık kendim hakkında çok iyi bildiğim, çok emin olduğum bir şey var: Bir defa daha yaşamak elimde olsaydı eğer, noktasına virgülüne dokunmadan yine bu hayatı yaşamayı, böyle yaşamayı seçerdim!'

Ahmet Cemal'i 2017 yılında kaybettik, ne yazık ki ona bir daha bir mail atacak durumda değiliz belki de bu geç kalınmışlığı onu daha fazla okuyup, anlayıp ve daha fazla anlatmaya çalışmakla telafi etmek durumdayız artık.

İyi ki doğdun, iyi ki yaşadın, iyi ki çevirdin ve iyi ki yazdın Ahmet Cemal!
149 syf.
·5 günde·Puan vermedi
Ahmet Cemal'i Vergilius'un Ölümü adlı kitabın ön sözünde tanımış, kitabı çevirme çabasından acayip etkilenmiştim.Yanlış hatırlamıyorsam kırk yıl sürmüş çevirmesi.
Bu kitap da okuduğum ilk kitabı yazarın..Genel olarak beğendim. Ama Vergilius'un Ölümü'ndeki o çevirmenin notunu hiç unutmayacağım. Okumak isteyene tavsiye olsun. Keyifli okumalar olsun.
168 syf.
·6 günde·7/10 puan
Kitap için kafam allak bullak... Bir şey söylesem sanki haksızlık edecekmişim ya da çok fazla göklere çıkaracakmışım gibi hissediyorum... Roman olarak geçse de açıkcası daha çok deneme, otobiyografi ve günlük arasında gidip gelen, sınırları ve içeriği çok da net olmayan bir kitaptı. Bu yüzden beni bir miktar yordu. Aynı zamanda bol alıntılıydı da. Kötü müydü? Değildi de sanki ama Ahmet Cemal'in çevirilerini daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Yine de bir şans verilebilir...
Zaten hep böyle oldu. Benim kendime
yakıştırdıklarım ile onların bana yakıştırdıkları, genellikle bir türlü örtüşemedi.
Rengini açıkça belli etmenin, yaşadığının ahlakını savunma yürekliliğinin bedelinin yalnızlıklarla, dışlanmalarla, en temiz ilişkilere ve duygulara çamur atılmasıyla ödendiği, buna karşılık renksizliğin, hep olduğundan farklı yüzleri sergilemenin, sevgilere, dostluklara ihanetlerin ödüllendirildiği bir ortamda, yaşadığım kentte, son sevdiklerim tarafından öldürüldüğümde, cinayet mahallinde ben de vardım.
Tam kıyıdaydım. Her şeyi gördüm.
Tam adlandıramıyorum ama, yitirmek ne ise, o hep olur zaten. Beraber olanlar, bir zaman gelir, artık beraber olmazlar...
Gerçekte kitaplarda yazılı peygamberlerin hiçbiri müjdelenmemişti.
İnsanın insana yüzyıllardır müjdelemeye çalıştığı, BİZLERDİK aslında, SEN ve BEN'den günün birinde BİZ yaratmasını başarabilenler.
Evet, bizlerdik müjdelenmiş olanlar ve onca
kutsanmışlığımızın kaynağı, peygamber olmayışımızdı.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kıyıda Yaşamak
Baskı tarihi:
Temmuz 2004
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789750701672
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Can Yayınları
'Kadının duraklamış eli, yolunu sürdürecek. Alnına düşmüş iki tutam saç geriye itilecek, yatırılacak. Ve kadın, aynaya, elli uzun yılın yüzüne çizmiş olduğu haritaya baktığında, o güne kadar hiç gitmediği ülkelerin yolunu bulacak. Bir sabah yeli geceliğinin içine süzülüp bedeninin daha yeni sürülmüş topraklarına can katacak. Sonra, odanın içinde direnen yaşama inat, dışarıdan silah sesleri duyulacak. (...) Silah sesleri sıklaşacak. Merdivenlerden çıkanların ayak sesleri duyulacak. Adam da artık doğrulmuş olacak yatakta. Elini konsoldaki tabancaya uzatacak.'

Kıyıda Yaşamak, sevgilere ihanetlerin ödüllendirildiği bir ortamda, yaşadığı kentte sevdikleri tarafından öldürülen birinin hikayesi. Öldürülüşünü izlemektedir, kıyıdadır. Her şeyi görür. Büyük kentlerin külrengi yalnızlığı içinde, başını külrengi bir ölüm için kaldırdığında yanında kimsenin olmayacağını bilmektedir. Yine de, yaklaşan gölgelerden korkmaz; artık görünmez adamdır çünkü. Yersiz yurtsuz bir gece uçucusudur.

Kitabı okuyanlar 69 okur

  • Merve
  • Ezgi Fıstık
  • güz
  • KaderT
  • Mona
  • Esra Yakut
  • Selin Ballı
  • Yeşim
  • Sultan
  • Yusuf Aras

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%41.7 (10)
9
%25 (6)
8
%0
7
%8.3 (2)
6
%8.3 (2)
5
%12.5 (3)
4
%4.2 (1)
3
%0
2
%0
1
%0