Adı:
Kızılderililer Nasıl Yok Edildi?
Baskı tarihi:
Ekim 2015
Sayfa sayısı:
120
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789757796244
Kitabın türü:
Çeviri:
Meryem Ural
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Şule Yayınları
Amerika kıtası keşfedildiğinde oraya medeniyetten önce ölüm gitti. Vahşet, hırsızlık, soykırım gitti. Peki daha sonra medeniyet gitti mi? Hayır! Çünkü oranın yerlileri “Beyaz Adam”dan daha medeniydiler. Hırsızlığı, adam öldürmeyi bilmiyorlardı. Huzur içinde yaşayan büyük bir aile gibiydiler.
“Beyaz Adam” gelince onu misafirperverce ve samimiyetle ağırladılar. Yiyeceklerinden bol bol ikram ettiler. Topraklarını açtılar. Hatta altınlarının da çoğunu karşılığında hiçbir şey beklemeksizin bu yeni misafirlerle (!) paylaştılar. Fakat “Beyaz Adam”ın gözü doymuyordu. Ne kadar verirlerse hep daha fazlasını istiyordu. En sonunda canlarını da istedi. Verdiler...
Piskopos Bartolome de Las Casas, bu kitapta anlattığı her şeyi bizzat yaşadı. O bir “beyaz”dı. Fakat bu vahşete duyarsız kalamayacak kadar da insandı.
Bu kitap keşke hiç yazılmasaydı ve var olmasaydı ya da yalnızca hayalgücü ile kurgulanmış bir distopya olabilseydi. Ama ne yazık ki gerçek. Öyle ki bu gerçeklik, sağlıklı bir insan beyninin idrak edemeyeceği, kolay kolay sindiremeyeceği derecede rahatsız edici. Okuduklarım beni hasta etti; kan, ölüm, vahşet, açgözlülük... Kötü insanlara ait olan bu çirkinliklerin, iyi insanların güzelliklerini darmadağın etmeleri ve onları yoketmeleri (keyifle) beni hasta ediyor. Rahatsızım! Geçmişte yaşanmış örneklerden, günümüzde yaşananlardan ve ne yazık ki gelecekte yaşanacaklardan. Çok rahatsızım; insanlardan, insan olmaktan. Utanç! Utanç duyuyorum. İnsanın karanlığı, ne yıldız bıraktı gökyüzünde, ne ay, ne de güneş. Kendimizi, kendi ellerimizle mahkum ettik karanlığa. Tıka basa kan içiyor, ölüm kusuyoruz. Abarttım mı? Evet, evet! Elbette hepimiz barıştan yanayız canım! Zaten barış için savaşıyoruz şurda!
Papa karşıtı kral yanlısı bir din adamının işgal edilen Latin Amerika'da İspanyol Katoliklerin yaptığı katliam, işkence ve vurgunları dönemin kralı Philip'e sunduğu bu raporun Osmanlı devrinin yükselme döneminde yazılmış olması da ayrı bir gerçekliktir. Yıllardır klişeleşmiş İstanbul'un fethiyle güneye kaçan hristiyanların İtalya'da Rönesansa neden olduklarına artık Latin Amerika'da da katliam yaptığını eklemek şart oldu. Latin Amerika'daki altın, elmas ve hatta inciye gözünü diken bu 'aydınların' köleleştiremediği yerli halkı böcek gibi ezmesi de zannediyoruz ki Sanayi Devrimini vacib kılmıştır...
Bugünün şahşalı Avrupa toplumunun temelindeki karanlığı okudum ben. İnsan onurunun nasıl yok sayıldığı merhametten yoksun sömürgecilerin birkaç altın için nasıl vahşileştiğine tanık oldum. Günümüzde hala kızılderililer üzerinden pirim yaptılar. 60 - 70'li yılların filmlerinde onlar canavar kendileri masumdu. Toplumu böyle uyuşturdular. Medeni Avrupanın medeniyetsiz yüzünün siliuetlerine rastladım satır aralarında çığlıkları dinledim. Okunması gereken tanık olunması gereken bir kitap.
Şimdi Amerikalı diye bahsettiğimiz Avrupa kırmaları. Amerikan yerlilerini katledip kendilerini Amerikalı diye isimlendiren bozuk Avrupalılar. Bunlardan birisi de bu kitabın yazarı. Yazarımız zamanında Amerikanın gerçek sahibi Kızılderililere yaptıkları katliamlardan dolayı vicdan azabı duymuş ve yaptıkları soykırımı gelecek nesillere aktarmak istemiştir. Güzelim Amerika kıtasının nasıl tahrip edildiğini, savaştan bihaber Yerlilerin nasıl katlediklerini, vahşeti tüm gerçekliğiyle ortaya koyan bir eser. Canilerin torunları da atalarından el almışlar 21. Yüzyılda hala bir yerlere demokrasi götürme peşindeler(!) Aslında çok da şaşırmamak lazım.

Okunmalı. Hatta nerede Kızılderilileri anlatan bir kitap varsa bulunup okunmalı.
Sözün bittiği kitaplardan birisi...Ne diyebilirim ki? Bu kitabın sömürgeciliğin masum insanlara verdiği zararın sadece küçük bir kesmini anlattığını düşünürsek, ne kadar kötülük dolu bir dünyada yaşadığımızı anlarız.
İçerik olarak fazla bir bilgi yok ; sadece yaşanan zulümlerin boyutu anlatılmaya çalışılmış. Bölümlerde hep aynı şeyi okuduğunuzu düşünüyorsunuz. Beklentimi karşılamadı.
Sözün bile bu kadar zalimliğin yanında anlamsız kalacağı bir durumun vehameti karşısındayız. İnsan doğasının bu kadar zalimlikle, barbarlıkla dolu olduğunu gören insanın kayda değer hiçbir şey söyleyemeceği bir kitlesel imhanın, soykırımın en ağırını yaşamış kızılderililerin yaşantısı bir papazın ağzından ve birebir olayların içinde olmuş insanın ağzından anlatılmış. Her ne kadar bu barbarlığı tasvip etmeyen bir insan durumunda olsa bile Casas monarşiye yönelik sempatik tavrı eleştiri hedefidir. Bu tavrı diğer taraftan korkudan kaynaklı bir tutum olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Saint Dominique tarikatından papaz Bartolome de Las Casas'ın İspanyol Kralı Philip'e rapor niteliğinde hazırladığı bir kitaptır. Yerlileri, maddi varlıklara sahip olmak istemediklerinden masum ve yardımsever olarak tanımlamıştır. İspanyollar ise bu bereketli topraklardan altın ve köle olarak nasip almaya çalışan zorbalardı. Esasen bu topraklara gitme sebepleri dini yaymak bir nevi misyonerlik yapmaktı.
Okurken kanınızı donduracak olaylar göreceksiniz. Bunların müsebbibi olarak da yazar Kolombu hedef almıştır. Bu kitap ışığında söylemek gerekirse haksız değildir. Bugün bir kahraman olarak gösterilen adamın sebep olduğu şeyleri okuduğunuz zaman iğreneceksiniz.
Kitap bitince keşke bir roman olsaydı diyorsunuz.
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var: Bu kitap edebi amaçla yazılmış bir kitap değil. Bu sebeple yazım dilini, akışını görmezden gelmelisiniz. Bu kitabı yazmaya 1540'lı yıllarda başlıyor yazar ve kendisi Kolomb denen alçağın en yakın arkadaşının oğlu ve tüm bu zulümleri kendi gözleriyle görmüş ve olaylar esnasında bire bir tanıklık etmiş birisi.

İspanyolların gelişinden önce tam bir cennet olan yerlerde yaşayan milyonlarca insan var ve hepsi birbiriyle öyle güzel geçinip gidiyor, kötülük, ahlaksızlık nedir bilmiyorlar. Yardımsever ve paylaşımcılar. Fakat iyilikten maraz doğar derler ya. gelenleri baş tacı edip herşeylerini paylaşıyorlar, onları en güzel şekillerde ağırlıyorlar. Fakat Kolomb alçağının ilk düşüncesi şu oluyor: "Bunlardan iyi hizmetkar olur!" Çok kısa bir zaman zarfında milyonlarca insan delik deşik ediliyor, diri diri yakılıyor, uzuvları kesiliyor ve daha neler neler... Sonuçta dünyanın en güzel ve verimli yerlerinde yaşayan bu insanlar birazcık peynir uğruna mal gibi satılıp, aç köpeklere yem ediliyorlar.

Şu dünyada insandan daha aşağılık mahluk yoktur. Bu kitap kesinlikle okunmalı fakat çelik gibi sinirleriniz varsa okuyun. Ben okurken şuan o ülkelerde yaşayanların (Guatemala, Haiti, Jamaica, Meksika, Dominik Peru, Panama..) acaba eski atalarına yapılan bu zulümden haberleri var mı diye merak ettim ve ne acıdır ki atalarına hayvan muamelesi yapan İspanyolların dilini konuşup, onların dinine tabiler...
Tek kelimeyle VAHŞET. Sözde din uğruna bir ırkı katletmişler. Keşke okuduklarım gerçek olmasaydı, yaşanmasaydı!!! O kadar masum insanları katletmişler ki , savaşın ,silahın ne olduğunu bile bilmiyorlar. ''Amerika kıtası keşfedildiğinde oraya medeniyetten önce ölüm gitti.Vahşet,hırsızlık,soykırım gitti.''
Herkesin olanakları ölçüsünde kendi rızasıyla verdiği onlara yetmedi. Uğradıkları şiddet ve aşağılama karşısında, Amerika yerlileri, bu adamların gökten inmediğini anladılar. O zaman, bazıları yiyeceklerini, bazıları karılarını, bazıları da çocuklarını sakladı. Diğerleri, böyle gaddar ve korkunç insanlardan uzaklaşmak için ormanlara kaçtı. Hristiyanlar halkı tokatla, yumrukla, sopayla dövüyorlardı, hatta köy beylerini ele geçiriyorlardı. Cüretkarlıkları ve küstahlıkları öyle arttı ki, hristiyan bir yüzbaşı, bütün adanın beyi sayılan, en büyük hükümdarın öz karısının ırzına geçti. İşte o zaman, yerliler hristiyanları topraklarından kovmak için yollar aramaya başladılar. Silahlandılar. Çok zayıf, az saldırgan, dayanıksız ve savunmasızdıla. (İşte bu yüzden savaşları bugünkü değnek oyunları ya da çocuk oyunları gibiydi. Atlarını, kılıçlarını ve mızraklarını alan hristiyanlar, yerli Amerikalıların daha önce hiç görmediği eylemlere başladılar. Katliam ve kan dökme! Köylere giriyor, çoluk çocuk, yaşlı, hamile, lohusa (kadın) demeden, ağıllarına sığınmış kuzulara saldırır gibi, karınlarını deşiyor, parçalara ayırıyorlardı. Kimin tek bıçak darbesiyle bir insanı ortadan ikiye ayıracağı veya tek mızrak atışıyla başını keseceği ya da bağırsaklarını ortaya dökeceği üzerine bahse giriyorlardı. Anne sütü emen bebekleri zorla alıyor, ayaklarından tutup başlarını kayalara çarpıyorlardı. Bazıları ise onları yüksekten ırmaklara atıyor, bir yandan da gülerek şakalaşıyorlardı. Çocuklar suya düştüğünde: "Kımıl kımıl oynuyorsun, seni komik şey seni!" diyerek gün geçtikçe daha da iğrençleşiyorlardı. Çocuklarla annelerini ve önlerine çıkan herkesi kılıçtan geçiriyorlardı. İsa Peygamber'imizi ve on iki havariyi kutsamak ve saygılarını iletmek için darağaçları kuruyorlardı. On üç kişilik gruplar halinde onları bağlıyor, ateşe veriyor ve diri diri yakıyorlardı. Bazıları ise bütün vücutlarına kuru saman yapıştırılarak ateşe veriliyorlardı. Diğerlerinin ve hayatta bırakmak istedikleri herkesin ellerini kesiyorlardı. Elleri sarkar durumda, onlara: "Gidin, mektupları götürün" diyorlardı. Bu ormana kaçanlara haber götürmek demekti. Beyleri ve soyluları öldürme şekilleri de aynıydı. Önce direkler üzerine tahta çubuklardan bir ızgara yapıyorlardı. Sonra, onları ızgaraya bağlıyor, altlarına da hafif bir ateş yakıyorlardı. Yerliler, bu korkunç işkenceler altında, çığlıklar atarak can veriyorlardı. Bir keresinde dört veya beş önemli beyin ızgaralar üstünde yandığını gördüm. Yüksek çığlıklar attıkları için subayın içi sızlamış veya uykusu bölünmüş olmalı ki boğulmalarını emretti. Onları yakan cellattan da kötü bir polis memuru boğmak istemedi. Önce gürültü yapmasınlar diye kendi elleriyle ağızlarına odun parçacıkları tıktı. Daha sonra istediği gibi yavaş yavaş kızarsınlar diye ateşi körükledi. Yukarıda anlattığım her şeyi ve sayısız daha birçok olayı gözlerimle gördüm. Kaçabilenlerin hepsi ya ormanlara sığınıyor ya da dağlara tırmanıyorlardı. Amaçları böyle insanlıktan uzak kişilerden, bu kadar merhametsiz ve yırtıcı hayvanlardan, insan soyunun en büyük düşmanları ve yıkıcılarından kaçabilmekti. Bunun üzerine hristiyanlar, özellikle kötü tazı ve köpekler yetiştirdiler. Bu hayvanlar bir yerliyi görür görmez, kaşla göz arasında paramparça ediyor, bir domuzdan daha çabuk yiyorlardı. Bu köpekler büyük zararlar verdiler, korkunç kasaplıklar yaptılar. Çok ender olarak, yerliler birkaç hristiyan öldürdüğü için, hristiyanlar kendi aralarında bir karar aldılar. Öldürülen her bir hristiyan için yüz yerli öldürülecekti.
"...yerli reis hristiyanların gökyüzüne gidip gitmediklerini sordu. Papaz, iyi olanların gittiğini söyledi. O zaman daha fazla düşünmedi. Böylesine vahşi insanlarla beraber olmamak, onları görmemek için cennete değil, cehenneme gitmeyi tercih ettiğini belirtti."
... İspanyolların yerlilere yaptıkları, alışkanlık haline gelmiş işkencelerdi. Amaçları tanrıları saydıkları şeyi elde etmekti. O da altındı.
40 yıl boyunca kadın-erkek, çoluk-çocuk, 12 milyondan fazla insan hristiyanların iğrenç eylemleri ve zorbalıkları yüzünden öldü. Bu rakam kesin ve doğrudur (gerçektir.) 15 milyondan fazla kurban olduğunu düşünerek, aslında belki de iyimser bir tahminde bulunmuş oluyorum.
İşte İspanyollar onları tanır tanımaz, yaratıcılarının böyle güzel meziyetlerle donattığı bu müşfik koyunların topraklarına, günlerdir aç vahşi kurtlar, kaplanlar, aslanlar gibi girdiler. 40 yıldan beri, hatta bugün dahi onları parçalara ayırıyor, öldürüyor, tedirgin ediyor, acı vesıkıntı veriyorlar. Tuhaf, yeni, çok çeşitli, şimdiye dek hiç duyulmamış, okunmamış ve görülmemiş bir zulümle onları yokediyorlar. Bazılarını daha sonra söyleyeceğim. Yalnız şu bir gerçek ki, İspanyol Adası'na ilk çıktığımızda 3 milyon yerli vardı, bugün ise 200'den fazla kalmadı.
Orada yapılan zulümlere kimse inanamaz, kimse bunları anlatamaz. Sadece aklıma gelen iki üç tanesini anlatacağım. Sefil İspanyollar, vahşi köpekleriyle tehdit ederek kadın, erkek, tüm yerlileri arıyorlardı. Hasta bir yerli köpeklerden kaçamayıp diğerleri gibi parçalara ayrılacağını anlayınca bir ip aldı. Ayaklarından birine bir yaşındaki bebeğini bağladı ve kendini bir direğe astı. Bunu yeterince çabuk yapamadığından, köpekler gelip bebeği parçalara ayırdılar.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kızılderililer Nasıl Yok Edildi?
Baskı tarihi:
Ekim 2015
Sayfa sayısı:
120
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789757796244
Kitabın türü:
Çeviri:
Meryem Ural
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Şule Yayınları
Amerika kıtası keşfedildiğinde oraya medeniyetten önce ölüm gitti. Vahşet, hırsızlık, soykırım gitti. Peki daha sonra medeniyet gitti mi? Hayır! Çünkü oranın yerlileri “Beyaz Adam”dan daha medeniydiler. Hırsızlığı, adam öldürmeyi bilmiyorlardı. Huzur içinde yaşayan büyük bir aile gibiydiler.
“Beyaz Adam” gelince onu misafirperverce ve samimiyetle ağırladılar. Yiyeceklerinden bol bol ikram ettiler. Topraklarını açtılar. Hatta altınlarının da çoğunu karşılığında hiçbir şey beklemeksizin bu yeni misafirlerle (!) paylaştılar. Fakat “Beyaz Adam”ın gözü doymuyordu. Ne kadar verirlerse hep daha fazlasını istiyordu. En sonunda canlarını da istedi. Verdiler...
Piskopos Bartolome de Las Casas, bu kitapta anlattığı her şeyi bizzat yaşadı. O bir “beyaz”dı. Fakat bu vahşete duyarsız kalamayacak kadar da insandı.

Kitabı okuyanlar 32 okur

  • Arzu
  • Emin Karahan
  • İrfan Çiftçi
  • HOMO FABER...
  • Sümeya Samıkıran
  • seyid ali
  • merve
  • Özgür Coşkun
  • Devrim Buhar
  • Züleyha

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%13.3 (2)
9
%46.7 (7)
8
%26.7 (4)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%6.7 (1)
3
%0
2
%6.7 (1)
1
%0