Kod Adı : İrtica 906 (Mehmed Akif Ersoy)

·
Okunma
·
Beğeni
·
404
Gösterim
Adı:
Kod Adı : İrtica 906
Alt başlık:
Mehmed Akif Ersoy
Baskı tarihi:
Mart 2015
Sayfa sayısı:
176
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055200763
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yeditepe Yayınları
‘İlk kez yayınlanan belgelerle...’
‘Vatanında Cüda’ İstiklal Şairi

İstiklal Marşımızın yazarı, Milli Mücadele’de vaazları cephelerde dağıtılan, Kurtuluş Savaşı’nı veren Meclis’te milletvekilliği yapan, Anadolu’da isyanları bastırmak için il il gezerek halkı İstiklal Savaşı’na çağıran Mehmed Akif’in, günün birinde kendi ülkesinde ‘sakıncalı’, ‘mürteci’ ‘tehdit’ durumuna düşürüleceğini, Safahat adlı eserinin toplatılarak imha edilmesi talimatının verileceğini kim tahmin edebilirdi ki..

Çoğu zaman tartışırız;
- Mehmed Akif Mısır’a neden gitti?
- Neden 11 yıl ülkesine dönmedi?
- Gerçekten peşine hafiyeler takıldı mı?
- Hilafet, şapka, Cumhuriyet ve yöneticileri için neler düşündü, hangi ifadeleri kullandı?.
- Daha da önemlisi, ‘İslamcı/dindar’ bir şair olan Mehmed Akif’e yeni rejim nasıl bakmıştı?
- Ülkede kalsaydı, İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanır mıydı? ..
- Safahat bu ülkeye neden sokulmadı ve nasıl imha ettirildi?
- Hastalık ve yoksulluğun pençesinde kıvranan Akif’i rejim
nasıl izletmişti?

Ve daha onlarca soru..

İşte, ‘İrtica 906’ koduyla tutulan gizli/resmi belgeler, bu sorulara önemli ölçüde cevap veriyor. Bizzat Devlet Arşivleri’nde bulunan, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Teşkilatı ve istihbarat kaynaklarının tuttuğu belgeleri incelerken bu ülkenin İstiklal Şairi’nin vatanında nasıl ‘Cüda’ duruma düşürüldüğünü, tahkir ve tezyif edildiğini hayretler içerisinde göreceksiniz.
176 syf.
·16 günde
Verdiğim paraya acıdım doğrusu...
Mehmet Akif İttihatçı iken yazar şahsi kanaatlerini esere sokup bol bol ittihatçılara küfretmiş pek tabii Âkifi tanımadığını da afişe etmiş. Eline geçirdiği birkaç vesikayı bilgisi ile süsleyebilseydi müthiş bir şey olurdu ama koskoca bir sükut-u hayal bu eser.
Evet Akifin peşine hafiye taktılar, evet yazarın da altını çizdiği gibi vatanın halaskârlarından Kazım Karabekiri bile izlediler fakat arkadaş bu isimlerin İttihatçı olduklarını nasıl bilmezsin? Akifin dostlarının neredeyse tamamı Ittihatçı idi hatta Japonyaya İslam tebliğ etmeye giden Akifin eserlerine kadar gireb Sibiryalı Abdurresid Ibrahim bile öyleydi.
Yazara o kadar kızdım ki kim bu herif diye arattım ve AKİT Tv'de program yaptığını gördüm e pek de şaşırtıcı değil.
Mehmet Akif Mısır'da hasta ve maddi sıkıntı içerisinde olmasına rağmen oğlu Emin'i Türkiye'de askerlik yapması için göndermişti. Aslında Emin de Milli Mücadele gazisiydi.. Oğlu Emin de Mısır' dan askerlik için geldiği Türkiye'de beklemediği manzara ile karşılaşmıştı. Zira, askerliğini yapmak için Mısır'dan Türkiye'ye gelen Emin Ersoy, asker arkadaşlarına Kur'an öğrettiği için hapse atılacaktı. Cezaevinden kaçan Emin yakalanarak yeniden cezaevine konulmuştu. Bu olay, Akif'i çok üzmüş, dönemin Türkiye'sini anlatması açısından da çarpıcıdır.
Muharrem Coşkun
Sayfa 79 - Forart Basımevi
Sebilürreşad’ın 464. nüshasını isteyenlerden biri de El Cezire Komutanı Nihad Paşa’ydı. Nihad Paşa, Mehmed Akif’e şu telgrafı gönderecekti;
“Kastamonu’da Nasrulllah Camii Şerifi’nde irad edilen konuşmayı içeren mecmuanızın ancak bir nüshası elde edilebilmiştir. Diyarbekir Büyük Camii’nde Cuma Namazından sonra okunarak, hazır bulunan bütün müminler, manevi aydınlığından hislenmiş, aydınlanmış ve feyiz bulmuşlardır. Fakat bu istifade pek sınırlı kalacağından hudut bölgesini oluşturan ElAziz , Diyarbekir, Bitlis, Van vilayetleriyle çevredeki mutasarrıflıklar halkı da nasiplendirilmiş, istifade ettirilmiş ve şerefiyle hukuku doğrudan doğruya zatı âlînize ait olmak üzere Diyarbekir Vilayet Matbaası’nda basılarak ve çoğaltılarak bütün cepheye dağıtılmıştır. Cenab-ı Hakk’ın din ve vatanseverliğe yakışır yoldaki çalışmalarınızı makbul eylemesi temennisiyle hürmetlerimi takdim ederim.
10 Şubat 1337- El- Cezire Kumandanı: Nihad


Mehmet Akif de Nihad Paşa’ya şu cevabı verecektir:
‘Diyarbekir’de Elcezire Kumandanı Nihat Paşa Hazretlerine;
Şahsıma yönelik büyük ilginize kalbimin en samimî duygularıyla teşekkürler ederim. Nasrullah Kürsüsündeki vaazın o bölgede ve o cephedeki bütün dindaşlarımıza duyurulmasına yardım ve aracılık, cidden memnuniyet vericidir. Cenâb-ı Hakk, pek kıymettar bir parçası bulunduğunuz kahraman ordumuzu zaferden zafere ulaştırsın ve İslâm ümmetinde belirmeye başlayan uyanışı artırsın. Âmin.
16 Şubat 337 - Mehmet Akif

Mehmed Akif ve Eşref Edib’in daha önce davet edildikleri Ankara’ya birlikte gelişleri ise 1920 yılının Aralık ayı sonunda gerçekleşecekti.. Aslında Ankara’da yeni Meclis açılırken İstanbul’dan çağrılan tek Şair/Gazeteci Mehmed Akif’ti.. Mehmed Akif Ankara’ya gelince de Mustafa Kemal’in desteği ile çıkartılan Hakimiyet-i Milliye gazetesi bu gelişe geniş yer verecek, haberin başlığını ise; ‘İslam Şairi Akif
Bey Şehrimizde’ ifadeleri süsleyecekti... Haberde, Akif’in Anadolu’ya Milli Mücadele’nin manevi cephesini kuvvetlendirmek için geldiği, Ankara’da vaaz vereceği yazıyordu.. Mustafa Kemal bu antiemperyalist savaşta İslami duyarlılığın önemini
çok iyi biliyordu. Bunun için de Mehmed Akif gibi kanaatleri değiştiren bir şahsiyetin yanında yer alması önemliydi..
Sebilürreşadı kapatma hadisesinden 1 ay sonra da polis, önce Eşref Edib'i Adalarda tutuklayacak, ardından da, Sebilürreşad'in yönetim yerini basacaktı.
Eşref Edib Fergan, haftalar geçtikten sonra, mahkeme azasından Kiliç Ali'nin kendisine gelerek, 'Seni Şark'tan istiyorlar' dediğini ancak öncesinde kelepçe takılarak Ankara'daki İstiklal Mahkemesi'ne çıkarıldığını anlatıyor. Eşref Edib'i en fazla yaralayan ve mahcup eden soru çıkarıldıği mahkemenin Reisi Ali Çetinkaya'dan, nâmı diğer Kel Ali'den gelir;
"Milli Harekat sırasındakihizmetlerinizi anlatınız..?
Bu soru karşısında oldukça mahcup olur Eşref Edib Bey.. "Vatan ve millet yolunda yapılan hizmetleri söylemek yakışıksız olmaz mi efendim" der. Mahkeme Başkanı israr edince de; Yunanlıların Anadolu sahiline ilk asker çıkarması üzerine, Mehmed Akif'le yaptıkları Balıkesir çıkarmasını, Kastamonu'da yaptıklarını, Mehmed Akif'le verdikleri mücadeleleri, şimdi kapatilan Sebilürreşad'in o zaman cephelerde askere nasıl dağıtıldığını, istemeden de olsa anlatmak zorunda kalır..
Eşref Edib, haftalar süren durusmalar sonunda, asıl yargılamanın haberini alır "Şark İstiklal Mahkemesi tarafından oraya gönderilmeniz talep ediliyor."

Ankara'daki duruşmadan iki gün sonra da Eşref Edib Fergan Şark İstiklalMahkemesi'nde yargılanmak üzere Eskişehir ve Adana üzerinden Gaziantep'e gönderilir. Ankara'dan jandarma eşliğinde, trende giderken, dönerek Ankara'ya bakar. Geçmiş günler, milli mücadelede yaptıkları bir bir canlanır gözlerinde. Kendini "Nereden nereye.?" demeden alamaz..
Eşref Edib anlatıyor: "Beraberimde iki jandarma olduğu halde trene bindik. Ankaradan uzaklaşıyorum. Arkada bıraktığım Ankara ne kadar güzel gözüküyordu. Ben zaten Ankara'yı çok seviyorum. Bilhassa Milli Mücadele zamanında geçen samimi
mücadele günleri. Az m sıkıntı çekmiştik. Taceddin Dergahı civarında bir evin zemin katında ucuz olsun diye aile birlikte oturmuş, bu rutubetli yer, yetişmiş bir erkek çocuğumuzun hayatına mal olmuştu. Sonra Eskişehir bozgununda Kayseri'ye göçler... Han köşelerinde, eşkıya arasında seyahatlar, eşkıya ile çatışmalar, hastalıklar, yoksulluklar... Bunların yanında bu kadarcık meşakkat ve zahmetin ne hükmü olabilirdi?" (Eşref Edib Sebilürreşad'in Romanı Beyan Yayınları İstanbul 2005)
Günlerce süren zahmetli yolculuğun ardından Eşref Edib Fergan, Elaziz'deki(Elazığ) Şark İstiklal Mahkemesi'ne götürülür. Ankara'da sorulduğunda Eşref Edibi en fazla yaralavan sual bu defa yeniden sorulacak, dahası Sebilürreşad ve ekibinin "Çanakkale savaşı ve Sakarya Meydan Muharebesi konusunda
sessiz kaldıkları" iddia edilecekti. Ancak mahkeme heyeti baltayı taşa vurulduğunun farkında değildir. Gelirken geceyi geçirdikleri Antep'te, okuyucularının
verdiği Sebilürreşad koleksiyonunu açan Eşref Edib Fergan, Başyazarı Mehmed Akifin şiirini okumaya başlar. Gazetesindeki her satırdan sorguya çekilen Eşref Edib belki de gazeteyi birlikte çıkardıkları,
Akif'in, yerine de yargılanıyordu.
Koskoca İmparatorluğa 10 yılda kıtalar kaybettiren; Balkan Harbi (1912), Birinci Dünya Savaşı (1914), Çanakkale (1915) ve Sarıkamış cephelerinde milyonlarca vatan evladını perişan eden İttihatçı anlayışa karşı Anadolu da büyük bir öfke vardı. İşte bu günlerde Kuvay-ı Milliye adına yapılan hareketler İttihat ve Terakki nin yeni bir oyunu olarak da telakki ediliyordu. Halk, yeni bir maceraya atılırız endişesiyle milli mücadeleyi oluşturacak gruplara şüphe ile bakıyordu. Öyle ki; İttihatçıların yeni bir oyunu söylentisi, tedbir amaçlı çeşitli yöntemleri de beraberinde getirmişti. Örneğin Sivas Kongresi nin açılışı esnasında katılan delegelerin yeminleri de sorun olmuş; delegeler İttihatçılık/ fırkacılık (particilik) yapmayacaklarına, sadece vatanın ve milletin kurtuluşu için çalışacaklarına dair, yemin etmek zorunda kalmışlardı. Milli Mücadele nin İttihatçıların yeni bir oyunu olduğu iddiaları üzerine Sebilürreşad da, Bugün İcma-ı Ümmet Anadolu dadır başlığıyla çıkmıştı.
Mehmed Akif’in Anadolu yolculuğu ise 10 Nisan 1920 tarihinde başlamıştı.
Mehmed Akif’in Ankara yollarına revan olduğu gün, aynı zamanda Damat Ferit Hükümeti’nin, Milli Mücadele aleyhine fetva çıkarttığı gün olarak da
kayıtlara geçecekti. İşin ilginci, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının geniş yetkilerle Ankara’ya gitmesine vize veren kararnamede de, İstanbul Hükümeti
Başbakanı Damat Ferit’in imzası vardı.

Mehmed Akif o gün yola çıkmadan önce dostu Eşref Edib’e, “Ben yarın sabah yola çıkıyorum, sen de idarehanedeki işleri derle topla. Sebilürreşad’ın klişesini al arkamdan gel. Meşihattakilerle de temas et. Harekat-ı Milliye aleyhine bir halt etmesinler” demişti.

Ancak Mehmed Akif’in ‘Halt etmesinler’ dediği olay ne yazık ki o gün gerçekleşecekti. Milli Mücadele aleyhine hazırlatılan fetva İngilizlerin baskısıyla
önce Şeyhülislam Haydarizade’ye götürülecek, ancak o istifa yolunu seçince, bu makama getirilen Dürrizade Efendi fetvayı imzalamak zorunda kalacaktı.
Mehmed Akif ise aynı gün sabah namazından sonra 12 yaşındaki oğlu Emin’i de yanına alarak yola çıkmış, yürüyerek geldiği Karacaahmet Mezarlığı’nda kadim dostlarından Ali Şükrü Bey’le buluşmuştu. Buradan faytonla, Alemdağı’na, oradan, atlarla İzmit Adapazarı üzerinden Eskişehir’e, oradan da trenle Ankara’ya varacaklardı. Tehlikeli yolculuk tam 14 gün sürmüştü.
Mehmed Akif ile Ali Şükrü Bey, Ankara’ya Meclis’in açıldığı günün ertesinde yani 24 Nisan 1920 tarihinde ulaşabileceklerdi. Mehmed Akif’in Ankara’ya gelişi büyük coşkuya yol açmıştı. Akif boş durmayacak, Ali Fuat Cebesoy’la birlikte cepheleri dolaşacaktı. Mehmed Akif, 11’den fazla şehre gitmiş, kimi zaman isyan bastırmış, kimi zaman da halkı mukaddes mücadeleye davet etmişti. Zaten başyazarı olduğu gazetenin yazıhanesi de, 1920 yılının başından
itibaren Milli Mücadele’ye katılmak için Anadolu’ya geçmiş olanlarla, İstanbul’daki yakınları arasında haberleşmenin merkezi olmuştu.
Mehmed Akif’in önemli şiirlerinden ‘Bülbül’ Bursa’nın Yunanlılar tarafından işgal edilmesi üzerine yazılmıştı. Bursa işgal edilirken, şehrin tahrip edilmesi, Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Gazi ve Orhan Gazi türbelerinin hakarete uğraması karşısında üzülmüştür Mehmed Akif Bey..

Balıkesir’den tanıdığı dostu Hasan Basri Çantay’a ithaf ettiği “Bülbül” şiirinde Mehmed Akif, Bursa’nın işgal haberini aldığında derin bir üzüntüye kapılır. Geçmişe baktığında o ihtişamlı mazinin hengâmesi ve tarih canlanır gözlerinin önünde. O günler geride kalmış, artık horlanan, itilip kakılan bir millet olup çıkıverilmiştir tarih sahnesine. Karanlıklardan yankılanan bülbülün feryadı Mehmed Akif’e ilham olur ve bülbüle hitaben (konuşur);

Bülbül
Eşin var, âşiyanın var, baharın var, ki beklerdin;
Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;
Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmezdi senin yurdun,
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin, hânumânın şen, için şen, kâinatın şen.
Hazansız bir zemin isterse, şâyed rûh-i ser-bâzın,
Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.
Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânumansız serseriyim öz diyârımda! (Mayıs 1921)

Ya Rab, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı?
Mahşerde mi biçarelerin yoksa felahı (…)’

Ülkenin üzerine bir kabus gibi çöken istila karşısında, ‘Mandacılık’ da dahil çeşitli görüşler ortalıkta herc-ü merc olmaktaydı. İşgal altında bulunan İstanbul’da yayına güç bela devam eden Mehmed Akif’in başyazarı olduğu Sebilürreşad ise, halka sabır, ümid ve cesaret aşılamaya çalışıyor, işgalcilerin sansürüne rağmen direnişe devam ediyordu. Millî Mücadele dönemi, aynı zamanda gazeteci-yazar kesiminin savruluş yıllarıdır. İngiliz muhibbi, Amerikan mandacısı olanlar arasında basın mensupları da vardı. Sonradan saygınlıkları artan Halide Edib Adıvar, Ahmet Emin (Yalman), Yunus Nadi (Abalıoğlu), Ali Kemâl, Celâl Nuri, Rauf Ahmet, Necmettin Sadık, Mahmut Sadık, M. Cemâl alenen mandacılığı savunuyorlardı.
(Caner Arabacı, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce- İslamcılık, sh.104, İletişim 2004)

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kod Adı : İrtica 906
Alt başlık:
Mehmed Akif Ersoy
Baskı tarihi:
Mart 2015
Sayfa sayısı:
176
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055200763
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Yeditepe Yayınları
‘İlk kez yayınlanan belgelerle...’
‘Vatanında Cüda’ İstiklal Şairi

İstiklal Marşımızın yazarı, Milli Mücadele’de vaazları cephelerde dağıtılan, Kurtuluş Savaşı’nı veren Meclis’te milletvekilliği yapan, Anadolu’da isyanları bastırmak için il il gezerek halkı İstiklal Savaşı’na çağıran Mehmed Akif’in, günün birinde kendi ülkesinde ‘sakıncalı’, ‘mürteci’ ‘tehdit’ durumuna düşürüleceğini, Safahat adlı eserinin toplatılarak imha edilmesi talimatının verileceğini kim tahmin edebilirdi ki..

Çoğu zaman tartışırız;
- Mehmed Akif Mısır’a neden gitti?
- Neden 11 yıl ülkesine dönmedi?
- Gerçekten peşine hafiyeler takıldı mı?
- Hilafet, şapka, Cumhuriyet ve yöneticileri için neler düşündü, hangi ifadeleri kullandı?.
- Daha da önemlisi, ‘İslamcı/dindar’ bir şair olan Mehmed Akif’e yeni rejim nasıl bakmıştı?
- Ülkede kalsaydı, İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanır mıydı? ..
- Safahat bu ülkeye neden sokulmadı ve nasıl imha ettirildi?
- Hastalık ve yoksulluğun pençesinde kıvranan Akif’i rejim
nasıl izletmişti?

Ve daha onlarca soru..

İşte, ‘İrtica 906’ koduyla tutulan gizli/resmi belgeler, bu sorulara önemli ölçüde cevap veriyor. Bizzat Devlet Arşivleri’nde bulunan, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Teşkilatı ve istihbarat kaynaklarının tuttuğu belgeleri incelerken bu ülkenin İstiklal Şairi’nin vatanında nasıl ‘Cüda’ duruma düşürüldüğünü, tahkir ve tezyif edildiğini hayretler içerisinde göreceksiniz.

Kitabı okuyanlar 5 okur

  • serhat gökmen
  • Tomris
  • Her devrin menkûbu
  • Nilgün Özer
  • Fuat Sarıhan

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%33.3 (1)
9
%0
8
%33.3 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%33.3 (1)