Korkuyu Beklerken (Bütün Eserleri 4)

·
Okunma
·
Beğeni
·
84,5bin
Gösterim
Adı:
Korkuyu Beklerken
Alt başlık:
Bütün Eserleri 4
Baskı tarihi:
Kasım 2020
Sayfa sayısı:
202
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754701586
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Baskılar:
Korkuyu Beklerken
Korkuyu Beklerken
Oğuz Atay'ın hikayeleri, gündelik hayatı kavrayış derinliği, anlatım zenginliği ve okuru alıp götürmedeki enerjileri bakımından romanlarından geri kalmaz. Kitaba adını veren hikayenin korkuyu beklerken kendini evine hapseden kahramanı, Atay'ın edebiyat güzergahındaki farklılığının en büyük kanıtlarından. Yazarın bu kitaptaki ilk hikayeyle varettiği "beyaz mantolu adam" da öyle.
170 syf.
·Beğendi
BEN BURADAYIM SEVGİLİ OKUYUCUM, SEN NEREDESİN ACABA?

Oğuz Atay'ın "Korkuyu Beklerken" kitabı bu cümleyle bitiyor. Burada okuyucusuna bir sitemi var yazarın. Çünkü Atay yaşadığı dönemde (1970ler) okuyucuları tarafından anlaşılamamış. Öyle ki sağlığında hiçbir kitabının ikinci basımını görememiş yazar. Şu an ise Korkuyu Beklerken kitabı 40. basımını geçmiş durumda.Şimdilerde çok okunmasının ve anlaşılmasının sebebi, yazarın döneminin önünde olmasıdır bence. Kitabı okudum ve artık "ben de buradayım" diyorum.


Oğuz Atay'ın kitabı sekiz hikayeden oluşuyor.Hikayelerinde öne çıkan ortak temalar; yabancılaşma, yalnızlık ve umutsuzluk.Yazar bir olaydan çok marjinal kişilerin hayatlarını bize anlatmış.Her hikâyede marjinal bir kahraman karşımıza çıkıyor. Bu kahramanların topluma uyum sağlayamayan, yaşama tutunamayan ve yaşama yenilen küçük insanlar olduğunu görüyoruz.Kısaca yaşamda dikiş tutturamayan sekiz ayrı karakterin hikâyelerini okuyoruz.

Hikâyeleri genel olarak beğendim. Ama içlerinde en çok " Beyaz Mantolu Adam" hikâyesini sevdim. Bu hikâyenin kahramanı sessiz bir dilencidir ve hikâyede toplumun bireyi nasıl kuklalaştırdığı anlatılmaktadır. Kitaba adını veren " Korkuyu Beklerken" hikâyesi de çok güzeldi. Yazar kitabın en uzun hikâyesinde gölgesinden bile korkan bir adamı ironi ve mizahi bir dille çok başarılı bir şekilde anlatmış. Yine sevdiğim bir başka hikâyesi de
" Babama Mektup" adlı hikâyesiydi. Bu hikâyede kahraman ölmüş babasına bir mektup yazmıştır. Aslında hikâyedeki kahraman Oğuz Atay'ın kendisidir.

Oğuz Atay'ın kendine özgü mizahi bir üslubu var. Karamsarlık, umutsuzluk ve yalnızlık temalı hikâyelerinde bile bu mizahı çok rahat görebiliyoruz. Bu kitabındaki anlatımını da gayet akıcı buldum.

Oğuz Atay denilince akla "Tutunamayanlar" gelir. Bu da bence yazarın hak ettiğinden az okunmasını sağlayan bir etkendir. Çünkü okuyucular Atay'a bu kitapla başlayıp büyük bir hayal kırıklığına uğrar ve diğer kitaplarına da önyargılı olarak bakarlar. Benim de üniversite yıllarında ilk denemem bu kitabıyla olmuştu. Güzelim kitap aylarca benimle dolaşmaktan sefil oldu ve kitabı yarılayamadan bırakmak zorunda kaldım. Ama Oğuz Atay' a büyük bir saygım vardı ve büyük bir romancı olduğunu biliyordum. Kitabı anlayamadığım için kusuru kendimde gördüm. Şimdi anlıyorum ki, Tutunamayanlar yazarın en son okunması gereken kitabı. O yüzden Atay'a başlanması gereken en uygun eserin "Korkuyu Beklerken" olduğunu düşünüyorum.


Yazar eserlerini 1972-1975 yılları arasındaki kısa bir dönemde yazmış. Genç yaşta (43) ölmesiyle birlikte malesef yazamadığı eserler de doğmadan ölmüştür. Böyle bir yazarı genç yaşta kaybetmek edebiyatımız için büyük bir kayıptır.

Son olarak "Korkuyu Beklerken" kitabını kesinlikle tavsiye ediyorum.
202 syf.
·3 günde·9/10 puan
YouTube kitap kanalımda Oğuz Atay'ın hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/INZw0WFskak

"Hayatımın, başı ve sonu belliydi; hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıydım." Tutunamayanlar, Oğuz Atay

"Oğuz Atay okumaya direkt Tutunamayanlar'dan mı başlanmalı? Tehlikeli Oyunlar kitabı neden beni sarmadı? Oğuz Atay kitaplarını okumadan önce hangi kitapları okursam çok iyi bir altyapı olur?" şeklinde sorular soruyorsanız ve cevaplar arıyorsanız, şu an doğru incelemeyi okuyorsunuz demektir.

Aylardır hazırlamak istediğim ve uzun zamandır da araştırmalarımla birlikte düşünsel altyapısı için uğraştığım "Oğuz Atay kitapları okuma rehberi"me hoşgeldiniz. Bu inceleme yaklaşık olarak 10 kitabın, yüzlerce sayfanın ve sayısız içselleştirmenin ekranlarınıza bir öz olarak yansımasıdır.

Sadece 5-10 dakikanızı ayırıp bu incelemeyi sonuna kadar okuduğunuz takdirde belki de haftalarınızı alacak Oğuz Atay okumalarınızı daha bilinçli yapabilir ve Atay'ın dertlerini anlamlandırma konusunda iyi bir yol alabilirsiniz. Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için de bu incelemeyi paylaşabilirsiniz.

Bunları dedikten sonra ilk olarak "Neden okuma rehberini Korkuyu Beklerken kitabı incelemesi olarak yazıyorsun?" sorunuzu cevaplayayım. Çünkü arkadaşlar Korkuyu Beklerken kitabı bence Oğuz Atay için en uygun başlangıç noktasıdır. Eğer ki Oğuz Atay'ı bir yapboz olarak düşünmek ve ilk olarak bütün parçalarının yer aldığı bir kitabıyla onu tanımak isteseydik işte bence o bütün Atay parçalarının yer aldığı yapbozun adı kesinlikle Korkuyu Beklerken kitabı olurdu.

Ama yine de bütün bunlardan önce yapmanız gereken bence Dostoyevski'nin ve Kafka'nın en önemli kitaplarını okumuş olmak, Gonçarov'un Oblomov kitabını kesinlikle okumuş olmak, Shakespeare'in de Hamlet kitabını ve olmak ile olmamak arasındaki gidip gelişlerini kesinlikle anlamış olmaktır. Ayrıca bütün bunların yanısıra Yıldız Ecevit'in Ben Buradayım kitabını da yanınızda her zaman bir ilkyardım kiti misali bulundurarak Oğuz Atay kitapları serüveninizi çok daha zengin kılabilirsiniz.

Üstteki paragrafı şu yüzden yazdım: Dostoyevski'nin dertlerini anlamak Oğuz Atay'ın dertlerini anlamaktır. Raskolnikov'un bireysel bir çıkış yolu araması, aynı zamanda Selim'in bireysel bir çıkış yolu aramasıdır. Kafka'nın kitaplarını anlamak Oğuz Atay'ın kitaplarını anlamaktır. Josef K.'nın kendi davası uğruna bilinmezliğe sürüklenmesi, Hikmet'in, Coşkun'un, Turgut'un, Server'in her şeyi göze alıp kendi benliğine karşı savaş açmasıdır. Oblomov'un diğer insanlarda görmekten sıkıldığı küçük ihtiras oyunlarını, arkadan çekiştirmeleri ve falanca filancanın bir şeyi satın almasını eleştirmesini anlamak, Oğuz Atay'ın karakterindeki parçaların büyük çoğunluğunu anlamak demektir. Elbette bu yazdığım yazarları okumadan da Oğuz Atay serüvenine giriş yapabilirsiniz, fakat bence böyle bir okuma serüveni her zaman eksik bir serüven olarak kalmaya yazgılıdır.

Her zaman dediğim gibi, bir yazarın okuduğu yazarları okumak o yazarın kitaplarını daha iyi anlamak açısından inanılmaz faydalı bir eylemdir. Ama yine de Camus ve Kafka okuma rehberlerini hazırlarken de söylediğim gibi, dönemin siyasi zihniyetinden başlayarak yazarın yaşadığı aileye ve daha sonra da yazarın psikolojisine kadar inilebilecek genelden özele doğru yapabileceğiniz bir düşünce perspektifiyle bütün yazarların kitaplarını çok daha geniş değerlendirebilir ve kitaplardaki anahtar noktaları kaçırmamış olursunuz diye düşünüyorum.

Mesela, "Oğuz Atay'ın yaşadığı siyasi dönem nasıl bir dönemdi?" diye kendimize bir soru sorarsak, Ben Buradayım kitabının 80. sayfasında bu sorumuzun "Gittikçe yoğunlaşan soğuk savaşın Türkiye’yi çemberlediği, hoşgörüsüzlüğün artarak resmi baskı ve şiddete yöneldiği dönemdi. Özellikle Demokrat Parti iktidarının siyaset ağalarının gerici politikalarının devleti kullanarak topluma dayatıldığı günlerdi. Diğer her düşünce yalıtılıp, yıldırılıp sindirilmek isteniyordu.” şeklinde cevaplandığını görebiliyoruz. İşte bu "diğer her düşünce" kısmı da zaten bir zamanlar Oğuz Atay'ın içerisinde bulunduğu Marksizm zamanlarına, aydınlık statüsüne ve bunlara karşı geliştirdiği ironi ve eleştirilerin kitaplarında yer almasına kadar götürüyor bizi.

Mesela, "Oğuz Atay'ın içinde bulunduğu aile nasıl bir aileydi?" diye kendimize daha özele indirgenmiş bir soru sorarsak, Oğuz Atay'ın babasının Kastamonulu bir Anadolu insanı ve annesinin de İstanbul hanımefendisi Batılı bir kent kadını olduğunu öğrenebiliyoruz. Ne kadar da Kafka'nın babası ve annesinin özellikleriyle uyum sağlayan bir aile yapısı! Bu soruları kendimize sorduktan sonra da zaten Oğuz Atay'ın hangi kitaplarında ailesinden beri gelen bu Doğu-Batı çıkmazlarına yer verdiğini, hangi kitaplarında Demokrat Parti zamanında çıkış yolu arayan insanların neler düşündüğünü daha rahat anlayabilecek bir konuma gelebiliyorsunuz.

Dostoyevski'nin ilk kitabı olan İnsancıklar'dan Karamazov Kardeşler'e gelene kadar bireysel insan Makar'dan, evrensel bir üçlü "Ivan-Dimitri-Alyoşa"ya evrimleşildiğini çok rahat gözlemleyebiliyoruz. Bu durumun bir benzerini Oğuz Atay için de düşünürsek Korkuyu Beklerken'de başlayan bireyselliğin, Eylembilim ve tamamlayamadan öldüğü Türkiye'nin Ruhu kitaplarına gelene kadar dönüşmeye başlayan bir Türk halkı bilinci oluşturma ve toplumsallığa doğru gittiğini görebiliriz. İşte tam olarak bu devinimi anlamak için Oğuz Atay'a Korkuyu Beklerken kitabından başlamak oldukça önemlidir bence.

Nedir korku? "Korku, bir belirsizlik karşısında tehdit algısı ile tetiklenen, rahatsız edici ve olumsuz bir his." şeklinde tanımlanmış sözlükte. Hmm, güzel. Buradan çıkış yaparak kendimize bir yol belirleyebiliriz.

Kitabın ilk öyküsü olan Beyaz Mantolu Adam öyküsünün ilk cümlesi bize zaten ilk yumruğu atıyor:
“Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı.” (s. 11)

Dönemin siyasi zihniyetini bir tehdit algısı olarak görüp korkmak, insan topluluğundan korkmak, bir süre sonra başarıdan bile korkar hale getirilmek... Bütün bunlara rağmen varoluş kelimesinin İngilizce'si olan "existence" kelimesinin kökeninde "ex" yani dışlanmak olması. İnsanın kendi içsel benliğine dönebilmesi ve var olabilmesi için ilk önce toplumundan dışlanması, sonra başarısız olduğunu hissetmesi ve anca bu sayede benlik bilincinin arayışında olabilmesi... İşte bu yüzden Oğuz Atay'a Korkuyu Beklerken kitabından başlamalısınız.

Unutulan öyküsündeki tavan arası kasvetinin Kafka kitaplarını ve Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar kitabında kabuğuna sıkışmış insan olan Yeraltı Adamı'nı hatırlatması. Korkuyu Beklerken öyküsünde Ubor Metenga adlı bilinmeyen bir dille yazılmış mektubun peşinden koşacak kadar bile idealsiz, arayışsız olmak ve böylece insanın bilinmez olanı aramak istemesinin anlatılması, Kafka'nın Dava'sını hatırlatması. Oğuz Atay'ın kendi hayatında da çelişkiye düştüğü gibi somutluk ile soyutluk arasındaki gidiş gelişlerini görebilmemiz... İşte bu yüzden Oğuz Atay'a Korkuyu Beklerken kitabından başlamalısınız.

Bir Mektup öyküsündeki karakterin kendisine bir tutamak aramak istemesi ve arkadaş arayışları, Ne Evet Ne Hayır öyküsündeki dert köşesi, Tahta At öyküsündeki Türkiyedeki estetiğin bozulması eleştirilerinin bize Oğuz Atay'ın mühendislik zamanlarında maruz kaldığı zorlukları hatırlatması, Oğuz Atay'ın kitaplarını bir son öğrenme kaygısıyla değil, ortasını kaçırmama ve süreç kaygısıyla okumamız gerekliliğinin farkına varmamız... Aynı hayatın başı ve sonunun belli oluşu ama ortasını kaçırmamamız gerekliliği gibi. İşte bu yüzden Oğuz Atay'a Korkuyu Beklerken kitabından başlamalısınız.

Babama Mektup'daki Atay'ın babasıyla her ne kadar ters düşmesine rağmen onunla uzlaşmaya çalışması ve Kafka'nın Babaya Mektup'una bir selam çakması, Demiryolu Hikayecileri'nde “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diyerek bizi anlamaya ve "Ben de buradayım Oğuzcuğum Atay!" demeye çağırması, kitabın neredeyse her sayfasından kopup gelen ve diğer kitaplarında da pek çok şekilde görebildiğimiz ironiler, iç hesaplaşmalar, iç diyaloglar, aydın eleştirileri, tutunamayanlık ve Oğuz Atay yapbozunun bütün parçalarının bu kitapta bulunuyor olması... İşte bu yüzden Oğuz Atay'a Korkuyu Beklerken kitabından başlamalısınız.

İsterseniz bütün bu yazdıklarımı ve diğer detayları bir video olarak da izleyebilirsiniz: https://youtu.be/INZw0WFskak

“Aşırı tutkulu bir Oğuz Atay hayranı olmak istiyorum ve bütün kitaplarını okumak istiyorum” okuma sırası bence şöyle olmalı:
- Yıldız Ecevit'in Ben Buradayım kitabından öncelikle biyografik kısımlar okunmalı. Daha sonra da alttaki kitaplar okundukça bu kitaptan paralel okumalar yapılarak devam edilmeli bence.
- Korkuyu Beklerken
- Tutunamayanlar
- Oyunlarla Yaşayanlar
- Tehlikeli Oyunlar
- Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan
- Eylembilim
- Günlük

Daha çok okurun bu rehberden faydalanabilmesi için bu iletiyi paylaşabilirsiniz. Keyifli ve Oğuz Atay'ın tutunamadığı şeyler arasındaki tehlikeli oyunlarınızın ihtimallerini daha çok keşfetmeye yakınlaşabileceğiniz, oyunlarla yaşadığınız ve korkularınızı beklerken bu arada kendinizi de unutmadığınız meraklı okumalar dilerim.
202 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
İşyerindeydim, nöbette, yalnızdım, öyle umdum en azından. Çayımı koydum, dikkatimi toplamaya çalıştım, yazarla baş başa kalayım diye. Oğuz Atay’ın öykü kitabını bu akşam bitiririm diye düşünmüştüm. Ya da bir ara aklıma öyle gelmiş sonra vazgeçmiş olabilirim. Emin değilim okuyorum sadece...

Şimdi anladım, aslında bu kitapla başlamak lazımdı Atay’ı tanımaya. Böyle parça parça öykülerle alışmak iyi bir fikir olabilirdi. Öyle birden adı çok duyulmuş diye Tutunamayanlar'dan başlayınca doz aşımı oluyor bir çok okur için. En çok yarım bırakılanlar listesine girmenin bir nedeni olmalı. Beynin çalışmasına ya da çalışmamasına, ya da ara sıra çalışıp çalışmamasına bir ön hazırlık olurdu böylece. Yoksa karışıyor hepsi birbirine. Sorarlarsa okudum diye hava atmak yetmiyor ki! Birkaç kelime söyleyecek kadar anlamak lazım. Tam olarak anlayamayız da zaten, en azından hayata şuradan bakıyor, iddiaları, söylemek istedikleri bunlardır falan diyebilmek yani. Biraz da şöyle metafordan, kullandığı veya kullanmadığı cümle yapıları, eksik bıraktığı şeylerden bahsedebilsek, okumuş gibi görünebiliriz en azından. Hiç kimse başkasından fazla biliyor değil nasılsa, elime yüzüme bulaştırmadan biliyormuş gibi bahsedebilsem, suyun derinliğini görmeden kimse gelmez peşimden zaten, onlar da anlamamış gibi görünmek istemez, haklı derler belki…

Kitabın adı “Korkuyu Beklerken”. İç dünyasını okurlarına gösterirken alışılmadık bir cesaret gösteren, noktalama işaretleri ve cümle yapılarındaki kalıpları elinin tersiyle iterken anlaşılmamayı bile göze alan bir yazarın korkularını okuyoruz. O halde sakin kafayla okuyarak anlamaya çalışayım istedim, en azından yazacak kadar. Arkadaşım gelip yanıma oturana, Oğuz Atay’ın kitabını görene kadar. Çok ilgiliydi yazara karşı, anlamış görünmek istiyordu, suyun ortalarına kadar onu getirip bırakabilirdim. Sevdiğim bir kişi olmasa yapabilirdim de. Ama Oğuz Atay kızar belki dedim. Canım insanlara yapmayın bunları, bize yaptılar, neler yazdırdılar demesin istedim. Biraz konuşmak iyi geliyor bazen, biraz ama, çok değil. Madem çayımızı içtik, okumaya devam etmek istiyorum. Bu da direk söylenmez ki, ara sıra telefona bakar gibi, bazen tavana kafamızı dikip bir noktayı inceler gibi yapsam veya koltuktaki oturuşumu değiştirsem ara sıra, çok fazla değil ama, fazla olursa saygısızlık olur çünkü. Sen de biraz anlayış göstersen iyi olmaz mı, kitabı anlamaya çalışacağım daha, anlamış gibi yapıp bir şeyler yazacağım. Bir çay daha içmek ister misin? Sonra mı, yine gel, beklerim mutlaka. Şimdilik yalnız bırak beni, çok fazla değil ama. Kendimle yalnız kaldığım zaman anlaşamıyorum. Daha zor oluyor hatta başkalarıyla anlaşmaktan, korkularım var benim başkalarınınkine fazla benzemeyen. Söylemiştim sanırım daha önce, tekrara düşmek istemem. Hatta düşmenin hiçbir türlüsü kimsenin başına gelsin istemem. Hiçbir şey yapmadan durarak saklanarak, konuşmayarak hallolmuyor hiçbir şey. Konuşarak da…

Yalnızım şimdi, çok zaman olduğu gibi. Oğuz Atay’ın resmine bakarak okumaya başlıyorum. Bir kedi geldi camıma, bizim kedimiz diyemem. Bizim sık gördüğümüz kedi, veya bize en sık gelen kedi diyebiliriz. Her neyse, camın karşısından bana dik dik bakıyordu. Cam gibi gözleri vardı, bana bakarken kaçırmadı hiç onları, dik dik baktı hem de. İçeri giremezdi, korkmadım bu yüzden. Kulağının birini net bir hareketle oynattı, diğeri yerinden kıpırdamadı bile. Bunu nasıl yaptığını anlamadım, ama anlamadığım çok fazla belli olmasın diye okumaya devam ettim.

İlk hikâyeyi bitirmiştim bu arada. Gogol’un paltosu gibi bir şeydi sanırım. “Beyaz mantolu adam”. Böyle hikâye adı mı olur Allah aşkına. Hem de kadın mantosu alıp giyer mi insan, kıyafet değil önemli olan, hikâyenin sonuna gelmiş adam. Bu son hayra alamet değil, konuşmuyor kimseyle, herkese dert olmuş onun susması. Susuyorsa bir bit yeniği olmalı bu işte. Anladım ne demek istediğini. Oğuz Atay okuruyuz biz çünkü. Sorarlarsa cevabımı bile hazırladım. “Çok beğeniyorum Oğuz Atay’ı, varoluş sancısını iç monologlarla o kadar güzel yansıtıyor ki,” evet evet böyle derim zor durumda kalırsam. Zor durum, hep durduğum durum aslında, bir şey söylemek zorunda kalırsam yani, anlatırım elbette. O kadar kitabını okuduk sonuçta…

Bir başka hikâyemiz “Unutulan,” tavan arasında. Hikâye ama masal değil, fark var arada. Gönderilmemiş, yazılmış oysa. Albümlerin içinde kalan, çekilmeyen resimlerin, yarım kalanlar arasında unutulan, unutulmayan belki de. Bizimle beraber orada kalan. Beş Katlı Evin Altıncı Katı gibi bizimle gelen peşimizden. Bir replik vardır bu kitabın oyununda hiç aklımdan çıkmayan:
- Neden sürekli beni takip ediyorsun?
- Hayır, ben takip etmiyorum, sen beni her yere yanında götürüyorsun.
İşte bunu da sıkıştırdık araya, söylemesem olmazdı, laf olsun diye değil anlattıklarımız…
Unutan unuttuğunu sanıyor, unutulanın haberi olmadan unutulmuyor işte. Yanınızda götürüyorsunuz her yere, haberiniz bile yok. Madem ki yok, çıkmayın tavan arasına, benden söylemesi…

Bir sonraki öykü, kitabın adıydı, tekrar bahsetmeyelim şimdi ondan, kedi geldi tekrar cama, kulağını tek oynatma söylemiştim, çay içmem lazımdı zaten, yarım kaldı bardağım, hep aynı bardakla içiyorum, bu kadar istikrarlıyım yani, hep aynı yerde oturuyorum, zaten hep oturuyorum. Hava soğuk, hasta olmasak bari.

Nerede kalmıştık, kedi gelmişti, yok burayı geçmiştik. “Mektup” hikâyesindeydik. Yazıldığına göre bir yere varmak istiyor demek ki. O kadar uzun bir mektuptu ki, bir ara hiç bitmeyecek sandım. Daha uzun yazmak isterdim diyor hem de, yazmamış yine de, bu kadar uzun ne anlatılabilir mektupla? Bir hayat hikayesi mektuba sığar mı, sığmış işte! Aslında ne anlatmak istediğinden çok emin değil gibi geldi bana. Yani hepimizin, her zaman yaşadığımız gibi. Belki onu anlatmak istemiş olabilir. Tamam, ben de öyle derim o zaman: “Hiçbir şey anlatmamak suretiyle ne kadar çok şey anlatıyor,” derim. Evet iyi oldu bu, karışık olunca daha iyi oluyor, anlaşılmasa bile belli olmuyor çünkü…

Geçtik mi bir sonraki hikâyeye, "Ne evet ne hayır," biraz geçtik, biraz geçmedik. Ciddi ciddi okuyoruz şurada, yani ne kadar ciddi olunabilirse o kadar! Yazarımız bu defada bir gazetede gönül doktoru oluyor. Doktor dediysek, sık karşılaşılan sorulara sıradan cevap verilmesi istenir ya hani, öyle yani. Yok yine değil, Oğuz Atay'ca bir bakış göreceğiz bu kimsenin önemsemediği doktorluğa. Yazar insanı nasıl önemsiyorsa öyle anlatıyor bu hikayeyi de. Yazanın ne kadar çelişkileri varsa gözümüze sokar gibi seriyor orta yere. En azından mektuba yaptığı müdahalelerle kendine benzetiyor, çelişkileriyle, eksik bıraktığı veya abarttığı yönleriyle kendi kendine yazdığı mektup haline getiriyor onu. Artık bu Oğuz Atay mektubu olmuş diyoruz.

Sonra bir "Tahta at" bekler bizi Truva'dan kalan. Bir geri çekilme taktiğinin tarihe mal olmuş örneği gibi durur yurdumda. Onun için kurulan bir dernek de yurdumun özelliklerini taşır, Atay ironisiyle tanışmak için güzel bir örnektir bu hikaye. Tutunamayanlara götürebilecek kadar iddialıdır hatta. Gülmek, ağlamak veya hiç bir şey yapmamak arasında bırakır sizi. Gerisi ruh halinize kalmış. Hayata anlam katmak için bir dilekçe verilmesi gerekiyorsa, o da verilmiş ve zarf kapatılmıştır çünkü.
#60789763

Kitapta bu kadar mektuptan bahsedilmişken sonuncusunun babaya gönderilmesi, hem de ölümünden iki yıl sonra olunca, ciddileşecek demek ki, şimdi inişe geçebiliriz. Lütfen kemerlerinizi kontrol ediniz. Ciddiyet demişken, konunun hassasiyetinden ötürü söylüyoruz bunu elbette, yoksa ölüm ve mezarlıktan bahsederken bile ironi hakim hikâyeye, en azından kimin yazdığını anlamış oluyoruz. Oğuz Atay kafası veya Oğuz Atay gibi bakmaktan bahsediyoruz. "Dağılın! Kukla oynatmıyoruz burada. Acı çekiyoruz," derken neyi kastetmişse, bu hikayede görebiliriz, boş ve süslü bir ifade olmadığını…

Demiryolu hikayecileriyle bitiriyoruz kitabı. Buradaki karakterlerin hikaye yazma serüvenleri de bu sürecin ne kadar zor olduğunu yansıtır bize. Okuruyla dertleşir gibidir. İstasyonda satamadığı hikayelerine okurların sahip çıkmasını ister. Anlaşılmasının zor olacağını ve çıktığı yolun güç olduğunu bilir. Şöyle seslenir okurlarına:
"Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"

Okuyucu nerede? Kimi kitabın ortalarında bitirmeyle yarım bırakma arasında, bir çoğunun da gönlünde artık. Çünkü bir sonraki kitabını yarım bırakmazsanız iflah olmaz bir Atay okuru oldunuz demektir. Belki, "Oğuzcuğum, Ataycığım," bile dersiniz. Derneğimize hoşgeldiniz…
202 syf.
·Beğendi·10/10 puan
Oğuz Atay;her okuduğum kitabında daha çok sevdiğim,keşke daha çok yazabilseydi dediğim yazar.Anlaşılamamaktan duyduğu üzüntü okuduğum her kitabında içimi daha çok acıtıyor.Kendi duygu ve düşüncelerimi okuyorum bazen yazdıklarında,kendi kırılganlıklarımı görüyorum.Ne kadar güzel yazmış diyorum okurken defalarca hem içimden hem dışımdan.O umutsuzluğun yazarı değil aksine her şeye rağmen hep bir umudu var.Yalnızlığının derinliğini en yakın dostlarının bile farkedemediği güzel insan “Beni anlamıyorlardı zararı yok. Zaten beni daha kimler anlamadı”demiş bu kitabında öykülerinden birinde.
Oğuz Atay’la yıldızı barışmayanlar bir de öykülerini okuyun derim.
202 syf.
·9/10 puan
Uzun zamanlar popüleritesini koruyan yazarımızın diğer kitaplarını okumadım fakat bu kitabıyla şunu anlıyorum ki Oğuz Atay'ın kitaplarını alıp dümdüz okumak kendinize yapacağınız bir eziyet. Dümdüz olmaktan kastım içindeki kelime oyunlarını fark etmeden, verilen mesajları anlamadan, imgeleri sembolleri fark etmeden bir okuma yaparsanız ve hikayelerin sonuca varmasını beklerseniz ya da sürükleyici falan olması gibi bir beklentiniz varsa hiç okumayın da yarım bıraktığınız kitaplara bir yenisi daha eklenmesin. Ha birde Oğuz Atay'ın dilinin ağır olduğunu duymuştum. Kesinlikle ağır bir dil yok sadece adamın düşüncelerini, yazdığı şey ile anlatmak istediği şeyin arasında bağlantı kuramayan okuyucuları var. Bunun dışında farklı hikâyelerden oluşan eserde en çok "Unutulan" hikâyesini beğendim, okurken böyle bi içim buruklaştı, kendimi kadının yerine koydum ama benim tavanarasındaki sevgilim sağ olmasına rağmen kalbi yerinde yoktu, bu yüzdendir şanslı kadınmış da dedim kendi kendime. Diğer hikâyeleri de gayet güzeldi ve çok iyi diyebileceğiniz sözler vardı. Velhasıl kelam öyle bir şeyler yazmak istedim işte, iyi okumalar dilerim.
202 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Yalnızlığın karanlık yansıması deyince akla ilk gelen isim, çok erken gidenlerden bir güzel adam, duyguların soyut hâllerine somut şekiller veren Oğuz Atay.

Öykü yazmanın roman yazmaktan daha zor olduğunu düşünenlerdenim; zira kısa pasajlarda, işlenen konuyu istenen duygular ile aktarmak büyük maharet istiyor. Atay'ımız da işte bu ustalardan birisi.

Korkuyu Beklerken, yedi adet kısa, kitaba ismini veren bir adet de uzun öyküden oluşuyor. Hani diyorum ya duyguların pîrîdir Atay, işte bu düşünceme dayanarak, kitabını haddim olmayarak incelerken ben de öykülerde karşıma geçip dikilen, bana sessiz çığlıklar eşliğinde bir şeyler anlatmaya çalışan duyguları kendimce aktarayım. Konudan çok duyguların kitabı olduğuna inandığım için elbette...

Şimdi biraz yürüyelim ve önümüze çıkan duyguları anlamaya çalışalım.

İlk durakta karşımıza bir BEYAZ MANTOLU ADAM çıkıyor. Hani mantosuna bakınca böylesi biri kolay kolay çıkmaz dediklerimizden, ama o aslında herkestir, her yerdedir, bizim gibidir. Hani ufacık bir isteğinin bile türlü kılıflara sokulup, uygunsuz olduğuna inandırılmaya çalışılan, hani o çokbilmişleri bir türlü anlayamayan adam. Kendisine dayatılan her türlü görevi yine dayatanların belirlediği karşılık ile yapan, gitmek istediği an bile gitme mücadelesi vermek zorunda olan, gitmeyi başardığında yine toplumun kendisini garipsediği ve ne yapmak istediğinin ya da esasında ne istediğinin sorulmadığı ve sadece türlü yargılar ile itham edildiği insan rolü. Hani kimseye zarar vermediği halde toplum tarafından sadece farklı olduğu için zararlı olabilme ihtimali yaratılıp ve zararlı olduğu hükmüne varılarak yargılanan ve cezası kesilen insan. Ve kendisi için yalnızca kendi iradesinde işleyen tek şeyi yapmayı özgürlük sayan insan. Kendini yok eden ve özgürlüğüne kendi eliyle kavuşan insan... İşte böyleleri öyle çoktur ve biz öylesine böyleyizdir ki, ne karşımızdaki bize, ne içimizdeki bize verdiğimiz zararı görebiliriz. İşte bu yüzden Beyaz Mantolu Adamları öldüren daima bizizdir...

İkinci durağımız UNUTULAN insan, unutulan insanlar, unutulan biz. Bilirsiniz bazen birileri girer hayatımıza, renk katar, huzur verir, neşe verir, acı verir, sonra çıkar gider. Ya da bazen biz birilerinin hayatına girer, o hayatı önce yaşanılır kılar sonra darmadağın eder, çeker gideriz hiç ardımıza bakmadan. Hiç sormayız kendimize, benden sonra kaldığı yerden eksiksiz devam edebiliyor mu, pür neşe eğlenip gülüp coşuyor mu yoksa acı çekip dağılıyor, uzaklaşıyor, tükeniyor mu diye. Unuturuz... Ama hep nasılsa "yaşıyor" deriz. Alışır... geçer gider... alışır... deriz. Ama her şeyi doğru düşünemediğimizi bir türlü düşünemeyiz. Bazen alışamaz terk ettiğimiz işte. Bazen bizden daha hassastır ama bizim çekip gittiğimiz gibi basitçe değil de, bizden daha cesurca çeker gider... Anlayamayız... Fark edemeyiz... Ama biz hala yaşıyor zannederiz...

Evet şimdi karşımızda üçüncü bir durak var. En yoğun duyguların nemli tahta oturaklarda büzüşüp bekleştiği... KORKUYU BEKLERKEN belki de korkuyu kendi kendine yarattığını bilmeden bekleyen türlü duygular. Hepimiz bazen bu duyguların birkaçını ya da en şanssız olanımız hepsini birden sırtlar ve yaşamaya çalışır. Hepimiz durağan hayatımızın belli dönemlerinde amaçsız hissederiz kendimizi. Neden buradayım, neden bu insanlarla beraberim, neden istemediğim bunca işi yapıyorum gibisinden sorular sorarız kendimize. Ümitsizce cevaplar ararız, bulamayız ve hiçbir değişiklik yapmadan bu monotonluğu sürdürürüz. Yalnızlığımızı fark ederiz bu esnada. Yalnızlığı seçtim derken bile aslında yalnız olmak istemediğimizi fark ederiz. Bu sefer neden sorusunu bu sorunumuza yönlendiririz. O zaman anlarız ki biz esasında sevmeyi başaramamışız, belki de hiç öğrenmemişiz, öğretilmedi bize. Ya da belki sorunun özünde kendimizi tanımıyor, tanımlayamıyor, kendimiz olmayı başaramıyor oluşumuz yatıyordur. Bunlar aklımıza geldikçe daha hissiz, duygusuz, duyarsız, faydasız hissederiz. Koca bir yokluk ya da hiç var olmamışlık düşüncesi sarar zihnimizi. Delirir, çıldırırız. Kendimizi değerli hissetmek zorunda olduğumuza kanaat getirip farklı bir şeyler yapmaya çalışırız. Farklı pek çok şey dener ve nihayetinde hepsinde başarısız oluruz. Bir türlü anlam veremeyiz neden böyle olduğuna ve tekrar sorgulama sürecine gireriz. Yine ve yeniden... Bu kararsız, endişeli, sorumluluktan gerçek anlamda kaçan kişiliğimiz neyden besleniyor diye kanepelerin altına, dolapların içine, kitap raflarının arasına bakarken buluveririz. İşte ordadır. Güzel şeyleri beklediğimiz, geleceğini umduğumuz, ulaşamayınca hayal kırıklığına uğradığımız her şeyin sebebi o iki kalın kitabın arasına sıkışmıştır... İşte orda... Korku... Biz hayatımız boyunca bir şeylerden korkmuşuzdur. Tıpkı öyküdeki "kahramanımız" gibi...

Yolumuza devam edelim. Orda dördüncü durakta bir şey bizi bekliyor. Nedir o? A evet. BİR MEKTUP. Açıp baktım içine neler yazıyor diye, yine bizi buldum satır aralarında. Hani olur ya bazen, kendimizi yeteri kadar değerli görmediğimiz zamanlarda hayatımıza da ancak bizim kadar değere sahip birini ya da birilerini alırız. Özellikle de aşk konusunda, layık olduğumuza inandığımız seviyede bir kişiyi. Ve içten içe bilsek de fark etmemiş gibi davranırız, bu süreci yaşarken karşımızdakine kendini değersiz hissettirdiğimizi. Ve onun değersizliğinde kendi değerimizi görürüz. "Daha fazlasını istemeye hakkım var mı?" sorusu ışıklar içinde simsiyah harfler ile içine çeker karanlığımızı, daha da büyüyerek. Ve bunları kendimize itiraf ettiğimiz zaman bir başkası ile de dertleşmek ve içimizdekileri kusmak isteriz tüm sefilliği ile. Bir çeşit günah çıkarma eylemi gibi daha da küçültürüz kendimizi. Bir parçacık değerimizi un ufak ederiz hırsla. Kendimizden hırsımızı alana kadar konuşuruz, konuştukça alçalırız, alçaldıkça daha çok konuşuruz. Sonra bizden daha değerli olduğunu düşündüğümüz, kişiliğine, görüntüsüne, hayatına, zevklerine hayranlık duyduğumuz birini taklit etmeye ona benzemeye çalışarak değerimizi yükseltmeye çalışırız ama çok sürmez. Kısa bir süre sonra "O" olmadığımızı ve olamayacağımızı anlayarak kendimize geri döneriz. Üstelik bu deneyim sonrası özgüvenimiz bir kat daha yıkılmıştır. Sonra biri çıkar, kendi hayatımızda en değerlinin "biz" olduğumuzu, kendimizi yok saymanın hatalı olduğunu, herkes gibi olduğumuzu falan söyler ama inanmayız. O söyledikçe biz tersini ispatlamak için uğraşırız. O daha çok söyledikçe anlarız ki aslında o da değersizliğimiz konusunda bizimle aynı fikirdedir sadece bu "sen değerlisin" oyunundan zevk alıyordur. Ya da belki bizdeki değersizliği gördükçe kendindeki yüksek değeri damarlarında hissediyordur sıcacık. İşte o zaman bunu anlarız ya da sadece hissederiz ve uzaklaşırız iyi görünenden ve de yaklaşırız kendimize bir parça daha...

Şimdi de geldik beşinci durağımıza. Birileri var orada. NE EVET NE HAYIR diyor muallakta bırakıyor bizi. En sevmediğim insan özelliklerinden birisidir bu. Kararsız ve tutarsız davranır, anlamayız ne istiyor ne istemiyor bir türlü. Ama kimileri de vardır nettir, ne istiyorsa tek cümlesi ile anlatır bize bunu. İşte böyle harbi insanlar ile karşılaşırız bazen. Aslında saygı duymamız gerektiğini düşünürüz, fakat tam tersini yaparız niyeyse. O insanlar öyle sever öyle aşık olur ki saygı duyulmayacak kadar küçültür kendini. Aşklarına karşılık alamadıkları gibi net şekilde red de edilmezler. İşte bu yüzden ısrarla istemeye devam ederler. Uzaktan bakar alay ederiz, bu kadar da olmaz deriz, inanmayız belki, belki aptallık sayar belki boşluk diye değerlendiririz onun yaptıklarını. Ama belki de biz o kadar sevemediğimiz için kıskanıyoruzdur ne dersiniz? Kıskanırız da bu duygumuzu yok saymak için küçümsemeyi seçeriz belki de. Keşke onlar gibi net olabilsek biz de değil mi?..

Geldik mi altıncı durağa? Ne var burada diye bakınırken şehir meydanında koskoca bir TAHTA AT gözümüze çarpar. O kadar özensiz, tarihin o pırıltılı Truva Destanına hakaret niteliğinde bilgisizce ve estetikten o denli uzaktır ki çarpmakla kalmaz sarsar bizi bu at. İsteriz ki layıkı ile yükselsin bu "eser" meydanlarda. İsteriz ki tarih bilgisini doğru şekilde yansıtsın, bakıldığında kendisinde çeşit çeşit kusurlar bulunmasın da her gören hayran kalsın. İsteriz yapılan her iş en doğru şekilde yapılsın. Paraya ve modaya kurban edilmesin. Birilerinin amaçsız buyrukları yüzünden tarihî, edebî, sanatsal ve kültürel değerlerimiz yerle yeksan edilmesin. Korunsun, değerlensin, yüceltilsin... Ama olmaz işte. Yanlış ellerde heba olur. Bunları görünce dayanamayız. Öz değerlerimize olan saygımız ve bağlılığımız bizi harekete geçirir. Bir şeyleri düzeltmek için kendimizi hiçe sayar mücadele ederiz. İsteriz ki Tanrı bu doğru yolda benim yardımcım olsun, ama o da bize sırt çevirir. Gider onların yardımcısı olur, onları çarpık yollarında muvaffak eder tıpkı öyküdeki kahramanımızın dediği gibi. Vaz geçmeyiz, bulabildiğimiz bir avuç destekçi ile başlarız mücadeleye. Direniriz. Engelleniriz. Yine direniriz. Alıkoyuluruz. Ama eğer inanmış isek vaz geçmeyiz. Direnmeye ve mücadele etmeye devam ederiz... Ve görüyorsunuz işte biz hala direniyoruz...

Yaklaştık sona doğru. Yedinci duraktaki biz, BABAMA MEKTUP yazıyorum diyor.
-Ama babamız öldü.
-Olsun ölüye mektup yazılmaz demedi ki kimse bize.
-Tamam o zaman yazalım. Ama önce düşünelim. Biz hayatımız boyunca sadece kendimiz olabilir miyiz? Olamayız galiba. En çok tenkit ettiğimiz, şiddetle karşı çıktığımız özelliklerin zamanla bizim ruhumuza ve davranışlarımıza işlediğini geç yaşlarda fark ederiz. İlk başta kabullenemeyiz ama bir süre sonra bunları haz ile benimsemiş olduğumuzu şaşkınlık ile görürüz. Karşı çıktığımız kişiler ile yeteri kadar hesaplaşamadığımıza inandığımız vakit, onlarla ölünce bile hesabı sürdürmeye ve savaşmaya devam ederiz. Bunu yaparken de esasında bizi zincirleyen savaş sebeplerimiz ve kendimiz ile hesaplaştığımızı bilmeyiz. Fakat bunu fark ettiğimiz zaman sebebi de apaçık karşımızda buluruz. Derinlere yerleşen, kemikleşmiş sevginin doğurduğu özlem duygusudur bu. Sonra her şeyi bir kenara fırlatırız. Biriktirilen bilgiler, sorgulamalar, analizler, sentezler, tümevarımlar, beğenmeler, beğenmemeler, yargıya varmalar, tüm yargıları reddetmeler hepsini bir çuvala koyar ve uçurumdan aşağı yuvarlarız. İşte o andan sonra savaştığımız kişinin yoluna düşeriz, emin ve yavaş adımlarla yol alırız, huzura döneriz, yani en basit olana. O en çok tenkit ettiğimiz basitliğe...

Geldik işte bak. Evet işte burası son durak. Sekizinci durak bir tren istasyonunda bekliyor bizleri. Ve orda birkaç kişi var ellerinde bir takım sayfalar olan. Tanır mısınız onları? DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ onlar. Hani gelen geçen trenlerdeki "üst perde" yolculara kendi yazdıkları minik hikâyeleri satarak hayatlarını kazanmaya çalışan. Hani pek çok zorlu hayat savaşçıları gibi itilip kakılan, kendilerine bile faydaları yokken onlardan fayda sağlamaya çalışan akbabalar ile mücadele eden, hani kendi yalnızlıkları ile bir diğerinin yalnızlığını birbirine yoldaş eden, kendinde olmayanı bile merhametine katık edip paylaşan, günden güne çaresizlik ile ümitsizlik bataklığına saplanan, her fırsatta değersizleştirilip yok sayılan, sanki bir duman gibi bir an var bir an yok olan, ama tüm bunlara rağmen sanatından vaz geçmeyen insanlar. Sahi görüyor muyuz onları? Destek oluyor muyuz? Ya da en basitinden, kendimizi değerli hissetmek adına onlara zulüm etmiyor muyuz yani? Görmüyoruz işte, yanlarından geçip gidiyoruz ve gün geliyor göremediğimiz bu insanlar anlaşılamamanın içine çektiği karanlık çıkmaza inatla savrulup yok olup gidiyor. Ve biz arkalarından el bile sallamıyoruz...

Peki şimdi ne yapacağız? Bitti mi yolculuk? Son durağa geldiğimize göre ulaşmak istediğimiz yere de gelmiş olmamız gerekiyor değil mi? Ama bir yanlışlık var. Hani nerde ağaçlar, rengârenk çiçekler, berrak suların şırıldadığı dereler, hani gülen yüzlü güzel huylu insanlar, hani nerde renkli balonlar ile kahkaha atan çocuklar? Yoklar... O hâlde yola devam...

-Pardon bu tren hangi yöne gidiyor?
-Aynı yöne...
202 syf.
Yaşamda dikiş tutturamayan 8 kişinin birbirinden sarsıcı hikayeleri...
Beni en çok yaralayan “Beyaz Mantolu Adam” oldu. Kalbimin bir köşesinde hep acısını taşıyacağım karakterlere bir yenisi daha eklendi. Önsözde karakterlerin anlatıldığı kısmı alıntılayarak sonlandırıyorum:
“Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı.” tümceleriyle başlıyor “Beyaz Mantolu Adam” öyküsü. Yalnızlık ve başarısızlık ortak yazgısıdır öykü kahramanlarının. Bu kişiler aydın olsalar da olmasalar da “genellikle belirsiz bir isyan halinde”dirler. Çevrenin onlara tahmil ettiği koşulları kabul etmemekte direnmekte, ama ne yapacaklarını bilememektedirler. Bilmeleri için gerekli bilgi ve algılama gereçlerinden, daha önemlisi toplumsal ortamdan yoksunlar. Örneğin kahramanlardan biri “kendini ifade”, “eşya ile münasebetini tayin”, “kainattaki yerini tespit”te zorluk çekmektedir. Ancak böylesine zorlu bir sorunla karşılaşmasının nedeni bu tür soruları sorabilmiş olmasıdır. Aymazlık, kayıtsızlık içinde yaşamaktansa kendi kendini sigaya çekecek yürekliliği gösterebilmiş olmasıdır. Gelgelelim ne kendisi ne de çevresi bu sorulara yanıt bulabilecek gelişmişlik ya da yetişmişlik düzeyine erişmiştir.”

“Çaresizlik kendi kendini aşamamanın, durumunu değiştirememenin çaresizliğidir. Oğuz Atay’ın yazdıklarında okura yönelik iletiler aranıyorsa, biri bu noktada bulunabilir: kendi kendimizi aşmak, bunun için de kendi kendimizle hesaplaşmakla işe başlamak zorundayız.”
202 syf.
·Beğendi·10/10 puan
En az bir Tutunamayanlar kadar ilgi görmesini beklediğim kitap. Her öykü başlı başına bir roman olurmuş dedim. Kitabın kendi ismini taşıyan öyküde bunalırsınız belki ama bu karakteri hayatınızın geri kalanında unutamazsınız, hele ki garip evhamlara düştüğünüzde gizli mezhepler aklınıza gelir . Kitabın en sevdiğim öyküsü, Ne Evet Ne Hayır. Beklenmedik bir şekilde mizahi bir öykü, belki de mizah amaçlanmamıştır ama ne zaman canım sıkılsa bir iki satır okur gülerim açıkça mertçe Türkçe :)
202 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Oğuz Atay'ın bir serisiyle karşınızdayımm. Oğuz Atay'ın dilini çözemeyenler kitaplarının ağır ve anlaşılmaz olduğunu dile getirir. Oysaki karışık cümlelerinin sebebinin tamamen düşünceleriyle vermiş olduğu savaştan dolayı olduğunu düşünüyorum. Anlık ruh halinin ve duygu değişimine sahip olan insanların ( kendimden çok iyi biliyorum bu durumu) cümleleri de karışık ama derin olur.
Düşüncesiyle vermiş olduğu savaştan dolayı kızgınlığı o kadar belli oluyor ki cümlelere, o an ki haline yardımcı olmak için çabalıyorsunuz. Sevmeyi bilmeyenler ve sevginin kıymetini bilmeyenlerle olan kızgınlığı, düşüncesiyle vermiş olduğu savaş, ülkenin durumu, gençliğin heba oluşuna olan isyanı bitmiyor asla.
Her kitapta mutlaka öğreneceğimiz çok şey vardır. O yüzden ben bu kitabı zevkle okudum. Okuyacaklar için şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Oğuz Atay
202 syf.
·3 günde
"Korkuyu Beklerken”, Oğuz ATAY’ın ilk okuduğum kitabı. Kitap sekiz kısa hikâyeden oluşuyor. Her bir hikâyede karamsar, umutsuz, yalnız, toplumdaki diğer insanlardan farklı ruh hallerindeki insanların iç dünyalarından örnekler var.

Kimi toplum dışına itilmiş, kimsesiz- sahipsiz kalmış, kimi bir şekilde hayatımıza girmiş, sonrasında unutup gittiğimiz, kimi kendi kendine oluşturduğu bir korku dünyasında yapayalnız kalan ya da yalnız kalmak için kendini bir korku dünyasına hapseden, kimi değer verilmeyi bekleyen, ufacık bir umuda sarılmış mutsuz, yalnız insanların hikayeleri…

Genel olarak, mutsuz ve hayata küsmüş insanların hikâyelerini anlattığından çok olumsuzluk yüklüyor insana ve bu yüzden okumak biraz yorucu. Yine de her bir hikâye ayrı bir tat bıraktı bende. İnsanın ruh dünyasındaki değişimler çok iyi anlatılmış, sanki kendi iç sesinizle konuşuyormuşsunuz gibi akıp gidiyor hikâyeler.

En çok “Ne evet ne hayır” adlı hikâyeyi okurken zorlandım ve bitmesi için sabırsızlandım diyebilirim. Hikâyenin anlatımında sık sık yapılan parantez içindeki açıklamalar beni yordu.

En beğendiğim hikâye, “Korkuyu beklerken”; beni en çok etkileyen ise belki yazarın kendi hikayesi olduğundan “Babama mektup” oldu.

Bu anlattıklarım gözümü korkuttu mu? Hayır. Tam tersi daha çok merak uyandırdı. Sonuç olarak, Bir daha Oğuz ATAY okur muyum? Kesinlikle evet. “Tehlikeli Oyunlar” ve “Tutunamayanlar” okuma listemde yerini aldı bile.

Merak edenlerin okumasını tavsiye ederim ve keyifli okumalar dilerim.
202 syf.
·3 günde·Puan vermedi
NOT : İç sesiyle konuşanlar için tavsiye edilir.

NOT : Bir çırpıda okunacak bir eser değildir. Hazmedilerek okunması yararınıza olacaktır.


Oğuz Atay'ın harika eserlerinden biri.
8 hikayeden oluşan bu kitapta ,
" Korkuyu beklerken " ve " Unutulan " hikayelerini beğeneceğinizden şüphem yok. Hikayelerde bulunan karakterler psikolojik olarak karamsar , moralsiz ve maddi manevi acı çeken kimselerdir. Çok güzel seslendirmelerde bulunmuş. Yaşanılan durumlarda içimizden söylediğimiz şeyleri hikayelerde sıkça uygulamış olması , eserin bizlere daha bir samimi yönünü gösteriyor. Anlatımı herkesin beğeneceği türden ancak vermek istediği mesajlar ise nereye çekerseniz oraya gidecektir. Bazı hikâyelerini detaycı olarak anlattığı için aynı yerlerin üstünden geçmiş olması durumu olabilir bu da okurken bunalıma sokabilir o an. Ki anlattığı hikâyeler de çok bir atraksiyon olmadığından bazı hikayeleri okurken zorlanma durumu olabilir sabırla okuyunuz. Bu kaliteli eseri okumak isteyenler veya düşünenler için kesinlikle tavsiye ederim. Keyifli okumalar dilerim.
İşte savaşmadan yenilmiştim. Fakat zararı yoktu: Bütün korkaklar gibi hem ölüyordum, hem diriliyordum. Onyüzbin canlı olmuştum.
Acaba iyi bir şey olacak mı? Hayır, dedim kendime. İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. Ya da hiç bir şey çıkmaz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Korkuyu Beklerken
Alt başlık:
Bütün Eserleri 4
Baskı tarihi:
Kasım 2020
Sayfa sayısı:
202
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754701586
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayıncılık
Baskılar:
Korkuyu Beklerken
Korkuyu Beklerken
Oğuz Atay'ın hikayeleri, gündelik hayatı kavrayış derinliği, anlatım zenginliği ve okuru alıp götürmedeki enerjileri bakımından romanlarından geri kalmaz. Kitaba adını veren hikayenin korkuyu beklerken kendini evine hapseden kahramanı, Atay'ın edebiyat güzergahındaki farklılığının en büyük kanıtlarından. Yazarın bu kitaptaki ilk hikayeyle varettiği "beyaz mantolu adam" da öyle.

Kitabı okuyanlar 13,4bin okur

  • Abbas Kılınç
  • Fatma Nur Şener
  • beria
  • SU elementi kankası  onu üzersen işin biter
  • Berkenin prensesiyim çünkü sevgilim ❤
  • Pırıl İlkiz
  • Şükran
  • Gül Ö.
  • Hivda Aylanç
  • Ege

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%6.8
13-17 Yaş
%7
18-24 Yaş
%29.3
25-34 Yaş
%33.9
35-44 Yaş
%15.7
45-54 Yaş
%4.6
55-64 Yaş
%1
65+ Yaş
%1.7

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%59.1
Erkek
%40.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%36.5 (1.324)
9
%23.2 (842)
8
%22.3 (809)
7
%10.1 (366)
6
%4 (144)
5
%1.8 (65)
4
%0.6 (22)
3
%0.5 (18)
2
%0.1 (5)
1
%0.3 (12)

Kitabın sıralamaları