Kuşatılmış Yaşamlar

0,0/10  (0 Oy) · 
3 okunma  · 
1 beğeni  · 
355 gösterim
Bilişim sektöründesiniz. Çok gözde bir mesleğiniz var. İyi para kazanıyorsunuz. Temiz giyimli insanlarla dolu dev binalarda çalışıyorsunuz. Steril bir hayat sürüyorsunuz. Arkadaşlarınız var. Ancak, göğsünüze bir ağırlık biniyor zaman zaman; üzerinize bir karamsarlık çöküyor; bir dalga gibi. Bir eksiklik var.

Bankacısınız. Çok gözde bir mesleğiniz var. İyi para kazanıyorsunuz. Temiz giyimli insanlarla dolu dev binalarda çalışıyorsunuz. Steril bir hayat sürüyorsunuz. Arkadaşlarınız var. Onlarla bowling oynuyorsunuz, bankacılıktan söz ediyorsunuz. Akıllı olduğunuz için mutlusunuz. Ancak çok çalışmak zorundasınız. Öyle ki, kazandığınız parayı harcayacak vakit bulamadığınız oluyor. Her an biri yerinizi kapabilir. Göğsünüze bir ağırlık biniyor zaman zaman; üzerinize bir karamsarlık çöküyor; bir dalga gibi kabarıyor, yüreğinize vuruyor.

Reklamcısınız. İşletmecisiniz. Mimarsınız. Ya da bunların hiçbiri değilsiniz. Gözde bir mesleğe sahip olmak, televizyonlarda gördüğünüz insanlar gibi ışıl ışıl gülücükler saçarak steril yerlerde yemek yemek istiyorsunuz. Beyaz gömlekler giymek ve dizüstü bilgisayarla dolaşmak istiyorsunuz. Ve göğsünüze bir ağırlık biniyor. İsyan ve kıskançlık karışımı bir duygu boğazınızdan gözlerinize doğru yükseliyor Hayattan kopuyorsunuz bu anlarda, daha doğrusu, yaptığınız her şeyin insan hayatı karşısında ne kadar sonuçsuz, ne kadar anlamsız olduğunu hissediyorsunuz. Ve bir gün durumunuz bir sözcüğün içine hapsediliyor: Depresyon.

Kuşatılmış Yaşamlar, içimizden birinin alabildiğine sert öyküsü. Bir depresyon günlüğü.
(Arka Kapak)
  • Baskı Tarihi:
    Ekim 2001
  • Sayfa Sayısı:
    157
  • ISBN:
    9789750701115
  • Orijinal Adı:
    Extension Du Domaine De La Lutte
  • Çeviri:
    Aysel Bora
  • Yayınevi:
    Can Yayınları
  • Kitabın Türü:
tabula rasa 
21 Ağu 20:52 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Birazdan yazacaklarıma pek inceleme denilemez daha çok okulda denildiği gibi yansıtma çalışması. Üstelik okuduğum her satır zihnimde nefes aldıkça nihai bir incelemeye ulaşmam pek olası değil. Her neyse, kitabı nerede gördüm de aklımı çeldi hatırlamıyorum ama hoş bir tesadüf oldu. Bir konuda yalnız olmadığıma sevindim; tiksinti.
Son haftalarda dizimi birkaç defa fena çarptım ve yazdan kalma ‘başarabilirsin rocky’ koşu izlerinden kalanlarla işlevini biraz yitirmiş bir uzuva dönüştü. Yani betona çakılmanın acısını iyi bilirim. Buna rağmen sisifos’un daimi süreklediği kayayının ardına kendini bırakıp da kafasını dört veya beş parçaya ayırmadığına şaşıyorum. Hemen intihar saplantılı bir kaçık olduğumu düşünmeyin, tamam düşünün çok umrumda olmaz ;) Sisifos,'un intiharı ne değiştirirdi bir düşünelim; zafer mi, teslimiyet mi ve kitapla bağlantısı nedir. Eserin tanımında bir depresyon günlüğü açıklaması yer alıyor ve okuduğum incelemelerin birinde “ yabancılaşma” teması altında nefret, şiddet ve ölüm üçlemesinde parende atan bir adamı işaret eder. Kurgusunu aşağı yukarı tahmin edebilirsiniz -gene de bir kurgusu olduğunu kabul etmekte güçlük yaşıyorum- 30lu yaşların başında yalnız bir bilgi işlem elemanı ve onun kendinden daha yalnız hayatı. İkisini ayrıştırmak isterim çünkü kim olduğumuz ve yaşadığımız hayatlar bambaşkadır. Kahramanın sıradan hayatı tükenmişlik sendromuyla geri dönülemez bir hal alır. Peki ama neden? Sıradan bir hayat sıradan dertlerle ne kadar sıradışı olabilir ki? Sakın aşk falan demeyin döverim.
“Zaten zor olan kurallara
göre yaşamanın tam olarak yeterli olmaması. Gerçekten de kurallara uygun yaşamayı başarırsınız (bazen kıl payı, son derece kıl payı, ama toplamda bunu başarırsınız) Vergi kağıtlarınız gününde hazırdır. Faturalarınız tam zamanında ödenmiştir. Kimlik kartınız olmadan şurdan şuraya asla adım atmazsınız (ve de kredi kartına özel küçük cüzdan olmadan)!” Bakın ne kadar kusursuz bir tablo. Yükümlülükler belirlenmiş, hayatınızı bir balona bağlayıp rüzgara ragmen havalandırırsınız ancak ne rüzgar tat verir ne de gökyüzü. “ Ama mutlak yalnızlığınızın, her yeri kuşatan boşluk duygusunun, varlığınızın acı ve kesin bir felakete doğru yaklaştığı sezgisinin sizi somut bir ıstırap haline sürüklemek için yarıştığı o anların gitgide daha sık gerçekleşmesini hiçbir şey engelleyemez. “ İlerleyen sayfalarda gerçekten bir hayatımız olduğuna ikna ederiz kendimizi. Bir zamanlar çocukluğu evlat edinmiştiniz, ne garip bu evsahibi rolune büründüğünüz yetişkinlik çağında. Bir de coşkulu, silinmez bir kaygısızla ilerleyen arzu, yaşama iştaihınız ne oldu da tavşan deliğine girmişcesine ortadan kayboldu? Evet yanılıyorum elbette siz yaşama şevkinizi hiç yitirmediniz ki oysa yitirmeli en azından sorgulamalıydınız. Yaşamın anlamsızlığından bahsetmek gençken ‘anlamlı’ gelirdi, pek de elem konusu olnadığına karar verdim. Anlam değil bizim aradığımız,- onu da tam anlamıyla aradığımız söylenemez- ifade. Yüzümüze, mimiklerimize kazınan ifadeyi arıyoruz biz. Yaşama tutacağımız aynanın yansımasının gölgesine sığınmayı, tıpki mağaradaki gibi. Bu sıcak gölge hayallerinizi ateşledikçe sizi kim arkanızı dönneye ikna edebilir ki?
Tiksinti böyle bir karşılaşmadır işte. Kurallar alanı yetmez ve arkanızı dönmeyi denersiniz. Bir sabah uyanırsınız, her şey tıkırında ilerlerken madeni para yutmuşcasına kıvranırsınız: “A, evet! Kıyıdan ne kadar da açıktasınız! Uzun zaman başka bir kıyı olduğuna inanmıştınız; artık böyle bir şey yok. Gene de yüzmeye devam ediyorsunuz ve yaptığınız her hareket sizi boğulmaya daha çok yaklaştırıyor. …Hep kanlı bir sis içinde debeleniyorsunuz ama tutunacak birkaç dal var. Kargaşa artık sadece birkaç metre ötenizde. Zayıf bir başarı gerçekte.” Evet başardınız kanınıza giren kargaşa ile kendinize yakınlaştığınız kadar uzaklaştınız dünyanızdan. Yabancılaşma dedikleri bu galiba, gerçi buna bulantı da deniliyor ama neden tiksinti değil? İnsanlığa ayıp olmasın davası galiba :) ben biraz tabula rasa olduğum için çekinmem bunu ifade etmekten. Peki ne yapmalı hayatımızı paçavra gibi kenara atıp kutsal yolculuğa mı çıkmalı? Hayır, insan gerçekten ölmek istemez diyor yazar da benim gibi. derin “ İntiharı düşündüğümü hatırlıyorum, onun o tuhaf yararlılığını. Bir şempanzeyi çapraz beton örgülerle kapatılmış, daracık bir kafese koyalım. Hayvan öfkeden deliye dönecek, kendini duvardan duvara atacak, kıllarını yolacak, kendi kendine zalimce işkence edecek ve sonunda yüzde 73'lük bir oranla basbayağı kendini öldürecektir. Şimdi de duvarlardan birinde bir delik açalım ve kafesi dipsiz bir uçurumun karşısına yerleştirelim. Bizim sevimli dört elli dostumuz uçurumun kıyısına yaklaşacak, aşağı doğru bakacak, uzun süre kıyıda kalacak, defalarca oraya gidip gelecek, ama genellikle atlamayacaktır; ve ne olursa olsun öfkesi kesinlikle yatışacaktır. “ Evet bizde tinsel hapishanelerimizde birer delik açarak ızdırabımıza bir teselli arayabiliriz. Bu noktada mutlak son değil kastettiğim. Sessizce yaklaşıp Sisifos’ u ittigimizde bu bir cinayet olmaz, sadece usulsuz bir uslamlamayı yere yıkmak olacaktır. Düşünsel bir düşüşten, bir sıçrayıştan bahsediyorum bunu başarmayı geçtim, göze alsak bile bir tekme atmış oluruz ve yabancılığa bir adım daha. Ama kendimiz olamadıktan sonra bir başkası olmanın yararı var mı? Kitap boyunca yazar gözlemci konumunda. Birlikte turluyoruz yalanlarımızı ve neyle kuşatılmış olduğumuza göz atıyoruz yazarın açtığı delikten. Bu gözlemci statüsü daha çok bize atfediliyor anlayacağınız. İçerde ilk karşılaştığımız modern yaşamın da getirsiyle azalan hatta körelen ilişkiler konusu oluyor -yabancılaşma söz konusu olduğuna göre. “Zaten, ilişkiler sıcak bir havada başlasa bile, günümüzde az görüşülüyor. Bazen hayatın genel görünümlerine değinen hararetli sohbetler oluyor; hatta bazen sıcak bir kucaklaşma oluveriyor. Tabii karşılıklı telefon numaraları alınır verilir ama genelde insanlar birbirlerini çok az ararlar. Hatta hatırlansa ve tekrar görüşülse bile baştaki coşkunun yerini süratle bir hayal kırıklığı ve isteksizlik alır. İnanın bana, ben hayatı tanırım; her şey tamamen tıkanır kalır. "Delik deşik edilmiş üst bilincimizden sızanlar bununla da kalmıyor. “Böylece yıllardan beri beri kafamı kurcalayan bir konuya geri dönmüş oluyordum: Neden belli bir yaşa gelen kızlarla oğlanlar zamanlarını karşılıklı olarak birbirlerini tavlamak ve baştan çıkartmakla geçirirler?” Bu soruyu ben de pek çok kez sorarım ve duygusuz bir yaratık algısı yaratmış olabilirim. Tam bu noktada yazar arınma hikayesine iyice kendini kaptırıp dikkat çekici ve objektif tespitler sunar. “Cinselllik sosyal bir hiyerarşidir”
Bunlardan başka,üst kurmacayla anlattığı alegorik öyküler üzerine ayrı bir inceleme gerektirecek kadar çok anlamlıydı. Evet saçmalamam bu kadar. Kitabı okursanız elle tutulur pek çok konuya el attığını göreceksiniz. Ve belki de zırhınızı atıp o uçuruma bakmaya zorlayacaksınız kendinizi. Belki de ölümün elinden bir yaşam çalmaya.
"Ve artık kaynakların nerede kaldığını da bilmiyorum; şimdi artık her şey birbirine benziyor. Manzara gitgide daha tatlı, dostça, neşeli; bu derimi rahatsız ediyor. Uçurumun ortasındayım. Tenimi bir sınır gibi hissediyorum, dış dünyayı da bir eziliş gibi. Ayrılık izlenimi tam; artık bundan böyle kendi içimde tutsağım. O yüce birleşme olmayacak; hayatın amacı kaçırıldı. Saat öğleden sonra iki."

Kitaptan 3 Alıntı

tabula rasa 
12 Şub 18:34 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Daha genel söylersek, bizler hepimiz yaşlılığa ve ölüme boyun eğmişiz. Bu yaşlanma ve ölüm kavramı insan-bireye katlanılmaz geliyor; bu hükümran ve koşulsuz kavram, bizim uygarlıklarımızda serpiliyor, adım adım bilinç alanını dolduruyor. Böylece yavaş yavaş dünyanın sınırlı olduğuna dair kesin bir kanı oluşuyor. Arzu bile yok oluyor, geriye yalnızca burukluk, kıskançlık ve korku kalıyor. En çok da burukluk kalıyor, uçsuz bucaksız, akıl almaz bir burukluk. Hiçbir uygarlık, hiçbir devir insanlarında bunca burukluk yaratmayı başaramamıştır. Bu bakımdan bizler hiç görülmemiş anlar yaşamaktayız. Çağdaş zihniyeti tek bir sözcükle özetlememiz gerekseydi, ben hiç kuşkusuz şunu seçerdim: Burukluk.

Kuşatılmış Yaşamlar, Michel HouellebecqKuşatılmış Yaşamlar, Michel Houellebecq
tabula rasa 
12 Şub 18:35 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

Bazı insanlar kendileriyle yaşamanın korkunç derecede olanaksız olduğunu hissederler; aslında kendi yüzlerini cepheden görmeye, onu gölgesiz, geri plansız bir bütün olarak görmeye katlanamıyorlardır. Yaşamları, buna katılıyorum, doğa yasaları açısından bir istisnadır; yalnızca uyumsuzluğun temelindeki bu çatlak her türlü genetik erekliliğin dışında meydana geldiği için değil, onun baştan itibaren son derece açık olması yüzünden; sıradan yaşamın algısal şemalarının üstündeki, aşkın bir açıklıktır bu. Bazen bu dayanılmaz kırığın, kesin olarak erişilmeze doğru ışıltılı, gergin ve sürekli bir isteğe dönüşmesi için onların karşısına, onlar kadar saf, onlar kadar saydam olması koşuluyla başka birini yerleştirmek yeter. Böylece, bir ayna günden güne hep aynı umut kırıcı görüntüyü yansıtırken, birbirine paralel iki ayna, insan gözünü acıların ve dünyanın ötesinde sonsuz, sınırları olmayan, geometrik yalınlığı içinde sonsuz bir yörüngeye sürükleyen net ve yoğun bir ağ oluşturur.

Kuşatılmış Yaşamlar, Michel HouellebecqKuşatılmış Yaşamlar, Michel Houellebecq
tabula rasa 
12 Şub 18:34 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

O kadar az yaşadım ki sanki hiç ölmeyecekmişim gibi düşünme eğilimindeyim; insan hayatının bu kadarcık bir şeye indirgenmesi gerçek olamazmış gibi geliyor bana; elinizde olmadan, er ya da geç bir şey olacak diye hayal ediyorsunuz. Büyük hata. Bir hayat pekâlâ da boş ve kısa olabilir. Günler ne bir iz ne bir anı bırakarak sefil bir şekilde akıp gider; ve sonra bir anda duruverir.

Kuşatılmış Yaşamlar, Michel HouellebecqKuşatılmış Yaşamlar, Michel Houellebecq