Kuşlar Yasına GiderHasan Ali Toptaş

·
Okunma
·
Beğeni
·
15.361
Gösterim
Adı:
Kuşlar Yasına Gider
Baskı tarihi:
Ekim 2016
Sayfa sayısı:
248
ISBN:
9786051850665
Kitabın türü:
Yayınevi:
Everest Yayınları
Pırıl pırıl ışıyan Türkçesiyle Hasan Ali Toptaş,
Kuşlar Yasına Gider'de romancılığına yeni bir boyut katıyor: anlatmıyor, söylemiyor; nefeslendiriyor.

Kadirşinas otlarının mırıltısını, of dememenin ilmini, eldeyken kıymetini bilmenin erdemini, ömürden giden günlerin sabrını okudukça zihnimiz, gönlümüz havalanıyor.

"Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır" sözü yankılanıyor kulaklarımızda.

Kuşlar Yasına Gider; atların koşması kadar doğal, kaleme iç çektirecek kadar merhametli bir roman.

"Toptaş'a yazarlık âdeta bahşedilmiştir."
-ANDREW RIEMER, Sydney Morning Herald-

"Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü."
(Tanıtım Bülteninden)
Söz Bu Son Kaşık

“Hasan Ali Toptaş” daha önce ismini hiç duymadığım bir yazardı. Siteye üye olduğum ilk günlerden bugüne sürekli ismini duymaya başladım. Yazarın kendisini tanıdıktan sonra “Kuşlar Yasına Gider” kitabı çıktı. Daha öncesinden yazarla ilgili birçok yorum okudum. Yorumların ortak özelliği ‘Hasan Ali Toptaş’ın Türkçeyi kullanmadaki ustalığıydı. İsmi ve kapağı hoşuma giden kitabı okumaya başladım. Gerçekten de keyif alarak okudum. Yazarın dili tıpkı bizim kullandığımız dil gibi. Karşında bir arkadaşın varmış gibi hissediyorsun. Onun derdine dertleniyor. Sevincine ortak oluyorsun.

Kitabın bazı yerlerine katılmadım diyebilirim. ( Bundan sonra içerik hakkında ipucu olabilir.) Bir bölümde ana karakterin babası Aziz Amca bir parkta havuzun içine düşüyor. Fakat yanından geçen herkes ona bakmıyor bile. Resmen havuzda ölüme terk ediliyor. Ben bu konunun böyle olmadığını düşünüyorum. Çünkü bizim milletimiz belki de bu konuda; değişen dünyada en sağduyulu milletlerden bir tanesidir. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ülke üç milyon mülteciyi bu kadar yıl kendi içinde barındıramaz. Bizde ise her ne kadar ufak tefek sıkıntılar olsa dahi milletimiz bu kadar insana kucak açmış eşsiz bir millettir. Bu konuda yazar değerli ve necip milletimize biraz haksızlık yapmış diye düşünüyorum.

İlerleyen sayfalarda duygu yükünün had safhaya çıktığı bir kitapla karşılaşıyorsunuz. İyi ki bu kitabı okudum diyorsunuz. Özellikle kahramanımızın babası Aziz Amca hastalığa yakalandıktan sonraki bölümler insanı derinden etkiliyor. Bazen hastanelerde karşılaştığımız o derin ve elim manzara çıkıyor karşımıza… Artık kendi başına hareket edemeyecek kadar kötü duruma gelmiş insanlar. Aziz Amca da bu hale geliyor. Kendi yemeğini yiyemiyor. Kendi başına ihtiyaçlarını gideremiyor. İyice yatalak olmaya başlıyor. Bir ara artık konuşamayacak kadar kötü oluyor. O ara ileride kendi halimi düşünüyorum, zaman zaten su gibi akıp gidiyor. Her gün biraz daha ömrümüzden gidiyor. Aziz Amcada da böyle oldu, her gün biraz daha ömründen gitti. En son elden ayaktan düştü. Başkalarına muhtaç hale geldi. Şimdi anlıyorum dedemin: “İnşallah Allah benim canımı birden alırda böyle elden ayaktan düşüp rezil olmam.” lafını. Sonra aklıma: “Bebekler ile yaşlılar aynı özellikleri gösterir.” Lafı geliyor. Sanki Aziz Amca’da vücut buluyor bu laf. Karısı yemeğini yediriyor ona, daha fazla yemek istemiyor Aziz Amca. Hanımı hadi bir kaşık daha, diyor. Söz bu son kaşık. Aziz Amca zoraki bir kaşık daha yiyor. Hemen gözümün önünde Aziz Amca da değil de bir yaşındaki yeğenim ve ona yemek yediren yengem gözümün önüne geliyor. “Hadi oğlum bir kaşık daha söz bu son kaşık.” Sonra yine kendi korkularım beni esir alıyor. “İleride ben de bu hale gelir miyim?” diye içimi bir korku kaplıyor. Dedemce sesleniyorum Allah’a: “Allah’ım benim canımı birden al. Böyle ellere muhtaç etme beni.”

Kitabın beni en çok etkileyen yeri ise Aziz Amcanın eşi oldu. Bu kitabı okuduktan sonra anladım o videolardan izlediğim iki amcayı. Neden bu kadar eşlerinin ardından hasret çektiklerini. Neden o amcanın nasıl da saymam, sayılmayacak bir Hatice değil ki? Dediğini.

https://www.youtube.com/watch?v=JipV-J2TtbY

https://www.youtube.com/watch?v=0pi68cRn0Ss

“Aziz Amcanın Eşi” Allah Tuttuğunu Altın Etsin…
Hiçbir zaman şikâyet etmedi durumundan. Aylarca başında bekledi Aziz Amcanın… Sürekli destek oldu ona. Bir kez bile öf demedi ona. Yemeğini bir çocuk besler gibi yedirdi. Saçmalaya başladı Aziz amca hiç sıkılmadan dinledi. Kolay değil aylarca altını kendi elleriyle temizledi kocasının. Hiç sıkılmadan hiç şikâyet etmeden. Aziz Amca belki tüm hayatı boyunca ona güzel bir şey dememişti. En son artık konuşamıyordu. El işaretleri ile oğluna anlattı meramını, çok içten bir şekilde. Burayı özellikle çok güzel anlatmıştı Hasan Ali Toptaş. Oğlum Annen bana çok iyi baktı, tuttuğu altın olsun… Artık istemsiz bir eylemle döküldü gözyaşlarım. Ben tutamadım gözyaşlarımı ama Allah senin tuttuğunu altın etsin teyzem…
--- Bu inceleme ufak tefek (belki de büyük) 'spoiler'lar içerebilir arkadaşlar. Sonra demedi demeyin:)---

Türkiye'de henüz herhangi bir Hasan Ali Toptaş kitabı okumamış 8 kişiden biri olarak, gerçek bir baskı ve endişeyle açtım kitabın kapağını...

Artık bu buluşma gerçekleşmeli, ben de ortamlarda herkes gibi Hasan Ali Toptaş konusu açıldığında üzerine bir çift söz söyleyebilmeli, 'Türkçe'yi çok akıcı kullanıyor', 'betimlemeleri harika', 'ne kadar duru bir dili var' gibi kalıplar kullanarak kendimi ifade edebilmeliydim...

İşte bu şartlarda başladı okuma süreci ve haliyle ilk sayfalar baya zor geçti benim açımdan. Hatta itiraf etmem gerekir ki, anlatıcı, eşine babasının yaşadığı problemin gerçek nedenini ilk kez anlatırken kitabı yarıda bırakmayı dahi düşündüm. Yeni bir Zülfü Livaneli vakası mı yaşayacaktım yoksa? Hasan Ali Toptaş da mı asıl konuya odaklanıp geriye kalan detayları çalakalem yazan bir yazardı? Çünkü kitaptaki çiftin 5 yaşında çocuğu olduğuna göre minimum 6-7 yıldır evli olmaları gerekiyor. Bunun bir de flört dönemi var tabii... Hadi biz yine de 6 yıl diyelim... Yahu bir insan 6 yıl boyunca babasının neden tek bacağının olmadığının gerçek sebebini karısına anlatmaz mı? Bunun hiç gerçek hayatta bir karşılığı var mı sizce?

Hayır Aziz Amca'nın bacağı uyuşturucudan falan kesilse hadi, bir nebze anlarım durumu. Adam şoför yahu; kaza yapmış ve bacağı kurtaramamışlar. Herkesin başına gelebilecek bir durum. Ortada bir gizem falan da yok. O zaman neden 6 yıl boyunca karına anlatmazsın ki?!

Konuyu bu kadar uzatmış olmamı garip karşılayabilirsiniz ama bence önemli bir konu. Çünkü okuduğum kitapların ilk bölümlerinde bu tip durumlarla karşılaştığımda bir anda kitaptan kopup uzaklaşabiliyorum. Ancak bu sefer 'yarım bırak jokeri'ni kullanmak istemedim açıkçası. Yine de Toptaş'ın, Aziz karekterinin başından geçen kazayı bize anlatmak için seçtiği yöntemi yetersiz bulduğumu ve burada bir çeşit yazar tembelliği yapıp kolaya kaçtığını belirtmeden geçemeyeceğim...

-----------------------------

Kitabı okuyanlar çok iyi bilirler ki, bu kitap üzerine dönen tartışmalardan birisi de 'Hasan Ali Toptaş çok mu tekrara düşmüş, yoksa anlatmak istediklerini pekiştirmek için sık sık tekrar yoluna mı başvurmuş' meselesidir.

Yani Denizli-Ankara arasında süregelen yol hikayeleri, kasabaya geliş, kapının girişini engelleyen uzun asma yaprağı, akşamları eve doluşan misafirlerin tek tek isim listesi ve benzer birkaç konu kitap boyunca neredeyse copy-past yöntemiyle sık sık tekrar ediyor. Tartışma da bunun üzerine dönüyor.

Ben bu tartışmada 'tekrarcı' ekibin içerisinde görüyorum kendimi. Çünkü amaç pekiştirme olsaydı, aynı konular yeni detaylar da eklenerek farklı şekillerde de anlatılabilirdi. Mesela geçenlerde okuduğumuz Dino Buzzati 'nin Tatar Çölü adlı eseri, konusu itibariyle tekrara düşülmesi en elverişli kitap olmasına rağmen, konuda evet ama anlatımda herhangi bir tekrara rastlamıyorsunuz.

Ancak Toptaş böyle bir zahmete girmeyi gerek görmemiş. Her kasaba sahnesinin belli bir rutini var. Eve gelen misafirlerin sıralaması bile neredeyse aynı. Eve geldikten sonra yapılanlar da öyle... Bu sahneler, olayı yaşayanlar için böyle olabilir. Yani kişiler, konuşmalar, odadaki gerginlik falan aynı olabilir. Ancak bunu bir kurguda işlerken yazıya da aynı sıralamayla geçirilmesi benim nazarımda bir tekrardır deyip bu bahsi de kapatıyorum...

---------------------------

Kitabın isimsiz baş karakteri olan yazarın nasıl bir kişiliği olduğunu çözmek kolay değil... Karakterin yazar olması, ailesinin Denizli'de yaşaması ister istemez bu kitap otobiyografik bir kitap mı sorusunu sordurmuş okurlara... Toptaş ise bunu önceden kestirdiği için kitabın içerisinde kızıl sakallı akademisyene salladığı bölümde 'hayır, bu kitap otobiyografik değil' anlamına gelen mesajlar vermiş okuruna. Sonrasında yaptığı bir röportajda da ayrıca belirtmiş zaten... Ancak bence her roman farklı seviyelerde otobiyografik izler taşır. Zaten bu kitapta da pek çok detayın, özellikle akrabaların, gözleme dayalı bir bilinçle yazıldığı çok açık. Bu insanlar veya benzerleri mutlaka hayatının bir döneminde Toptaş'ın çevresinde bulunmuşlar...

Ana karakter, dışarıdan bakıldığında bol bol türkü dinleyen, anne-babasının sözünden çıkmayan, onlar için her türlü fedakarlığı yapan, sık sık gözyaşı döken, naif, insancıl, içimizden biri gibi bir profil çiziyor... Ancak detaylara bakıldığında onun kibirli, çevresindekilere biraz tepeden bakan farklı bir yanının olduğunu da görmek mümkün... Özellikle akrabalarıyla yan yana geldiğinde o şehirli-yazar kimliğinden gelen kibir kendini inceden de olsa hissettiriyor...

-------------------------

Hasan Ali Toptaş'ın meşhur betimlemeleri konusuna gelirsek; evet gerçekten usta işi betimlemeler var kitapta. Ancak buraya da bir şerh koymadan geçemeyeceğim. Toptaş, betimlemeleri kitabın bütünselliği içinde değil de ana konunun dışında spot spot şeklinde kaleme almış. Demek istediğim; yazar karakter kitapta ne zaman sigara içmek için balkona veya bahçeye çıksa bilin ki orada betimleme yapacak:) Yani betimlemeler reklam arası gibi karakterin sigara molalarında araya serpiştirilmiş. Oysa ki, Hüseyin Dayı'nın sarı tesbihi gibi daha çok detay eklenerek, insanlar üzerine de biraz daha tasvir ve tahlil yapılabilirmiş bence...

Ancak dil olarak Toptaş'ın gerçekten de çok sade ve akıcı bir dili olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Zaten kitabın sonunda kendi kendime şu tespiti yaptım: Dili o kadar kuvvetli ve akıcı ki, bütün kusurlarını örtecek kadar güçlü bir kalemi var! Ancak bu kitabında diline ve üslubuna o kadar güvenmiş ki, inceleme boyunca anlatmaya çalıştığım gibi pek çok bölüm bu özgüvenin etkisi altında aceleye gelmiş... O yüzden Hasal Ali Toptaş'ın ilk kitaplarından birini fırsat bulursam mutlaka okumayı düşünüyorum...

-----------------------

Listemde daha yazacağım çok şey vardı ama zaten yeterince uzayan bir incelemeyi daha da uzatıp vaktinizi almak istemediğim için burada sonlandırıyorum...

Her şeye rağmen bu kitap insanın zihninde hoş bir tat bırakıyor. Bende de öyle oldu. Gözüme batan detayları halının altına süpürdüğümde 2 günde biten su gibi bir kitap kaldı geriye...

Artık üzerimdeki baskıyı da attığıma göre, Toptaş'la bundan sonraki buluşmalarımız eminim çok daha pozitif ve verimli geçecektir...

Herkese keyifli okumalar dilerim...

Benzer kitaplar

  • Kör Baykuş
    8.5/10 (957 Oy)802 beğeni2.348 okunma702 alıntı17.038 gösterim
  • Ah'lar Ağacı
    8.9/10 (560 Oy)599 beğeni1.574 okunma416 alıntı10.076 gösterim
  • Canım Aliye, Ruhum Filiz
    8.8/10 (433 Oy)403 beğeni1.175 okunma198 alıntı8.810 gösterim
  • Ermiş
    8.5/10 (1.257 Oy)1.039 beğeni3.065 okunma1.307 alıntı18.861 gösterim
  • Aldatmak
    6.7/10 (411 Oy)253 beğeni1.366 okunma382 alıntı7.255 gösterim
  • Çi
    8.1/10 (898 Oy)917 beğeni2.807 okunma298 alıntı22.531 gösterim
  • Ay Işığı Sokağı
    7.7/10 (806 Oy)635 beğeni2.034 okunma226 alıntı11.982 gösterim
  • Deliduman
    7.3/10 (352 Oy)259 beğeni1.192 okunma191 alıntı5.254 gösterim
  • Frida Kahlo
    8.6/10 (271 Oy)350 beğeni744 okunma638 alıntı26.056 gösterim
  • Germinal
    9.0/10 (317 Oy)292 beğeni834 okunma279 alıntı7.385 gösterim
Bu kitap bizden bir kitap, buram buram Türkiye ve Türk kültürü kokan bir kitap. Neden mi?

Hasan Ali Toptaş sizi kesinlikle aforizma kasarak sıkmaya çalışmıyor, ne demeye çalıştığını içinden nasıl geliyorsa öyle anlatıyor. Cümleleri uzatmıyor, dili sadelikle ve büyük bir ustalıkla kullanıyor.

Bu roman, bazı canlıları yaranın öldürmediği fakat muhatapsız kalmanın öldürdüğü bir roman. Kuşlar Yasına Gider'i muhatapsız bırakmamalıyız. Onu okumalıyız ki, nasıl vefalı ve eşinin nefesini bile kontrol eden bir anne olunurmuş onu görmeliyiz. Onu okumalıyız ki, unutulan örf ve adetlerimizi hatırlamalıyız, muhabbetlerimizi, akrabalarımızı muhatapsız bırakmamalıyız. Onu okumalıyız ki, yeşil yeşil dökülen gözyaşlarına muhatap olmalıyız.

Aziz Amca'yı dedeme çok benzettim, çünkü o da şu an aynı durumda. Eskileri anlatıyor, hiç kimsenin aklına gelmeyecek kıyıda köşede kalmış anıları çıkarıyor bize kalbinden. Eskiden yaptığı çılgınlıklar, evden gidip gelmemeler, dağlara çıkıp yaşadığı maceralar... Şimdi ise öylece yatıyor, bakıyor fakat kim bilir neler söylüyor o sessizliğiyle ve yılların vermiş olduğu emekle, deneyimle, yaşanmışlıkla. Şimdiki zamanın olaylarında değil geçmiş zamanda yaşar onlar aslında.

Romanla ilgili olumsuz ve diğer bazı düşüncelerim de var. Türk kültüründe üstüne yüklenen gereksiz bir manevi anlamdan dolayı sigaradan bahsediyorum. Sanki sigara içince bütün dünya birden efkar dünyasına dönüşüyor, birden akla gelmeyecek düşünceler geliyor... Bu düşüncelere bir araç olarak sigarayı kullananlar vardır mutlaka fakat ben kesinlikle gereksiz bir icat olduğunu düşünüyorum ve herhangi bir kitapta, yayında, kanalda, mekanda onu yüceltici, hatırlatıcı, özendirici anlamlar taşıyan metinleri sevemiyorum.

Aslında olumsuz bir yön olmayan fakat kendimle bağdaştıramadığım diğer bir yön ise türküler konusu. Türkü müzik türünü sevmediğim için bu romanda türkülerle alakalı kendimden bir parça bulamadım. Mutlaka sayısız anlam bulan okurlar da vardır hatta babası hayatta olmayanlar için eminim ki roman daha pek çok şey ifade ediyordur. Empati yapmaya çalışarak o okurların yaşadığı şeyleri biraz da olsa anlayabiliyorum.

Değinmek istediğim başka bir konu ise, şu at mevzusu. Bu romanı Amerikalı birisinin okuduğunu düşünelim. Yabancı birisi bizim anladıklarımızın belki de yarısını bile zor anlar bu romandan, çünkü roman tamamen Türkiye sınırlarındaki manevi değerlerle çepeçevrili. Belki de sırf bunun için daha çok anlamaya çabalar. Fakat at konusunda o atı kesinlikle unicorn olarak nitelendirirlerdi ve romanın ana karakterini arabadayken kafa olmuş olarak düşünürlerdi. Hatta tam bu konu üzerine bir film izlediğim için romanı okurken o at konularında hep bu aklıma geldiği için istemeden de olsa güldüm. Amerikan kültüründe unicornlara biçilen özel bir anlam var.

Bu roman bana ne kadar dertli bir ülke olduğumuzu hatırlattı tekrar. O hastanelerin bitmek bilmez evrak olayları, duygusal çöküntülerimiz, rızk mücadelelerimiz, aile ilişkilerimizin nostaljisi, bir anda ,eve doluşma kültürümüz. Aslında konuşacak o kadar çok şeyimiz var ki bazen sadece susarak bile anlatamadığımız sayısızca şeyi gözlerimize bakarak anladığımız bir kültürdür Türk kültürü. Bazen dağlar bile insanların anlatamadığı sayısızca şeyi anlatır bizlere.

Son olarak, eğer dedemin yanağına bir gün sinek konarsa kesinlikle o sineği kovmayacağım.

1 Aralık 2017 eklemesi : Dedem, ben bu incelemeyi yazdıktan 8 ay sonra vefat etti, onun üstüne konan sinek belki de yaşlılıktı, kovunca bir türlü gitmeyen cinsten.
“ Açma yaram derin derin, dermanını bilen gelsin…” Musa Eroğlu söylüyor. Kızımın sınavdan çıkmasını beklerken açtım türküleri arabada aklıma geldi, Hakan S.
İle türkü dinlerken bu kitabı okuyup okumadığım sordu, oku abi beğenirsin sana iyi gelecek dedi. Bu sıkıntılı günlerde gerçekten iyi geldi. Bu dağlar kömürdendir türküsünün sözleriyle başlamış kitap, sadece aradan iki satırı, “ Bu yol Pasin'e gider, Döner tersine gider.” Ömür de öyle değil mi? Yazar işi biliyor ve türkülerden de anlıyor. Alınıp tüm kitapları okunacak demek ki. Benim için ne güzel bir duygu ve haz anlatamam.

Hem çok önemli hem de çok emek isteyen bir ilişki ve sevgi baba oğul arasındaki. Yazar duru ve etkileyici diliyle bu ilişkiyi anlatıyor. Anlatırken de o güzelim kelimeleri çok iyi kullanıyor. Usta yani. Kendisi Ankara'da, babası Denizli'de olduğundan araba seyahatlerinde hem bolca türkü hatırlatıyor bize hem de ölümü hatırlatıyor bazı mistik öğelerle. Yazarı araştırırken bir yerde “Yazar yaşamda vites küçülttürüyor okuyucuya” diyordu, gerçekten öyle. Hadi birlikte düşürelim hızlı hayat yarışında vitesi. Bir dur diyelim, ne oluyor dur bir! Para, kariyer ve hırslarımız uğruna ıskalıyor muyuz hayatı soralım kendimize. Belki bir şansımız daha olmayacak bunu düşünmeye. Anne babamızı arayalım, yanlarına gidelim, sarılalım ve öyle kalalım biraz. Tabiki sevdiklerimize de… Yakın bir zamanda öleceğimizi bilsek ne yapardık ve kimlere neler söylerdik acaba. İşte onları söyleyelim, haydi başlayalım… Bir de en çılgın hayalimizi yapalım bir süre, yarının ne getireceğini kim biliyor… Ve güzel bir türkü söyleyelim bu gün. İçinde aşk olsun, sevgi olsun, dostluk ve barış olsun, çocuklar olsun bir de. Ölüm, ayrılık, yalnızlık ve yoksulluk olmasın bu türkümüzde zira gerçek hayatta ziyadesiyle var onlar yetti bize.

Bu kitap incelemesi değil kitabın bana hissettirdikleridir.

Bu Dağlar Kömürdendir ( Ardahan Türküsü)

Bu Dağlar Kömürdendir
Geçen Gün Ömürdendir
Feleğin Bir Guşu Var
Pençesi Demirdendir

Hadi Leyli Leylanı
Mevlam Yazmış Fermanı
Ya Al Canım Gurtulam
Ya Ver Derdim Dermanı

Bu Yol Pasin'e Gider
Döner Tersine Gider
Şurda Bir Garip Ölmüş
Kuşlar Yasına Gider

Hadi Leyli Leylanı
Mevlam Yazmış Fermanı
Ya Al Canım Gurtulam
Ya Ver Derdim Dermanı

Bir At Bindim Başı Yok
Bir Çay Geçtim Daşı Yok
Burda Bir Yiğit Ölmüş
Yanında Gardaşı Yok

Hadi Leyli Leylanı
Mevlam Yazmış Fermanı
Ya Al Canım Gurtulam
Ya Ver Derdim Dermanı
İzmir’e iki yıl önce gelmiştim. Bu aynı zamanda benim büyük şehre ilk çıkışım sayılırdı. İzmir’den önce 8 ay Ankara’da yaşamıştım. Tabi ne kadar yaşamak denirse. Mesleğe yeni başlamıştık, yoğun eğitim temposu eğitimden arda kalan zamanda da yoğun çalışmalar. Başımı kaldıracak vaktim yoktu. Bunların yanında Eryaman da yaşamış olmamın da büyük etkisi vardı, yaşamış sayılmamam da. Eryaman başlı başına Ankara’dan ayrı bir yerdi. İzmir’e gelişimle ancak yaşadığımı hissetmeye başladım. Her ne kadar iş saatlerinde yoğun olsam da işlerden arda kalan zamanımı kendime ayırabiliyordum. O yıllarda bu kadar okuma eğilimimde yoktu, daha çok çevreyi tanımaya çalışıyordum. Elbette bu tanıma esnasında zamanımın çoğu dışarıda geçiyordu. Büyükşehir denilen yer çok kalabalıktı, çok fazla insan vardı. Ancak hiçbirisi birey değildi ya da herkes kendisi için bireydi, birbirleri için birer yabancıdan öte değillerdi. Bu da meslek hayatından öncesi köyde geçen bir birey olarak benim açımdan çok zordu. Köyde herkes herkes içindi. Hem başlı başına birer birey hem de diğer yaşayan insanlar açısından birer bireydiler. Herkes birbirinin akrabasıydı, eşiydi, dostuydu. Herkes hem eşit hem saygılı hem sevgiliydi. Büyükler büyüklük taslamazlar, küçüklükler küçüklüklerini bilirler, aynı zamanda da yaşıtı gibi herkes birbiriyle şakalaşabilir, sohbet edebilirdi. İzmir’deyse kimse kimseyi tanımıyordu, herkes birbirinin yanından geçip gidiyordu. Hiçbir bağları yoktu. Birey açısından doğadaki hayvanlardan, bitkilerden farksızlardı. Ben buraya ait değildim, olamazdım. Benim ait olduğum yer doğduğum yerdi. Ben köydeki o mikroorganizmanın bir parçasıydım. Bütünden kopmuş bir parça ne kadar yaşayabilirdi ya da bütün o parçasının boşluğunu doldurabilir miydi? İzmir’deki ilk yılımda defalarca köye gittim, ben oraya aittim. Oradayken tüm derdimi sıkıntımı unutuyordum. Şehre geldiğimde yenilenmiş gibiydim. Ancak bu yenilenme çok uzun sürmüyor, en kısa sürede yine köye gitmeden önceki stres yüklü halime dönüyordum. Bir yandan da şehir hayatına alışmaya başladığımın ve bu alışmayla beraber aitliğimin azaldığının farkındaydım. Şu an kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Ben artık ne köydeki mikroorganizmanın bir parçası ne de şehirdeki bir nesneyim. Ben arada sıkışık kalmış ölmüş bir hücreyim. Zehirlendim, mutasyona uğradım. Bu değişim neticesinde hiçbir yere uyumlu olmayan yeni bir hücre çıktı ortaya. Ne tamamen doğal ne tamamen yapay. Hiçbir ortama uyum sağlayamayan, sadece çeperine kapanıp kendisini yaşatmaya çalışan, tek doğal ortamı kendisi tarafından kendisine uyumlaştırılmış evi olan.

İşte Hasan Ali TOPTAŞ da bana bunları hissettirdi romanını okurken. O bir kustu ve zamanında yuvasından uçtu ancak ölümle döndü geriye. O muhteşem kalemi olan bir yazar. Bunu doğa tasvirlerinden ve o beyaz atı tasvir edişinde görüyoruz. Yalnız anne, babası ve doğa dışında ben bu romanda duygusal bir bağ göremedim. Sanki yazarda artık o mikroorganizmadan kopmuştu. Kendisini akrabalarına, eşine, dostuna uzak hissediyordu. Bir şehirli için köy doğa ve anne, babasıdır. Bir köylü içinse önemli olan toprak değil üzerinde yaşayan insanlardır. Romanda da daha çok doğa tasvirleri öne çıkıyordu. Hem de fazlasıyla.

Yalnız şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Hasan Ali Toptaş o üzeri tozla kaplanmış kelimeleri çok güzel kullanmış ve gün yüzüne çıkarmış. Kendisini yürekten kutluyorum, umarım böyle yazarlarımızın sayısı artar.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Klasik olacak bir eseri yazan bir yazarla tanışmış olmaktan onur duydum. İlk okuduğum kitabı olan "Kuşlar Yasına Gider" adlı bu eser her insanın yüreğinde bir yeri kanatacak kadar derin duygular barındırıyor. Yazım dili o kadar sade ve anlaşılır ki, sanki bir nehir kenarında yürüyüşe çıkmışsınız da, o nehrin nazlı nazlı ilerleyişini, dinginliğini ve pırıl pırıl parlayışını izliyormuşsunuz gibi bir tat bıraktı dimağımda...

Betimlemeler o kadar yerinde ve kararında ki, ne bir cümle fazlası ne de bir cümle eksiği var. Konuşmalar, olay örgüsü hepimizin etrafında olan ve gözlemlediğimiz sadelikte. Kitabın konusu her okura mutlaka yaşanmışlıklarını hatırlatacak kadar engin ve düşündürücü." Keşke" ve "iyi ki ben böyle yapmışım" kelimesini çok sık kullandım eseri okurken. Gözyaşlarım ise neredeyse her bölümde bana eşlik etti. Kitabın duygusallığı hat safhada...

İnsanın var oluşuna sebep olan babalarımızı ne kadar iyi anlayabiliyoruz? Onların bakışlarında neler gizli? Sevgilerini dilleri ile değil de gözleri ile anlatan babalarımız adına yazılmış okuduğum en iyi eser olarak kütüphanemin en iyilerinin arasında yerini alırken, Aziz babayı babamla özdeşleştirmem ilk sayfalardan itibaren kendini hissettirmeye başladı. Yaşam mücadeleleri, her şeyi bir başlarına yapma eylemleri, her zaman güçlü görünmeye çalıştıkları ama gözlerinde ki ufacık bir bakışla bizlerin yüreğine söylemek istediklerini bir yol bulup aktardıklarında, onların ne kadar saklamaya çalışsalar da içlerini gördüğümüzü bilip başlarını öne eğişlerinde ki hüznü görüp üzülmeyelim diye konuları çabucak kapatmalarını okurken gözyaşlarıma hakim olamadım...

Okurken rahmetli babamın tüm kayıplarında bile üzülmeyeyim diye güçlü duruşunu, gözyaşlarını göstermemekte ki başarısızlığını, bana sevgiyle bakarken o güzelim gözlerinin buğulanmasını, ona her sarıldığımda duyduğum tütün kokusunu ve güven duygusunu bu eseri okurken tekrar tekrar yaşadım. Çocukluğumun koridorlarında koşup, her seferinde babamla kucaklaştım. Türkülerin sözlerini okurken, babamın "Yüce dağ başında yanar bir ışık" adlı türküyü söyleyip, bak sen bunları bilmezsin deyişini hatırladım. Ve kitapta adı geçen türküleri dinlerken yüreğim daha bir derin acıdı...
“Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır”

Bazı yazarların tüm kitapları okunmayı hak eder. Her kitapta ayrı bir şölen yaşatır size bu yazarlar. İnsanların kelime ihtiyaçlarını, edebiyat sevgisinde gelen okuma ihtiraslarını işte bu eserlerle karşılar. Sizi çok yormadan, kaliteli metin aramaya sevk etmeden, okuduğunuzda sizde gerçek okuma hissi uyandıran, hayal-kurgu arasında bazı kavramları size sorgulatan, geri geldiğinde üzen yeri geldiğinde çocuk gibi sevindiren, kahramanların dünyasında size yer veren yazarların varlığı en güzel en mukaddes en ulvi varlıktır. Onların varlığı size güç verir, sizi heyecanlandırır. Bir haberde ona dair bir iki cümle okumak için, hakkında yazılanlara bakmak için, en önemlisi de ondan gelecek bir müjdeli haber için belki günlerce aramalar yaparsınız, ondan ufak bir kıvılcım yakaladığınızda o kıvılcımla kocaman bir ateş dağına dönüşürsünüz. Peki, bu cümlelerden sonra var mı böyle yazarlar ve kim diye sorarsanız; benim ilk ismim Hasan Ali Toptaş olur. Hasan Ali Toptaş’ın yeni çıkardığı kitabın haberini bir yıl önce okumuştum ve o günden sonra gün saymaya başladım. Evet, inanın gün saymaya başladım. Sadece Hasan Ali Toptaş’la sınırlı değil tabi ki. Git gide kalitesizleşen, yozlaşan bir dünyada her şeyde olduğu gibi edebiyatta bu olumsuz durumdan etkilendi, etkileniyor. Tüm bunlara rağmen bizi heyecanlandıran yazarlar varsa eğer durup şükretmek lazım diye düşünüyorum. Ne de olsa okumak bir müpteladır, yazar da aracıdır.

Ekim ayı içerisinde Hasan Ali Toptaş’ın yeni kitabı “Kuşlar Yassına Gider” Everest yayın evi tarafında basıldı. Belki de bu ay içerinde aldığım en güzel haber oldu, hemen gidip alma şansım olmadı, şehir dışında olmam ve yoğun bir hafta geçirmem dolayısıyla almayı erteledim. Neyse ki bu hasret çok sürmedi ve alır almaz okudum. Başımı kaldırdığımda baya ilerlediğimi gördüm ve biraz korktum açıkçası. Çünkü daha önceki kitaplarından biraz farklıydı. Bambaşka bir dil. Bambaşka bir üslup. Yazarın daha önceki kitapları rahat okunan kitaplar olmadığını biliyoruz. Daha ağır bir dil, derin ayrıntılar, betimlemelerin uzunluğu ister istemez okuma temponuzu düşürüyordu. Ki bunu sorun yapan okur ve eleştirmenlerde yok değildi. Her şeye rağmen edebiyat adına mükemmel metinlerle karşı karşıyaydınız. Bu kitapta da Hasan Ali Toptaş’ı okuduğunuzu unutmuyorsunuz, daha sade bir dil daha kolay okunan bir okuma bu…

Edebiyatta her zaman konu olan baba-oğul ilişkisi bu kitabın ana omurgasıdır ama kitabın tamamı değildir. İlk başlarda bir çatışma hissi uyandırsa da ilerleyen sayfalarda bir çatışmadan çok derin bir sevgi karşılıyor okuru. Anlatıcı -oğul- bir yazardır ve babasının rahatsızlığıyla rahatsızlanan, dertleriyle dertlenen, sevinçleriyle sevinen iyi bir baba iyi bir evlattır ayrıca. Kendisi Ankara’da yaşasa da bir yanı hep baba ocağında, Denizli’nin bir kasabasındadır. Ne tamamıyla kopabilmiş ne de bağlanabilmiştir. Babasının hastalığıyla sürekli gidip geldiği bir yer olacaktır bu kasaba. Her gidiş bir sevinç, bir umut, bir özlem olsa da babasının hastanelerde geçen günleri bu güzelliklere gölge düşürmektedir.
Hasan Ali Toptaş tılsımı seven bir yazar, hikâyelerine kurgusuna okuru dâhil etmeyi göz ardı etmez. Zaman zaman okurunu yanıtlasa da bazı sonları okuruna havale eder. Çoğu zaman da okurunu merakta bırakır. Bu kitapta tılsımı aniden ortaya çıkan bir çocuk, bir attın varlığında sürdürürken, okurun en çokta korktuğu ve merak ettiği iki imge olarak kitap boyunca okura eşlik ediyor. Yazar anlatıcının babasının derdine derman ararken, Isparta, Denizli, Ankara arasında mekik dokurken atın aniden ortaya çıkması, uzun bir süre kendisine eşlik etmesi, ölümün habercisi olarak kendisine eşlik ettiğini anlatılır anlatılmasına ama kabullenemez. Bu yolculuklarda sadece gizemli at ve çocuk değildir anlatıcıya eşlik eden; anlatıcı türkülerle, rüyalarla yoldaşlık yapar. Bir aile olmanın güzelliğini en çok bu yollarda anlar. Bu yollarda hüzünlenir, bu yollarda kadir kıymet bilir, bu yollarda umut besler. Kasabada aile vardır, ilgi vardır, sadakat, sevgi, bağlanma vardır. En çokta baba olmanın geride bıraktığı anılar vardır. Bu anılar yaşanmış ama özlenen birer hayattır.

Fedakârlık ana teması olmasa da fedakârlık hissini en iyi anlatan kitaplardan biridir.. Eşler arasında fedakârlığı, akraba olma duygusu, acıya ortak olma duyarlılığı, aile olabilme bilinci, eşyaya ve anıya sadakatti başka nasıl anlatılır? Köy havası, yollar, dağlar-taşlar, türküler başka nasıl bir araya getirilir? Bu kitap fazlasıyla birleştirici, hatırlatıcı, düşündürücü bir kitap... Hasan Ali Toptaş bu kitabıyla tekrara düşmüş izlenimini uyandırmış olabilir ama bu tekrar değil, usta kalemin anlatmak istediklerini pekiştirmesidir. Burada tekrardan bahsetmek, sıkıcılığa kapı aralamak demek, ki iki yüz elli sayfanın akıcılığı bu ideayı reddeder. Diğer bir yanılmada otobiyografik bir kitap mı acaba sorusudur. Bu soruya da yazar kendisi cevap verir. Hem röportajında hem de kitabında 139 sayfasındaki şu cümlelerle “"Okudukça, ister istemez yeniden öfkeleniyordum tabii. Kitabı yazan akademisyen, yazarla anlatıcıyı aynı kişi sanıyordu çünkü; bu nedenle de, bilimsel çalışma yapıyorum iddiasıyla, romanlarımdaki kahramanları kollarından yahut yakalarından, paçalarından tutarak sürükleye sürükleye getirip benim hayatımın orasına burasına raptediyordu." (s. 139)” bu cümlelere rağmen yine de okurun şüphesi sürebilir çünkü haklı olarak güçlü deliller var. Ama yazar yok diyorsa bize de kabullenmek düşer.
Daha önce belirttiğim gibi yazarın üslubu ve dilli bu kitapta bambaşka bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu değişimlere rağmen bu roman bir Hasan Ali Toptaş romanıdır. İnce eleyip sık dokuması, temiz bir Türkçe, yöresel sözcükler, bir yerden sonra belki de var olma eğiliminde gelen kişisel soyut kavramlar, yaratıp yok etme sonucunda meydana gelen imgeleri ve ardında merak uyandıran karakterler bize bu romanın aynı kalemden çıktığını hatırlatıyor. Diğer kitaplarına nazaran konu olarak ve sonuç olarak daha hafif bir kaldığı da muhakkak. Tekrar belirtelim; bu demek değildir, bu kitap diğer kitaplara nazaran daha az kalitededir. Yazar Hikmet Hükümenoğlu’na göre en iyi kitabı ama bana sorarsanız en iyi kitabı değil ama birkaç kitabından iyi ve daha özgün olduğu kesin. Bu yazıda kitapları yarıştırmak amacında değilim, sadece okurlar, yine yetkin ve kaliteli bir metin okuyacaklarından emin olsunlar yeter. Bu yazıdan sonra kendi değerlendirmem sonucunda; bu yıllın en iyi beş romanından biri olacağını söyleyip, katılıp katılmamayı Hasan Ali Toptaş’ın sadık okurlarına bırakıp yazıyı sonlandırıyorum.
7 ya da 8 yaşlarındayım , bir önce ki yaz dedemi (annemin babası) kaybetmişiz. Henüz cenaze, ölüm kalım ayırdını yapacak yaşlarda değilim sadece çevremde bir hengamedir dönüyor. Annem , teyzelerim , yengem ağlıyor dayım evin önünde bizde güneşlik derler ,sigara üstüne sigara yakıyor. Herkesin aksine benim keyfim yerinde çünkü 3 tane yaşıt kuzenim var, 2 de kardeşimle ben köyün altını üstüne getirip koca biz yaz tatilini yine köyde geçireceğiz , mutluyum.

O yaza ve cenazeye dair anımsadıklarım bu kadar , sonra ki yaz , yani yazının başında bahsettiğim 7 veya 8 yaşlarında olduğum yaz, yine ben kardeşim ve üç kuzenim bir önce ki yıl toprağa verilen dedemin mezarını ziyarete gidiyoruz. Kuzenlerim dedemle vakit geçirdikleri için onu tanıyorlar, ben dedeme dair hiç bir şey bilmiyor ve hissetmiyorum. Yol boyunca sarı karahindibalardan, papatyalardan üç ,beş toplayıp elimizde buketlerle mezarlığa giriyoruz. Kuzenler ve kardeşim fatiha'dan sonra başlıyorlar ağlamaya bende tık yok. Çocuk aklı dedemi sevmiyordu diye düşünmesinler diye aklıma beni ağlatacak şeyler getirmeye çalışıyorum, yok ağlayamıyorum. Derken bir mezar taşına takılıyor gözüm, neredeyse 20 yıldır kelimesi kelimesine hafızamda o yazı. Tam olarak şöyle yazıyor;

''Ben bir kuş idim , uçtum yuvamdan,
Felek beni ayırdı, yavrularımdan..''

Ve tabi bende gözyaşları fora, o gün o mezarda yatan amcanın hikayesini dinliyorum kuzenlerden. Yağmurlu bir akşam köyün elektriği gidiyor, amca elektrikçiymiş, köydekiler elektriksiz kalmasın diye trafoya çıkıyor o yağmurda, muhtemelen tedbirsiz davrandığından elektrik çarpıyor oracıkta ölüyor genç yaşında. Hikayeyi dinledikten sonra büsbütün etkiledi o mezar taşı beni, ne zaman mezarlığa gitsek kuzenler dedeme ağlardı , ben o mezar taşının sahibi amcaya.


Hasan Ali Toptaş'ı da hep köyümü özleyerek okudum. Çocukluğuma dair anımsadığım en mutlu anılarım, hep o üç aylık köyde geçirdiğimiz yaz tatilleri. Büyük şehir dedikleri bu garabet yerde büyümüş olmama rağmen, tek huzur duyduğum yer doğduğum o Karadeniz şehri. İşte Kuşlar Yasına Gider ,bana doğduğumdan beri gurbette olduğumu, nerede olursam olayım kalbimin hep doğduğum topraklar için attığını hissettirdi durdu.Kitap boyunca kafamda çalıp duran şu şarkı ile incelememi sonlandırıyorum. Şimdiden herkese keyifli okumalar.

https://www.youtube.com/watch?v=LqhphgXPo0Y
Hani hep anadolu kadını derler ya, İşte aynı onun gibi; bir anadolu erkeğini anlatmış Hasan Ali amca.
Evine ekmek götürmek için evinden ayrı geçirdiği zamanları, çektiği zorlukları, mahsumiyeti, saflığı.
Özlemini çektiğimiz aile yaşantısını, kömür sobası başında geçen sıcak, güven ve sevgi dolu günleri.
Emek ve değer verilmesi gereken şeyleri tekrardan görmemizi sağlayan, kısacası bizi alıp köyümüze götürüp yuvarlak bir yer sofrasında içtiğimiz tarhana çorbalarıyla baş başa bırakmış Hasan Ali Amca.
İnsan, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içinde taşımaktadır. Diyor Rainer Marie RiIke.
Nerede ne zaman ne şekilde olacağını bilemeden, özenle bakarak büyütüyoruz içimizdeki çekirdeği. Her gün biraz daha, bizi ölüme götüreceğini bile, bile…
‘Kuşlar Yasına Gider’ romanında da Hasan Ali Toptaş bir babanın içinde büyüttüğü o koca çınarın esen ölüm fırtınasıyla her gün biraz daha dallarının kırılması ile birlikte, kaçınılmaz olan yıkımını muhteşem dile getirmiş.
Babalar sessiz yaşarlar, içinde kar boran koparken hissettirmemeye çalışırlar çocuklarına, soğuk gibidirler belki ama ‘’Gömü’’ nün insanı kadar sıcaktırlar aslında. Anneler kadar belli edemezler belki sevgilerini ama onlar kadar çok severler çoluğunu, çocuğunu. Sahibi olmayan veya bakımsız evlerin çatıları çöker ya hep, babasız evinde evi taşıyan direği çöker, yıkılır eşinin ve çocuklarının üstüne. İşte o zaman anlaşılır değerleri.
Aziz amcanın çocuklarının ve eşinin vefası, babaya olan saygıları birer ders bizlere, Annenin çabaları, üzüntüsü, ‘’ be Müslüman deyişi’’ hele ki Aziz amcanın o son anlarında el işaretleri ile çocuklarına eşinin kendisine nasıl baktığını anlatışı unutulur mu hiç?
Neydi içimizi sızlatan? Kitaptaki türküler mi, Aziz amcanın çektiği acılar mı yoksa sevdiğinin her an biraz daha ölüme doğru gidişine çare bulamamak mıydı bilemedik.
Öyküsüyle, türküsüyle, acıları, merhameti, fedakarlığıyla sizi içine çeken, yürek yakan, gözyaşınızı akıtan çok güzel bir eser.
Selam olsun Gömü’ ye, selam olsun Denizli’ ye, selam olsun güzel Yurduma, selam olsun gönlü güzel vefalı, merhametli insanlarımıza…
Kitaptaki anlatıcı yazarı yakından tanıyanlar için çok tanıdık gelecek, yazarın kendisi mi acaba diye. Kitap içinde birçok şeyde de çok fazla yakınlıklar ve çevremizden benzerlikler var, o kadar yakınlıklar, benzerlikler var ki bunları görüp düşünmemek de elde değil. Okuduktan sonra farkına varacağımız, varmamız gereken çok şeyler olduğunu algılayacağımız bir eser. Etrafımızdaki, çevremizdeki her şeyden önemlisi yakınlarımızı düşüneceğimiz bir kitap. Bir yanlışım, bir eksiğim var mı diye kitabı bitirdikten sonra şöyle kısa bir an düşündüm, düşündüm etkisindeydim çünkü kitabın ve Hasan Ali Toptaş’ın kaleminin. Sonra yeni yakın bir zamanda bir kabre attığım kürek dolusu toprakları düşündüm. Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi Azrail havsızca geliyor, ne vakit ve ne kılıkta geleceğini bilemeyiz Azrail’in, #19738606. Kitabın kapağını kapattıktan sonra değil, kapağını açtığımız zaman düşünmeliyiz geleceğini, sayfaları çevirirken düşünmeliyiz.

Kitap belki kimi kişiler için Ankara ve Denizli arasında geçen araba yolculuğu ve yolculuk esnasında dinlenilen türküler ile dolu olabilir ama aksine içinde çok fazla duygu barındıran, okura birçok hisler yaşatan, yaşatırken de düşündüren, düşündürürken de hatalarımızı belki de eksikliklerimizi, yanlışlarımızı bize her bir cümlesinde, her bir kelimesinde öğreten bir eser. Ailenin, birliğin önemini anlatan çok da fazlasıyla içimizden olan bir eser. İçimizden olduğu kadar da her an her saniye yaşayabileceğimiz, karakteri, karakterlerinden biri olabileceğimiz kadar gerçekçi ve içimizden olan bir eser Kuşlar Yasına Gider. Okuduğumuz kitapların, izlediğimiz filmlerin fazlası ile karakteri olmak istesek de belki bu içimizden olan kitaptaki gibi, her an her saniye yaşayabileceğimiz hikâyenin bir karakteri olmak istemeyeceğimiz de bir kitap; çünkü o kadar gerçekçi olan, o kadar içimizden olan bir eser ki içinde maalesef yaşamak istemeyeceğimiz ama yaşayacağımız gerçeklerin mevcut olduğu bir kitap. Yaşarken, konuşurken, düşünürken hep gerçekleri istesek de biliyoruz ki bazı gerçekleri istemeyiz ve görmezlikten geliriz hatta bizlere gelmeyeceğini düşünürüz, işte bunlara dokunacak kadar ve akla getirecek kadar gerçekçi olan, içimizden olan bir kitap Kuşlar Yasına Gider.

Kitap dokundu. Üzdü, düşündürdü, içime işledi de daha çok dokundu. Her bir sayfasındaki her bir cümlesinin içinde ne duygular, ne hisler saklı… Hele bazı cümlelerinin içinde bazı kelimeler var ki Hasan Ali Toptaş’ın kaleminin etkisinde de olunca o kelimeler okura daha çok etki ediyor. Bir baba betimlendiğini, görmüş, yaşamış, birçok tecrübeler elde eden bir babanın betimlendiğini düşünün. Okuduğumuz yazarlar o babanın yaşadıklarını, duygularını ve bunların kendi üstündeki etkilerini betimlerken, bir olay karşısında durup düşünürken aslında tüm geçmişini biz okura aktarabilmek için o babanın oturuşundan, ayakta duruşundan, kıyafetlerinden, konuşmasından ve tepkisinden her bir şeyine kadar her bir şeyini betimlemek ister ve betimler de. Bu betimlemeler karşısında o babanın görmüşlerini, yaşadıklarını, hayatta birçok tecrübeler elde ettiğini anlarız; ama Toptaş ise kısa bir cümle içinde o babanın sadece durup bir bakışını yazarken sadece bir kelime ile bunların hepsini anlatabiliyor. “…yanağında bir çukur oluşuyordu” kısmındaki “çukur” kelimesi basit olarak görülebilir ama yukarıda yazdığım betimleme örneklerinin hepsini hatta daha da fazlasını verip anlatabiliyor. Yanakta o çukur neden oluşur, o çukur oluştuğunda gözler baktığı yere kilitlenmişken, önünde başka bir şeye bakarken zihninden farklı düşünceler geçer mi, o çukur oluştuğunda vücudun duruşunun dikliğinde ne kadar bir azalma olur, yanaktaki o çukur hangi durumlarda ne hissederken oluşur gibi birçok soruyu biz okura sordururken aslında kendi kendimize betimleme de yaptırıyor Toptaş. Yanakta oluşan çukurun ardına o kadar fazlaca anlam yüklemiş ki Toptaş, o babanın hakkında olan her şeyi rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Edebiyatta baba- oğul ilişkisi sürekli tercih edilip kullanılmıştır. Dünya klasiğinden tutun da efsanelere, mitolojilere kadar gitmiştir. Kiminde baba kötü, olumsuz karakterdir, kiminde ise oğul kötü ve olumsuz karakterdir. Bazılarında evlat katli işlenir bazılarında ise baba katli işlenir; ama baba katli daha çok sevildi mi desem daha çok ilgi mi çekti desem bilemedim ama baba katline daha çok ilgi olur. Günümüzde de hâlâ baba katli işlenir hatta bazılarında eski mitolojilere, efsanelere hatta eski romanlara göndermeler olur. Kuşlar Yasına Gider ise bu eserler gibi alıştığımız baba oğul çatışması olan bir roman değil hatta tam aksine birbirine sevgiyle bağlı olan, sevginin yanında saygı da olan bir baba ile oğulun hikâyesi. Baba tanıdığımız bir baba aslında, son derece iyi, düşünceli, bedeninde ve yüzünde görünenden aslında daha da fazlasını içinde yaşayan bir baba, oğul ise babasının artık son zamanlarını gören, babasına elinden geldiğince yardım etmeye çalışan, onu kıramayan hatta sonunda hoş şeyler olmayacağını bilse de babasına hayır diyemeyen bir oğul. Bu oğul da ayrıyeten kitabın gözlemcisi ve anlatıcısı.

Kitapta beni en çok etkileyen kısım ise alttaki alıntıdır, bir de “su verme” kısmıdır. Okumamış olan arkadaşlara kitap hakkında herhangi bir fikir vermesin diye alıntı olarak paylaşmadım, onun için kitabı okumuş olan arkadaşlar için buraya bırakayım.

“Ben sigaramı söndürüp yenisini yakarken de eriği kesmeye başladı. Gövdesinde testere çalıştıkça sarsıldı erik, yaprak yaprak sarsıldı, sarsıldı, sarsıldı ve yanının üstüne küt diye devrildi aniden.
Erik değil de babam devrilmiş gibi oldu o sırada, canım acıdı.”

https://www.youtube.com/watch?v=7IlFF-5NaE0
Baba...
Ne uzun ne derin bir kelime...
İçinde acılar, gülüşler, bir hayat barındıran kelime...

Nasıl güzel, nasıl güzeldi... Tadı damağımda kaldı. Öyle naif, öyle sade, öyle harika bir kitaptı ki. Eskileri hatırlattı bana hep, hani o insanların birbirlerini kırmaya korktuğu günleri. Hani insanların birbirinin kıymetini bildiği günleri.

İçimde merhamet rüzgarları esiyor. Acı dolanıyor içimde. Benim de bir gün yaşayacağım o acı dalgası dolduruyor gözlerimi. Babam...

Yokluk zordur. Alışılmış şeylerin yerine gelen boşluk çok zordur. İnsan eşyaya bile alışır, gittiğinde yokluğunu hissederken, bir insanın yokluğu, o sesin topraklar altına gömülmesi nasıl bir acıdır?

Kitapla nefeslendim, dinlendim, huzur buldum, üzüldüm, merhamet doldum... Hasan Ali TOPTAŞ'ı daha başka sevdim bu kitapla. Enfes tek kelimeyle enfesti. Kesinlikle tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim.
Bir şey demedi, sitenin öteki tarafına dolanıp eve girinceye kadar sustu Ayperi; adımlarıyla, ağzıyla, yanaklarıyla, elleriyle, en çok da gözleriyle sustu.
Çünkü, diye devam etti babam; hırs atına binenler, çoğu kez ne vakit düştüklerini anlayamazlar
...en sevdiğin hayvan hangisi, diye sordu.
Azıcık duraksadıktan sonra, en çok kedileri seviyorum, dedim ona.
Hasan Ali Toptaş
Sayfa 112 - Everest Yayınları
Büyük ihtiyaçların küçüldüğü, küçük ihtiyaçların büyüdüğü döneme yaşlılık diyorlar.
"Demek senin gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, zaten Aldatılmak da sana yakışırdı oğlum. Ne çok şey barındırır içinde.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kuşlar Yasına Gider
Baskı tarihi:
Ekim 2016
Sayfa sayısı:
248
ISBN:
9786051850665
Kitabın türü:
Yayınevi:
Everest Yayınları
Pırıl pırıl ışıyan Türkçesiyle Hasan Ali Toptaş,
Kuşlar Yasına Gider'de romancılığına yeni bir boyut katıyor: anlatmıyor, söylemiyor; nefeslendiriyor.

Kadirşinas otlarının mırıltısını, of dememenin ilmini, eldeyken kıymetini bilmenin erdemini, ömürden giden günlerin sabrını okudukça zihnimiz, gönlümüz havalanıyor.

"Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır" sözü yankılanıyor kulaklarımızda.

Kuşlar Yasına Gider; atların koşması kadar doğal, kaleme iç çektirecek kadar merhametli bir roman.

"Toptaş'a yazarlık âdeta bahşedilmiştir."
-ANDREW RIEMER, Sydney Morning Herald-

"Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü."
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 1.798 okur

  • SaadetAlperr
  • Sinem Celik
  • Murat Elçi
  • Zeynep Çakmak
  • Ehu Ehe
  • SSEYMA
  • Eskici
  • Gülenkitap
  • Pekmezci
  • Sebiha Türkoğlu

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%10.1
14-17 Yaş
%5.5
18-24 Yaş
%23.1
25-34 Yaş
%35
35-44 Yaş
%18.7
45-54 Yaş
%5.5
55-64 Yaş
%0.5
65+ Yaş
%1.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%73.2
Erkek
%26.7

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%33.2 (257)
9
%24.2 (187)
8
%22.5 (174)
7
%12.8 (99)
6
%4.3 (33)
5
%1.6 (12)
4
%0.4 (3)
3
%0.5 (4)
2
%0.4 (3)
1
%0.1 (1)

Kitabın sıralamaları