Kuşlar Yasına Gider

·
Okunma
·
Beğeni
·
49467
Gösterim
Adı:
Kuşlar Yasına Gider
Baskı tarihi:
Mart 2019
Sayfa sayısı:
250
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850665
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Pırıl pırıl ışıyan Türkçesiyle Hasan Ali Toptaş,
Kuşlar Yasına Gider'de romancılığına yeni bir boyut katıyor: anlatmıyor, söylemiyor; nefeslendiriyor.

Kadirşinas otlarının mırıltısını, of dememenin ilmini, eldeyken kıymetini bilmenin erdemini, ömürden giden günlerin sabrını okudukça zihnimiz, gönlümüz havalanıyor.

"Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır" sözü yankılanıyor kulaklarımızda.

Kuşlar Yasına Gider; atların koşması kadar doğal, kaleme iç çektirecek kadar merhametli bir roman.

"Toptaş'a yazarlık âdeta bahşedilmiştir."
-ANDREW RIEMER, Sydney Morning Herald-

"Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü."
250 syf.
·10/10
Hasan Ali Toptaş birçokları için büyük bir yazar olduğu su götürmez bir gerçek. Benim onunla tanışmam ismini çok duymama rağmen Trt 2'deki Karalama Defteri sayesinde oldu. Orada çok naif mütevazı bir adam gördüm. Kitap satışlarıyla alakalı "rakamlar sanatsal ölçüler değildir, ticari ölçülerdir yani edebi ölçü değillerdir"deyip beni benden almıştır..

Kitapta fanilik, müthiş bir babaoğul ilişkisi vs bilindik konular var harika işlenmiş. Bir bu zamandasin bir geçmişte. HAT bu kitabın hakkını vermiş dostlar.

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
248 syf.
·2 günde·6/10
--- Bu inceleme ufak tefek (belki de büyük) 'spoiler'lar içerebilir arkadaşlar. Sonra demedi demeyin:)---

Türkiye'de henüz herhangi bir Hasan Ali Toptaş kitabı okumamış 8 kişiden biri olarak, gerçek bir baskı ve endişeyle açtım kitabın kapağını...

Artık bu buluşma gerçekleşmeli, ben de ortamlarda herkes gibi Hasan Ali Toptaş konusu açıldığında üzerine bir çift söz söyleyebilmeli, 'Türkçe'yi çok akıcı kullanıyor', 'betimlemeleri harika', 'ne kadar duru bir dili var' gibi kalıplar kullanarak kendimi ifade edebilmeliydim...

İşte bu şartlarda başladı okuma süreci ve haliyle ilk sayfalar baya zor geçti benim açımdan. Hatta itiraf etmem gerekir ki, anlatıcı, eşine babasının yaşadığı problemin gerçek nedenini ilk kez anlatırken kitabı yarıda bırakmayı dahi düşündüm. Yeni bir Zülfü Livaneli vakası mı yaşayacaktım yoksa? Hasan Ali Toptaş da mı asıl konuya odaklanıp geriye kalan detayları çalakalem yazan bir yazardı? Çünkü kitaptaki çiftin 5 yaşında çocuğu olduğuna göre minimum 6-7 yıldır evli olmaları gerekiyor. Bunun bir de flört dönemi var tabii... Hadi biz yine de 6 yıl diyelim... Yahu bir insan 6 yıl boyunca babasının neden tek bacağının olmadığının gerçek sebebini karısına anlatmaz mı? Bunun hiç gerçek hayatta bir karşılığı var mı sizce?

Hayır Aziz Amca'nın bacağı uyuşturucudan falan kesilse hadi, bir nebze anlarım durumu. Adam şoför yahu; kaza yapmış ve bacağı kurtaramamışlar. Herkesin başına gelebilecek bir durum. Ortada bir gizem falan da yok. O zaman neden 6 yıl boyunca karına anlatmazsın ki?!

Konuyu bu kadar uzatmış olmamı garip karşılayabilirsiniz ama bence önemli bir konu. Çünkü okuduğum kitapların ilk bölümlerinde bu tip durumlarla karşılaştığımda bir anda kitaptan kopup uzaklaşabiliyorum. Ancak bu sefer 'yarım bırak jokeri'ni kullanmak istemedim açıkçası. Yine de Toptaş'ın, Aziz karekterinin başından geçen kazayı bize anlatmak için seçtiği yöntemi yetersiz bulduğumu ve burada bir çeşit yazar tembelliği yapıp kolaya kaçtığını belirtmeden geçemeyeceğim...

-----------------------------

Kitabı okuyanlar çok iyi bilirler ki, bu kitap üzerine dönen tartışmalardan birisi de 'Hasan Ali Toptaş çok mu tekrara düşmüş, yoksa anlatmak istediklerini pekiştirmek için sık sık tekrar yoluna mı başvurmuş' meselesidir.

Yani Denizli-Ankara arasında süregelen yol hikayeleri, kasabaya geliş, kapının girişini engelleyen uzun asma yaprağı, akşamları eve doluşan misafirlerin tek tek isim listesi ve benzer birkaç konu kitap boyunca neredeyse copy-past yöntemiyle sık sık tekrar ediyor. Tartışma da bunun üzerine dönüyor.

Ben bu tartışmada 'tekrarcı' ekibin içerisinde görüyorum kendimi. Çünkü amaç pekiştirme olsaydı, aynı konular yeni detaylar da eklenerek farklı şekillerde de anlatılabilirdi. Mesela geçenlerde okuduğumuz Dino Buzzati 'nin Tatar Çölü adlı eseri, konusu itibariyle tekrara düşülmesi en elverişli kitap olmasına rağmen, konuda evet ama anlatımda herhangi bir tekrara rastlamıyorsunuz.

Ancak Toptaş böyle bir zahmete girmeyi gerek görmemiş. Her kasaba sahnesinin belli bir rutini var. Eve gelen misafirlerin sıralaması bile neredeyse aynı. Eve geldikten sonra yapılanlar da öyle... Bu sahneler, olayı yaşayanlar için böyle olabilir. Yani kişiler, konuşmalar, odadaki gerginlik falan aynı olabilir. Ancak bunu bir kurguda işlerken yazıya da aynı sıralamayla geçirilmesi benim nazarımda bir tekrardır deyip bu bahsi de kapatıyorum...

---------------------------

Kitabın isimsiz baş karakteri olan yazarın nasıl bir kişiliği olduğunu çözmek kolay değil... Karakterin yazar olması, ailesinin Denizli'de yaşaması ister istemez bu kitap otobiyografik bir kitap mı sorusunu sordurmuş okurlara... Toptaş ise bunu önceden kestirdiği için kitabın içerisinde kızıl sakallı akademisyene salladığı bölümde 'hayır, bu kitap otobiyografik değil' anlamına gelen mesajlar vermiş okuruna. Sonrasında yaptığı bir röportajda da ayrıca belirtmiş zaten... Ancak bence her roman farklı seviyelerde otobiyografik izler taşır. Zaten bu kitapta da pek çok detayın, özellikle akrabaların, gözleme dayalı bir bilinçle yazıldığı çok açık. Bu insanlar veya benzerleri mutlaka hayatının bir döneminde Toptaş'ın çevresinde bulunmuşlar...

Ana karakter, dışarıdan bakıldığında bol bol türkü dinleyen, anne-babasının sözünden çıkmayan, onlar için her türlü fedakarlığı yapan, sık sık gözyaşı döken, naif, insancıl, içimizden biri gibi bir profil çiziyor... Ancak detaylara bakıldığında onun kibirli, çevresindekilere biraz tepeden bakan farklı bir yanının olduğunu da görmek mümkün... Özellikle akrabalarıyla yan yana geldiğinde o şehirli-yazar kimliğinden gelen kibir kendini inceden de olsa hissettiriyor...

-------------------------

Hasan Ali Toptaş'ın meşhur betimlemeleri konusuna gelirsek; evet gerçekten usta işi betimlemeler var kitapta. Ancak buraya da bir şerh koymadan geçemeyeceğim. Toptaş, betimlemeleri kitabın bütünselliği içinde değil de ana konunun dışında spot spot şeklinde kaleme almış. Demek istediğim; yazar karakter kitapta ne zaman sigara içmek için balkona veya bahçeye çıksa bilin ki orada betimleme yapacak:) Yani betimlemeler reklam arası gibi karakterin sigara molalarında araya serpiştirilmiş. Oysa ki, Hüseyin Dayı'nın sarı tesbihi gibi daha çok detay eklenerek, insanlar üzerine de biraz daha tasvir ve tahlil yapılabilirmiş bence...

Ancak dil olarak Toptaş'ın gerçekten de çok sade ve akıcı bir dili olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Zaten kitabın sonunda kendi kendime şu tespiti yaptım: Dili o kadar kuvvetli ve akıcı ki, bütün kusurlarını örtecek kadar güçlü bir kalemi var! Ancak bu kitabında diline ve üslubuna o kadar güvenmiş ki, inceleme boyunca anlatmaya çalıştığım gibi pek çok bölüm bu özgüvenin etkisi altında aceleye gelmiş... O yüzden Hasal Ali Toptaş'ın ilk kitaplarından birini fırsat bulursam mutlaka okumayı düşünüyorum...

-----------------------

Listemde daha yazacağım çok şey vardı ama zaten yeterince uzayan bir incelemeyi daha da uzatıp vaktinizi almak istemediğim için burada sonlandırıyorum...

Her şeye rağmen bu kitap insanın zihninde hoş bir tat bırakıyor. Bende de öyle oldu. Gözüme batan detayları halının altına süpürdüğümde 2 günde biten su gibi bir kitap kaldı geriye...

Artık üzerimdeki baskıyı da attığıma göre, Toptaş'la bundan sonraki buluşmalarımız eminim çok daha pozitif ve verimli geçecektir...

Herkese keyifli okumalar dilerim...
  • Kör Baykuş
    8.2/10 (2.959 Oy)2.647 beğeni9.553 okunma6.101 alıntı62.826 gösterim
  • Puslu Kıtalar Atlası
    8.8/10 (5.920 Oy)5.526 beğeni17.518 okunma2.568 alıntı95.397 gösterim
  • Posta Kutusundaki Mızıka
    8.6/10 (2.626 Oy)2.968 beğeni8.920 okunma6.161 alıntı79.280 gösterim
  • Ermiş
    8.4/10 (5.870 Oy)5.229 beğeni19.573 okunma14.804 alıntı88.984 gösterim
  • Aylak Adam
    8.1/10 (6.279 Oy)5.916 beğeni22.481 okunma8.110 alıntı105.074 gösterim
  • Sırça Köşk
    8.3/10 (4.194 Oy)4.193 beğeni16.330 okunma4.798 alıntı75.251 gösterim
  • Ruhi Mücerret
    8.3/10 (2.244 Oy)2.119 beğeni7.637 okunma4.561 alıntı36.563 gösterim
  • Saatleri Ayarlama Enstitüsü
    8.6/10 (4.242 Oy)4.710 beğeni14.283 okunma8.432 alıntı103.838 gösterim
  • Az
    8.6/10 (2.612 Oy)2.433 beğeni8.557 okunma2.551 alıntı44.987 gösterim
  • Anayurt Oteli
    7.3/10 (2.834 Oy)2.088 beğeni10.906 okunma843 alıntı46.391 gösterim
248 syf.
·9 günde·Beğendi·9/10
“Hasan Ali Toptaş” daha önce ismini hiç duymadığım bir yazardı. Siteye üye olduğum ilk günlerden bugüne sürekli ismini duymaya başladım. Yazarın kendisini tanıdıktan sonra “Kuşlar Yasına Gider” kitabı çıktı. Daha öncesinden yazarla ilgili birçok yorum okudum. Yorumların ortak özelliği ‘Hasan Ali Toptaş’ın Türkçeyi kullanmadaki ustalığıydı. İsmi ve kapağı hoşuma giden kitabı okumaya başladım. Gerçekten de keyif alarak okudum. Yazarın dili tıpkı bizim kullandığımız dil gibi. Karşında bir arkadaşın varmış gibi hissediyorsun. Onun derdine dertleniyor. Sevincine ortak oluyorsun.

Kitabın bazı yerlerine katılmadım diyebilirim. ( Bundan sonra içerik hakkında ipucu olabilir.) Bir bölümde ana karakterin babası Aziz Amca bir parkta havuzun içine düşüyor. Fakat yanından geçen herkes ona bakmıyor bile. Resmen havuzda ölüme terk ediliyor. Ben bu konunun böyle olmadığını düşünüyorum. Çünkü bizim milletimiz belki de bu konuda; değişen dünyada en sağduyulu milletlerden bir tanesidir. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ülke üç milyon mülteciyi bu kadar yıl kendi içinde barındıramaz. Bizde ise her ne kadar ufak tefek sıkıntılar olsa dahi milletimiz bu kadar insana kucak açmış eşsiz bir millettir. Bu konuda yazar değerli ve necip milletimize biraz haksızlık yapmış diye düşünüyorum.

İlerleyen sayfalarda duygu yükünün had safhaya çıktığı bir kitapla karşılaşıyorsunuz. İyi ki bu kitabı okudum diyorsunuz. Özellikle kahramanımızın babası Aziz Amca hastalığa yakalandıktan sonraki bölümler insanı derinden etkiliyor. Bazen hastanelerde karşılaştığımız o derin ve elim manzara çıkıyor karşımıza… Artık kendi başına hareket edemeyecek kadar kötü duruma gelmiş insanlar. Aziz Amca da bu hale geliyor. Kendi yemeğini yiyemiyor. Kendi başına ihtiyaçlarını gideremiyor. İyice yatalak olmaya başlıyor. Bir ara artık konuşamayacak kadar kötü oluyor. O ara ileride kendi halimi düşünüyorum, zaman zaten su gibi akıp gidiyor. Her gün biraz daha ömrümüzden gidiyor. Aziz Amcada da böyle oldu, her gün biraz daha ömründen gitti. En son elden ayaktan düştü. Başkalarına muhtaç hale geldi. Şimdi anlıyorum dedemin: “İnşallah Allah benim canımı birden alırda böyle elden ayaktan düşüp rezil olmam.” lafını. Sonra aklıma: “Bebekler ile yaşlılar aynı özellikleri gösterir.” Lafı geliyor. Sanki Aziz Amca’da vücut buluyor bu laf. Karısı yemeğini yediriyor ona, daha fazla yemek istemiyor Aziz Amca. Hanımı hadi bir kaşık daha, diyor. Söz bu son kaşık. Aziz Amca zoraki bir kaşık daha yiyor. Hemen gözümün önünde Aziz Amca da değil de bir yaşındaki yeğenim ve ona yemek yediren yengem gözümün önüne geliyor. “Hadi oğlum bir kaşık daha söz bu son kaşık.” Sonra yine kendi korkularım beni esir alıyor. “İleride ben de bu hale gelir miyim?” diye içimi bir korku kaplıyor. Dedemce sesleniyorum Allah’a: “Allah’ım benim canımı birden al. Böyle ellere muhtaç etme beni.”

Kitabın beni en çok etkileyen yeri ise Aziz Amcanın eşi oldu. Bu kitabı okuduktan sonra anladım o videolardan izlediğim iki amcayı. Neden bu kadar eşlerinin ardından hasret çektiklerini. Neden o amcanın nasıl da saymam, sayılmayacak bir Hatice değil ki? Dediğini.

https://www.youtube.com/watch?v=JipV-J2TtbY

https://www.youtube.com/watch?v=0pi68cRn0Ss

“Aziz Amcanın Eşi” Allah Tuttuğunu Altın Etsin…
Hiçbir zaman şikâyet etmedi durumundan. Aylarca başında bekledi Aziz Amcanın… Sürekli destek oldu ona. Bir kez bile öf demedi ona. Yemeğini bir çocuk besler gibi yedirdi. Saçmalaya başladı Aziz amca hiç sıkılmadan dinledi. Kolay değil aylarca altını kendi elleriyle temizledi kocasının. Hiç sıkılmadan hiç şikâyet etmeden. Aziz Amca belki tüm hayatı boyunca ona güzel bir şey dememişti. En son artık konuşamıyordu. El işaretleri ile oğluna anlattı meramını, çok içten bir şekilde. Burayı özellikle çok güzel anlatmıştı Hasan Ali Toptaş. Oğlum Annen bana çok iyi baktı, tuttuğu altın olsun… Artık istemsiz bir eylemle döküldü gözyaşlarım. Ben tutamadım gözyaşlarımı ama Allah senin tuttuğunu altın etsin teyzem…
250 syf.
·
“Ben, Beckett ve Şehrazad’ın evliliğinden doğmuş bir çocuğum.”

Kendini böyle tanımlıyor Toptaş. Kimilerine göre sığ, dar bir yaşamdan bizlere uzanıyor sararmış kimi zaman iç ısıtan kimi zamanda ısısı içine sığmayıp dimağımızı yakan sözleriyle. İçimizden biri. Şimdi odanın kapısını açıpta karşına çıkan annen, baban ya da kardeşin o. Yazmayı sadece bir şeyleri anlatmak sandığı yıllardan yani 1975'lerden bugüne uzanıyor öyküsü. Yaşanmış olaylardan yola çıkarak yaşanması mümkün olana kayıyor haliyle. Çünkü insanın özyaşamı ağırdır. Bir yandan da samimi olmazsan kimsenin yüreğinde bir çukur açamazsın. Açamadığın için de o çukura yerleşemezsin. Kendi yaşamından bir parça koymazsan o sayfalara serdiğin sana yük olur. Çok yetenekliysen sanat olur. Ancak geriye baktığında gördüğün sadece sanattır. Yaşamın iyi ya da kötü senindir. Ondan utanmak, onu yok saymak büyük bir kişilik eksikliğidir. O yüzden günlük konuşma diline bile sirayet etmeli yaşamın. Bugüne kadar ne yaşadıysan onu konuşmalı dilin. İşte o zaman dilinin ucuna gelen kelimelerini çiğneyip yutmazsın.

Kimi zaman kahırlı bir ses yükseliyor sayfalardan kimi zaman ise umudun tükenmiş olmasına rağmen bir sıfattan öte kalıplaşmış bir kavram olarak yerleştiği.

Ankara - Denizli arasında sıkışmış kalmış bir yaşam. Özyaşam öyküsü mü bilinmez. Genel hatlarıyla bu romanın içinde HAT var. Maddeler halinde sıralarsak:

-Anlatılan bir yazar.
-Denizli'li ve Ankara'da yaşıyor.
-Muavinlik yapmış. (yolculardan para isteyemeyen, uyuyan yolcuları uyandıramayan)
-Ve hastanede karşısına çıkan birinin kitabınızın birinde ''Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır.” diyen yazar siz misiniz demesi.

Evet bir parça değil, baya baya siz varsınız karşımızda sayın Toptaş.

*İnceleme spoiler barındırıyor olabilir, ona göre okuyunuz.

YAŞLILIK - Aziz Bey Hadisesi

''Büyük ihtiyaçların küçüldüğü, küçük ihtiyaçların büyüdüğü döneme yaşlılık diyorlar'' diyor kitaptaki karakterlerden biri olan Zübeyir başına gelmeyeni yorumlamanın o tatlı ferahlığıyla. Schopenhauer'a göre ''Gençliğin gözüyle bakıldığında, yaşam sonsuz uzunluktaki bir gelecektir; yaşlılık gözüyle ise oldukça kısa bir geçmiştir.'' Diğer yandan yine Schopenhauer ''İnsan yaşlandıkça çocuklaşır'' demektedir. Yani kitapta bahsi geçen Aziz beyin inatçı bir çocuk olduğunu, gururunun bir çocukla eşdeğer olduğunu görüyoruz. Varoluş acısı çoğu insanda yaş ilerledikçe ortaya çıkar. Cahit Sıtkı'nın 35 sınırından biraz yukarıda hem de. Gitgide kayıtsızlığın arttığı dünyamızda bazen bu yaş sınırı 60'ları bile bulmaktadır. Dünya yaşlandıkça daha mı anlamlı hale gelir? Yani demek istediğim hayatın bize öğrettikleriyle biz hayatı daha bir yaşanabilir kılabilir miyiz? Kişiden kişiye değişen olgular yüzünden belki de kimse kimseyi tam manasıyla anlayamıyor. Birinin yaşamı diğerine rehber olamıyor. Kişisel gelişim kitapları işte bu yüzden anlamsız. Coğrafyanızın aynı olduğu yazarları okumakta fayda var. Ve son olarak yaşlılıkla ilgili olarak Afrikalı Leo'da geçen alıntı takılıyor zihnime: ''Yaşlılık ölüme, çocukluktan daha yakın değildir.''

ECEL ATI - Ankara'dan Denizli'ye koşan kader

Ölüm, bütün fonksiyonların sona erdiği, dönüşü olmayan o yol. Garip mi garip. Hayattaki en kaçınılmaz kesinlik ve intihar dışında perdenin arkasında duran o koca belirsizlik. Bir arabanın peşinde koşuyor ecel atı. Bir kefen kadar beyaz. Acele giden faniler kadar hızlı. Bir hayal kadar güzel. Ve bir ölüm kadar inatçı. Bu atın hep aynı yerde belirip aynı yerde kaybolmasıyla başlıyor aslında hikayemiz. Çevremizde nefes alıp verenlerin kum saati gibi. O at gözüktüğü an birinin kum saati ters dönüyor ve zaman işliyor. Sonra bir telefon uzaklığında soğuk bir merhaba ile karşılıyor seni ses. Ölüm diyor, ölüm yine kabına sığamayıp da sıçradı kasabamıza. Diyemedim diyor, ölümü haber vermek bazen ölümden bile zor çünkü. Ölüm, geldiği gibi de gitmiyor. Her gelişinde başka birine göz kırpıyor. Aslında ölüm bize geleceğini farklı emarelerle açıklıyor. Biz anlamıyoruz. Umut var ya o umut. Pençesinden çıkamayıp da ısrarla tükettiğimiz nefes. İnadına soluyoruz ciğerlerimize o umudu. Umduğumuzu bulduğumuzdan değil. Yaşama olan bağlılığımızdan. Sırası gelenin o çaresiz teslimiyeti. Bir kasaba gidenin arkasından ağlıyor. İkinci gün göz pınarları kuruyor, üçüncü gün sofradan eksilenin, baş köşede oturanın yokluğuyla mücadele başlıyor. Sonra 1 hafta geçiyor, 2 hafta geçiyor dönüp de o baş köşeye bakılmıyor artık. Sofraya yanlışlıkla bir tabak daha getirmiyor getiren. İşte orada tamamlanıyor döngü. Ölenin bir kez daha öldüğü tablodur bu. Hatıralardan ölene kadar soluk almaya devam ediyor ölen. İşte ecel atı, yine koşuyor arkadan. Aceleci, gaza bastıkça daha da hızlanan ancak geriye asla düşmeyen. Ölüm yazgının gerisine asla düşmüyor. Keskin bir kesinlik, belli olan bir belirsizlik.

KUŞLAR YASINA GİDER

Baba, başına buyruk. Minibüs avcısı, kafası estiğinde kaybolan, çaresiz bir kadın, baba yolu gözleyen çocuklar. Bir isyan dahi yükselmiyor babaya. 40 sene geçiyor o günlerden elden ayaktan düşüyor. Ancak yine de babanın önünde bir isyan sesinin eksikliği var. Etme diyen yok, yapma diyen yok. Çaresizce kabule eğilen boyunlar. Bir dağa bakan pencerenin karşısında dirsek çürüten ancak asla pişman olmayan Aziz bey. Tüm karakterler iyi niyetli. Herkes iyileşsin diye elinden geleni yapıyor. Ancak bu inatçı adamın inadını kıramıyorlar. Kıramadıkları her inattan sonra vücudundan ayrı bir parça kırılıyor. Günden güne eriyip gidiyor koskoca adam. Benjamin Button gibi.

Kitap hakkında

Başta da söylediğim gibi, kitabın içinde HAT bir var bir yok. Yaşanması mümkün olmayanlar da var. Ancak bunları okurken gözümüze çarpmıyor elbette. Rahatlatıcı bir dil. Diyaloglar ile betimlemeler iç içe. Okunası bir kitap. Ankara'da yaşayan biri için bulunmaz bir başlangıç. Semtler, caddeler, meydanlar gözünüzü okşuyor. Sonra Ankara - Denizli yolunu da hesaba katarsak birçoğunuzun içini okşayacak cinsten.

Kitapta adı geçen şarkılar:
https://www.youtube.com/watch?v=xUy5SqojhLk
250 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Kuşlar Yasına Gider kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

Bu kitap bizden bir kitap, buram buram Türkiye ve Türk kültürü kokan bir kitap. Neden mi?

Hasan Ali Toptaş sizi kesinlikle aforizma kasarak sıkmaya çalışmıyor, ne demeye çalıştığını içinden nasıl geliyorsa öyle anlatıyor. Cümleleri uzatmıyor, dili sadelikle ve büyük bir ustalıkla kullanıyor.

Bu roman, bazı canlıları yaranın öldürmediği fakat muhatapsız kalmanın öldürdüğü bir roman. Kuşlar Yasına Gider'i muhatapsız bırakmamalıyız. Onu okumalıyız ki, nasıl vefalı ve eşinin nefesini bile kontrol eden bir anne olunurmuş onu görmeliyiz. Onu okumalıyız ki, unutulan örf ve adetlerimizi hatırlamalıyız, muhabbetlerimizi, akrabalarımızı muhatapsız bırakmamalıyız. Onu okumalıyız ki, yeşil yeşil dökülen gözyaşlarına muhatap olmalıyız.

Aziz Amca'yı dedeme çok benzettim, çünkü o da şu an aynı durumda. Eskileri anlatıyor, hiç kimsenin aklına gelmeyecek kıyıda köşede kalmış anıları çıkarıyor bize kalbinden. Eskiden yaptığı çılgınlıklar, evden gidip gelmemeler, dağlara çıkıp yaşadığı maceralar... Şimdi ise öylece yatıyor, bakıyor fakat kim bilir neler söylüyor o sessizliğiyle ve yılların vermiş olduğu emekle, deneyimle, yaşanmışlıkla. Şimdiki zamanın olaylarında değil geçmiş zamanda yaşar onlar aslında.

Romanla ilgili olumsuz ve diğer bazı düşüncelerim de var. Türk kültüründe üstüne yüklenen gereksiz bir manevi anlamdan dolayı sigaradan bahsediyorum. Sanki sigara içince bütün dünya birden efkar dünyasına dönüşüyor, birden akla gelmeyecek düşünceler geliyor... Bu düşüncelere bir araç olarak sigarayı kullananlar vardır mutlaka fakat ben kesinlikle gereksiz bir icat olduğunu düşünüyorum ve herhangi bir kitapta, yayında, kanalda, mekanda onu yüceltici, hatırlatıcı, özendirici anlamlar taşıyan metinleri sevemiyorum.

Aslında olumsuz bir yön olmayan fakat kendimle bağdaştıramadığım diğer bir yön ise türküler konusu. Türkü müzik türünü sevmediğim için bu romanda türkülerle alakalı kendimden bir parça bulamadım. Mutlaka sayısız anlam bulan okurlar da vardır hatta babası hayatta olmayanlar için eminim ki roman daha pek çok şey ifade ediyordur. Empati yapmaya çalışarak o okurların yaşadığı şeyleri biraz da olsa anlayabiliyorum.

Değinmek istediğim başka bir konu ise, şu at mevzusu. Bu romanı Amerikalı birisinin okuduğunu düşünelim. Yabancı birisi bizim anladıklarımızın belki de yarısını bile zor anlar bu romandan, çünkü roman tamamen Türkiye sınırlarındaki manevi değerlerle çepeçevrili. Belki de sırf bunun için daha çok anlamaya çabalar. Fakat at konusunda o atı kesinlikle unicorn olarak nitelendirirlerdi ve romanın ana karakterini arabadayken kafa olmuş olarak düşünürlerdi. Hatta tam bu konu üzerine bir film izlediğim için romanı okurken o at konularında hep bu aklıma geldiği için istemeden de olsa güldüm. Amerikan kültüründe unicornlara biçilen özel bir anlam var.

Bu roman bana ne kadar dertli bir ülke olduğumuzu hatırlattı tekrar. O hastanelerin bitmek bilmez evrak olayları, duygusal çöküntülerimiz, rızk mücadelelerimiz, aile ilişkilerimizin nostaljisi, bir anda ,eve doluşma kültürümüz. Aslında konuşacak o kadar çok şeyimiz var ki bazen sadece susarak bile anlatamadığımız sayısızca şeyi gözlerimize bakarak anladığımız bir kültürdür Türk kültürü. Bazen dağlar bile insanların anlatamadığı sayısızca şeyi anlatır bizlere.

Son olarak, eğer dedemin yanağına bir gün sinek konarsa kesinlikle o sineği kovmayacağım.

1 Aralık 2017 eklemesi : Dedem, ben bu incelemeyi yazdıktan 8 ay sonra vefat etti, onun üstüne konan sinek belki de yaşlılıktı, kovunca bir türlü gitmeyen cinsten.
248 syf.
·8/10
İzmir’e iki yıl önce gelmiştim. Bu aynı zamanda benim büyük şehre ilk çıkışım sayılırdı. İzmir’den önce 8 ay Ankara’da yaşamıştım. Tabi ne kadar yaşamak denirse. Mesleğe yeni başlamıştık, yoğun eğitim temposu eğitimden arda kalan zamanda da yoğun çalışmalar. Başımı kaldıracak vaktim yoktu. Bunların yanında Eryaman da yaşamış olmamın da büyük etkisi vardı, yaşamış sayılmamam da. Eryaman başlı başına Ankara’dan ayrı bir yerdi. İzmir’e gelişimle ancak yaşadığımı hissetmeye başladım. Her ne kadar iş saatlerinde yoğun olsam da işlerden arda kalan zamanımı kendime ayırabiliyordum. O yıllarda bu kadar okuma eğilimimde yoktu, daha çok çevreyi tanımaya çalışıyordum. Elbette bu tanıma esnasında zamanımın çoğu dışarıda geçiyordu. Büyükşehir denilen yer çok kalabalıktı, çok fazla insan vardı. Ancak hiçbirisi birey değildi ya da herkes kendisi için bireydi, birbirleri için birer yabancıdan öte değillerdi. Bu da meslek hayatından öncesi köyde geçen bir birey olarak benim açımdan çok zordu. Köyde herkes herkes içindi. Hem başlı başına birer birey hem de diğer yaşayan insanlar açısından birer bireydiler. Herkes birbirinin akrabasıydı, eşiydi, dostuydu. Herkes hem eşit hem saygılı hem sevgiliydi. Büyükler büyüklük taslamazlar, küçüklükler küçüklüklerini bilirler, aynı zamanda da yaşıtı gibi herkes birbiriyle şakalaşabilir, sohbet edebilirdi. İzmir’deyse kimse kimseyi tanımıyordu, herkes birbirinin yanından geçip gidiyordu. Hiçbir bağları yoktu. Birey açısından doğadaki hayvanlardan, bitkilerden farksızlardı. Ben buraya ait değildim, olamazdım. Benim ait olduğum yer doğduğum yerdi. Ben köydeki o mikroorganizmanın bir parçasıydım. Bütünden kopmuş bir parça ne kadar yaşayabilirdi ya da bütün o parçasının boşluğunu doldurabilir miydi? İzmir’deki ilk yılımda defalarca köye gittim, ben oraya aittim. Oradayken tüm derdimi sıkıntımı unutuyordum. Şehre geldiğimde yenilenmiş gibiydim. Ancak bu yenilenme çok uzun sürmüyor, en kısa sürede yine köye gitmeden önceki stres yüklü halime dönüyordum. Bir yandan da şehir hayatına alışmaya başladığımın ve bu alışmayla beraber aitliğimin azaldığının farkındaydım. Şu an kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Ben artık ne köydeki mikroorganizmanın bir parçası ne de şehirdeki bir nesneyim. Ben arada sıkışık kalmış ölmüş bir hücreyim. Zehirlendim, mutasyona uğradım. Bu değişim neticesinde hiçbir yere uyumlu olmayan yeni bir hücre çıktı ortaya. Ne tamamen doğal ne tamamen yapay. Hiçbir ortama uyum sağlayamayan, sadece çeperine kapanıp kendisini yaşatmaya çalışan, tek doğal ortamı kendisi tarafından kendisine uyumlaştırılmış evi olan.

İşte Hasan Ali TOPTAŞ da bana bunları hissettirdi romanını okurken. O bir kustu ve zamanında yuvasından uçtu ancak ölümle döndü geriye. O muhteşem kalemi olan bir yazar. Bunu doğa tasvirlerinden ve o beyaz atı tasvir edişinde görüyoruz. Yalnız anne, babası ve doğa dışında ben bu romanda duygusal bir bağ göremedim. Sanki yazarda artık o mikroorganizmadan kopmuştu. Kendisini akrabalarına, eşine, dostuna uzak hissediyordu. Bir şehirli için köy doğa ve anne, babasıdır. Bir köylü içinse önemli olan toprak değil üzerinde yaşayan insanlardır. Romanda da daha çok doğa tasvirleri öne çıkıyordu. Hem de fazlasıyla.

Yalnız şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Hasan Ali Toptaş o üzeri tozla kaplanmış kelimeleri çok güzel kullanmış ve gün yüzüne çıkarmış. Kendisini yürekten kutluyorum, umarım böyle yazarlarımızın sayısı artar.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
248 syf.
·Beğendi·9/10
“ Açma yaram derin derin, dermanını bilen gelsin…” Musa Eroğlu söylüyor. Kızımın sınavdan çıkmasını beklerken açtım türküleri arabada aklıma geldi, Hakan S./Duvar/
İle türkü dinlerken bu kitabı okuyup okumadığım sordu, oku abi beğenirsin sana iyi gelecek dedi. Bu sıkıntılı günlerde gerçekten iyi geldi. Bu dağlar kömürdendir türküsünün sözleriyle başlamış kitap, sadece aradan iki satırı, “ Bu yol Pasin'e gider, Döner tersine gider.” Ömür de öyle değil mi? Yazar işi biliyor ve türkülerden de anlıyor. Alınıp tüm kitapları okunacak demek ki. Benim için ne güzel bir duygu ve haz anlatamam.

Hem çok önemli hem de çok emek isteyen bir ilişki ve sevgi baba oğul arasındaki. Yazar duru ve etkileyici diliyle bu ilişkiyi anlatıyor. Anlatırken de o güzelim kelimeleri çok iyi kullanıyor. Usta yani. Kendisi Ankara'da, babası Denizli'de olduğundan araba seyahatlerinde hem bolca türkü hatırlatıyor bize hem de ölümü hatırlatıyor bazı mistik öğelerle. Yazarı araştırırken bir yerde “Yazar yaşamda vites küçülttürüyor okuyucuya” diyordu, gerçekten öyle. Hadi birlikte düşürelim hızlı hayat yarışında vitesi. Bir dur diyelim, ne oluyor dur bir! Para, kariyer ve hırslarımız uğruna ıskalıyor muyuz hayatı soralım kendimize. Belki bir şansımız daha olmayacak bunu düşünmeye. Anne babamızı arayalım, yanlarına gidelim, sarılalım ve öyle kalalım biraz. Tabiki sevdiklerimize de… Yakın bir zamanda öleceğimizi bilsek ne yapardık ve kimlere neler söylerdik acaba. İşte onları söyleyelim, haydi başlayalım… Bir de en çılgın hayalimizi yapalım bir süre, yarının ne getireceğini kim biliyor… Ve güzel bir türkü söyleyelim bu gün. İçinde aşk olsun, sevgi olsun, dostluk ve barış olsun, çocuklar olsun bir de. Ölüm, ayrılık, yalnızlık ve yoksulluk olmasın bu türkümüzde zira gerçek hayatta ziyadesiyle var onlar yetti bize.

Bu kitap incelemesi değil kitabın bana hissettirdikleridir.

Bu Dağlar Kömürdendir ( Ardahan Türküsü)

Bu Dağlar Kömürdendir
Geçen Gün Ömürdendir
Feleğin Bir Guşu Var
Pençesi Demirdendir

Hadi Leyli Leylanı
Mevlam Yazmış Fermanı
Ya Al Canım Gurtulam
Ya Ver Derdim Dermanı

Bu Yol Pasin'e Gider
Döner Tersine Gider
Şurda Bir Garip Ölmüş
Kuşlar Yasına Gider

Hadi Leyli Leylanı
Mevlam Yazmış Fermanı
Ya Al Canım Gurtulam
Ya Ver Derdim Dermanı

Bir At Bindim Başı Yok
Bir Çay Geçtim Daşı Yok
Burda Bir Yiğit Ölmüş
Yanında Gardaşı Yok

Hadi Leyli Leylanı
Mevlam Yazmış Fermanı
Ya Al Canım Gurtulam
Ya Ver Derdim Dermanı
248 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Klasik olacak bir eseri yazan bir yazarla tanışmış olmaktan onur duydum. İlk okuduğum kitabı olan "Kuşlar Yasına Gider" adlı bu eser her insanın yüreğinde bir yeri kanatacak kadar derin duygular barındırıyor. Yazım dili o kadar sade ve anlaşılır ki, sanki bir nehir kenarında yürüyüşe çıkmışsınız da, o nehrin nazlı nazlı ilerleyişini, dinginliğini ve pırıl pırıl parlayışını izliyormuşsunuz gibi bir tat bıraktı dimağımda...

Betimlemeler o kadar yerinde ve kararında ki, ne bir cümle fazlası ne de bir cümle eksiği var. Konuşmalar, olay örgüsü hepimizin etrafında olan ve gözlemlediğimiz sadelikte. Kitabın konusu her okura mutlaka yaşanmışlıklarını hatırlatacak kadar engin ve düşündürücü." Keşke" ve "iyi ki ben böyle yapmışım" kelimesini çok sık kullandım eseri okurken. Gözyaşlarım ise neredeyse her bölümde bana eşlik etti. Kitabın duygusallığı hat safhada...

İnsanın var oluşuna sebep olan babalarımızı ne kadar iyi anlayabiliyoruz? Onların bakışlarında neler gizli? Sevgilerini dilleri ile değil de gözleri ile anlatan babalarımız adına yazılmış okuduğum en iyi eser olarak kütüphanemin en iyilerinin arasında yerini alırken, Aziz babayı babamla özdeşleştirmem ilk sayfalardan itibaren kendini hissettirmeye başladı. Yaşam mücadeleleri, her şeyi bir başlarına yapma eylemleri, her zaman güçlü görünmeye çalıştıkları ama gözlerinde ki ufacık bir bakışla bizlerin yüreğine söylemek istediklerini bir yol bulup aktardıklarında, onların ne kadar saklamaya çalışsalar da içlerini gördüğümüzü bilip başlarını öne eğişlerinde ki hüznü görüp üzülmeyelim diye konuları çabucak kapatmalarını okurken gözyaşlarıma hakim olamadım...

Okurken rahmetli babamın tüm kayıplarında bile üzülmeyeyim diye güçlü duruşunu, gözyaşlarını göstermemekte ki başarısızlığını, bana sevgiyle bakarken o güzelim gözlerinin buğulanmasını, ona her sarıldığımda duyduğum tütün kokusunu ve güven duygusunu bu eseri okurken tekrar tekrar yaşadım. Çocukluğumun koridorlarında koşup, her seferinde babamla kucaklaştım. Türkülerin sözlerini okurken, babamın "Yüce dağ başında yanar bir ışık" adlı türküyü söyleyip, bak sen bunları bilmezsin deyişini hatırladım. Ve kitapta adı geçen türküleri dinlerken yüreğim daha bir derin acıdı...
248 syf.
·3 günde·8/10
UYARI !!!
Öncelikle bu kitap çok sigara yaktırır söylemeliyim. Sigarayı bırakmış veya bırakma düşünceniz varsa hemen elinizden sakince bırakın bu kitabı okumanın hiç zamanı değil.

O kadar çok yaktı ki kahramanımız sigarayı eminim okuyan bir çok kişide onla birlikte yakmıştır.
Zaten bu sigara böyle bir şey kelebek etkisi misali biri yaktımı sende yakmadan duramıyorsun
Her neyse kitaba gelecek olursak okuduğum her sayfa da bana Erdem Bayezid in
Bu memlekette insanlar belki de en çok baba sancısıyla inliyor, en çok baba deyince aklımıza gelir çocukluğumuz!
Mazinin araladığı perdeden sızıyor eski günler!
Onlarla kavgalı onlarla sevdalı olduğumuz!

Mısraları çınladı kulağımda
Hasan Ali Toptaş ın uslübu dili bu kadar güzel kullanışı bunları anlatmama bile gerek yok zaten o kadar çok inceleme yazılmış ki bu konuları anlatan.

Aziz Bey'in eşinin ona bakması inceliği sevgisi oğullarının sabrı yanında olmaları bana aceba hala kaldı mı böyle insanlar dedirtti
Sorsak tabi herkes babasına eşine bakarım der ama hangimiz bayramlarda tatile gitmek yerine ailemizle vakit geçiriyoruz ki?
Bitmeyen işlerimizden kafamızı kaldırıp annemiz babamız nasıl diye hatrını sorabiliyoruz?
Biraz da insanın kendisiyle iç hesaplaşması gibi geldi bana bu kitap

Yazarımız ne kadar ince naif bir anlatımda anlatsa da tokat gibi vurdu yüzüme eksiklerimizi en azından ben böyle hissettim
Hasan Ali Toptaş okumamışsanız bu kitabıyla başlayabilirsiniz
248 syf.
·Beğendi·9/10
“Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır”

Bazı yazarların tüm kitapları okunmayı hak eder. Her kitapta ayrı bir şölen yaşatır size bu yazarlar. İnsanların kelime ihtiyaçlarını, edebiyat sevgisinde gelen okuma ihtiraslarını işte bu eserlerle karşılar. Sizi çok yormadan, kaliteli metin aramaya sevk etmeden, okuduğunuzda sizde gerçek okuma hissi uyandıran, hayal-kurgu arasında bazı kavramları size sorgulatan, geri geldiğinde üzen yeri geldiğinde çocuk gibi sevindiren, kahramanların dünyasında size yer veren yazarların varlığı en güzel en mukaddes en ulvi varlıktır. Onların varlığı size güç verir, sizi heyecanlandırır. Bir haberde ona dair bir iki cümle okumak için, hakkında yazılanlara bakmak için, en önemlisi de ondan gelecek bir müjdeli haber için belki günlerce aramalar yaparsınız, ondan ufak bir kıvılcım yakaladığınızda o kıvılcımla kocaman bir ateş dağına dönüşürsünüz. Peki, bu cümlelerden sonra var mı böyle yazarlar ve kim diye sorarsanız; benim ilk ismim Hasan Ali Toptaş olur. Hasan Ali Toptaş’ın yeni çıkardığı kitabın haberini bir yıl önce okumuştum ve o günden sonra gün saymaya başladım. Evet, inanın gün saymaya başladım. Sadece Hasan Ali Toptaş’la sınırlı değil tabi ki. Git gide kalitesizleşen, yozlaşan bir dünyada her şeyde olduğu gibi edebiyatta bu olumsuz durumdan etkilendi, etkileniyor. Tüm bunlara rağmen bizi heyecanlandıran yazarlar varsa eğer durup şükretmek lazım diye düşünüyorum. Ne de olsa okumak bir müpteladır, yazar da aracıdır.

Ekim ayı içerisinde Hasan Ali Toptaş’ın yeni kitabı “Kuşlar Yassına Gider” Everest yayın evi tarafında basıldı. Belki de bu ay içerinde aldığım en güzel haber oldu, hemen gidip alma şansım olmadı, şehir dışında olmam ve yoğun bir hafta geçirmem dolayısıyla almayı erteledim. Neyse ki bu hasret çok sürmedi ve alır almaz okudum. Başımı kaldırdığımda baya ilerlediğimi gördüm ve biraz korktum açıkçası. Çünkü daha önceki kitaplarından biraz farklıydı. Bambaşka bir dil. Bambaşka bir üslup. Yazarın daha önceki kitapları rahat okunan kitaplar olmadığını biliyoruz. Daha ağır bir dil, derin ayrıntılar, betimlemelerin uzunluğu ister istemez okuma temponuzu düşürüyordu. Ki bunu sorun yapan okur ve eleştirmenlerde yok değildi. Her şeye rağmen edebiyat adına mükemmel metinlerle karşı karşıyaydınız. Bu kitapta da Hasan Ali Toptaş’ı okuduğunuzu unutmuyorsunuz, daha sade bir dil daha kolay okunan bir okuma bu…

Edebiyatta her zaman konu olan baba-oğul ilişkisi bu kitabın ana omurgasıdır ama kitabın tamamı değildir. İlk başlarda bir çatışma hissi uyandırsa da ilerleyen sayfalarda bir çatışmadan çok derin bir sevgi karşılıyor okuru. Anlatıcı -oğul- bir yazardır ve babasının rahatsızlığıyla rahatsızlanan, dertleriyle dertlenen, sevinçleriyle sevinen iyi bir baba iyi bir evlattır ayrıca. Kendisi Ankara’da yaşasa da bir yanı hep baba ocağında, Denizli’nin bir kasabasındadır. Ne tamamıyla kopabilmiş ne de bağlanabilmiştir. Babasının hastalığıyla sürekli gidip geldiği bir yer olacaktır bu kasaba. Her gidiş bir sevinç, bir umut, bir özlem olsa da babasının hastanelerde geçen günleri bu güzelliklere gölge düşürmektedir.
Hasan Ali Toptaş tılsımı seven bir yazar, hikâyelerine kurgusuna okuru dâhil etmeyi göz ardı etmez. Zaman zaman okurunu yanıtlasa da bazı sonları okuruna havale eder. Çoğu zaman da okurunu merakta bırakır. Bu kitapta tılsımı aniden ortaya çıkan bir çocuk, bir attın varlığında sürdürürken, okurun en çokta korktuğu ve merak ettiği iki imge olarak kitap boyunca okura eşlik ediyor. Yazar anlatıcının babasının derdine derman ararken, Isparta, Denizli, Ankara arasında mekik dokurken atın aniden ortaya çıkması, uzun bir süre kendisine eşlik etmesi, ölümün habercisi olarak kendisine eşlik ettiğini anlatılır anlatılmasına ama kabullenemez. Bu yolculuklarda sadece gizemli at ve çocuk değildir anlatıcıya eşlik eden; anlatıcı türkülerle, rüyalarla yoldaşlık yapar. Bir aile olmanın güzelliğini en çok bu yollarda anlar. Bu yollarda hüzünlenir, bu yollarda kadir kıymet bilir, bu yollarda umut besler. Kasabada aile vardır, ilgi vardır, sadakat, sevgi, bağlanma vardır. En çokta baba olmanın geride bıraktığı anılar vardır. Bu anılar yaşanmış ama özlenen birer hayattır.

Fedakârlık ana teması olmasa da fedakârlık hissini en iyi anlatan kitaplardan biridir.. Eşler arasında fedakârlığı, akraba olma duygusu, acıya ortak olma duyarlılığı, aile olabilme bilinci, eşyaya ve anıya sadakatti başka nasıl anlatılır? Köy havası, yollar, dağlar-taşlar, türküler başka nasıl bir araya getirilir? Bu kitap fazlasıyla birleştirici, hatırlatıcı, düşündürücü bir kitap... Hasan Ali Toptaş bu kitabıyla tekrara düşmüş izlenimini uyandırmış olabilir ama bu tekrar değil, usta kalemin anlatmak istediklerini pekiştirmesidir. Burada tekrardan bahsetmek, sıkıcılığa kapı aralamak demek, ki iki yüz elli sayfanın akıcılığı bu ideayı reddeder. Diğer bir yanılmada otobiyografik bir kitap mı acaba sorusudur. Bu soruya da yazar kendisi cevap verir. Hem röportajında hem de kitabında 139 sayfasındaki şu cümlelerle “"Okudukça, ister istemez yeniden öfkeleniyordum tabii. Kitabı yazan akademisyen, yazarla anlatıcıyı aynı kişi sanıyordu çünkü; bu nedenle de, bilimsel çalışma yapıyorum iddiasıyla, romanlarımdaki kahramanları kollarından yahut yakalarından, paçalarından tutarak sürükleye sürükleye getirip benim hayatımın orasına burasına raptediyordu." (s. 139)” bu cümlelere rağmen yine de okurun şüphesi sürebilir çünkü haklı olarak güçlü deliller var. Ama yazar yok diyorsa bize de kabullenmek düşer.
Daha önce belirttiğim gibi yazarın üslubu ve dilli bu kitapta bambaşka bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu değişimlere rağmen bu roman bir Hasan Ali Toptaş romanıdır. İnce eleyip sık dokuması, temiz bir Türkçe, yöresel sözcükler, bir yerden sonra belki de var olma eğiliminde gelen kişisel soyut kavramlar, yaratıp yok etme sonucunda meydana gelen imgeleri ve ardında merak uyandıran karakterler bize bu romanın aynı kalemden çıktığını hatırlatıyor. Diğer kitaplarına nazaran konu olarak ve sonuç olarak daha hafif bir kaldığı da muhakkak. Tekrar belirtelim; bu demek değildir, bu kitap diğer kitaplara nazaran daha az kalitededir. Yazar Hikmet Hükümenoğlu’na göre en iyi kitabı ama bana sorarsanız en iyi kitabı değil ama birkaç kitabından iyi ve daha özgün olduğu kesin. Bu yazıda kitapları yarıştırmak amacında değilim, sadece okurlar, yine yetkin ve kaliteli bir metin okuyacaklarından emin olsunlar yeter. Bu yazıdan sonra kendi değerlendirmem sonucunda; bu yıllın en iyi beş romanından biri olacağını söyleyip, katılıp katılmamayı Hasan Ali Toptaş’ın sadık okurlarına bırakıp yazıyı sonlandırıyorum.
250 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Hasan Ali Toptaş'tan şimdiye kadar okuduğum en iyi kitap. Konusuyla anlatımıyla roman beni adeta içine çekti diyebilirim. Kitaba bir şans vermeniz dileğiyle...
248 syf.
·7 günde·Beğendi·8/10
Hani hep anadolu kadını derler ya, İşte aynı onun gibi; bir anadolu erkeğini anlatmış Hasan Ali amca.
Evine ekmek götürmek için evinden ayrı geçirdiği zamanları, çektiği zorlukları, mahsumiyeti, saflığı.
Özlemini çektiğimiz aile yaşantısını, kömür sobası başında geçen sıcak, güven ve sevgi dolu günleri.
Emek ve değer verilmesi gereken şeyleri tekrardan görmemizi sağlayan, kısacası bizi alıp köyümüze götürüp yuvarlak bir yer sofrasında içtiğimiz tarhana çorbalarıyla baş başa bırakmış Hasan Ali Amca.
Bir şey demedi, sitenin öteki tarafına dolanıp eve girinceye kadar sustu Ayperi; adımlarıyla, ağzıyla, yanaklarıyla, elleriyle, en çok da gözleriyle sustu.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kuşlar Yasına Gider
Baskı tarihi:
Mart 2019
Sayfa sayısı:
250
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051850665
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
Pırıl pırıl ışıyan Türkçesiyle Hasan Ali Toptaş,
Kuşlar Yasına Gider'de romancılığına yeni bir boyut katıyor: anlatmıyor, söylemiyor; nefeslendiriyor.

Kadirşinas otlarının mırıltısını, of dememenin ilmini, eldeyken kıymetini bilmenin erdemini, ömürden giden günlerin sabrını okudukça zihnimiz, gönlümüz havalanıyor.

"Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır" sözü yankılanıyor kulaklarımızda.

Kuşlar Yasına Gider; atların koşması kadar doğal, kaleme iç çektirecek kadar merhametli bir roman.

"Toptaş'a yazarlık âdeta bahşedilmiştir."
-ANDREW RIEMER, Sydney Morning Herald-

"Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü."

Kitabı okuyanlar 9.831 okur

  • Fethiye özeren
  • İlliyya
  • Esin Örmen
  • Kitap Sever Psikolog
  • Birkan Ergin
  • Kübra Doğan
  • Hacer
  • ÖzlemS.
  • Gülşah Karaca
  • Mihan Zeynep Özelmacı

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%9.8
14-17 Yaş
%5.6
18-24 Yaş
%22.5
25-34 Yaş
%35.6
35-44 Yaş
%18.8
45-54 Yaş
%5.6
55-64 Yaş
%0.5
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%73.2
Erkek
%26.7

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%30.9 (996)
9
%23.6 (761)
8
%22.7 (731)
7
%12.6 (406)
6
%4.9 (157)
5
%2.7 (87)
4
%0.9 (30)
3
%0.8 (25)
2
%0.5 (15)
1
%0.4 (12)

Kitabın sıralamaları