Kuşlar Yasına Gider

8,6/10  (423 Oy) · 
855 okunma  · 
398 beğeni  · 
6.969 gösterim
Pırıl pırıl ışıyan Türkçesiyle Hasan Ali Toptaş,
Kuşlar Yasına Gider'de romancılığına yeni bir boyut katıyor: anlatmıyor, söylemiyor; nefeslendiriyor.

Kadirşinas otlarının mırıltısını, of dememenin ilmini, eldeyken kıymetini bilmenin erdemini, ömürden giden günlerin sabrını okudukça zihnimiz, gönlümüz havalanıyor.

"Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır" sözü yankılanıyor kulaklarımızda.

Kuşlar Yasına Gider; atların koşması kadar doğal, kaleme iç çektirecek kadar merhametli bir roman.

"Toptaş'a yazarlık âdeta bahşedilmiştir."
-ANDREW RIEMER, Sydney Morning Herald-

"Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü."
(Tanıtım Bülteninden)
  • Baskı Tarihi:
    Ekim 2016
  • Sayfa Sayısı:
    248
  • ISBN:
    9786051850665
  • Yayınevi:
    Everest Yayınları
  • Kitabın Türü:
Hüseyin DEMİR 
 13 May 22:18 · Kitabı okudu · 9 günde · Beğendi · 9/10 puan

Söz Bu Son Kaşık

“Hasan Ali Toptaş” daha önce ismini hiç duymadığım bir yazardı. Siteye üye olduğum ilk günlerden bugüne sürekli ismini duymaya başladım. Yazarın kendisini tanıdıktan sonra “Kuşlar Yasına Gider” kitabı çıktı. Daha öncesinden yazarla ilgili birçok yorum okudum. Yorumların ortak özelliği ‘Hasan Ali Toptaş’ın Türkçeyi kullanmadaki ustalığıydı. İsmi ve kapağı hoşuma giden kitabı okumaya başladım. Gerçekten de keyif alarak okudum. Yazarın dili tıpkı bizim kullandığımız dil gibi. Karşında bir arkadaşın varmış gibi hissediyorsun. Onun derdine dertleniyor. Sevincine ortak oluyorsun.

Kitabın bazı yerlerine katılmadım diyebilirim. ( Bundan sonra içerik hakkında ipucu olabilir.) Bir bölümde ana karakterin babası Aziz Amca bir parkta havuzun içine düşüyor. Fakat yanından geçen herkes ona bakmıyor bile. Resmen havuzda ölüme terk ediliyor. Ben bu konunun böyle olmadığını düşünüyorum. Çünkü bizim milletimiz belki de bu konuda; değişen dünyada en sağduyulu milletlerden bir tanesidir. Dünyanın hiçbir yerinde hiçbir ülke üç milyon mülteciyi bu kadar yıl kendi içinde barındıramaz. Bizde ise her ne kadar ufak tefek sıkıntılar olsa dahi milletimiz bu kadar insana kucak açmış eşsiz bir millettir. Bu konuda yazar değerli ve necip milletimize biraz haksızlık yapmış diye düşünüyorum.

İlerleyen sayfalarda duygu yükünün had safhaya çıktığı bir kitapla karşılaşıyorsunuz. İyi ki bu kitabı okudum diyorsunuz. Özellikle kahramanımızın babası Aziz Amca hastalığa yakalandıktan sonraki bölümler insanı derinden etkiliyor. Bazen hastanelerde karşılaştığımız o derin ve elim manzara çıkıyor karşımıza… Artık kendi başına hareket edemeyecek kadar kötü duruma gelmiş insanlar. Aziz Amca da bu hale geliyor. Kendi yemeğini yiyemiyor. Kendi başına ihtiyaçlarını gideremiyor. İyice yatalak olmaya başlıyor. Bir ara artık konuşamayacak kadar kötü oluyor. O ara ileride kendi halimi düşünüyorum, zaman zaten su gibi akıp gidiyor. Her gün biraz daha ömrümüzden gidiyor. Aziz Amcada da böyle oldu, her gün biraz daha ömründen gitti. En son elden ayaktan düştü. Başkalarına muhtaç hale geldi. Şimdi anlıyorum dedemin: “İnşallah Allah benim canımı birden alırda böyle elden ayaktan düşüp rezil olmam.” lafını. Sonra aklıma: “Bebekler ile yaşlılar aynı özellikleri gösterir.” Lafı geliyor. Sanki Aziz Amca’da vücut buluyor bu laf. Karısı yemeğini yediriyor ona, daha fazla yemek istemiyor Aziz Amca. Hanımı hadi bir kaşık daha, diyor. Söz bu son kaşık. Aziz Amca zoraki bir kaşık daha yiyor. Hemen gözümün önünde Aziz Amca da değil de bir yaşındaki yeğenim ve ona yemek yediren yengem gözümün önüne geliyor. “Hadi oğlum bir kaşık daha söz bu son kaşık.” Sonra yine kendi korkularım beni esir alıyor. “İleride ben de bu hale gelir miyim?” diye içimi bir korku kaplıyor. Dedemce sesleniyorum Allah’a: “Allah’ım benim canımı birden al. Böyle ellere muhtaç etme beni.”

Kitabın beni en çok etkileyen yeri ise Aziz Amcanın eşi oldu. Bu kitabı okuduktan sonra anladım o videolardan izlediğim iki amcayı. Neden bu kadar eşlerinin ardından hasret çektiklerini. Neden o amcanın nasıl da saymam, sayılmayacak bir Hatice değil ki? Dediğini.

https://www.youtube.com/watch?v=JipV-J2TtbY

https://www.youtube.com/watch?v=0pi68cRn0Ss

“Aziz Amcanın Eşi” Allah Tuttuğunu Altın Etsin…
Hiçbir zaman şikâyet etmedi durumundan. Aylarca başında bekledi Aziz Amcanın… Sürekli destek oldu ona. Bir kez bile öf demedi ona. Yemeğini bir çocuk besler gibi yedirdi. Saçmalaya başladı Aziz amca hiç sıkılmadan dinledi. Kolay değil aylarca altını kendi elleriyle temizledi kocasının. Hiç sıkılmadan hiç şikâyet etmeden. Aziz Amca belki tüm hayatı boyunca ona güzel bir şey dememişti. En son artık konuşamıyordu. El işaretleri ile oğluna anlattı meramını, çok içten bir şekilde. Burayı özellikle çok güzel anlatmıştı Hasan Ali Toptaş. Oğlum Annen bana çok iyi baktı, tuttuğu altın olsun… Artık istemsiz bir eylemle döküldü gözyaşlarım. Ben tutamadım gözyaşlarımı ama Allah senin tuttuğunu altın etsin teyzem…

Oğuz Aktürk 
 01 Nis 12:15 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bu kitap bizden bir kitap, buram buram Türkiye ve Türk kültürü kokan bir kitap. Neden mi?

Hasan Ali Toptaş sizi kesinlikle aforizma kasarak sıkmaya çalışmıyor, ne demeye çalıştığını içinden nasıl geliyorsa öyle anlatıyor. Cümleleri uzatmıyor, dili sadelikle ve büyük bir ustalıkla kullanıyor.

Bu roman, bazı canlıları yaranın öldürmediği fakat muhatapsız kalmanın öldürdüğü bir roman. Kuşlar Yasına Gider'i muhatapsız bırakmamalıyız. Onu okumalıyız ki, nasıl vefalı ve eşinin nefesini bile kontrol eden bir anne olunurmuş onu görmeliyiz. Onu okumalıyız ki, unutulan örf ve adetlerimizi hatırlamalıyız, muhabbetlerimizi, akrabalarımızı muhatapsız bırakmamalıyız. Onu okumalıyız ki, yeşil yeşil dökülen gözyaşlarına muhatap olmalıyız.

Aziz Amca'yı dedeme çok benzettim, çünkü o da şu an aynı durumda. Eskileri anlatıyor, hiç kimsenin aklına gelmeyecek kıyıda köşede kalmış anıları çıkarıyor bize kalbinden. Eskiden yaptığı çılgınlıklar, evden gidip gelmemeler, dağlara çıkıp yaşadığı maceralar... Şimdi ise öylece yatıyor, bakıyor fakat kim bilir neler söylüyor o sessizliğiyle ve yılların vermiş olduğu emekle, deneyimle, yaşanmışlıkla. Şimdiki zamanın olaylarında değil geçmiş zamanda yaşar onlar aslında.

Romanla ilgili olumsuz ve diğer bazı düşüncelerim de var. Türk kültüründe üstüne yüklenen gereksiz bir manevi anlamdan dolayı sigaradan bahsediyorum. Sanki sigara içince bütün dünya birden efkar dünyasına dönüşüyor, birden akla gelmeyecek düşünceler geliyor... Bu düşüncelere bir araç olarak sigarayı kullananlar vardır mutlaka fakat ben kesinlikle gereksiz bir icat olduğunu düşünüyorum ve herhangi bir kitapta, yayında, kanalda, mekanda onu yüceltici, hatırlatıcı, özendirici anlamlar taşıyan metinleri sevemiyorum.

Aslında olumsuz bir yön olmayan fakat kendimle bağdaştıramadığım diğer bir yön ise türküler konusu. Türkü müzik türünü sevmediğim için bu romanda türkülerle alakalı kendimden bir parça bulamadım. Mutlaka sayısız anlam bulan okurlar da vardır hatta babası hayatta olmayanlar için eminim ki roman daha pek çok şey ifade ediyordur. Empati yapmaya çalışarak o okurların yaşadığı şeyleri biraz da olsa anlayabiliyorum.

Değinmek istediğim başka bir konu ise, şu at mevzusu. Bu romanı Amerikalı birisinin okuduğunu düşünelim. Yabancı birisi bizim anladıklarımızın belki de yarısını bile zor anlar bu romandan, çünkü roman tamamen Türkiye sınırlarındaki manevi değerlerle çepeçevrili. Belki de sırf bunun için daha çok anlamaya çabalar. Fakat at konusunda o atı kesinlikle unicorn olarak nitelendirirlerdi ve romanın ana karakterini arabadayken kafa olmuş olarak düşünürlerdi. Hatta tam bu konu üzerine bir film izlediğim için romanı okurken o at konularında hep bu aklıma geldiği için istemeden de olsa güldüm. Amerikan kültüründe unicornlara biçilen özel bir anlam var.

Bu roman bana ne kadar dertli bir ülke olduğumuzu hatırlattı tekrar. O hastanelerin bitmek bilmez evrak olayları, duygusal çöküntülerimiz, rızk mücadelelerimiz, aile ilişkilerimizin nostaljisi, bir anda eve doluşma kültürümüz. Aslında konuşacak o kadar çok şeyimiz var ki bazen sadece susarak bile anlatamadığımız sayısızca şeyi gözlerimize bakarak anladığımız bir kültürdür Türk kültürü. Bazen dağlar bile insanların anlatamadığı sayısızca şeyi anlatır bizlere.

Son olarak, eğer dedemin yanağına bir gün sinek konarsa kesinlikle o sineği kovmayacağım.

Kuşlar Yasına Gider benzeri kitaplar

İbrahim P. (Hiçbir şey yok!) 
18 Haz 21:44 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

İzmir’e iki yıl önce gelmiştim. Bu aynı zamanda benim büyük şehre ilk çıkışım sayılırdı. İzmir’den önce 8 ay Ankara’da yaşamıştım. Tabi ne kadar yaşamak denirse. Mesleğe yeni başlamıştık, yoğun eğitim temposu eğitimden arda kalan zamanda da yoğun çalışmalar. Başımı kaldıracak vaktim yoktu. Bunların yanında Eryaman da yaşamış olmamın da büyük etkisi vardı, yaşamış sayılmamam da. Eryaman başlı başına Ankara’dan ayrı bir yerdi. İzmir’e gelişimle ancak yaşadığımı hissetmeye başladım. Her ne kadar iş saatlerinde yoğun olsam da işlerden arda kalan zamanımı kendime ayırabiliyordum. O yıllarda bu kadar okuma eğilimimde yoktu, daha çok çevreyi tanımaya çalışıyordum. Elbette bu tanıma esnasında zamanımın çoğu dışarıda geçiyordu. Büyükşehir denilen yer çok kalabalıktı, çok fazla insan vardı. Ancak hiçbirisi birey değildi ya da herkes kendisi için bireydi, birbirleri için birer yabancıdan öte değillerdi. Bu da meslek hayatından öncesi köyde geçen bir birey olarak benim açımdan çok zordu. Köyde herkes herkes içindi. Hem başlı başına birer birey hem de diğer yaşayan insanlar açısından birer bireydiler. Herkes birbirinin akrabasıydı, eşiydi, dostuydu. Herkes hem eşit hem saygılı hem sevgiliydi. Büyükler büyüklük taslamazlar, küçüklükler küçüklüklerini bilirler, aynı zamanda da yaşıtı gibi herkes birbiriyle şakalaşabilir, sohbet edebilirdi. İzmir’deyse kimse kimseyi tanımıyordu, herkes birbirinin yanından geçip gidiyordu. Hiçbir bağları yoktu. Birey açısından doğadaki hayvanlardan, bitkilerden farksızlardı. Ben buraya ait değildim, olamazdım. Benim ait olduğum yer doğduğum yerdi. Ben köydeki o mikroorganizmanın bir parçasıydım. Bütünden kopmuş bir parça ne kadar yaşayabilirdi ya da bütün o parçasının boşluğunu doldurabilir miydi? İzmir’deki ilk yılımda defalarca köye gittim, ben oraya aittim. Oradayken tüm derdimi sıkıntımı unutuyordum. Şehre geldiğimde yenilenmiş gibiydim. Ancak bu yenilenme çok uzun sürmüyor, en kısa sürede yine köye gitmeden önceki stres yüklü halime dönüyordum. Bir yandan da şehir hayatına alışmaya başladığımın ve bu alışmayla beraber aitliğimin azaldığının farkındaydım. Şu an kendimi hiçbir yere ait hissetmiyorum. Ben artık ne köydeki mikroorganizmanın bir parçası ne de şehirdeki bir nesneyim. Ben arada sıkışık kalmış ölmüş bir hücreyim. Zehirlendim, mutasyona uğradım. Bu değişim neticesinde hiçbir yere uyumlu olmayan yeni bir hücre çıktı ortaya. Ne tamamen doğal ne tamamen yapay. Hiçbir ortama uyum sağlayamayan, sadece çeperine kapanıp kendisini yaşatmaya çalışan, tek doğal ortamı kendisi tarafından kendisine uyumlaştırılmış evi olan.

İşte Hasan Ali TOPTAŞ da bana bunları hissettirdi romanını okurken. O bir kustu ve zamanında yuvasından uçtu ancak ölümle döndü geriye. O muhteşem kalemi olan bir yazar. Bunu doğa tasvirlerinden ve o beyaz atı tasvir edişinde görüyoruz. Yalnız anne, babası ve doğa dışında ben bu romanda duygusal bir bağ göremedim. Sanki yazarda artık o mikroorganizmadan kopmuştu. Kendisini akrabalarına, eşine, dostuna uzak hissediyordu. Bir şehirli için köy doğa ve anne, babasıdır. Bir köylü içinse önemli olan toprak değil üzerinde yaşayan insanlardır. Romanda da daha çok doğa tasvirleri öne çıkıyordu. Hem de fazlasıyla.

Yalnız şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Hasan Ali Toptaş o üzeri tozla kaplanmış kelimeleri çok güzel kullanmış ve gün yüzüne çıkarmış. Kendisini yürekten kutluyorum, umarım böyle yazarlarımızın sayısı artar.

Herkese keyifli okumalar dilerim.

Nurhan Işkın 
 29 Oca 16:23 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Klasik olacak bir eseri yazan bir yazarla tanışmış olmaktan onur duydum. İlk okuduğum kitabı olan "Kuşlar Yasına Gider" adlı bu eser her insanın yüreğinde bir yeri kanatacak kadar derin duygular barındırıyor. Yazım dili o kadar sade ve anlaşılır ki, sanki bir nehir kenarında yürüyüşe çıkmışsınız da, o nehrin nazlı nazlı ilerleyişini, dinginliğini ve pırıl pırıl parlayışını izliyormuşsunuz gibi bir tat bıraktı dimağımda...

Betimlemeler o kadar yerinde ve kararında ki, ne bir cümle fazlası ne de bir cümle eksiği var. Konuşmalar, olay örgüsü hepimizin etrafında olan ve gözlemlediğimiz sadelikte. Kitabın konusu her okura mutlaka yaşanmışlıklarını hatırlatacak kadar engin ve düşündürücü." Keşke" ve "iyi ki ben böyle yapmışım" kelimesini çok sık kullandım eseri okurken. Gözyaşlarım ise neredeyse her bölümde bana eşlik etti. Kitabın duygusallığı hat safhada...

İnsanın var oluşuna sebep olan babalarımızı ne kadar iyi anlayabiliyoruz? Onların bakışlarında neler gizli? Sevgilerini dilleri ile değil de gözleri ile anlatan babalarımız adına yazılmış okuduğum en iyi eser olarak kütüphanemin en iyilerinin arasında yerini alırken, Aziz babayı babamla özdeşleştirmem ilk sayfalardan itibaren kendini hissettirmeye başladı. Yaşam mücadeleleri, her şeyi bir başlarına yapma eylemleri, her zaman güçlü görünmeye çalıştıkları ama gözlerinde ki ufacık bir bakışla bizlerin yüreğine söylemek istediklerini bir yol bulup aktardıklarında, onların ne kadar saklamaya çalışsalar da içlerini gördüğümüzü bilip başlarını öne eğişlerinde ki hüznü görüp üzülmeyelim diye konuları çabucak kapatmalarını okurken gözyaşlarıma hakim olamadım...

Okurken rahmetli babamın tüm kayıplarında bile üzülmeyeyim diye güçlü duruşunu, gözyaşlarını göstermemekte ki başarısızlığını, bana sevgiyle bakarken o güzelim gözlerinin buğulanmasını, ona her sarıldığımda duyduğum tütün kokusunu ve güven duygusunu bu eseri okurken tekrar tekrar yaşadım. Çocukluğumun koridorlarında koşup, her seferinde babamla kucaklaştım. Türkülerin sözlerini okurken, babamın "Yüce dağ başında yanar bir ışık" adlı türküyü söyleyip, bak sen bunları bilmezsin deyişini hatırladım. Ve kitapta adı geçen türküleri dinlerken yüreğim daha bir derin acıdı...

Doğan Yalçın 
06 Ara 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

“Babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır”

Bazı yazarların tüm kitapları okunmayı hak eder. Her kitapta ayrı bir şölen yaşatır size bu yazarlar. İnsanların kelime ihtiyaçlarını, edebiyat sevgisinde gelen okuma ihtiraslarını işte bu eserlerle karşılar. Sizi çok yormadan, kaliteli metin aramaya sevk etmeden, okuduğunuzda sizde gerçek okuma hissi uyandıran, hayal-kurgu arasında bazı kavramları size sorgulatan, geri geldiğinde üzen yeri geldiğinde çocuk gibi sevindiren, kahramanların dünyasında size yer veren yazarların varlığı en güzel en mukaddes en ulvi varlıktır. Onların varlığı size güç verir, sizi heyecanlandırır. Bir haberde ona dair bir iki cümle okumak için, hakkında yazılanlara bakmak için, en önemlisi de ondan gelecek bir müjdeli haber için belki günlerce aramalar yaparsınız, ondan ufak bir kıvılcım yakaladığınızda o kıvılcımla kocaman bir ateş dağına dönüşürsünüz. Peki, bu cümlelerden sonra var mı böyle yazarlar ve kim diye sorarsanız; benim ilk ismim Hasan Ali Toptaş olur. Hasan Ali Toptaş’ın yeni çıkardığı kitabın haberini bir yıl önce okumuştum ve o günden sonra gün saymaya başladım. Evet, inanın gün saymaya başladım. Sadece Hasan Ali Toptaş’la sınırlı değil tabi ki. Git gide kalitesizleşen, yozlaşan bir dünyada her şeyde olduğu gibi edebiyatta bu olumsuz durumdan etkilendi, etkileniyor. Tüm bunlara rağmen bizi heyecanlandıran yazarlar varsa eğer durup şükretmek lazım diye düşünüyorum. Ne de olsa okumak bir müpteladır, yazar da aracıdır.

Ekim ayı içerisinde Hasan Ali Toptaş’ın yeni kitabı “Kuşlar Yassına Gider” Everest yayın evi tarafında basıldı. Belki de bu ay içerinde aldığım en güzel haber oldu, hemen gidip alma şansım olmadı, şehir dışında olmam ve yoğun bir hafta geçirmem dolayısıyla almayı erteledim. Neyse ki bu hasret çok sürmedi ve alır almaz okudum. Başımı kaldırdığımda baya ilerlediğimi gördüm ve biraz korktum açıkçası. Çünkü daha önceki kitaplarından biraz farklıydı. Bambaşka bir dil. Bambaşka bir üslup. Yazarın daha önceki kitapları rahat okunan kitaplar olmadığını biliyoruz. Daha ağır bir dil, derin ayrıntılar, betimlemelerin uzunluğu ister istemez okuma temponuzu düşürüyordu. Ki bunu sorun yapan okur ve eleştirmenlerde yok değildi. Her şeye rağmen edebiyat adına mükemmel metinlerle karşı karşıyaydınız. Bu kitapta da Hasan Ali Toptaş’ı okuduğunuzu unutmuyorsunuz, daha sade bir dil daha kolay okunan bir okuma bu…

Edebiyatta her zaman konu olan baba-oğul ilişkisi bu kitabın ana omurgasıdır ama kitabın tamamı değildir. İlk başlarda bir çatışma hissi uyandırsa da ilerleyen sayfalarda bir çatışmadan çok derin bir sevgi karşılıyor okuru. Anlatıcı -oğul- bir yazardır ve babasının rahatsızlığıyla rahatsızlanan, dertleriyle dertlenen, sevinçleriyle sevinen iyi bir baba iyi bir evlattır ayrıca. Kendisi Ankara’da yaşasa da bir yanı hep baba ocağında, Denizli’nin bir kasabasındadır. Ne tamamıyla kopabilmiş ne de bağlanabilmiştir. Babasının hastalığıyla sürekli gidip geldiği bir yer olacaktır bu kasaba. Her gidiş bir sevinç, bir umut, bir özlem olsa da babasının hastanelerde geçen günleri bu güzelliklere gölge düşürmektedir.
Hasan Ali Toptaş tılsımı seven bir yazar, hikâyelerine kurgusuna okuru dâhil etmeyi göz ardı etmez. Zaman zaman okurunu yanıtlasa da bazı sonları okuruna havale eder. Çoğu zaman da okurunu merakta bırakır. Bu kitapta tılsımı aniden ortaya çıkan bir çocuk, bir attın varlığında sürdürürken, okurun en çokta korktuğu ve merak ettiği iki imge olarak kitap boyunca okura eşlik ediyor. Yazar anlatıcının babasının derdine derman ararken, Isparta, Denizli, Ankara arasında mekik dokurken atın aniden ortaya çıkması, uzun bir süre kendisine eşlik etmesi, ölümün habercisi olarak kendisine eşlik ettiğini anlatılır anlatılmasına ama kabullenemez. Bu yolculuklarda sadece gizemli at ve çocuk değildir anlatıcıya eşlik eden; anlatıcı türkülerle, rüyalarla yoldaşlık yapar. Bir aile olmanın güzelliğini en çok bu yollarda anlar. Bu yollarda hüzünlenir, bu yollarda kadir kıymet bilir, bu yollarda umut besler. Kasabada aile vardır, ilgi vardır, sadakat, sevgi, bağlanma vardır. En çokta baba olmanın geride bıraktığı anılar vardır. Bu anılar yaşanmış ama özlenen birer hayattır.

Fedakârlık ana teması olmasa da fedakârlık hissini en iyi anlatan kitaplardan biridir.. Eşler arasında fedakârlığı, akraba olma duygusu, acıya ortak olma duyarlılığı, aile olabilme bilinci, eşyaya ve anıya sadakatti başka nasıl anlatılır? Köy havası, yollar, dağlar-taşlar, türküler başka nasıl bir araya getirilir? Bu kitap fazlasıyla birleştirici, hatırlatıcı, düşündürücü bir kitap... Hasan Ali Toptaş bu kitabıyla tekrara düşmüş izlenimini uyandırmış olabilir ama bu tekrar değil, usta kalemin anlatmak istediklerini pekiştirmesidir. Burada tekrardan bahsetmek, sıkıcılığa kapı aralamak demek, ki iki yüz elli sayfanın akıcılığı bu ideayı reddeder. Diğer bir yanılmada otobiyografik bir kitap mı acaba sorusudur. Bu soruya da yazar kendisi cevap verir. Hem röportajında hem de kitabında 139 sayfasındaki şu cümlelerle “"Okudukça, ister istemez yeniden öfkeleniyordum tabii. Kitabı yazan akademisyen, yazarla anlatıcıyı aynı kişi sanıyordu çünkü; bu nedenle de, bilimsel çalışma yapıyorum iddiasıyla, romanlarımdaki kahramanları kollarından yahut yakalarından, paçalarından tutarak sürükleye sürükleye getirip benim hayatımın orasına burasına raptediyordu." (s. 139)” bu cümlelere rağmen yine de okurun şüphesi sürebilir çünkü haklı olarak güçlü deliller var. Ama yazar yok diyorsa bize de kabullenmek düşer.
Daha önce belirttiğim gibi yazarın üslubu ve dilli bu kitapta bambaşka bir şekilde karşımıza çıkıyor. Bu değişimlere rağmen bu roman bir Hasan Ali Toptaş romanıdır. İnce eleyip sık dokuması, temiz bir Türkçe, yöresel sözcükler, bir yerden sonra belki de var olma eğiliminde gelen kişisel soyut kavramlar, yaratıp yok etme sonucunda meydana gelen imgeleri ve ardında merak uyandıran karakterler bize bu romanın aynı kalemden çıktığını hatırlatıyor. Diğer kitaplarına nazaran konu olarak ve sonuç olarak daha hafif bir kaldığı da muhakkak. Tekrar belirtelim; bu demek değildir, bu kitap diğer kitaplara nazaran daha az kalitededir. Yazar Hikmet Hükümenoğlu’na göre en iyi kitabı ama bana sorarsanız en iyi kitabı değil ama birkaç kitabından iyi ve daha özgün olduğu kesin. Bu yazıda kitapları yarıştırmak amacında değilim, sadece okurlar, yine yetkin ve kaliteli bir metin okuyacaklarından emin olsunlar yeter. Bu yazıdan sonra kendi değerlendirmem sonucunda; bu yıllın en iyi beş romanından biri olacağını söyleyip, katılıp katılmamayı Hasan Ali Toptaş’ın sadık okurlarına bırakıp yazıyı sonlandırıyorum.

mithrandir21 | Uğur 
 24 Haz 19:00 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kitaptaki anlatıcı yazarı yakından tanıyanlar için çok tanıdık gelecek, yazarın kendisi mi acaba diye. Kitap içinde birçok şeyde de çok fazla yakınlıklar ve çevremizden benzerlikler var, o kadar yakınlıklar, benzerlikler var ki bunları görüp düşünmemek de elde değil. Okuduktan sonra farkına varacağımız, varmamız gereken çok şeyler olduğunu algılayacağımız bir eser. Etrafımızdaki, çevremizdeki her şeyden önemlisi yakınlarımızı düşüneceğimiz bir kitap. Bir yanlışım, bir eksiğim var mı diye kitabı bitirdikten sonra şöyle kısa bir an düşündüm, düşündüm etkisindeydim çünkü kitabın ve Hasan Ali Toptaş’ın kaleminin. Sonra yeni yakın bir zamanda bir kabre attığım kürek dolusu toprakları düşündüm. Hasan Ali Toptaş’ın dediği gibi Azrail havsızca geliyor, ne vakit ve ne kılıkta geleceğini bilemeyiz Azrail’in, #19738606. Kitabın kapağını kapattıktan sonra değil, kapağını açtığımız zaman düşünmeliyiz geleceğini, sayfaları çevirirken düşünmeliyiz.

Kitap belki kimi kişiler için Ankara ve Denizli arasında geçen araba yolculuğu ve yolculuk esnasında dinlenilen türküler ile dolu olabilir ama aksine içinde çok fazla duygu barındıran, okura birçok hisler yaşatan, yaşatırken de düşündüren, düşündürürken de hatalarımızı belki de eksikliklerimizi, yanlışlarımızı bize her bir cümlesinde, her bir kelimesinde öğreten bir eser. Ailenin, birliğin önemini anlatan çok da fazlasıyla içimizden olan bir eser. İçimizden olduğu kadar da her an her saniye yaşayabileceğimiz, karakteri, karakterlerinden biri olabileceğimiz kadar gerçekçi ve içimizden olan bir eser Kuşlar Yasına Gider. Okuduğumuz kitapların, izlediğimiz filmlerin fazlası ile karakteri olmak istesek de belki bu içimizden olan kitaptaki gibi, her an her saniye yaşayabileceğimiz hikâyenin bir karakteri olmak istemeyeceğimiz de bir kitap; çünkü o kadar gerçekçi olan, o kadar içimizden olan bir eser ki içinde maalesef yaşamak istemeyeceğimiz ama yaşayacağımız gerçeklerin mevcut olduğu bir kitap. Yaşarken, konuşurken, düşünürken hep gerçekleri istesek de biliyoruz ki bazı gerçekleri istemeyiz ve görmezlikten geliriz hatta bizlere gelmeyeceğini düşünürüz, işte bunlara dokunacak kadar ve akla getirecek kadar gerçekçi olan, içimizden olan bir kitap Kuşlar Yasına Gider.

Kitap dokundu. Üzdü, düşündürdü, içime işledi de daha çok dokundu. Her bir sayfasındaki her bir cümlesinin içinde ne duygular, ne hisler saklı… Hele bazı cümlelerinin içinde bazı kelimeler var ki Hasan Ali Toptaş’ın kaleminin etkisinde de olunca o kelimeler okura daha çok etki ediyor. Bir baba betimlendiğini, görmüş, yaşamış, birçok tecrübeler elde eden bir babanın betimlendiğini düşünün. Okuduğumuz yazarlar o babanın yaşadıklarını, duygularını ve bunların kendi üstündeki etkilerini betimlerken, bir olay karşısında durup düşünürken aslında tüm geçmişini biz okura aktarabilmek için o babanın oturuşundan, ayakta duruşundan, kıyafetlerinden, konuşmasından ve tepkisinden her bir şeyine kadar her bir şeyini betimlemek ister ve betimler de. Bu betimlemeler karşısında o babanın görmüşlerini, yaşadıklarını, hayatta birçok tecrübeler elde ettiğini anlarız; ama Toptaş ise kısa bir cümle içinde o babanın sadece durup bir bakışını yazarken sadece bir kelime ile bunların hepsini anlatabiliyor. “…yanağında bir çukur oluşuyordu” kısmındaki “çukur” kelimesi basit olarak görülebilir ama yukarıda yazdığım betimleme örneklerinin hepsini hatta daha da fazlasını verip anlatabiliyor. Yanakta o çukur neden oluşur, o çukur oluştuğunda gözler baktığı yere kilitlenmişken, önünde başka bir şeye bakarken zihninden farklı düşünceler geçer mi, o çukur oluştuğunda vücudun duruşunun dikliğinde ne kadar bir azalma olur, yanaktaki o çukur hangi durumlarda ne hissederken oluşur gibi birçok soruyu biz okura sordururken aslında kendi kendimize betimleme de yaptırıyor Toptaş. Yanakta oluşan çukurun ardına o kadar fazlaca anlam yüklemiş ki Toptaş, o babanın hakkında olan her şeyi rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Edebiyatta baba- oğul ilişkisi sürekli tercih edilip kullanılmıştır. Dünya klasiğinden tutun da efsanelere, mitolojilere kadar gitmiştir. Kiminde baba kötü, olumsuz karakterdir, kiminde ise oğul kötü ve olumsuz karakterdir. Bazılarında evlat katli işlenir bazılarında ise baba katli işlenir; ama baba katli daha çok sevildi mi desem daha çok ilgi mi çekti desem bilemedim ama baba katline daha çok ilgi olur. Günümüzde de hâlâ baba katli işlenir hatta bazılarında eski mitolojilere, efsanelere hatta eski romanlara göndermeler olur. Kuşlar Yasına Gider ise bu eserler gibi alıştığımız baba oğul çatışması olan bir roman değil hatta tam aksine birbirine sevgiyle bağlı olan, sevginin yanında saygı da olan bir baba ile oğulun hikâyesi. Baba tanıdığımız bir baba aslında, son derece iyi, düşünceli, bedeninde ve yüzünde görünenden aslında daha da fazlasını içinde yaşayan bir baba, oğul ise babasının artık son zamanlarını gören, babasına elinden geldiğince yardım etmeye çalışan, onu kıramayan hatta sonunda hoş şeyler olmayacağını bilse de babasına hayır diyemeyen bir oğul. Bu oğul da ayrıyeten kitabın gözlemcisi ve anlatıcısı.

Kitapta beni en çok etkileyen kısım ise alttaki alıntıdır, bir de “su verme” kısmıdır. Okumamış olan arkadaşlara kitap hakkında herhangi bir fikir vermesin diye alıntı olarak paylaşmadım, onun için kitabı okumuş olan arkadaşlar için buraya bırakayım.

“Ben sigaramı söndürüp yenisini yakarken de eriği kesmeye başladı. Gövdesinde testere çalıştıkça sarsıldı erik, yaprak yaprak sarsıldı, sarsıldı, sarsıldı ve yanının üstüne küt diye devrildi aniden.
Erik değil de babam devrilmiş gibi oldu o sırada, canım acıdı.”

https://www.youtube.com/watch?v=7IlFF-5NaE0

Seyid Ahmet GÜLTEKİN 
13 Mar 10:43 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

İnsan, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içinde taşımaktadır. Diyor Rainer Marie RiIke.
Nerede ne zaman ne şekilde olacağını bilemeden, özenle bakarak büyütüyoruz içimizdeki çekirdeği. Her gün biraz daha, bizi ölüme götüreceğini bile, bile…
‘Kuşlar Yasına Gider’ romanında da Hasan Ali Toptaş bir babanın içinde büyüttüğü o koca çınarın esen ölüm fırtınasıyla her gün biraz daha dallarının kırılması ile birlikte, kaçınılmaz olan yıkımını muhteşem dile getirmiş.
Babalar sessiz yaşarlar, içinde kar boran koparken hissettirmemeye çalışırlar çocuklarına, soğuk gibidirler belki ama ‘’Gömü’’ nün insanı kadar sıcaktırlar aslında. Anneler kadar belli edemezler belki sevgilerini ama onlar kadar çok severler çoluğunu, çocuğunu. Sahibi olmayan veya bakımsız evlerin çatıları çöker ya hep, babasız evinde evi taşıyan direği çöker, yıkılır eşinin ve çocuklarının üstüne. İşte o zaman anlaşılır değerleri.
Aziz amcanın çocuklarının ve eşinin vefası, babaya olan saygıları birer ders bizlere, Annenin çabaları, üzüntüsü, ‘’ be Müslüman deyişi’’ hele ki Aziz amcanın o son anlarında el işaretleri ile çocuklarına eşinin kendisine nasıl baktığını anlatışı unutulur mu hiç?
Neydi içimizi sızlatan? Kitaptaki türküler mi, Aziz amcanın çektiği acılar mı yoksa sevdiğinin her an biraz daha ölüme doğru gidişine çare bulamamak mıydı bilemedik.
Öyküsüyle, türküsüyle, acıları, merhameti, fedakarlığıyla sizi içine çeken, yürek yakan, gözyaşınızı akıtan çok güzel bir eser.
Selam olsun Gömü’ ye, selam olsun Denizli’ ye, selam olsun güzel Yurduma, selam olsun gönlü güzel vefalı, merhametli insanlarımıza…

Muzaffer Akar 
 10 Haz 16:29 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

“ Açma yaram derin derin, dermanını bilen gelsin…” Musa Eroğlu söylüyor. Kızımın sınavdan çıkmasını beklerken açtım türküleri arabada aklıma geldi, Hakan S.
İle türkü dinlerken bu kitabı okuyup okumadığım sordu, oku abi beğenirsin sana iyi gelecek dedi. Bu sıkıntılı günlerde gerçekten iyi geldi. Bu dağlar kömürdendir türküsünün sözleriyle başlamış kitap, sadece aradan iki satırı, “ Bu yol Pasin'e gider, Döner tersine gider.” Ömür de öyle değil mi? Yazar işi biliyor ve türkülerden de anlıyor. Alınıp tüm kitapları okunacak demek ki. Benim için ne güzel bir duygu ve haz anlatamam.

Hem çok önemli hem de çok emek isteyen bir ilişki ve sevgi baba oğul arasındaki. Yazar duru ve etkileyici diliyle bu ilişkiyi anlatıyor. Anlatırken de o güzelim kelimeleri çok iyi kullanıyor. Usta yani. Kendisi Ankara'da, babası Denizli'de olduğundan araba seyahatlerinde hem bolca türkü hatırlatıyor bize hem de ölümü hatırlatıyor bazı mistik öğelerle. Yazarı araştırırken bir yerde “Yazar yaşamda vites küçülttürüyor okuyucuya” diyordu, gerçekten öyle. Hadi birlikte düşürelim hızlı hayat yarışında vitesi. Bir dur diyelim, ne oluyor dur bir! Para, kariyer ve hırslarımız uğruna ıskalıyor muyuz hayatı soralım kendimize. Belki bir şansımız daha olmayacak bunu düşünmeye. Anne babamızı arayalım, yanlarına gidelim, sarılalım ve öyle kalalım biraz. Tabiki sevdiklerimize de… Yakın bir zamanda öleceğimizi bilsek ne yapardık ve kimlere neler söylerdik acaba. İşte onları söyleyelim, haydi başlayalım… Bir de en çılgın hayalimizi yapalım bir süre, yarının ne getireceğini kim biliyor… Ve güzel bir türkü söyleyelim bu gün. İçinde aşk olsun, sevgi olsun, dostluk ve barış olsun, çocuklar olsun bir de. Ölüm, ayrılık, yalnızlık ve yoksulluk olmasın bu türkümüzde zira gerçek hayatta ziyadesiyle var onlar yetti bize.

Bu kitap incelemesi değil kitabın bana hissettirdikleridir.

Bu Dağlar Kömürdendir ( Ardahan Türküsü)

Bu Dağlar Kömürdendir
Geçen Gün Ömürdendir
Feleğin Bir Guşu Var
Pençesi Demirdendir

Hadi Leyli Leylanı
Mevlam Yazmış Fermanı
Ya Al Canım Gurtulam
Ya Ver Derdim Dermanı

Bu Yol Pasin'e Gider
Döner Tersine Gider
Şurda Bir Garip Ölmüş
Kuşlar Yasına Gider

Hadi Leyli Leylanı
Mevlam Yazmış Fermanı
Ya Al Canım Gurtulam
Ya Ver Derdim Dermanı

Bir At Bindim Başı Yok
Bir Çay Geçtim Daşı Yok
Burda Bir Yiğit Ölmüş
Yanında Gardaşı Yok

Hadi Leyli Leylanı
Mevlam Yazmış Fermanı
Ya Al Canım Gurtulam
Ya Ver Derdim Dermanı

Meltem Tekeli 
 08 Ara 22:22 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 9/10 puan

Daha önce yazılmış incelemelerden de gördüğüm kadarıyla herkeste farklı duygular uyandırmış Kuşlar Yasına Gider. Her kitap öyledir aslında. Jane Austen; "Kitaplar, ah! Eminim ki aynı şeyi okuyup aynı şeyi hissetmiyoruz." derken de bundan bahsediyordu tabii. Kuşlar Yasına Gider de kimisi için bir baba-oğul romanı, kimisi için yolculuk romanı, kimisi için pişmanlıklar romanı olmuş. Benim için de en ‘iğde kokulu’ romanı oldu sevgili Toptaş’ın. Çok ilginçtir, şuana kadar okuduğum kitaplarının içinde ‘iğde’ kelimesi geçmeyen tek kitap olmasına rağmen.

Her ne kadar büyükşehirde büyümüş olsam da, hiçbir zaman şehirde bayram geçirmedim ben. Her arife günü köye varıp cümle kapısından içeri girip yan yan çıktık merdivenleri. Her bayram sabahında, kuzinenin yanındaki yerimizi alıp ettik maaile kahvaltımızı. Her bayram akşamı, romanda ismi bolca zikredilen tüm o dayılar, amcalar, teyzeler, halalar doluştu bir anda salona. Kimisi yerde otururken, kimisi dağlara sırtını verip pencere önüne oturdu. Bütün o sohbetlere tanık oldum her defasında. Hiçbirini tanımadığım insanların düğünleri, ölüleri, küsenleri, kavuşanlarına üzülüp/sevindim kendimizdenmiş gibi. Bütün o sürekli boşalıp dolan bardakların arkasında, oturacak yer kalmadığında kapı ağzında, kimin ne söylediğini anlayamadığım o gürültünün arasında sinirlenecek gibi olurdum oradakilere. Ama sonra bir kelime gelir bulurdu kulağımı, daha önce hiç duymadığım, ne yazım kılavuzunda ne de bir sözlükte karşıma çıkmayacak bir kelime. Küçüklüğümden beri, sözlük-yazım kılavuzu karıştırmaya çok meraklı olan bana göre oradakiler tarafından hemen o anda uydurulmuş gibi gelirdi o kelime. Tüm misafirler gittikten sonra babaannemin yanına oturur sıralardım her bir kelimeyi tek tek. “Babaanne, ‘uyku semesi’ ne demek, babaanne ‘subasman’ ne demek, babaanne ‘gocuk’ ne demek” diye diye tüm akşamı yeniden anlattırırdım ona. Hiç de kızmazdı. Tek tek açıklar, açıklayamadığı yerde de babam yetişirdi imdadına. En sevdiğim ders olurdu benim için de o an. O kelimeler çocukluğumun, aileme, köyümüze bağlılığımın simgesi gibi gelir bana hep. Ailemin yanındayken pek kullanmazdım bu kelimeleri. Onlardan duydukça yetiyormuş demek ki. Oysaki ne zaman onlardan uzağa geldim; en sık kullandığım kelimelere dönüştüler. Bir şekilde o günleri yâd etmek gibi. Ama elbette, Türkçemizin zenginliği sağolsun; her yöremizin kendince biçilmiş, şekillenmiş kelimeleri/deyimleri var. Çoğu kişi anlamaz bu yüzden neyden bahsettiğimi. Oysaki bu kitap; benim için o köprüyü sağlamlaştıran, beni kendi köklerime daha da bağlayan bir aracı oldu.

Bütün o kalabalık, bizi muhattapsız bırakmayan eş-dost-akraba ne kadar önemliymiş meğer. Ne kadar uzağa gitsen kendinle taşıyorsun onları; bir parçan hep orada kalıyorsa, onlardan bir parça da seninle geliyor. Bu kitap ki bu bağlılığı en yalın haliyle sunuyor önümüze. Minnet duymalıyız bence. Aslında Hasan Ali Toptaş kitaplarında önplanda olan konunun dil olmasını çok sevdiğimi söylemiştim defalarca ama bu defa; tam tadında tam kıvamında olmuş bence böylesi.

Mehmet Y. 
30 Ara 2016 · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Bana teessüf olsun ki bu yaşıma kadar hiç Hasan Ali Toptaş okumamıştım. Ve 2016'da okuduğum en etkileyici romanı yılın son gününe saklamışım. Kuşlar Yasına Gider'i okudum ve çok beğendim. 

İlk olarak kitap kültürüne çok güvendiğim bir dostum mutlaka oku deyince dikkatimi çekmişti. Sonra Hürriyet'te 2016'nın en iyi beş kitabından biri denilince hemen alıverdim.

Bu referanslar yüzünden beklentim çok yüksekti. Bu bir eser için ciddi bir handikaptır aslında. Ancak başlangıcından itibaren roman beni de adeta içine çekiverdi.

Harikulade bir Türkçe; Türkçe'ye aşık edebilecek kadar duru ve yalın. Su gibi akıp giden bir yol türküsü gibi adeta. Ve bütün karakterler çok içten, çok bizden... Öyle ki, kitabın konusunu yazsam, gayet sıradan bir konuymuş gibi gelebilir.

Ancak Toptaş, bu sıradan ve bence evrensel bir konuyu yerel motifleri kullanarak o kadar güzel anlatmış ki, sanki okur olarak biz de Ankara'nın o karlı sokaklarında Aziz amcayı arıyor; Denizli yollarında yolculuk edip, Gömü'de yavaşlıyor; o köy evinin odasında akrabalarla beraber çay içiyor; hastane koridorlarında tahlil için koşuşturuyoruz...

Kitapta geçen onlarca türküden birinde der ki, on sene sakladım verdiğin saçı... Burada da senelerce saklanan, dile gelemeyen o sevgiler var işte...

Kitaptan 191 Alıntı

Muzaffer Akar 
09 Haz 23:35 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Sustu
Bir şey demedi, sitenin öteki tarafına dolanıp eve girinceye kadar sustu Ayperi; adımlarıyla, ağzıyla, yanaklarıyla, elleriyle, en çok da gözleriyle sustu.

Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 242)Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 242)
Nurhan Işkın 
29 Oca 03:16 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

Gözleri dolu dolu olmuştu babamın, başını çevirip dağlara doğru baktı yeniden.

Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 198)Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 198)
mithrandir21 | Uğur 
21 Haz 18:30 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Kedi
...en sevdiğin hayvan hangisi, diye sordu.
Azıcık duraksadıktan sonra, en çok kedileri seviyorum, dedim ona.

Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 112 - Everest Yayınları)Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 112 - Everest Yayınları)

Çünkü, diye devam etti babam; hırs atına binenler, çoğu kez ne vakit düştüklerini anlayamazlar

Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali ToptaşKuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş
İbrahim K. 
 07 Ağu 04:17 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Demek senin gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, zaten Aldatılmak da sana yakışırdı oğlum. Ne çok şey barındırır içinde.

Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali ToptaşKuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş
Nurhan Işkın 
28 Oca 02:13 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 10/10 puan

...beni şeytanla baş başa bıraktın yine, beni şeytanla baş başa bıraktın, diye sitem ederdi babama.

Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 39)Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 39)

Büyük ihtiyaçların küçüldüğü, küçük ihtiyaçların büyüdüğü döneme yaşlılık diyorlar.

Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 204)Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş (Sayfa 204)
20 /

Kitapla ilgili 2 Haber

Hasan Ali Toptaş:1970’leri özlüyorum, düşmanlığın bile bir zarafeti vardı
Hasan Ali Toptaş:1970’leri özlüyorum, düşmanlığın bile bir zarafeti vardı Küçük bir Anadolu kasabasında yalnız, sessiz bir çocuktu. Bir gün omzuna Edebiyat Tanrısı dokundu. Kendine harflerden, kelimelerden bir dünya yarattı. Yıllarca köşesinde sessizce romanlar yazdı. Ve bir gün edebiyatımızın en büyük yazarlarından biri oldu. Kitapları İsveç’ten Güney Kore’ye pek çok ülkede yayımlandı. Ona “Doğu’nun Kafkası” diyorlar. Ama sanki o daha çok Marquez’le, Borges’le akraba. Bu hafta çıkan ‘Kuşlar Yasına Gider’i babasının ölümünden sonra kaleme aldı.Tıpkı kendisine benzeyen karakterlerine bile kırıcı tek söz söyletmemiş...Yitip giden güzellikleri yaşlı bir adamın sessizliğiyle anlatmış... Bütün dünyanın kederini bir sigaranın boğum boğum dumanına sığdırmış... Hasan Ali Toptaş’la tanışınca, bu ülkede iyiliğin tükenmeyeceğine inancınız tazeleniyor. Bizi Ankara Eryaman’daki evinde misafir ediyor. Çocukluğumdan hatırladığım bir sofrayla...Dolma, cacık, peynir ve rakı... Sonrası için de helva... Arkadaşı Ethem Baran sarıkanatları tavaya atıyor. Cızır cızır sesler içind