Kuyucaklı Yusuf

·
Okunma
·
Beğeni
·
412,6bin
Gösterim
Adı:
Kuyucaklı Yusuf
Baskı tarihi:
Eylül 2019
Sayfa sayısı:
232
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052006764
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Müptela Yayınları
“Hiçbir şey düşünmüyor, sadece kaçmak, hayatının en korkunç devirlerini geçirdiği bu yerlerden mümkün olduğu kadar çabuk uzaklaşmak istiyordu. Nereye olursa olsun! Dağbaşlarına, kimsesiz ormanlara veya kalabalık şehirlere!.. Yalnız adamakıllı uzak ve kimsenin onu bulamayacağı bir yere!..”
222 syf.
·9/10
Milli eğitim bakanlığı onaylı 100 temel eserden biridir. Sabahattin ali denilince akla kürk mantolu Madonna gelir ama benim için KUYUCAKLI YUSUF ayrı bir yerdedir. Herhalde insanlarda biraz ezber sevgi var galiba ...

Balıkesir Edremit'te geçen köylüler ile memurların çekişmesinin anlatıldığı toplumsal arka planı aydınlatan betimlemeleriyle okuyucuyu mesteden romanlardandır.

Yusuf 9 yaşında , anası babası eşkıya baskınında öldürülmüş Kaymakam Selahattin Bey tarafından evlatlık edinilmiştir. Kuyucaklı Yusuf , erdemleri ve kusurlarıyla, bir yetimin, bir evlatlığın öyküsünden insanlık durumuna çıkmayı başarmış bir yapıt olarak kitaplığımızda olması gereken bir eser olarak yerini almıştır .

Keyifli okumalar diler, böyle güzel bir mecrayı bizlere sunduğu için 1K ekibine teşekkür ederim.
224 syf.
·5 günde
Merhaba 1k okuyucuları :)

Sabahattin Ali’yi çoğu insan her ne kadar Madonna ile tanımış olsa da Yusuf ile tanımak ayrı bir hazdır. Yusuf, Madonna kadar sosyal mecrada popülariteye ulaşamamışsa da; bence ikisi de bir birinden ayrı karakterler olup, ikisi de karakteristik kişiliğin zirveleridir.

Anne ve babası gözleri önünde katledilen ve küçücük yaşına rağmen katillere karşı koymaya çalışırken parmağından olan, ama kalbindeki yarayı ruhundaki boşluğu ömrü boyunca içinde taşıyıp, olayın üzerinde bıraktığı travma ile insanlarla olan ilişkilerinde gelgitler yaşayan ve çoğu kez yalnızlığın en derin suskunluğunu yaşayan bir çocuktur. Olay yerinde durumuna acıyıp kendisini evlatlık edinen yufka yürekli bir Kaymakam baba ve babalığına hiç yakıştıramadığı, rahatına düşkün babasına karşı hoyrat ve kendisini hiç bir zaman kabul etmeyen bir anne profili ve bu aile içinde nadide bir çiçek Muazzez.

İnsanların doyumsuzluğunu, paraya mala mülke verdikleri aşırı önemi, adalet mekanizmasının güçlü ve paralıdan yana işleyişini konu edinen Sabahattin Ali, öngörülerini bastırmak zorunda kalan ve bunun bedelini de çok ağır ödeyen ünlü karakteri Kuyucaklı Yusuf ile Muazzez’in aşkını da çok güzel işlemiş.

Tazimattan 1950’lere kadarki Türk romanımızın ana sorununu batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız içinde bulunduğu toplumun aynası olmaya çalışmıyor, toplumu sorgulamıyorlardı. Buradan da anlaşılacağı üzere halk, ezilen köylü, işçi sınıfını konu alan eserlere 1950’li yıllardan sonra görebiliyoruz. İşte Kuyucaklı Yusuf bu konuları içine alan, onları inceleyen ilk kitap olması dolayısıyla gerçekten çok önemlidir. Kuyucaklı Yusuf’ta bir yanda eşraf bürokrasi, zengin kesim bir yanda da ezilen halk bulunmaktadır.(Kaynak Kuyucaklı Yusuf)

Eserde betimlemeler ön planda. Yazarın bu betimlemelerini gerçek duygular eşliğinde okurken, kendinizi tamamen olayın akışı ve döngüsü içinde hissedebiliyor; yaşanan, yaşatılan her bir şeyi gözünüzde canlandırabiliyorsunuz. Akıcı güzel bir dilde ve kurgu eşliğinde keyifle okunası bir romandır. Kuyucaklı Yusuf, eserin kendi adından da anlaşılacağı üzere; koca bir toplumun bağrında yalnız kalan bir çocuğun ‘Yusuf’un öyküsüdür.

Bu alıntıyla incelemeyi sonlandırıyorum #81173836

Spoiler içerebilir, Keyifli okumalar dilerim.
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (18,7bin Oy)18,9bin beğeni72,7bin okunma19,1bin alıntı282,2bin gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (27,3bin Oy)28,4bin beğeni98,6bin okunma26,4bin alıntı2,5milyon gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.1/10 (27,8bin Oy)31,6bin beğeni103bin okunma63,5bin alıntı503,8bin gösterim
  • Satranç
    8.6/10 (30,9bin Oy)31,2bin beğeni112,9bin okunma33,9bin alıntı644,9bin gösterim
  • Dönüşüm
    8.1/10 (26bin Oy)25,3bin beğeni106,3bin okunma18,4bin alıntı2,3milyon gösterim
  • Simyacı
    8.6/10 (26,1bin Oy)27,9bin beğeni99,1bin okunma77,8bin alıntı322,2bin gösterim
  • 1984
    8.9/10 (20,3bin Oy)21,6bin beğeni68,4bin okunma64,2bin alıntı273,6bin gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.2/10 (20,1bin Oy)24,2bin beğeni73,2bin okunma92,5bin alıntı826,4bin gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (29,5bin Oy)34,1bin beğeni115,6bin okunma59,4bin alıntı1,9milyon gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.1/10 (24,3bin Oy)27,7bin beğeni87bin okunma38,5bin alıntı308,7bin gösterim
222 syf.
·8 günde·Beğendi·10/10
Öykücü olarak bilinen Sabahattin Ali'nin ilk yazdığı romandır. Ve bence en güzel romanıdır. En azından benim için öyledir. Kürk Mantolu Madonna'nın isminden dolayı fazla ilgi gördüğünü düşünüyorum. Evet o da mükemmel denecek kadar güzel bir roman ama, Kuyucaklı Yusuf gibi değil açıkçası. Kuyucaklı, heyecanı sürekli üst seviyede olan bir roman. Gerilimin çoğu zaman zirve yaptığı bir roman Kuyucaklı Yusuf. İç hesaplaşmaların doruğa tırmandığı bir roman. Kitap yaptığı giriş cümlesiyle bizi nasıl bir romanın beklediğini haber veriyor; "1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyü'nü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler."

Bir roman ancak bu kadar güzel ancak bu kadar korku dolu başlayabilir. Büyük bir merakla sayfaları çevirdiğinizde Kuyucaklı Yusuf'la tanışıyorsunuz. Ve o tanışma sizi ta alıp Edremit'in Zeytinli köyüne kadar götürüyor. Özellikle Sabahattin Ali'nin betimlemelerine o kadar hayran kaldım ki, gözümde canlandırarak bir sinema filmi izler gibi okudum kitabı. O kadar gerçekçi o kadar derinden vuran bir kitap Kuyucaklı Yusuf.

"Yolun iki tarafındaki zeytinlikler taş kesilmiş gibi hareketsizdi. Hayvan ince ayaklarıyla çakıllarda kıvılcımlar saçıyor ve hızlı hızlı soluyordu."

Özellikle bu ve buna benzer betimlemelerle dolu kitap beni benden almıştır.

Ayrı bir konu Sabahattin Ali'nin öldürülmesi gerçekten Türk Edebiyatı için derin bir kayıptır. Belki de nice baş yapıtlar kazandıracaktı nice büyük romanlar yazacaktı. 42 yaşında hayata gözlerini yuman yazarı rahmetle anıyoruz. Bize bu romanları yazdığı için kendisine teşekkür ediyoruz. Daha çok kıymetini bilmeliyiz. Onu daha çok okumalıyız.

Bu arada İçimizdeki Şeytan isimli kitabındaki hayal kırıklığımı bu romanıyla ciddi şekilde telafi ettiğimi de belirtmek isterim. Belki tekrardan o romanı elime alıp tamamlayabilirim. İyi bir zamanda okumamış olabilirim. Umarım sorun bendedir. :)

Benden bu kadar.. Sürç-ü lisan ettiysek affola. Son olarak benim yazılarımı okuyanlar bilirler. Ben kolay kolay bir kitabı övmem. Benim için çok güzel bir buluşmaydı. Kuyucaklı Yusuf'u mutlaka okuyun dememe gerek yok sanırım. Keyifli Okumalar :)
222 syf.
·4 günde·Beğendi·8/10
Kitabı az önce bitirdim hemen yazmak istedim.
Öncelikle çok beğendim. Çok akıcıydı ve hiç sıkılmadım. Kürk Mantolu Madonna’dan daha çok beğendim, herkesin mutlaka okuması gereken bir roman olduğunu düşünüyorum. ️

Kitabın konusuna gelirsek Yusuf’un anne babası öldürülüyor. Olay yerine gelen Kaymakam Selahattin Bey hem Yusuf’un kimsesi olmaması hem de erkek evlat sahibi olmaması nedeniyle Yusuf’u evlatlık ediniyor. Kaymakamın birde küçük kızı var: Muazzez
Daha Muazzez küçükken Yusufla çok iyi anlaşıyorlar. Sonra aralarındaki bu ağabey-kardeş ilişkisi zamanla değişiyor.

Kitaptaki karakterlerin hepsini ayrı ayrı sevdim diyebilirim. Okurken Selahattin Bey’e kendimi çok yakın hissettim, evlatlık olarak aldığı çocuğu kendi öz evladından bir kere olsun ayırmadı, tüm ailenin geçimini sağladı,hiçbir zaman şikayet etmedi. Yusuf’un Muazzez’e karşı tavırları çok inceydi, kitabın sonlarında Yusuf’a çok üzüldüm. Böyle bitmesini hiç istemezdim. Muazzez, Yusuf’un da dediği gibi saf iyi niyetli bir kızdı, onun hali içimi parçaladı. Birde evin hanımı Şahinde var. Kadının bu kadar umursamaz, kendinden başka kimseyi düşünmeyen bencil halleri dayanılmazdı. Bir anne daha ne kadar düşüncesiz olabilir bilmiyorum.

Kitabı en kısa zamana okumanızı öneririm, eminim sizde çok beğeneceksiniz.️
222 syf.
·8/10
yusuf ile muazzezin'in aşkını anlamanın çok kolay olduğu romandır. yazar muazzez'in babasına çok taraflı bakmaktadır. görev yaptığı sürece kasabanın ileri gelenleri ile ilişmeden yaşayan akşamcıdır. sadece kendi gibi memurlarla akşamları içki içer. eve sadece uyumaya gelir, zayıftır, sürüklenmektedir. evlatlığı ile kızını kendisinden oldukça küçük, cahil, talibi istediği gibi çıkmamış hayattan alacağı olan şahinde hanıma bırakır. sahinde biri yetmezken ikincisi gelmiş olan çocuklarla daha da kızgındır. sahinde çocukları beraber bırakır, gündüz gezmelerine çıkar. bu nedenle bir anlamda yusuf öksüzken muazzez de öksüzdür. yusuf annesi, babası, arkadaşı, abisi, öğretmeni her şeyi olmuştur muazzezin, ya da başka deyişle her şeyden bir eksiği ki sonra birbirlerinin her şeyi olacaklardır. ailede herkes sürüklenir. baba sürüklenir, yusuf sürüklenir, muazzez çaresiz sürüklenir sadece sahinde sürüklemeden çıkıp yön tayin etmeye çalışır ki onun çabası beyhudedir, çabası farklı yöne, daha kötüye sürüklenmeyi engel olamaz.

nezdinde bir anlamda dokunulmaz, sağlam ahlaklı bu çocuğun bu kadar kolay akıntıya kapılmasını anlayamadım. zira yusuf bir taraftan her şeye göze alabilecek denli gözü kara bir taraftan da yaşamı ötelecek kadar yaşam tembeli .... kimbilir üç kitap olsaydı roman o zaman bu trajediler belki daha anlamlı olabilirdi.
222 syf.
·Beğendi
SABAHATTİN ALİ VE "KUYUCAKLI YUSUF"A DAİR YÜREĞİMDEN GEÇENLER
Ben zaman zaman bazı kitapları bir an evvel alıp okumak için sabırsızlanırım. Öyle ki kargo beklemeyi bile göze alamam, hemen dışarı çıkıp evime en yakın kitapçıya koşup kitabı alır ve okumaya başlarım. Böyle koştuğum kitaplarda genelde pek yanılmam. O kitabı okumaya nasıl karar verdiğimi soracak olursanız aslında bu tamamen benim dışımda gelişen bir durum olur. Ya bir arkadaşımın ısrarla önerdiği bir filmi izlerim ve film beni öyle derinden sarsar ki hiç beklemeden kitabı da alıp okurum. Yabana Doğru’da (In to the Wild) böyle olmuştu. Ya da bir inceleme okurum çok etkilenirim, o anki ruh halime çok uygun bulurum ve kitabı hemen o an okumak isterim. Ya da bu seferkinde olduğu gibi yazarın başka bir kitabını okurken dili ve üslubu karşısında çarpılıp yazarın başka eserlerine de gitme ihtiyacı hissederim. Sabahattin Ali’nin hikayelerini okurken çok etkilendim. Bu aralar lezzetli eserlere takılmış durumdayım. Konudan çok kitabın cümlelerine vuruluyorum. 1 k sayfasına bolca alıntı bırakmamı mazur görün lütfen.:) Kendimi kontrol ettiğim halde yine iki buçuk A4 sayfası alıntı paylaşmışım. Gecenin kör vaktinde kitabın bendeki büyüsü, boğazımda bıraktığı yumru geçmeden bir şeyler yazmak istiyorum.

Yazarken türlü türlü ruh hallerinden geçerim ben. Bazı kitaplar daha bitmeden kafamda yazının şablonu oluşur. Böyle okuduğum kitaplarımın her tarafı çizilmiş, kitabın bütün boş alanları notlarla dolmuş olur. Öyle ki geriye sadece paragrafları planlayıp yazması kalır. Bir çırpıda, su gibi yazarım böyle okuduğum kitapları. Bazen de şimdi olduğu gibi tutulur kalırım, akmaz cümlelerim. Bazı kitaplar okunup biter ama yazmaya hiç gönlüm olmaz, onları yazmak için böyle uzun uzun girizgahlar yapmam gerekir. “Huzur” ve “Sevgili Arsız Ölüm”ü yazarken de kitaptan hiç bahsetmeden bir sayfa kendi kendime konuştuğumu fark etmiştim. Sanırım bu kitapta da öyle olacak.:)

“Kuyucaklı Yusuf”u okumadan önce Sabahattin Ali’nin hayat hikayesini anlatan bir belgesel izledim. İçim paramparça oldu. Hayatının büyük bir kısmı maddi manevi sıkıntılar, hayal kırıklıkları ve polis takibi altında cezaevi duvarlarının gerisinde geçen Sabahattin Ali’nin, 41 yıllık kısa ve çileli hayatına üç roman, on öykü, iki şiir kitabı ve yedi kitap çevirisi sığdırması son derece etkileyici geldi bana. Bilhassa ölümünün üzerindeki sır perdesinin kaldırılamaması, Kızı Filiz Ali’nin babasının ölümüne dair konuşurken gözlerine doluveren yaşlar içimi acıttı. Belgesel bittiğinde içimi müthiş bir isyan dalgası kapladı. “Bu kadar kıymetli bir kalemi nasıl da göz göre göre harcamışız.” dedim içimden. Üstelik bu durum sadece Sabahattin Ali ile sınırlı da değildi. Koca edebiyat tarihimizi gözden geçirdiğimde rahat yüzü görmüş yazar, şair sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Hangi görüşe mensup olursa olsun çoğunun ömrü sürgünlerde, hapislerde göz hapsinde geçmişti. Boğazım düğüm düğümdü, aklım da gönlümle birlikte isyan ediyordu. Okumalıyım ve yazmalıyım dedim kendi kendime ve Kuyucaklı Yusuf’a başladım.
(belgeselin linki: https://youtu.be/D2EQX4EvDZo)

Biraz da okuma zevkinizi kaçırmayacak şekilde Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf” romanından bahsetmek istiyorum. Eser, yazarın 1937 yılında yayımlanan ilk romanıdır. Sabahattin Ali’nin bu romanı 30 yaşında yazmış olması ve bu romanın yazarın ilk romanı olmasından dolayı bir acemilik görmedim, tam tersi roman; diliyle, üslûbuyla, kurgusuyla gayet başarılıydı. Bazı kaynaklarda Türk edebiyatının en romantik kahramanı olarak tanıtılan Kuyucaklı Yusuf, Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünde dünyaya geldiği için Kuyucaklı lakabını almıştır. Çok küçük yaşta anası ve babası köyü basan eşkıyalar tarafından öldürülen ve kimsesi olmadığı için kasabaya tetkikat için gelen kaymakam Salâhattin Bey tarafından evlat edinilen Yusuf, hayatının bundan sonraki kısmını kaymakamın evlatlığı olarak Edremit’te geçirecektir. Yiğit ve sözünü sakınmayan bir kahraman olan Yusuf, bu özelliklerinden dolayı pek çok sorun yaşar ama her seferinde -tesadüfler zinciri halinde- bir şekilde kendini kurtarır ve hayatına devam eder. Roman son derece gerçekçi bir dille kaleme alınmıştır. Romanda anlatılan aşk hikayesi ise şimdilerde bize pek inandırıcı gelmeyecek şekilde saf, temiz, masum ve derin bir aşktır. Bu romanı okumak da biraz Yeşilçam filmi izlemek gibi bir deneyimdi benim için. Bunu olumlu bir yorum olarak eklediğimi de belirteyim.

Sabahattin Ali’nin “Kuyucaklı Yusuf”unu ben çok sevdim ve pek çok açıdan kendime yakın hissettim, belki de bu sebeple çok alıntı biriktirdim bu romana dair. Kitabımın her tarafını bol bol çizdim. Ben Yusuf’un suskun ve içe dönük hallerini kendime çok yakın buldum. Bir arkadaşım benimle Hasan Ali Toptaş’ın “Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler.” sözünü paylaşmıştı. (Geçmiş Şimdi Gelecek, s.68) Kuyucaklı Yusuf’tan alıntıladığım şu cümleler de aslında susmanın da bir anlatma biçimi olduğunu ve Yusuf’un susarak anlattıklarını öyle güzel anlatıyor ki:

“Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve boş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.” (s.146)
"(Yusuf) gitgide konuşmayı daha az sever olmuştu. Mektebi bitirdikten sonra babasının işini eline alan Ali ile Bayramyeri'ndeki dükkanın önünde iki alçak ve aralıksız iskemle atarlar, saatlerce hiç konuşmadan yan yana otururlardı." (s. 25)

"Bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür."(s.11)

Buzzati’nin Tatar Çölü’nü yeniden okuduktan sonra Kuyucaklı Yusuf’u okuduğumda iki karakterde ve yazarların onları anlatış biçimlerinde bir paralellik yakaladım. O alıntıları da burada arka arkaya vermek istiyorum:

"Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. Acaba onu sahiden hiç düşünen yok muydu ve o hiç kimseyi düşünmemekte, kendini yalnız bulmakta bu kadar haklı mıydı? Bu ihtimal onun gerilmiş olan sinirlerini biraz gevşetti. Sırtını ağaçtan ayırdı; derin bir nefes aldıktan sonra, kasabaya doğru yürümeye başladı." (Kuyucaklı Yusuf /s. 75)

"...hatta sadece kalede değil tüm bir dünyada tek bir insanoğlu kendisini düşünmeyecekti; herkesin kendi meşguliyeti vardı, herkes kendi kendine zor yetiyordu, hatta annesi bile, evet, belki de annesi bile şu anda başka şey düşünüyordu." (Tatar Çölü /s. 33)

Yusuf’ta dikkatimi çeken bir diğer özellik de yalnızlığı kendisine yoldaş edinmiş olmasıydı. Bu halleriyle bana Hesse’nin “yalnız kovboyu” Knulp’u hatırlattı. Tek farkla ki Knulp, ilk aşk deneyimini bir hayal kırıklığı olarak tecrübe ettiği halde Yusuf hem çok sevmiş hem de çok sevilmişti. Hatta bence Kuyucaklı Yusuf Türk edebiyatının en güzel aşk romanlarından biriydi aynı zamanda. Yusuf’un yalnızlığını, herkeslerden başkalığını anlatan şu alıntılar bir yazar olarak Sabahattin Ali’nin Hesse’den hiç de geri kalır yanı olmadığını gösterir nitelikte bence:
"Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı. Bir an içinde deminkinin tamamiyle aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı." (s. 75)

"Kendi dili ile bu insanların dili arasında herhalde pek büyük farklar olacaktı, onlar Yusuf'un sözlerinden bir şey anlamayacaklar ve o, anlattığı ile kalacaktı. Sonra insan ancak her hususuna akıl erdirebildiği şeyleri söylemeliydi." (s. 69)
"Bir türlü anlayamadığı, bir türlü içlerine karışamadığı ve bunu zaten asla istemediği bu insanlarla arasında çelik bir duvar gibi yükselttiği bu tebessüm, onun müracaat ettiği son çareydi."(s. 69)

Kuyucaklı Yusuf’u okumadıysanız muhakkak ilk fırsatta okuyun derim. Yusuf’un saflığına, temizliğine, o suskun ama derin hallerine vurulacaksınız. Yazımı bana Yusuf’u hatırlatan bir şarkı ile sonlandırmak istiyorum. Sözleri Sabahattin Ali’ye bestesi Ali Kocatepe ve Nükhet Duru’ya ait olan “Ben Gene Sana Vurgunum” şarkısı fonda çalsın ve siz de bir Sabahattin Ali hikayesi ya da romanına başlayın. Keyifli okumalar ve dinlemeler efendim.
https://youtu.be/ueS2EZWBecE

BU YAZIYI ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA VE MÜZİK EŞLİĞİNDE BLOGUMDAN OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...yuregimden-gecenler/

Not: Bloguma yazımda bahsi geçen belgeseli de ekledim.
240 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Sabahattin Ali'nin sıradan bir insanı anlattığı, dönemin gündelik yaşamı ve iktidar ilişkileri üzerine fikir sahibi olunabilecek kitabıdır.
SPOİLER!!!!!!!!!!!!!!!!
Sabahattin Ali'nin diğer kitaplarında da olduğu gibi kitabın en temel karakteri bir kahraman değil, kusurları olan sıradan bir insandır. Yusuf korkak biridir. Hayatı ile ilgili karar almayı sürekli ertelemektedir. Sorunlarının farkında olmasına rağmen, onları çözmek için harekete geçmekten acizdir. Kendini hiçbir yere ait hissetmemekte ama bunun için de çok fazla çaba sarf etmemektedir. Tasvir edilen içe kapanık kişiliği erdem sahibi olmasından değil, ne yapacağını bilememesinden kaynaklanmaktadır.

Şakir'e olan öfkesini daha önce hiç düşünmeden gösterebildiğini bilmemize rağmen arkadaşı Ali'nin ölüm şekli karşında kimseye hesap sormamış, sessiz kalmayı tercih etmiştir. Hatta ali yaşıyor olsa Muazzez için mücadele etmeye cesaret edemeyeceğini bildiğinden, arkadaşının ölerek ortadan kalkmasına içten içe sevinmiştir. Ali'nin ölümü karşısında sessiz kalmasının sebebi adaletin o yıllardaki işleyiş biçimini değiştiremeyeceğini bildiğinden değildir aslında. Ali'nin ölümü karşısında sessiz kalmıştır; çünkü gerçekte çok da umursamıyordur.

kendisi uzaklardayken Muazzez'in geçirdiği dönüşümü fark etmemesi Muazzez'i çok sevdiğinden ya da ona yakıştıramadığından değil, soracağı sorular karşısında alacağı cevapları göğüsleyemeyecek olduğunu biliyor olmasındandır.

Muazzez'le aralarındaki bağ, aşktan çok birbirlerine muhtaç olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu durum da 'hayatında aradığı şeyin Muazzez olmadığını bilmesi; fakat Muazzez olmadan içinde çok büyük bir boşluk olacağının farkında olması' şeklinde anlatılmıştır.
224 syf.
·2 günde·Beğendi·8/10
Küçük yaşta anne ve babasını eşkiyaların saldırısıyla kaybeden Kuyucaklı Yusuf'tu o. Yaşı küçük olmasına rağmen ruhu kocaman bir adamınkinden farksızdı.
Eşkiyalarla boğuşup, anne ve babasını kurtarmaya çalışırken bir parmağından olan ve tüm bunları soğukkanlılıkla anlatıp yaşayabilen bir çocuk.

Olaydan sonra Yusuf'un haline acıyıp onu kendine evlat edinmek isteyen Sâlahattin Bey Yusuf'u yanına alıp ona babalık yapmaya başlar. Ama bundan şikâyetçi olan ve Yusuf'u hiçbir zaman kabul etmeyen her fırsatta "köylü piçi" gibi hakaretler savuran Şahinde Hanım, ve muazzam bir güzelliğe sahip olan Sâlahattin Bey'in küçük kızı Muaazzez de Yusuf'un hayatındaki yerlerini alırlar.

Ah Muazzez! Yusuf'a olan o saf ve masum aşkın rakı sofralarında kirletecek kadar gelip geçici miydi?

Başta Muazzez'i yaptıklarından ötürü kötülemiştim ama daha sonradan kıza acımamak elde değildi. Şirret ve bir o kadar münasebetsiz annesi Şahinde Hanım'a olan öfkem ise kitabın sayfalarını çevirdikçe artmaya başlamıştı. Bir insan nasıl olur da sırf daha lüks bir yaşam için kızını türlü türlü kötülüklere alet eder ki.

Eserde betimlemeler ön planda tutulurken, betimlemelere duygu katmamak elde değildi. Akıcı dilinin yanı sıra yoğun bir duygu seline de kapılmadım değil.

Sözü çok fazla uzatmadan Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u okunmaya değer bir şaheser olarak kitaplığımda ki yerini aldı. Umarım sizde okurken Yusuf'un öyküsünü en az benim sevdiğim kadar seversiniz. :)
240 syf.
·5 günde·5/10
Üç saattir incelemelerde eleştirel bir satır, bir fikir hatta bir kelime arıyorum... Arıyorum ki, kitapla ilgili yakın bulduğum bir görüşü repost edip şu satırları şu sıcakta yazma yükünü üzerimden atabileyim...

Yok maalesef, olmadı... Bunun pek çok nedeni olabilir tabii... Ancak Kuyucaklı Yusuf özelinde bu hayranlığa, bu müthiş etkilenmeye baktığımda neyi atladığımı, neyi kaçırdığımı, nerede yanlış yaptığımı gerçekten çok merak ediyorum...

Çok da uzatmadan birkaç soru sorup, birkaç beylik laf edip, kitabın parıl parıl parlayan inceleme havuzuna benim gibi gelenlere yalnız olmadıklarını hissettirecek birkaç not düşüp sonlandıracağım...

İlk soru çok basit; acaba Sabahattin Ali'nin kendi yaşam hikayesine olan saygımız, eserlerini değerlendirirken biz okurları çok mu etkisi altına alıyor?

Edebiyat dünyasında neredeyse 10 yıldır gölgesinde yaşadığımız Sabahattin Ali miti, Sabahattin Ali'nin dahi üzerine çıkmış ve hepimize en tepeden parmak sallıyor olabilir mi?

İncelemelerin birinde Sabahattin Ali'den Türkiye'nin Dostoyevski'si olarak bahsedilmiş. Ancak neden böyle olduğuna dair ilave tek bir cümle yok. Karşılaştırmanın zemini nedir mesela? Popülerlik mi? Üslup mu? Düşünce şekli mi? Yaşam tarzı mı? Ele aldıkları konular mı? Roman karakterlerinin benzerliği mi? Nedir bu benzerliğin sırrı?

Peki senin cevabın nedir derseniz; bence iki yazarın arasında edebi anlamda ortak nokta yok denecek kadar azdır. Konuyu uzun uzun detaylandırabiliriz ama ben tek bir örnek verip kapatacağım bahsi... Örneği bir soruyla vereyim;

Kitabı bitirdikten sonra Yusuf'u ne kadar tanıdınız?

Tanımaktan kastım, Yusuf'un nerede yaşadığı, fiziksel görüntüsü, ne iş yaptığı falan değil. Kim bu Kuyucaklı Yusuf? Kitabın son sayfasına geldiğinizde bu sorunun cevabı ne kadar karşılık buldu içinizde?

Peki o zaman diğer sorumuza geçelim; Raskolnikov'u ne kadar iyi tanırsınız? Kimdir bu Raskolnikov?

Cevabı size bırakıyor ve artık kitaba geçiyorum...

--------------------------------
Bu incelemeyi yazmamın tek bir amacı var aslında... Biraz sorgulamak, tartışmak istiyorum. Kitabı beğenir ya da beğenmeyiz çok da önemli değil... Ancak şu sorunun cevabı önemli bence... Bir yazarı popülerleştirerek ve sürekli o yazarı insanların gözünün içine sokarak kitleleri yönlendirmek ve beğeni mekanizmasını etkilemek mümkün müdür?

Sorunun cevabını bilmiyorum, o yüzden sorgulama dedim ya başta... Konu edebiyat olduğu için bir yazar üzerinden sorguluyoruz... Eğer bu sorunun cevabı EVET ise o zaman siyasetinden reklam dünyasına, hazır tüketimden fikir üretimine kadar her şeyi içine alan çok geniş bir daire içerisinde gerçekten ciddi problemlerimiz var demektir...

Çok abarttığımı düşünenler olabilir. Belki de haklıdırlar, gerçekten de abartıyor olabilirim ancak Kuyucaklı Yusuf romanı hakkında hem bu platformda hem de başka yerlerde yazılanları okudukça ister istemez az önceki soruya dönüp dönüp duruyorum...

----------------------------

Bu bölümde tedbirli olmak adına bir SPOILER uyarısı bulundurmakta fayda var...

Zenginler, yoksullar, ağalar, paşalar, beyler ve tabii ki merkezde hikayesi varmış gibi görünen ama aslında olmayan bir aşk mevzusu...

Arkadaşlar şu romandan Türk edebiyatında 400 tane falan vardır... Koca Yeşilçam bu hikayeler ile beslendi 20-30 yıl... Şimdi ise televizyon dizileri besleniyor aynı hikayelerle...

Kuyucaklı Yusuf romanını biraz güncellesek ortaya birinci sınıf bir ATV dizisi çıkmaz mı?

* YUSUF, oto sanayide çalışan vakur ve yakışıklı genç. (İsmail Hacıoğlu)
* ŞAKİR VE BABASI, her türlü rezilliği yapabilen holding patronları. (Kaan Urgancıoğlu - Rana Cabbar)
*ŞAHİNDE, gözü zenginlik ve şaşada olan kötü kadın. (Esra Dermancıoğlu/ Nebahat Çehre arası birşey)
*MUAZZEZ, evin saf ve yüreği sevgiyle ışıl ışıl parlayan genç kızı. (Hazal Kaya)
*SALAHATTİN BEY, çocuklarına düşkün, etliye sütlüye karışmayan, ahlaklı ve kırılgan baba. (Altan Erkekli)

İşte ayaküstü cast'i de hazırladım kendimce:) Gözünüzde bir miktar canlandırmanız yeterli... Her şey yerli yerine oturacaktır...

--------------------

Hadi işin bu tarafını bir kenara bırakalım... Kitapta müthiş bir bürokrasi eleştirisi olduğundan, devlet kurumlarındaki kokuşmuşluğa karşı taşlamalar falan yapıldığından bahsediliyor yorumlarda...

Bürokrasi eleştirisi dedikleri şey bir cinayette kolluk kuvvetlerinin rüşvet alıp zengin fabrikatör oğlunun lehine hareket etmesi ve cinayeti örtbas etmesi... Bir de ölen kaymakamın yerine atanan alemci, sapık bir kaymakam profili var... Yusuf'u sevmediği için onu masa başı işinden tasfiye ederek daha zor bir görev veriyor...

Hani hayatımızdan Kafka diye bir yazar geçmemiş olsa bürokrasi eleştirisi deyince aklımıza Kuyucaklı Yusuf gelecekti demek ki...

Buradan farklı bir konuya geçiyorum hemen... Öyle bir kitap düşünün ki, bir erkek, bezini bağlayıp altını değiştirdiği bir bebekle, o bebek 15 yaşına geldiğinde evleniyor... Ve bunu da güya kız kötü insanların eline düşmesin diye bir çeşit namus meselesi motivasyonuyla ve fedakarlığıyla yapıyor...

Evliliği boyunca uyuyan karısını seyretmek dışında karısına dair hiçbir inceliği, bir paylaşımı veya ortak hayatlarına dair bir planlaması yok... Neden sevdi belli değil. Neden evlendi belli değil. Madem evlendi neden karısına ve dünyaya karşı bu kadar kayıtsız belli değil.

Ve gelelim finale... Bu dillere destan erkek karakterimiz, tüm bu nedensiz davranışlarının, kayıtsızlığının, ifadesizliğinin hatta ilgisizliğinin (evlilik boyunca Yusuf'un gözünde evdeki masayla Muazzez arasında bir fark göremedim ben) bir sonucu olarak, genç ve hayattan beklentileri olan eşinin kendinden uzaklaşmasına ve annenin de etkisiyle savrulup gitmesine neden oluyor... Ancak o koskoca KUYUCAKLI YUSUF olduğu için bu durumu kaldıramıyor ve karısı da dahil herkesi öldürüp bilinmezliğe karışıyor... Alın bir de kadın cinayeti çıktı karşımıza...

İşte bu noktada şunu soruyorum kendime; hadi okurlar kitabı edebi olarak çok beğendiler ve Sabahattin Ali'ye toz kondurmak istemiyorlar, peki Yusuf karakteri hakkında da mı bir eleştirileri yok? Kitabı göz yaşları içinde bitirdiğinden bahsedenler var... Peki kimin için akıyor bu göz yaşları? Kardeşiyle evlenip sonra onu dünyada bir başına bırakıp bir de üzerine öldürdüğü Yusuf için mi?

Özellikle Twitter'da profil görsellerine 'İstanbul Sözleşmesi Yaşatır' halkalarını büyük bir gururla takan kadın okurlarımıza soruyorum bu soruyu?

--------------------------

Değerli okur dostlarım, amacım insanların beğeni ve düşüncelerine saygısızlık etmek değil tabii ki... Ancak, elimizdeki kitabı önce salt bir edebi eser olarak; sonra da yazarı, yazarın kişisel yaşam öyküsünü ve ülkemizde esen rüzgarı da hesaba katarak değerlendirdiğimizde neredeyse bir sosyal deney konusu olacak kadar pek çok çıkarım yapabiliriz...

Olayların peşi sıra anlatıldığı, içerisinde çok seyrek düşünce kırıntıları olan, karakterlerin altının yeterince doldurulmadığı, yine karakterlerin sürekli kendi içinde çeliştiği, bazı karakterlerin neden kitaba dahil edildiği ciddi ciddi sorgulanması gereken (sahi, Kübra ve annesinin işlevi neydi bu eserde? Olay tecavüzü anlatmaksa kısa bir diyalogla yapılabilirdi bu. Neden bu kadar tantanaya ihtiyaç duyulmuş acaba?) bir eser için Türk edebiyatının zirvesiymiş gibi yorumlar okumak açıkçası üzerimde buruk bir tat bıraktı...

Sürçülisan ettiysek affola.

Herkese keyifli okumalar dilerim...
222 syf.
YUSUF'U TANIMAK!

Benim adım Yusuf. Aydın'ın Kuyucak ilçesinde doğdum. Mevsimler sonbaharı gösteriyordu yanlış hatırlamıyor isem. Bir gün var ki hayatımın ilk karanlık günüdür. Ruhumu aydınlatmayı başaramamamın başrolünde o gün yatar. O gün eşkiyalar sadece anamı babamı değil, şu hayatın bana özgür kıldığı tek şeyi de çaldılar. 3 jandarma ve kaymakam geldi, baktılar yabancı ama acıanası hikayeme. Kan gövdeyi çoktan kaplamıştı, ıssız ve sessiz oturmuş ölümü kabullenme çabasında idim. Ölüm benim için gelmemişti ama beni de es geçmemişti. Nefes alan bir suret beni ne kadar yaşanılır kılardı bilmem. Küçüğüm işte 6 yaşındayım. Hikayemin 6 yıl önce başladığını sanıyordum, benim hikayem asıl şimdi başladı. Çekip götürdüler kolumdan beni. Ne istediğimden de emin değildim. Başımı okşayan elleri eşkiyaların elinden ayıran neydi? Başıma ellerini uzatan jandarmalardan benim hikayemi ayıran neydi? Bilemiyorum, dedim ya 6 yaşındaydım. Düşünmekten çok acı çekmeye programlamıştım kendimi. Ağlamayı bile beceremediğim gerçeği yüreğimi apayrı dağlıyordu. ''Kadersiz'' derler ya hah kaderim yoktu benim. Acıların çevrelediği, kanların ayağımın ucuna değdiği, ellerimi başımdan kaldıramadığım, acınası bir zavallıydım. Yatakta kanlar içinde ruhunu teslim etmiş iki zavallının çocuğu değildim artık. Yusuf olmasına Yusuf'tum. Zavallı Yusuf! besleme Yusuf! (Kitabın girişiyle alakalı içimden geçenler)

''Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak... Tükenmek bilmez bir sabırla bir meçhulü beklemek... Nihayet bütün bunları sisli bir havadaki ağaçlar gibi belli belirsiz, karışık bir şekilde hissetmek... Bu, uzun zaman dayanılır şeylerden değildi.''
*Kalbinden nefes alan biridir Yusuf. Sevdiği, değer verdiği şeyleri savunmak adına dünyayı yıkıp / yakabileceğini hisseden, ancak çarelerin sonuçla bir türlü buluşamamasından müzdarip. Yazgısıyla savaşıp gözle görülür bir dönüşümü başarmanın mucizesini aradı kendince. Bir hiç olarak bellediği hayata mucizevi bir dokunuş gerekiyordu. Bir umuttu sevmek, mucizelere inanmıştı Yusuf sevgisine istinaden. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'un kaderiyle eşdeğer olmak zorunda kalıyordu. Değişmemiş ve doyuma ulaşılmayacak bir dünyanın yok oluşa sürüklendiği gerçeğiyle karşı karşıyayız bu eserde.

Sabahattin Ali'yi anlayamamak, tanıyamamak!

1937 yılında basılan bu roman, Sabahattin Ali'nin yarısı tutuklanmalar ve kaçmakla geçen hayatında yine bir tutukluluk ertesi yazdığı bir eseridir. 1933 yılında bir şiirde Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanmış ertesi yıl af ile dışarı çıkmıştır. 1934 yılında ise yine Atatürk'ü öven bir şiir yazmıştır. Bu kimilerine göre geri vites olarak adlandırılsa da yakın çevreleri yaşamının sona ermesinden sonra bile Sabahattin Ali'nin Atatürk'ü çok sevdiğini söyler. Hep derim diyorum sosyalist / hümanist bir adamı koskoca bir ülke sığdıramamış, her seferinde sindirmeye çalışmış. Bu adamı ne sağcılar ne de solcular sevdi. Oysa ülkesine olan bağlılığı yüzünden Almanya'daki okulundan kovulmuştu. Nasıl mı? Pek nitelikli bir geçmişleri olmayan Hüseyin Nihal Atsız'a 1930 yılında anlatmıştır bunu:

"Okuduğu mektepte bir gün Alman talebelerden biri 'bu parazit Türkleri buradan kovmalı' demiş. Sabahattin Ali hemen yerinden fırlamış: 'Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri al' demiş. Talebe sözünü geri almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle talebe istemediğini söyleyerek onu geri yollamış."

Şimdi diyen olacak ee ne olmuş bir tokat atmışsa? Sabahattin Ali, bence bunun sonuçlarını bile bile attı bu tokadı. Ülkesi kendine bu kadar yabancı, bu kadar düşman iken o hep kalbinin bir köşesinde sevdi Türkiye'sini. Vatan sevgisi ayrıdır çünkü. Sadece Nihal Atsızlar, Nazım Hikmetler, Ali Ertekin (!)'ler sevmedi bu ülkeyi. Karış karış hapishanelerini, topraklarını gezen Sabahattin Ali'de sevdi. Hem de çok güzel sevdi. Eserlerini okuyanlar da bunu çok rahatlıkla idrak edebilir.

Hüseyin Nihal Atsız ile yaşadığı tartışmaların temelinde de yine yazdığı eserler yatar. Fikirler insanların hoşuna gider gitmez bunu anlarım ancak fikirler üzerinden çatışmak işte buna karşıyım. Sürekli izlenen ve yeniden hapse tıkılmak için türlü türlü bahaneler ile kovaladıklarından ülkeden kaçmak isteyen Sabahattin Ali'yi 2 Nisan 1948’de katlettiler. Arkadaşı Naci'ye yazdığı şiirde şunları söylemişti:

Kardeşim Naci beni
Kovacaklar mektepten
Ya kovsalardı seni
Ne yapardın acep sen

İşte ben karar verdim
Bu gece öleceğim
Üzülme sen çünkü ben
Göklerde gezeceğim.

---İçindeki bütün yıkıntılara, bütün kederlere rağmen başını yere eğmek istemiyordu. Matemini ortaya vurmadan tek başına yüklenecek ve yeni bir hayata doğru yürüyecekti.---

Bu Yusuf'un içine gizlenmiş Sabahattin Ali suretidir. Çevresindeki insanların onu anlayamayışı, içten içe yalnızlığa götürmüş ancak yazma eyleminden hiçbir surette vazgeçmemiştir. Arkadaşı Nahit hanım'a 24 Kasım 1927 yılında mektubuyla şöyle seslenmiştir.
(........)
Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi... Düşün kardeşim, konuşulacak bir insan bile yok... hepsi alelade, hepsi dümdüz.... Memleketin civarı hep bozkır, gözünün alabildiği kadar çıplak dağlar uzanıyor... yalnız Yozgat'ın tam karşısında bir çam ormanı var... ama o da bu dümdüz araziye yakışmıyor... Adeta kirli bir bakkal önlüğüne yamanmış yeşil bir kadifeye benziyor. (.......) Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim. Kitap, gazete, mektup okumakla vakit geçiriyorum. (.........) Ah Nahid, yalnızlık asıl böyle kalabalık yerlerde belli oluyor...
(......)

Kuyucaklı Yusuf eserini bu kadar sevmemin sebebi Sabahattin Ali'ye olan sevgimden ileri geliyor. Çünkü yazar muhakkak surette kaleme aldığı eserde kendinden bir parça bırakmalı ki yazdıklarını hissedebilelim değil mi? Yusuf'un çevresinde ya çok iyi insanlar bulunur ya da tamamiyle kötü insanlar. Zamanla kötü insanlar çevresindeki iyi insanları da kendi safına çeker. Zaten az nüfuslu olan kalbini tamamen yalnızlaştıracaktır bunlar. Yusuf kendi iç dünyasında bir mahkumu canlandırmakta idi. Bununla birlikte evinde, yaşamında oluşan hadiselere karşı ilgisiz olmasa da ilgisiz görünmekte, içindeki yangını bir türlü dışarı çıkaramamakta idi. Bir facia ile başlayan hayat daima facia ile mi biter? Evet! Kadersiz Yusuf için tam anlamıyla bu geçerli oldu. Yalanlarla avunmak yerine gerçeklerle acı çekmeye razı idi. Değiştirilemeyen, dönüştürülemeyen bir dünyanın, doyumun hep ertelendiği mevcut dünyanın yazgısı Yusuf'u yok oluşa sürükledi.

Sorunların farkında olmak, onları çözmenin ilk yoludur. Kendimizden kaçmamalıyız, değişimi, dönüşümü hep cepte tutmalı, yaşamımızı şekillendiren karar ve tercihlerde ilk olarak kendimizi dinlemeliyiz. Kendimizden kaçmanın bedeli her zaman ağırdır. Yusuf, Sabahattin Ali bilhassa Kaymakam babanın yaşadıkları hep bundan ileri gelir. Kendimizle yüzleşmek, kendimizin farkına varmak ilk ödevimiz olsun. Yusufların kaderi kimseye uğramasın.

https://www.youtube.com/watch?v=YnOIKQo-9LQ
222 syf.
Yazarımızı "Kürk Mantolu Madonna" adlı kitabı ile popülerliğini en üst seviyeye taşıdık.
Çoğumuzun sırf "en çok okunanlar/satanlar" listesinden yola çıkarak okuduğu bir kitap olmuştur.
Okuduğum birkaç yoruma dayanarak ufak bir eleştiri bırakacağım.
Kitabımız ya da Yusufumuz için; bir "Kürk Mantolu Madonna" tadında değildi.
"Onun kadar etkilemedi"
Gibi birçok yorum okudum.

Ben bir kitabı okurken veyahut eleştirirken kitabın başka kitaplarla veya yazarın başka eseriyle eleştirilmesini uygun bulmuyorum.
Okuduğumuz kitabı elbette eleştirebiliriz lakin bunu kitabın kendi konusuyla, karakteriyle, herhangi bir olayıyla eleştirmek gerektiğini düşünüyorum.

Kitap hakkında okuduğum kötü yorumlar beni çok üzdü, "Kürk Mantolu Madonna" kitabı bir anda bu kadar popüler olmasaydı kim bilir kaç kişi ulaşacaktı yazarımıza.
--
Peki ya Yusuf ?
Kaç kişi yaşadı Yusuf'u ?
Bakın kaç kişi "okudu" demiyorum.

Yusuf'u okumayın, yaşayın isterim. O kadar naif o kadar özel ki Yusuf, kelimeler yetmez övmeye, anlatmaya..

Geç bile kaldım okumaya..
Yusuf'u Sabahattin Ali'nin ilk romanı olduğunu sonradan öğrenmiştim.
Yıllar önce yazılmış fakat hala konusuyla günümüzü tam anlamıyla yansıtan bir eser.
Bir köy romanı, anadolu romanı..
Edebi yönden keyif alarak okuduğum bir eser oldu.

Okurken Yusuf'u yaşattı bana onun ağır psikolojisini, hayata karşı verdiği mücadeleyi, sabrını, sükunetini, atını sürüp kaçışını bıraktı bende.

Kitaptaki betimlemeler o kadar başarılı ki kendimi sürekli olaylarla iç içe buldum.

Başlarda osmanlıca kelimeler fazla olduğu için biraz zorlanılabilir ama konunun akışına göre anlayabiliyorsunuz.

Ben Yusuf'u okumaya gerçekten doyamadım büyük bir eksiklik hissettim kitabım bitince.

Yusuf hayattan o kadar uzak ve suskun ki okurken bile hissedeceksiniz.

Kısacası, Yusuf'u yaşayın lütfen. Saflığına, temizliğine, o derin suskunluğuna hayran olacaksınız.
Kitap hakkında düşüncelerim bunlar.
Mutlaka yaşayın Yusuf'u geç kalmayın..
222 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Yazarın okuduğum ilk kitabı. Gerçekten kalıcı bir eser olmasına şaşırmamak gerek mükemmel betimlemeler ile anlatılmış bir kitap. Yusuf daha çocukken eşkiyalar anası ile babasını öldürür. Başlarında beklerken kaymakamın onu yanına alması ile Yusuf`un öyküsü başlar. Para ya bu her şey onun altından çıkar... Onunla beraber üzülüp, kızacaksınız. Yazar bize Yusuf'u öyle bir benimsetiyor ki elinizde büyümüş hissi ile okuyorsunuz. Kesinlikle okumak için çok geç kalmışım. Okusam mı yoksa okumasam mı, diye bir şüpheniz varsa alın okuyun derim. Pişman olmayacaksınız.
"Kendinde her şeyi yapabilecek kuvveti görmek, sonra yapılacak hiçbir şey bulamamak... Tükenmek bilmez bir sabırla bir meçhulü beklemek..."
Sabahattin Ali
Sayfa 154 - YKY 2002 Basım
"Hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi!
Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var..."
"Fakat her şey geçer, her şey unutulur. Kendini bir felâketin içinde kaybetmenin mânâsı yoktur. İnsan birazcık da kalender olmalıdır!"
"Hiç geçmeyen, hiç unutulmayan şeyler de var, beyefendi!
Ölünceye kadar insanın sırtından atamayacağı şeyler de var..."
Sabahattin Ali
Sayfa 61 - Gönül Yayınları Basım.2019

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Kuyucaklı Yusuf
Baskı tarihi:
Eylül 2019
Sayfa sayısı:
232
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052006764
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Müptela Yayınları
“Hiçbir şey düşünmüyor, sadece kaçmak, hayatının en korkunç devirlerini geçirdiği bu yerlerden mümkün olduğu kadar çabuk uzaklaşmak istiyordu. Nereye olursa olsun! Dağbaşlarına, kimsesiz ormanlara veya kalabalık şehirlere!.. Yalnız adamakıllı uzak ve kimsenin onu bulamayacağı bir yere!..”

Kitabı okuyanlar 79,5bin okur

  • sarıışık

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları