Levlâ; hayatı dışarıdan mükemmel gözüken ama içten içe kırılmış, yaraları olan bir kadındır. Bir sanatçıdır, aynı zamanda duygularını notalara, kelimelere ve sessizliklere döken biridir. Kitap boyunca onun geçmişiyle yüzleştiğine, travmalarını kabullendiğine ve kendini iyileştirmeye çalıştığına tanıklık ederiz.
Hikâye klasik bir aşk romanı gibi başlasa da, zamanla derinleşir. Levlâ, sadece bir adamı sevmez; aslında kendini sevmenin ne olduğunu öğrenir. İçinde tuttuğu acıların, bastırdığı duyguların ve yarım kalmışlıkların bedeninde ve ruhunda nasıl izler bıraktığını fark eder. Onun için aşk, bir kapı gibidir: geçmişe açılır, sonra geleceğe uzanır ama en sonunda “şimdi”de kalmayı öğretir.
Romanda İstanbul’dan Kapadokya’ya, yurtdışı şehirlerine uzanan mekân geçişleri vardır ama bunlar sadece coğrafi değil, aynı zamanda ruhsal geçişlerdir. Her şehir, Levlâ’nın iç dünyasında bir katmanı temsil eder: çocukluk, yas, pişmanlık, tutku, umut…
Levlâ'nın karşılaştığı insanlar, tıpkı bir aynaymış gibi onu kendine gösterir. Eski bir dost, eski bir aşk, bir yabancı... Hepsi kendi içindeki "bâtın"ı, yani gizli olanı ortaya çıkarır.
Zahir, dıştan görünen, herkesin fark ettiği yüzeydir.
Bâtın ise içeride saklı olan, kişinin kendine bile itiraf edemediğidir.
Levlâ, bu iki dünya arasında sıkışmışken, nihayet kendi özünü, öz değerini ve gerçek benliğini keşfetmeye başlar. Kitap boyunca felsefe, kadim bilgiler, enerji, müzik ve sezgisel anlatım iç içedir ama bunlar okuru yormadan, hikâyeye ustalıkla yedirilmiş.