Adı:
Madonna in a Fur Coat
Baskı tarihi:
5 Mayıs 2016
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780241206195
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Kürk Mantolu Madonna
Dil:
English
Ülke:
United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland
Yayınevi:
Penguin Classics
The bestselling Turkish classic of love and longing in a changing world, available in English for the first time.

'It is, perhaps, easier to dismiss a man whose face gives no indication of an inner life. And what a pity that is: a dash of curiosity is all it takes to stumble upon treasures we never expected.'

A shy young man leaves his home in rural Turkey to learn a trade in 1920s Berlin. The city's crowded streets, thriving arts scene, passionate politics and seedy cabarets provide the backdrop for a chance meeting with a woman, which will haunt him for the rest of his life. Emotionally powerful, intensely atmospheric and touchingly profound, Madonna in a Fur Coat is an unforgettable novel about new beginnings and the unfathomable nature of the human soul. 'Passionate but clear . . . Ali's success [is in ] his ability to describe the emergence of a feeling, seemingly straightforward from the outside but swinging back and forth between opposite extremes at its core, revealing the tensions that accompanies such rise and fall.' Atilla Özkirimli, writer and literary historian.
164 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Şimdi başladım bakalım şuan 16 sayfa okudum.Devam edicem bakalım mola olursa ve ders çalışacam biraz ama çok güzel kitapa benziyor.Bakalım beni neler bekliyor edebiyatta.İlk başta evde okudum sonra işte okudum.Film çok geç zamanda çıkabilir dedi elif abla.Herkes tavsiye etti.22 kitap bitirdim.Edebiyat romanı olması güzel ama ve bilgi amaçlı.İnsanlara ve herkese öğrenmesi için öğrenmek için yazıp herkese veriyorlar.Paraysana değil içinde ki bilgi önemlidir.Çok güzeldi kitap beğendim ben.İhşaallah kitapı kalır.

Kürk Mantolu Madonna Özeti
Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna

Kürk Mantolu Madonna, Türk Edebiyatı'nın öncü yazarlarından biri olan Sabahattin Ali'nin başyapıtlarından biridir. Yazar kitapta Raif Efendi'nin içsel yolculuğunu aşk ile sarıp sarmalayarak okuyucuya sunmuştur. Okunduğunda uzun süreli izler bırakan, mutlaka okunması gereken bir kitap ve aynı zamanda psikolojik tahliller, betimlemeler açısından çok tatmin edici.

Kitap, Rasim'in işini kaybetmesi ve iş arayışına koyulmasıyla başlar. İş aradığı bir gün, eski arkadaşlarından Hamdi ile karşılaşır ve ondan yardım ister. Nitekim Hamdi, müdürü olduğu işyerinde bir iş teklif eder. Rasim, utana sıkıla da olsa bu teklifi kabul eder. Raif Efendi denen yaşlı, sessiz, sakin bir adamla aynı odada çalışacaktır.

Raif Efendi çok az konuşuyor, kendisine verilen çevirileri titizlikle yapıyor ve boş zamanlarında masasının çekmecesinde duran bir kitabı okuyordur. Raif Efendi'nin hastalanıp işe gelmediği günlerden birinde, yapılacak bir çevirinin ona ulaştırılması gerektiğinden Rasim, Raif Efendi'nin evinin yolunu tutar.

İçeri adımını atar atmaz, Raif Efendi'nin içine kapanıklığının sebebini anlamıştır. Bu zavallı, yaşlı adam oldukça kalabalık bir evde sürekli ezilmektedir ve üstelik bu kalabalık ailenin tek geçim kaynağı Raif Efendi'nin üç kuruşluk maaşıdır. Lakin bu defa Raif Efendi çok hastadır. Rasim'den iş yerindeki çekmecesinden eşyalarını getirmesini rica eder. Asıl hikaye, Rasim'in çekmecedeki kara kaplı defteri bulup okumasıyla başlar. Okuduktan sonra defteri yakacağına dair Raif Efendi'ye söz verir. Defter, Raif Efendi'nin hayat öyküsünü anlatmaktadır:

Raif, genç bir delikanlı olmasına rağmen içine kapanık ve oldukça yalnızdır. Tek dostu kitaplarıdır. Babası bir sabun fabrikası işletmektedir ve Raif'in sabunculuğu öğrenebilmesi için onu Almanya'ya göndermeye karar verir.

Raif Efendi, Almanya'ya vardığında bir pansiyona yerleşir ve bir sabun fabrikasında işe başlar. Lakin zamanla fabrikaya daha az uğramaktadır. Her gün parkları, sergileri ve Almanya'nın çeşitli yerlerini sabahtan akşama kadar gezmektedir. Bir gün, gazetede reklamını gördüğü bir sergiye gider ve bir tabloyla karşılaşır: Kürk Mantolu Madonna ile.

O gün ve devamında serginin açılışından kapanışına kadar o tabloyu seyreder. Kürk Mantolu Madonna onu çok etkilemiştir. Yine Kürk Mantolu Madonna'yı seyre daldığı günlerden birinde, yanına bir kadın gelir ve tabloyu birine benzetip benzetmediğini sorar. Raif Efendi utancından kafasını kaldırıp kadının yüzüne bakamadan onu annesine benzettiğini söyler. Ama utancından yalan söylemiştir.

Raif Efendi, pansiyonda kalan bir arkadaşıyla gezerken, sergide konuştuğu kürk mantolu kadına rastlar. Ertesi gün, kadını tekrar görebilme umuduyla aynı yerde onu beklemeye başlar ve geldiğinde onu bir gece kulübü olan Atlantis'e kadar takip eder. İçeri girdiğinde, Kürk Mantolu Madonna ile karşılaşır, keman çalıp şarkı söylemektedir. Kadın şarkıdan sonra gelip Raif Efendi'nin masasına oturur ve adının Maria Puder olduğunu, Kürk Mantolu Madonna'nın ise kendisinin otoportresi olduğunu söyler.

O günden sonra Maria Puder ve Raif Efendi arasında bir arkadaşlık başlar. Maria Puder'in her fırsatta ondan herhangi bir beklentisi olmaması gerektiğini, hiçbir erkeğe bağlanıp aşık olamadığını dile getirmesine rağmen Raif Efendi ona sırılsıklam aşıktır.

Her gün buluşup botanik parkları, sergileri, bahçeleri gezmektedirler. Sonunda Maria Puder de Raif Efendi'ye aşık olduğunu itiraf eder. Fakat her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, onların mutluluklarının da bir sonu vardır. Bir gün Raif Efendi bir telgraf alır. Telgrafta babasının öldüğü, gelip fabrikanın başına geçmesi gerektiği yazılıdır. Raif Efendi, işlerini düzene soktuğunda Maria Puder'i de yanına aldırmak üzere Türkiye'ye döner.

Bir süre mektuplaşırlar fakat birdenbire Maria'dan gelen mektuplar kesilir. Raif Efendi, senelerce ondan habersiz yaşar ve eski içine kapanık haline geri döner.

Yıllar sonra İstanbul'da Maria'nın kuzeni ile karşılaşır. Yanında da küçük bir kız çocuğu vardır. Yıllar önce Maria'nın öldüğünü, küçük kızın ise kendi kızı olduğunu öğrenir Raif Efendi. Kimse kızın babasının kim olduğunu bilmemektedir. Raif Efendi ilk defa kızıyla karşılaşmıştır ve Raif Efendi annesinin kuzeniyle beraber bir trenle uzaklaşmaktadır ondan...


Kürk Mantolu Madonna Konusu
Türk edebiyat dünyasının en sevdiğim yazarlarından biri olan Sabahattin Ali'nin unutulmaz eserlerinden biri olan Kürk Mantolu Madonna herkesin mutlaka okuması gereken mükemmel bir kitap.

Aşk her zaman hayatımızın kaçınılmaz bir öğesidir ve bazen öyle bir tutkuya dönüşür ki gözlerimiz başka bir şey görmez ve her şeye rağmen tutkularımızın peşinden gider hayatın içinde bir kuru yaprak gibi sürüklenip dururuz.

Kürk Mantolu Madonna kitabı da aşka olan tutkuyu en mükemmel anlatan roman kitaplarından bir tanesi.

**********

kürk mantolu madonna konusu

Sıra dışı bir aşk hikayesidir “Kürk Mantolu Madonna”…

Rasim 25 yaşlarındayken çalıştığı işinden kovulur. Birçok yerde iş bakar, ama bulamaz. Ona iş bulması için arkadaşı Hamdi’den rica eder. Çünkü tek çare o’dur. Hamdi de, onu kendi bürosunda işe alır. Maaşı azdır, ama Rasim buna mecbur olduğu için boyun eğer.

İşinin ilk gününde ona tahsis edilen odada Raif adlı bir beyin olduğunu öğrenir. Herkes Raif Bey için “sessiz, hiç konuşmaz, yıllardır buradayım ama onun hiç konuştuğunu görmedim, yaptığı Almanca çeviriler de son derece kötü” gibi yorumlar yapar. Bu Rasim’in kafasını karıştırır ama kulak asmaz. Raif Bey’le tanışırlar. Ama dendiği gibi kendisi iş dışında hiç konuşmaz. Ama Rasim’de, Raif Bey’e karşı bir sempati oluşmuştur. Çizgili suratında birçok yaşanmışlığın olduğunu düşünür.

Arkadaşı Hamdi, Raif Bey’e sürekli çeviriler vermekte, Raif Bey’de kısa sürede tamamlamaktadır. Genelde herkes, Raif Bey’i azarlar, bağırıp çağırırlar ama Raif Bey hep sessiz kalır. Yüzünde hiçbir durumda sevinç, üzüntü veya şaşkınlık oluşmaz. Bu durum karşısında zamanla Rasim’de onun çekilmez biri olduğunu düşünmeye başlar.

Rasim, Raif Bey’in sürekli çekmeceden çıkarıp gizlice okuduğu bir defter olduğunu görür ve bunu ona sorar. Raif Bey “önemsiz” diyerek onu geçiştirir. Bir gün Raif Bey’in bir çeviri yapması gerekir ama hastalığından dolayı iş yerinde olmadığı için işleri evine Rasim götürür. O zaman, ailesini de tanımış olur ve Raif Bey’in cidden zor bir hayatı olduğuna kanaat getirir.

Bayağı kalabalık bir ailesi vardır ve çok baskıcılardır. Rasim, bunu kapıdan girer girmez anlar. Raif Bey’in üzerinde bir hakimiyet kurmuş gibilerdir. Her işlerini ona yaptırırlar. Ama zavallı Raif Bey’in hiç sesi çıkmaz. O günden sonra Raif Bey ve Rasim, çok iyi anlaşırlar. Beraber alışveriş yaparlar, sohbet ederler, birbirlerine misafir olurlar. Son zamanlarda Raif Bey’in hastalıkları iyice sıklaşmış durumdadır. “Sürekli evden çıkıp gidiyor, hiç kendine dikkat etmiyor, çok ince giyiniyor” diye yakınır kızı. Son hastalığı çok ağırdır Raif Bey’in. Ölüm derecesine gelmiştir. Rasim’i çağırıp o defteri getirmesini ve yakmasını söyler. Ama Rasim merakına yenilip okumaya başlar…

O yıllarda Raif Bey gençliğinde de çok sessiz, arkadaşı olmayan, insanlarla konuşamayan, mülayim bir gençtir. Ama içinde fırtınalar kopmaktadır. “Avrupa’yı merak ediyorum” der defterin her sayfasında. Bir gün eline Avrupa’ya gitme fırsatı geçmiştir. Babası sabuncudur ve Raif’e “Almanya’da işçiler aranıyormuş, oraya git bir sabun fabrikasına gir” der. Raif Bey’de dediğini yapar. Bir pansiyon kiralar ve hayatına burada devam etmeye başlar. Babasının dediği gibi bir sabun fabrikasına girer. İşi rahattır. Sonra bir gün caddede gezerken, bir resim sergisi olduğunu görür. Gayri-ihtiyari içeri girer. Resimleri incelerken çok sıradan olduklarını düşünür. Ta ki, Maria Puder’in Kürk Mantolu Madonna resmine kadar…

Bu resim Raif Bey’de çok büyük etki uyandırır. Adeta aşık olur. Kitap okurken, yemek yerken, işteyken… Hep o resmi düşünür (Resim, Maria Puder tarafından çizilmiş bir otoportredir). Raif Bey, her gün o sergiye gitmekte, sergi kapanana kadar o resmi incelemektedir. O kadar sık gider ki, artık oradaki çalışanlar, Raif Bey’e aşina olmuşlardır. Bir gün Raif Bey, gene dikkatle o resmi izlerken, bir kadın ona sokulup fikrini sorar ama Raif Bey ilgilenmez. Halbuki o kadın, Kürk Mantolu Madonna’nın ta kendisidir. Maria Puder, feminist ve erkeksi bir kadındır. Çok uçarıdır ve canı ne isterse onu yapar.

Bir gece Raif Bey yolda yürürken, bir kadın görür. Kürk Mantolu Madonna’sına benzetir ve peşinden gider ama yakalayamaz. Sonraki gece, aynı yerden geçer hissiyle orada beklemeye başlar ve cidden geçer de. Bu sefer takip eder ve bir gece kulübü olan Atlantis’e girdiğini görür. Peşinden o da girer. Atlantis’te keman çalan, şarkı söyleyen bir kadın olduğunu görür Maria’nın. Gösteri bitince Maria, Raif’in masasına oturur. Ve arkadaşlıkları burada başlar. Beraber birçok şey yaparlar. Yemek yemeye, sinemaya, ormana, botanik bahçelere giderler. Birlikte olurlar. Çok güzel günler geçirirler birlikte. Maria her seferinde Raif’e umutlanmaması gerektiğini, kimseye güvenemediği için sevemediğini söyler. Ama Raif onu kendine aşık edeceğine hep inanmıştır. Ve Maria’da Raif’in bu naif kişiliği karşısında daha fazla dayanamaz ve kendini Raif’in kollarına bırakır. Birbirlerine sırılsıklam aşıktırlar.

Sonra bir gün Raif’e; “Baban öldü, çabuk gel” diye bir telgraf gelir. Bunun üzerine Raif, babasının yanına, Türkiye’ye döner. Maria’yla planlar yapmışlardır. Türkiye’deki işleri yoluna koyup, işleri devralıp gelecektir. Ancak işleri biraz uzar. Maria’yla mektuplaşmaları devam etmektedir. Ancak, Maria’nın mektupları birden kesilir. Aylarca cevap alamayan Raif, merak edip Almanya’ya gider. Komşusu Maria’nın amansız bir hastalığa yakalanıp öldüğünü söyler. Bunu duyan Raif’in hayatı kararmıştır. O günden sonra hayatı hiçbir zaman yoluna girmemiş, başkaları tarafından yönetilmiş bir hayatı olmuştur. Yıllar sonra, Ankara’da Maria’nın kuzeniyle karşılaşır. Yanında bir de kız çocuğu vardır. Maria’nın kuzeni, bu çocuğun Maria’nın olduğunu ve babasının bir Türk olduğunu ama kim olduğunu bilmediklerini söyler. Sonra trenin zili çalar ve küçük kız trene binip uzaklaşır.

Rasim, defteri geri vermek için Raif Bey’in evine gider, ancak Raif Bey çoktan ölmüştür. İşyerine, Raif Bey’in masasına gider, defteri açar ve tekrardan okumaya başlar…

**********

kürk mantolu madonna kitap incelemesi

1948 yılında gözlerini yuman usta kalem Sabahattin Ali'nin en çok okunan kitapları arasındadır Kürk Mantolu Madonna.

İş arayışında olan Rasim bir gün eski arkadaşı olan Hamdi ile rast gelir. Akşam yemeğine davet edilen Rasim önce gitmek istemese de Hamdi tarafından ikna edilip sıkılarak da olsa gider ve orada konu Rasim'in iş arayışına gelir. Hamdi ertesi gün çalıştığı iş yerine gelmesini kendisine bir şeyler ayarlayabilecekleri söyler. Rasim utana sıkıla ertesi gün gidip Hamdi’yi bulur ve yeni işine ilk adımı atmış olur. Raif Efendi diye hitap edilen yaşlı bir çalışanın odasına bir masa atılır ve işte senin odan burası denilir. Oldukça sessiz ve bir o kadar yalnız olan Raif Efendi kendisine getirilen çevirileri yapıp sadece işiyle ilgilenen içine kapanık bir adamdır. Rasim önceleri çok umursamaz fakat zaman geçtikçe orada çalışan diğer çalışanların hatta müdürün bile Raif Efendiye olan tavırları canını sıkmaya başlar. En zor ve uzun çevirileri bile kısa zaman dilimlerinde bitirip teslim eden Raif Efendi hastalanıp işe gelemediği zamanlarda bile işini ihmal etmez ve çevrileri yetiştirir.

Raif Efendinin hasta olup işe gelemediği bir gün, çeviri yapılması gereken evrakların kendisine ulaştırılması gerekmektedir ve bu görevi Rasim üstlenir. Çeviri yapılacak metni alıp Raif Efendinin evinin yolunu tutar. Raif Efendinin ailesi ile karşılaşan Rasim için artık taşlar yavaş yavaş yerine oturmaktadır. Kayınbiraderleri, baldızı, eşi ve çocuklarıyla birlikte oldukça kalabalık bir evde yaşamaktadır Raif Efendi. Fakat bunca kalabalığa rağmen tüm ev halkı sadece Raif Efendinin kazandığı o cüzi maaşla geçinmektedir. Üstüne üstlük birde yaşlı adam ev halkı tarafından ezilmektedir. Tüm gördükleri karşısında Raif Efendinin hayatını iyice merak eden Rasim bu adamı daha yakından tanımak için fırsatlar kollar. İşte o fırsat Raif Efendinin kendisinden bir iyilik istemesiyle eline geçer. İş yerinde bulunan çekmecesindeki eşyalarını getirmesini isteyen Raif Efendi işe gelemeyecek kadar ağır hastadır. Hasta adamı kırmak istemeyen Rasim bu iyiliği kabul eder. İşte asıl hikaye buradan sonra başalar. Rasim, Raif Efendinin çekmecesinde olan kırmızı kaplı defteri bulur. Merak ettiği hayatın tüm detaylarını bu defterden bir solukta okur. Raif efendinin gençliği, babasının sabun fabrikası ve işi öğrenmesi için gönderildiği Almanya günlerini detaylarıyla okur.

Genç bir delikanlı iken de sessiz ve içine kapanık olan Raif Almanya'ya gittiği günden itibaren Almanya'nın her yerini gezip dolaşmaya başlar. Babası işi öğrenmesi ve dönüp Sabun fabrikasının başına geçmesini beklemektedir. Fakat onun pek fazla dikkatini çekmeyen bu öğrenme süreci aşkı bulmasını sağlamıştır. Bir gün gazete kupüründe gördüğü sergi ilanına gitmesiyle hayatı artık eskisi gibi olmaz. Orada tek bir tabloyu saatlerce inceler, karşısına geçip oturur ve gözlerini tablodan alamaz. Kürk Mantolu Madonna. Günler bu şekilde devam eder. Bir gün yine tabloyu dikkatle incelerken bir kadın yanına gelip tablodaki kişiyi tanıyıp tanımadığını sorar. Raif o kadar utanmıştır ki kadının yüzüne bile akmadan yalan söyler. Sergide konuştuğu kürk mantolu kadını yolda gören Raif o kadını tekrar görmek umuduyla aynı yerlerde günlerce dolaşır. Sonunda tekrar gören Raif kadını Atlantis adlı gece kulübüne kadar takip eder. İçeri girer ve içeride bu güzel kadını şarkı söylerken görür. Şarkı bitince güzel kadın gelip Raif'in masasına oturur ve sergide konuştuğu kadının kendisi olduğunu söyler ayrıca tablonun da kendisine ait olduğunu o tablodaki kişi olduğunu söyler. Raif içinse büyük bir utanç başlamıştır. Günler günleri kovalar ve ilk günkü hayranlığını gizleyemediği Maria Puder olan aşkını itiraf eder. Fakat Maria Puder, Raif'i henüz sevmemektedir. Birlikte geçirilen uzun zamanlar sonucu Maria Puder de Raif'e aşık olur. Bir gün gelen telgraf sonucu Raif babasının öldüğünü ve acilen ülkesine dönmesi gerektiğini öğrenir. Maria Puder için kısa bir ayrılık söz konusudur. Daha sonra onu da yanına almak şartı ile Raif Türkiye’ye döner. Bir süre mektuplaşırlar. Fakat bir gün mektupların aniden kesilmesi sonucu Raif Türkiye de yapayalnız kalır. Yıllar geçer ve bir tren istasyonunda Maria’nın pekte samimi olmadığı Almanya’dan tanıdığı kuzeni ile karşılaşır Raif. Fakat bu kuzen Raif ve Maria ilişkisi hakkında en ufak bir bilgiye dahi sahip değildir. Raif Maria’yı sormak ister ama bir türlü lafı oraya getiremez. Bir süre konuştuktan sonra bir bahane ile Maria’yı sorar. Kuzen ise yanında bulunan sarışın kız çocuğunu göstererek Maria’nın kızı olduğunu, babasının kim olduğunu bilmediklerini ve Maria’nın yıllar önce öldüğünü anlatır. Raif o kız çocuğunun kendi kızı olduğunu anlar fakat elinden hiçbir şey gelmemektir. Trenin kalkış saati gelmiştir. Kuzen kız çocuğunu da alıp trene biner. Rauf, Maria ya olan aşkından kalan son hatırayı ilk ve son kez o gün görür ve uzaklaşmalarını izler ...

Ezgi B.

Kürk Mantolu Madonna Soruları & Cevapları
kürk mantolu madonna ana fikri nedir?

Kitaptan farklı ana fikirler çıkartmak mümkün fakat temel olarak bakıldığında iki hikayede de ön yargıların hayatımızı ne kadar değiştirdiğini görüyoruz. İlk hikayede yazar Raif Efendi’ye karşı ön yargılı yaklaşıyor ve onu tamamen yanlış tanımasına neden oluyor. Bunun sonunda da ön yargılı yaklaşması sonrası onu geç tanımasının pişmanlığını yaşıyor. İkinci hikayede ise Raif Efendi mektupların kesilmesi sonrası önyargılı davranıp Maria’nın onu terk ettiğini düşünüyor. Bunun pişmanlığını da yıllar sonra yaşıyor. Her iki durumda da önyargı nedeni ile karşısındaki konusunda kolay hükümler verip sonrasında bunun bedelini ağır ödeme durumu vardır.

kürk mantolu madonna basıldığı yer ve tarih nedir?

Kürk Mantolu Madonna romanı ile olarak 18 Aralık 1940 ile 8 Şubat 1941 tarihleri arasında 48 bölüm olarak Hakikat gazetesinde Büyük Hikaye adı ile yayınlanmıştır. Daha sonra 1943 yılında roman haline getirilmiş ve yayınlanmıştır.

kürk mantolu madonna kaç sayfa?

Kitabın ilk baskısı toplam 177 sayfadan oluşmaktaydı. 1943 günümüze bir çok yeniden basılan kitap en son baskısında 160 sayfa olarak basılmıştır.

kürk mantolu madonna nerede geçiyor?

Kitap iki farklı hikayeden oluşuyor. İlk hikaye Ankara’da geçiyor. İkinci hikaye ise çoğunluk olarak Almanya’nın Berlin şehrinde geçiyor. Bunun dışında kısa olarak da Havran'da geçiyor.

kürk mantolu madonna romanının türü nedir?

Kürk Mantolu Madonna romanı bir aşk romanıdır.

kürk mantolu madonna kahramanları kimlerdir?

İlk hikayenin kahramanı yazarın kendisi ve Raif Efendi’dir. Hamdi Bey, yazarın iş bulmasına vesile olan kişidir. Yazar yeni iş yerinde Raif Efendi ile tanışır. İlk hikayede aynı zamanda Raif Efendi’nin karısı Mihriye Hanım, küçük kızı Nurten, büyük kızı Necla, baldısı Ferhunde Hanım, baldızının kocası Nurettin Bey yer alır. İkinci hikayenin kahramanları ise Raif Efendi ve Maria Puder’dir.
164 syf.
·Beğendi·10/10
“Kürk Mantolu Madonna” Hakkında Bazı Mülahazalar

Okuduğum kitaplarda beni en çok cezbeden şey anlatıdan ziyade yazarın iç dünyasına duyduğum tecessüstür. Bu bağlamda biraz Sabahattin Ali'nin hayatına da değineceğim bilahare.
Bir kapı daha aralanıyordu belleğimden içeri. Meçhul bir kuvvet çağırıyordu beni Raif Efendi'nin gizemli dünyasına. Kitabı aldığım günden itibaren okumak için sabırsızlanmış; bilme, tanış olma vaktinin gelmesini beklemiştim heyecanla. Nihayet vade dolmuş ve kapıdan içeri girmiştim bile.

İlk satırlarda kahramanları tanırsınız ve sonra kitap sizi içine çekmeye başlar ya hani, her zaman olduğu gibi. Hatıra defterinin zuhur etmesinden itibaren emsalsiz bir ahenge kapıldım ben de, zihnimde latif bir gevşeme hâsıl oldu. Çekim gücüne karşı koyamadım ve kapılmaya başladım çünkü çoktan manyetik alana girmiştim bile.. Raif Efendi’nin günlüğünün içine daldıktan sonra içimdeki duygular kıpraşmaya başladı. Olayın vuku bulmaya başladığı ilk zamanlarda biraz soğuk buldum açıkçası. Hani aşkı hakkı ile anlatamamış diye düşündüm çünkü Maria Puder'den aşkın kutsallığına dair her hangi bir iç konuşma ya da bir iz bulamamıştım. Arıyordum o istediğim hissi daha tam olarak verememişti öykü bana. Ne zaman ki Raif Efendi memlekete döndü işte o zaman içim yavaş yavaş ezilmeye başladı. Sonra düşündüm kendi kendime insan kendine acı vermekten zevk alır mıydı? Bu da başarılı bir romanın sırrından olsa gerek. Her neyse hikâyenin sonunda tersinden akan bir ırmağa döndüm. Beni oldukça şaşırtıp hüzne boğan Maria Puder'in başına gelenler, Raif efendinin iç dünyasına çekilip dışarıdaki şaşalı kalabalığa inat kabuğunun içinde tek başına yaşaması bana -Yalnızlık aslında tek başına mı olmaktır, yoksa tek başına mı kalmaktır? Yalnızlık aslında seni anlamadıklarında…- dedirtti. Raif Efendi o asil yalnızlığında aşkını yüceltmiş ve kendi dünyasında kaybolmuştu. Ruhunu sefil arzulardan bertaraf ederek, hiç bir şeyden teselli bulmak istemeyişi şahsını ulvi bir iklime taşımıştı. Olayın sonunda muhayyilem dumura uğradı, gerçek romanın başarısı da bunda yatmıyor muydu? Okuyucuyu ters köşe yapıp şaşırtmak… İç konuşmalar bilinç akışı ve duygu tasvirleri muazzamdı. Çok sade bir üslup, sanat kaygısı gütmeden oldukça yalın bir dil ve o gün bugündür okunduğu zaman size estetik haz veren tasvirlerle bezenmiş bir eser… Gerçekten değerdi doğrusu. Daha önce neden okumadım diye pişman olmuyorum hiç birincisi bilme zamanı yeni gelmiş, ikincisi de tenkit çalışmasını öğrendikten sonra daha bir zevkine varıyor insan. Nasıl değerlendireceğini bilmek okumaya daha da zevk katıyor diyebilirim. Bu bağlamda birçok eseri yineliyorum. Özellikle "Türkçenin Sırları" kitabını okuduktan sonra daha bir sindirdim zihnimde. Güzel dilimizin sırlarına, o kelimelere musiki katan ahengine vakıf olduktan sonra dimağımda kalan o hoş lezzet beni uçurdu diyebilirim.

Avrupaî yaşam tarzında başlayan münasebetleri hasebiyle ilk başlarda biraz uzak ve itici buldum. Akabinde gelişen olaylar neticesinde yavaş yavaş ısınmaya başladım ve ortalarına doğru iyice sardı ki artık elimden bırakamaz hale geldim. En kısa sürede okuduğum kitaplar arasında. "Bir akşam vakti çerez niyetine, çıtır çıtır atıştırmalık" diye tabir ettiğim "Latif Kitaplar" listeme kolaylıkla yazabileceğim türden bir eser idi. Beni en çok etkileyen şey yaşadıkları aşktan ziyade birbirlerine zıt kişilikler olmalarına rağmen, sevdaları uğruna karşı karaktere indirgenmiş hikâyeleriydi.

Anlatım dilini ve üslubunu çok beğendim. Yazar beğenilme kaygısı gütmeden, tumturaklı ifadelere, ağdalı cümlelere hiç yer vermeden, yalın bir dille aktarmış hislerini. Üniversitedeyken Eleştiri Kuramları diye bir dersimiz vardı. Öyle cümleler vardı ki okuyorduk ama hiç bir şey anlayamıyorduk. İşin kolayını birtakım kodlar ile kavramları birbirine bağlamakta bulmuştum. Nihayetinde doğru yanıtlar verdik ve dahi iyi puanlarla o dersi geçtik fakat cümlelerin bugün hâlâ ne anlama geldiğini anlayabilmiş değilim. Şunu demek istiyorum ki hani bazı eserler vardır ya sayfalar dolusu okursunuz ve geriye dönüp baktığınızda hatırınızda hiç bir şey kalmaz. Tamam amenna okurken sanatlı yüksek söyleyiş zevk veriyor, imgelerle muhayyilenizi doyuruyor fakat ne anladım bundan, bana ne bıraktı diye düşündüğünüzde tek bir cümle kalmıyor aklınızda. Eğer ardında felsefi bir derinlik yok ise, bir mesaj ya da duygu içermiyorsa bağlamdan bağımsız bir metin kalıyor oracıkta. Hoş günümüzde bu tür sanat tarzına daha çok temessül ediyor insanlar. Kral çıplak ben biliyorum ama söyleyemiyorum. Ben bir eserin insana verdiği haz kadar faidesini de önemsiyorum. Okudukça, bildiğim ölçüde, hissettiklerimi aktaracağım sizlere.

-Anlatıda bilinç akışı yöntemini seviyorum.-

Kitabın dipnot kısımlarında günümüzde kullanılmayan sözcüklerin anlamlarını vermesinden anlıyorum ki sadeleştirilmemiş yani günümüz konuşma diline uyarlanmamış zaten okuduğum eserlerde hususiyetle bu noktaya dikkat ediyorum zira ben Türkçemizin kadim kelimelerini seviyorum. Metnin pervazındaki eski kelimelere yapılan izahların az olmasından anladığım: eser günümüz diline çok yakın. Seçici algıma takılan iki cümle dışında dili oldukça sağlam buldum.

"Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim."

İnsanın ruhuyla yaşamaya başlaması, aşk için, aşk yüzünden bir ömrü hebâ etmesi ve aşksızlıktan ölmesi içimi parça pinçik etti.

"Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ancak birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gidecekti. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbiriyle kucaklaşmak için, her şeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu."

Bir insanın ruhen böyle kuvvetli hisler besleyebilmesinin sırrını, ezelde yazılan tanış olma cihetine bağlıyorum. Zira adam kadının önce tasvirine sonra varlığına âşık oluyor. Buna benzer bir olaya şahit olmuştum vakti zamanında. Kız radyoda bir şarkı dinliyor ve önce o 'ilk duyduğu ses'e âşık oluyor. Günlerce tasavvur ediyor, besleyip büyütüyor ve nihayetinde sesin sahibiyle tanışıyor. Sonra cismine yeniden âşık oluyor. Bu tür vakıalar olabiliyor. Ben bu hâdiselere aklımızın erişemeyeceği, açıklanamayan bir giz; yaradılışımızdan itibaren – aşkın ruhumuzun katmanlarında oluşturduğu – çözülemeyen bir sır olduğu gözüyle bakıyorum.

"Şimdiye kadar kendime bile söylemekten çekindiğim taraflarım, hiç bana haber vermeden, saklandığı yerlerden çıkıyor ve ortaya dökülüyorlardı. Bir insana ilk defa kendimden bahsettiğim için bütün çıplaklığımla, hiçbir şeyi örtbas etmeden görünmek istiyordum."

"İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar etmez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir."

Tek bir kalbe mahsus olup, başka şeye şümulü olmaması mıydı insanın yalnızca ulvî aşka hasrolunması?

Sabahattin Ali'nin yukarıdaki iç sesleri,"Zihniyet-i inhisâr, hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor, nizâ ondan çıkıyor." (Risale-i Nur / Sözler) sözlerini düşündürttü bana.. Bu mevzu biraz derin şimdilik beri duralım zira konumuz dağılmasın.

Şimdiye kadar hislerimi aktardım bundan sonra şekil ve teknik bakımdan bir kaç kelâm edeceğim: Roman çerçeve ve öz olmak üzere iki ayrı zaman dilimiyle anlatılmış. Yazar diğer eserlerinde olduğu gibi iç içe giydirilmiş hikâyeleri helezonik üslupla son derece başarılı bir şekilde işlemiş. Birinci katmandaki özne, kurgu bakımından sadece dış kabuk cihetinde ve silik kalmış buna rağmen altyapıyı sağlam buldum. Hikâyede kozmik zaman dilimleri, ileri geri geçişler olmadığı için akış son derece anlaşılır ve sade. Kurguyu eşzamanlı olarak tasarlamasına binaen, tarihler vererek yaptığı geri dönüşlerde: "Mütareke seneleri" "Sanayi Nefise Mektebi" Arap harflerinin kullanılması gibi olaylarla pekiştirip sosyal / tarihî unsurları belirginleştirmiş olduğunu düşünüyorum. Sosyal kaygılardan ve siyasetten uzak kalarak merkezine aşkı ve iki insanın hayatını alması bakımından bu eser bana bir dönemi saran klasik aşk romanlarını hatırlattı. Bununla beraber yazarın ustaca yaptığı ruh tasvirleri, çözümlemeler ve iç seslerin uyumu, roman hakkındaki düşüncelerimi klasiklerden sıyırıp yeni bir çehre kazandırdı ve hislerim farklı bir noktada konumlandı.

Bütün kudretini yalnız kendi olmakta bulan iki kişinin güven anlamında kendilerini tüm insanlardan tecrit etmeleri ve individüalizmlerinden sıyrılarak kısa bir süre de olsa tek ruhta can bulmaları çok sağlam tasvir edilmiş, en çok bunu beğendim.

Katıksız bir aşk hikâyesi diyemeyeceğim çünkü kadının ruh tahlilleri çok zayıf kalmış. Aşkı yücelten bir bakış açısı değil de Avrupaî yaşamdan tasvirleri gördüğüm için içimdeki o ulvi aşk kavramı pekişmedi doğrusu. İnsan özünden, kültüründen bir şeyler bulmak istiyor okuduğu eserde. Hatırlıyorum da "Hasan Boğuldu" öyküsü bana edebiyatı sevdiren ilk eserlerden birisiydi. Okurken beni Kaz Dağlarının zirvelerine taşıyan o tasvirler ve Yörük kızının gözlerinden gördüğüm manzara beni adeta büyülemişti doğrusu. Samimiyetle söylemeliyim ki aynı tadı, aynı hissiyatı yakalayamadım doğrusu "Kürk Mantolu Madonna"da . Bir şeyler eksik kalmıştı belki daha çok duygu tasviri olmalıydı. Mesela aşk kavramını ve tasvirlerini oldukça zayıf buldum.

Hülasası üst üste bir kaç defa okunduğunda bile her defasında yeni hisler besleyeceğine inandığım bir eser olarak kalacak belleğimde. Son cümle okuduklarımdan aldığım intiba beni "İçimizdeki Şeytan"a doğru sürüklemeye başladı. Ya nasip… Yazımın sonunda aklımda iz bırakan en yalın ve en beğendiğim bir cümle ile veda ediyorum sizlere, hayat felsefenizi oluşturması temennisi ile.

“Ara sıra kendi kendimizden kurtulup cereyana kapılmak hoş bir şey. Ne dersiniz?"


Funda GÖKÇEN
  • Küçük Prens
    9.0/10 (14.728 Oy)17.814 beğeni50.987 okunma7.388 alıntı390.072 gösterim
  • Uçurtma Avcısı
    9.1/10 (12.824 Oy)14.934 beğeni40.826 okunma2.667 alıntı190.693 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (12.230 Oy)12.431 beğeni44.732 okunma1.841 alıntı191.366 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (11.319 Oy)13.211 beğeni39.722 okunma4.322 alıntı214.204 gösterim
  • Simyacı
    8.6/10 (11.583 Oy)12.818 beğeni40.651 okunma5.702 alıntı166.375 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (14.003 Oy)14.075 beğeni43.478 okunma3.883 alıntı180.421 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (11.331 Oy)12.145 beğeni37.392 okunma1.695 alıntı146.584 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (8.595 Oy)8.795 beğeni31.235 okunma1.804 alıntı157.185 gösterim
  • Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
    8.5/10 (9.801 Oy)9.548 beğeni31.252 okunma4.501 alıntı271.387 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.2/10 (9.111 Oy)11.176 beğeni31.444 okunma10.099 alıntı204.677 gösterim
164 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
KİTABI OKUDUM.MADONNA'NIN AŞK HAYATINI ANLATIYOR.

"Kürk Mantolu Madonna"yı ilk başta bundan dört sene önce kırtasiyemizin en alt rafında Anna Karenina'nın yanında görmüştüm.O zamanlar yaşım on dört,Madonna'yı bilip bir kaç şarkısını seviyorum falan ama aklıma bir an olsun "Madonna'nın aşk hayatını anlatıyor..." gibi saçma ve ironik cümle gelmemişti ki;maalesef seneler sonra bu cümle bir büyüğümün ağzından çıkacaktı,üstelik milyonların gözü önünde (Gözünüzü seveyim biraz mantıklı olun,ben bir sohbette olsun bilmeden pot kırdığımda uzun süre yerin dibine girerim ki pot kırdığım şeyler cidden hakim olmadığım konulardır ve daha sonra eksiğimi kapatmışımdır.Sen bir sunucusun, program yapacaksın kaç milyonun önünde,aracınla stüdyoya giderken bir arattırsaydın keşke, biz de sizin yerinize bu kadar utanmamış ve memleketin hâline üzülmemiş olurduk.Düşündükçe üzülüyorum,yerin dibine geçiyorum,Allah'ım sen ıslah et...).

Neyse işte Kürk Mantolu Madonna,daha sonra bu olayla patlayacaktı.Sıralarda edebiyat-sever arkadaşlarımın (!) bile bu kitabı okuduğunu görecektim.Ancak ben kitabı geciktirerek okuyacaktım ki,okurken yine memleketin hâline üzülmeyeyim diye.

▶▶Bu kadar ön bilgi yeter artık incelememe geçebilirim:
Öncelikle ilk defa bir erkek karakterde kendimden derin izler bulundum.Evet,Raif Efendi idollerim arasına girdi.Bir kaç özelliğinden bahsetmek istiyorum,özellikle şu davranışını kendime örnek aldım:

"İnsanlar zor yaratıklardır.Ne anlatırsan anlat 100 kişiye aynı şeyi anlatamazsın,ortada çekiştirilecek bir şey bulunmasın, her şey eksiksiz olsun ancak bil ki seni bu dünyada en fazla 99 kişi anlar,sen ne kadar açık olursan ol,o 100 insanın 100'ünden seni anlamasını beklemeyeceksin.İnsan böyle bir mâhlukattır.E hayatında hep o %99'luk kısım denk gelmeyecek; ki böyle bir ihtimalin bulunabilecek en yüksek ihtimal olduğunu söyledim,örnek diye yoksa; 'aslında öyle yüksek bir rakam da yok' en fazla iki yüzlülükte çığır açan insanların sen öteki yüzünü göremezsen dersin: 'Evet ben 100 insandan 99'uyla geçinirim,onlara laf anlatabilirim,'.

Neyse sonuca gelelim,sen belki o 100 insan içinden 50'sine belki 90'ına laf anlatabileceksin orası senin düşüncene,tecrübene ve gözlemine kalmış bir şey ama benim diyeceğim o ki;hayatınızda sizi anlamaya çalışmayan insanlar olacak,hem de o 100 kişide bu tip insanların oranı daha yüksek görülecek,peki bu insanlara karşı davranışın nasıl olacak?

Raif Efendi gibi yapacaksın,Kafka gibi olacaksın:

Seni küçük görmelerine alışacaksın,seni sadece çıkarları için kullandıklarını bileceksin,seni aptal yerine koymalarına izin vereceksin,evet yeri gelecek damarınıza basacaklar,sizi konuşturmayacaklar,küçük balık olacaksınız,kolay lokma olacaksınız,hatta bazen zayıf halka olacaksınız;"istenmeyen bir böcek" olarak göreceksiniz kendinizi,evet bunların hepsine 'evet' demeyi öğrenmelisiniz ki,başka bir düşük ihtimal ama bir gün iyi insanlar sizi anladığında sizin yerinize üzülecek ve hayatınızı örnek alacak!

Raif Efendi neden yalnızdı,Kafka niye yalnızdı?...

Yalnız olmasalardı bugün bu kadar derin işleyecekler miydi kalbimize,o insanlara cevap verselerdi,haklıyım ben deselerdi (zaten sonuna kadar da öyleydiniz fakat bu dünya da,büyük balığın küçük balığı yediği bir dünya,n' yaparsın?!) bizi bu kadar etkilemezlerdi değil mi,yazmazlardı değil mi?

Yazamazlardı...

Benim bu kendi örneğimden,hayranı olduğum Kafka'dan ve bu kitaptan çıkardığım yargı şu:

Bu tarz insanlara karşı nefesini tüketme,kafaya takma,o 100 insanın her biri seni anlamayacak,bunu bekleme;o kadar da pembe bakma hayata sandığın gibi toz pembe değil, ha istersen kendini kandır senin bileceğin iş bu.Ama şunu da unutma ki;bu dünyada iyi insanlar da var.Şu an sen nefes alırken veya son nefesini verdikten sonra iyi insanlar senin için üzülebiliyorsa,pişman olabiliyorlarsa bil ki görevini lâyıkıyla yerine getirmişsindir.

Bir diğer ayrıntı,yazmak zorunda değilsin,yazamayabilirsin.Raif Efendi yazdı,Franz yazdı;üstelik fark ettin mi?Onlar tek başına yazdı,yazmaya başladıklarında 'Hadi ben bunu birine okutayım.'gibi bir amaçları yoktu,bunun tersine iç dünyalarını açığa çıkaran en ufak bir detaydan kaçınıyorlardı ve bu onların korkulu rüyalarıydı.
Biliyorum onlar gibi kendini ifade etmek istiyor insan,yapamayabilirsin.Kurtuluş yazmak değil zaten,onlar neden yazdı,yetenek belki ama çoğunluk yetenek değil 'bu insanlar arasında kıvranıp durmaktan' bıktılar.Yazmak, bir gereksinim oldu,havasız bir ortamda oksijen tüpüne duyulan bir istek oldu onlarda.

Ki şunu da kabul et,maalesef genç yaşta gözlerini kapadılar hayata ama şu bir gerçek ki "çok çektiler,çok,tahmininden daha çok,daha ağır...".

Ve fark ettin mi,sen de bu durumları yaşıyorsan eğer,kim bilir belki de sen de bir gün yazacaksın!

Ama yok ben debelensem de yazamam diyorsan,sabredeceksin.Bu tür seni rahatlatan,seni anlatan insanların eserlerine sığınacaksın.Oyunculuklarıyla seni bu hale getirenlere karşı "oyuncu" olacaksın.İki yüzlülüğü kast etmiyorum,demek istediğim:

"Kendini iyi tanı,haklı olduğunu bil ama 'istenmeyen bir böcek'rolü de senin ikinci tenin olsun."

Zor biliyorum, çok zor,ancak böyle yaparak kafan rahatlayabilir üzgünüm başka kurtulma yöntemi yok(Aslında var ama küçük çaplı şeyler...).Aksi takdirde üzülen yine sen olacaksın...

Bakın başaranlar insanlar var:

Başardın Raif Efendi,Başardın Kafka'mm,başardınız.Siz ve belki tanımadığım daha çok insan,yazar,içimizden birileri...

Tabi bu kendi düşüncelerimdi,girişken biri değilimdir,haklı olduğum bir olayda daha çok ben çekilmişimdir.Kimine göre 'yenilgiyi kabul etmek' bu ama yukarda verdiğim örnekte bunu izah ettim,ben bu kişileri kendime yakın bulduğum için seviyorum.Siz,pek âlâ yakın bulup belki hayatta daha savunmacısınızdır,daha girişkensinizdir ama ben kendi huylarımı,kriterlerimi,mizacımı biliyorum ve olaylara bakış açım,verdiğim iki idolüm gibi olur genelde...

Ben bu savunma mekanizmasını kullanıyorum,kimseyi takmam,boş insanlar için kendimi üzmem en azından.Ancak bazı zamanlar geliyor ki, kendimle çelişebiliyorum;üzülüyorum,takıyorum da.Zor,türlü türlü insan var,kimisi Hollywood'dan, kimisi Bollywood'dan... "

***

İncelememin başında "birkaç şeyden bahsedeceğim" demişim ancak şu an beynim uyuştu bence doyurucu bir örnek de oldu (ne bileyim,incelememin başında aklımda bir kaç satır yazarım demiştim ama sonradan, "Aman aman,Raif Bey ve Kafka'nın ortak yönlerini bulmuşum,hiç boş durur muyum?.." durumu oldu herhalde.)

...

Neyse;esenlikte kalın, SEVGİLİ KAFKA'NIN BÖCEKLERİ<3

(Trake solunumu biraz zorluyor insanı yoksa diğer türlü tabiki de böcek olmak daha rahat.Hem daha fazla bacağa sahipsin,ayakların yere daha iyi basıyor,küçücüksün gözlerinin gördüğü dünya daha küçük ve bu insanken gördüğünün yanında biraz daha az,umut verici en azından.Ama gel gör ki;bu dünyada da kurtuluş yok,'Ağustos Böcekleri' misal.Neyse ben de bir gün yazarsam daha nitelikli bir yaratığa dönüştüreceğim kendimi.Ah Kafka Ah, ağustos böceklerini nasıl unuttun?Doğru gerçi; insanlar,kafanın içinde de seni rahat bırakmadı ki!Ancak sen acıya alışıksın,onlarla da çarpışırsın!..)

Burda da son vermezsem, kitinli dış tabakam,ev sahibemin terliği altında kalacak.

Bu sefer gidiyorum hadi,iyi metamorfozlaaarr:)

(Kürk Mantolu Madonna'dan nerelere geldim Rabbim,bağışlayın...Korkarım ki Dönüşüm'ü incelediğimde antenlerin faydalarına kadar yardıracağım.;) )
164 syf.
·Beğendi·8/10
Bir kitapsever ve düzenli kitap okuru olarak, Türk edebiyat tarihinin en çok satılan ve tahminen en çok okunan kitabını bu kadar geç okumam ilginç gelecektir. “Kürk Mantolu Madonna”yı, 21. Yüzyıl Türkçesi ile ifade edeceksek, Türk Edebiyatının fenomeni olarak tarif edebiliriz. Herkes tarafından beğeniliyor, hayranlık uyandırıyor ve oldukça meşhur. Hayatta oldukça nadir olan bir şey, “Kürk Mantolu Madonna”da kesişiyor; Bir şeyin moda olması ile içerikli olması.

“Kürk Mantolu Madonna”yı kitap okuma grubum olan Kitap Ağacı’nda, Şubat ayı kitabı olarak seçilmesinden dolayı okudum. Neden daha önce okumadım sorusunun cevabı ise yok. Bazı kitaplar vardır. Hayatta iki kere okumanız gerekir. İlki lise ya da üniversite yıllarında, ardından kitap okumanızı olgunlaştırdığınız yaş döneminde 40’lı ya da 50’li yaşlarda. Ben “Kürk Mantolu Madonna”yı ilk okuma döneminde kaçırdım, ancak ikinci dönemine yetişebildim. İkinci okuma dönemim ise kitabın moda olduğu döneme denk geldi.

Geçenlerde “Kürk Mantolu Madonna”nın baskı sayılarına ilişkin bir veri ile karşılaştım. Kitap 1983’den itibaren Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanıyor. Daha önceki satış rakamlarını da, 1998’e kadar olan rakamları da bilemiyorum. Ama 1998-99-2000 yıllarında toplam 5.000 baskı civarında yapıyor. 2005 yılına gelindiğinde baskı sayısı yıllık 5.000’lere ulaşıyor. Bu yıldan itibaren ise baskı sayısı inanılmaz bir artış gösteriyor ve nerdeyse her yıl iki kat artarak ilerliyor. 2015 yılında baskı sayısı 350.00’e ulaşıyor. 1998’den 2016’ya kadar baskı sayısı 1.200.000’e ulaşıyor.

Bu durum, hem Sabahattin Ali hem de Kürk Mantolu Madonna adına sevindirici bir durum. Ama edebiyat dünyasının insanları bir yandan da merak ediyor, “Kürk Mantolu Madonna”ya olan ilginin sebebi nedir? Hem de yayınlandıktan neredeyse 60 yıl sonra başlayan bu ilginin. Kitabın Milli Eğitim Bakanlığı tarafından “100 Temel Eser” listesine alınması muhakkak bu gelişmede bir etken ama aynı listedeki diğer kitapların bu kadar satıldığı ya da okunduğuna dair bir veri yok. Diğer yandan sosyal medyada “Kürk Mantolu Madonna” kitabının fotoğrafını paylaşmak da büyük bir modaya dönüştü. Yani meselenin eğitim sürecinin parçası olmak dışında da dinamikleri var. Ben, “Kürk Mantolu Madonna”nın kitap okuma macerasına başlayan, başlamak isteyen veya kitap okuma sürecinde bir eşik atlamaya çalışan okurlar için, o eşiğin ya da ilk başlangıç adımının adına dönüştüğünü düşünüyorum. Eğer böyle ise bu durum Türk edebiyatı adına bir şans demektir. Çünkü hem Sabahattin Ali, hem de “Kürk Mantolu Madonna” kitap okurluğuna başlangıç adına değerli bir kavşak noktası.

“Kürk Mantolu Madonna” benim Sabahattin Ali’nin okuduğum ikinci kitabı oldu. İlk olarak “İçimizdeki Şeytan” isimli romanını okumuştum. “İçimizdeki Şeytan”, “Kürk Mantolu Madonna”’dan üç yıl önce yazılmış ve konusu gerek ülke gerek Sabahattin Ali adına daha içeri dönük bir roman. Sabahattin Ali’nin siyasi kavgalarının izini taşıyordu. “Kürk Mantolu Madonna”nın girişinde yine Sabahattin Ali’ye rastlamak mümkün. Romana giriş yapan ve Raif Efendinin hikâyesini anlatan karakter, işsizliği, beş parasızlığı, yazı ve şiire olan merakı ile Sabahattin Ali ile özdeşleşiyor. Hikâyenin ikinci bölümüne sahne olan Berlin şehri de, Sabahattin Ali’nin yaşamından bir kesiti yansıtıyor.

Romanın temel meselesi, insanın fiziksel görünümün altında gizli olan derinliği. En sıradan insanın bile, beklentinin dışında bir sırlar taşıyabildiğini, Raif Efendi üzerinden ispatlamaya çalışan bir eser. Romanın giriş sürecinde son derece pasif, sıradan, silik ve etkisiz bir karakter olan Raif Efendi’nin bir romana mesele olabilecek düzeyde yaşadığı aşk, hayatının oldukça kısa bir süresini kapsıyor. Ama o kısa süre, koca bir hayata bedel oluyor. Her ne kadar, o kısa süreli aşktan sonra Raif Efendi tekrar içine kapalı bir yaşama geri dönse ve hayatını o şekilde geçirecek olsa da.

Romanın en ilgi çekici yanının karakterleri olduğunu düşünüyorum. Raif Efendi, 1920’li yılların başında Anadolu’dan Almanya’ya gidebilecek en ilginç karakterlerden birisi. Ne günümüzde Almanların gözünde oluşan ortalama Türk karakterine, ne de Türklerin kendine yakıştırdığı herhangi bir karaktere denk düşüyor. Aslen bir Çek olan Maria Puder ise, aynı dönemde rastlanması son derece güç bir kadın karakter. Neredeyse Almanlar için bile feminizmin ilk temsilcisi sayılabilir. Erkeklere, özellikle erkek hegemonyasına dair fikirleri, bugün bizim coğrafyamız için oldukça radikal sayılabilir. Maria Puder’in baskın kadın karakterine karşı Raif Efendi, Maria Puder’in “sizde biraz kadınlık var” diyebileceği düzeyde bir karakter sergiliyor.

Kitabın diğer en farklı özelliği ise dili. İnanılmaz bir nezaket barındırıyor. Özellikle de diyaloglarda. 1950 -60’larının Yeşilçam filmlerinin repliklerini andırıyor ama düzey olarak daha üst düzey bir nezaket içeriyor. İki karakter beraber geçirdikleri gecenin sabahında bile birbirlerine “siz” diye hitap ediyorlar. 1940’ların başında yazılmış bir roman için, anlaşılma düzeyi çok yüksek. Bugün kullanmadığımız kelimeler dipnot olarak romana eklenmiş. Ama o kelimelerin bugün lügatımızdan eksilmesi gerçekten üzüntü verici. Ben özellikle “hülasa” kelimesinin, dilimizden yitip gitmesine oldukça üzüldüm.

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” romanını okuyunca, uzun zamandır kitap okuyarak inşa ettiğim bir köprünün kilit taşını yerine yerleştirmişim hissine kapıldım. Artık o köprünün üzerinden daha geniş bir edebiyat coğrafyasına yol alabilirim gibi geliyor bana. Bu köprünün en kilit noktasında Sabahattin Ali’nin olması, onun çileli yaşamına duyulan bir saygıya da karşılık geliyor.
164 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
Böylesine güzel ve Türk Edebiyatı'nın artık neredeyse herkes tarafından okunmuş olan bu klasik eserini bu kadar geç okumanın üzüntüsüyle başlamak istiyorum. Fakat şöyle bir şey de var ki o kadar üzülmemem gerektiğini hatırlatıyor bana. Bu tür klasik eserlerden zevk almak, aldığınız zevki kat kat fazlasına çıkarmak için bana göre bir temelinizin olması gerekir. Şimdiye kadar okuduğum kitaplardan birçok izler buldum bu kitapta. Daha ilk sayfadan sıradanmış gibi görünen insanların hangi amaçla nasıl yaşadıklarının sorgulanması bana şimdiye kadar okuduğum varoluşçu kitapların sorgulamaya kalktıkları konulardan pek de farklı gelmedi. İşte bu yüzden okurken kendimi çok iyi hissettim diyebilirim.

Kitabı uzun uzun anlatmak niyetinde olmadığımı belirtmek istiyorum. Hem bu kitabı okumuş insanları sıkmamak için hemde okumamış olanlara sadece "bunu bunu anlatıyor güzel işte okuyun" tavsiyesi vermekten uzak durmak istediğim için. Çünkü böyle bir kitabın ne anlattığını soracak olan bir insan zaten okusa da olur okumasa da. Bu yüzden sadece kitabı okurken ki hissettiğim duyguları yazacağım. Bilmiyorum bu yazdığımız incelemeleri okuyanlar oluyor mudur ? Okuyanlar ne amaçla okuyorlardır ? Yoksa sadece beğenip geçmek yeterli mi oluyordur insanlar için, bilmiyorum o kadarını. Ama ben yine de yazmak istiyorum. Tabi bu söylediğimden, herkesten bu yazdıklarımı okuma beklentisinde olduğum anlamı çıkarılmamalı. Naçizane fikir belirtiyoruz. Ayrıca hem tarihe bir kayıt olarak kaydedilmiş hem de içimden düşmüş beni rahatlatmış olurlar.

Kitaba başladığım ilk sayfalarda sanki Tanpınar okuyormuş gibi hissettim. YKY' nin sadeleştirmeden yayımladığından dolayı muhtemelen. Bu yüzden geçmiş, bazıları artık hiç kullanılmayan kelimelerle yazılmış bir eseri okumak ayrı bir mutlu etti beni. Hani herkes bir kitabı okuduğunda kendinden bir şeyler bulmaya çalışır ya. Ve ne kadar çok benzer yön bulabilirsek o kadar çok severiz. Ve nasıl bir tesadüfse herkes her kitaptan kendini anlatan en az bir cümle bulur. Yani en azından kendini anlattığını düşündüğü bir cümle diyeyim. İşte bende böyle, İlk 15 sayfada kendimden bir çok şey buldum. Daha doğrusu olayın kendisi yaşadığım hayata benziyordu. Kendi hayatımı çok fazla ifşa etmek niyetinde olmadığımdan bu kadarını söylemekle yetiniyorum. İlerleyen sayfalarda ana karakterin Raif Efendi hakkında düşündüklerini okudum. Muhtemelen bende olsam böyle düşünürdüm. Ya çok sıkıcı bir insan ya da gerçekten derin fakat kendini anlatamamasının bir sebebi var diye. Gelgelelim Raif efendinin içinde bulunduğu aile ortamını okudukça hak vermeye de başladım. Ama ben olsam kayın biraderlere tekmeyi basar. Ailede reisin ben olduğumu herkesin kurallar göre yaşaması gerektiğini filan söylerdim. İyi sabretmiş Raif efendi. Şu detayı da çok beğendim, çıplak ayaklarında eğrilmiş topuksuz terlikler. Ben hatırlıyorum bu terlikleri. Küçüklükten ananemin yada annemin olacak kimin bilmiyorum. Ama gerçekten canlandı gözümde. Herneyse meşhur deftere geçebiliriz artık.

Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız biri var mıdır'la başlayan o kara kaplı defter. Bireycilik içerisinde toplumsallığın eritildiği mütareke yıllarının anlatılmaya başlamasından Raif efendinin modern tabirle loser olarak geçirdiği döneme tanık oluyoruz. Buraları atlayarak direk o meşhur kürke ve o kürkün sahibi kadına geliyorum. Evirip çevirmeden direk söylüyorum. Ben kadını, anlatılan hikayeyi, Raif beyin anlatış şeklini acayip abartılı buldum. Hayatında ilk kez aşık olan bir adam. Ki aşık olmamasının, kadınlarla münasebetinin azlığının, kendisinden kaynaklı çekingenlikle alakalı olan birisi. İlk kez aşık oluyor ve bunu dünyanın en önemli olayı gibi anlatıyor. Yani evet onun için gerçekten önemli bir olay ki o karakterde bir insan için, nitekim bu yüzden anlaşılabilir fakat yinede çok acayip bir olay gibi gelmedi bana. Bu kadar tefsilatlı bir anlatımla keşke daha başka şeyler anlatılsaydı diye bile düşünmedim değil.

Madonna'nın gelip Raif efendinin elini tutması, ona bende çok yalnızım demesi, yine Madonna'nın ve madam Frau'nun tanışıyor ve hatta akraba çıkmasıyla birlikte zaten artan tesadüflerin, tesadüflük sınırını aştığını anladım. Böyle şeyler sadece kitaplarda olurdu. Ama ben daha gerçekçi bir eserle karşılacağımı düşünüyordum ki Romantik bir eser olduğunun farkına vardım karşımdakinin. Gelelim iki aşığın (ama aşık gibi görünmeyen iki aşığın) aşkına. Benim, Maria'nın aşkını okuyunca gözümde direk kader ve masumiyet filmlerindeki Bekir'in aşkı canlandı. Karşı konulamaz, kapsayıcı ve tüketici. Raif beyde ise daha naif ve yer yer basitliğe kaçan bir aşk tanımı vardı. Madam'ınkine gıpta ettim. Belki de hiç o karakterle bir insanla tanışmadığımdan, bilmiyorum o kadarını.

Hikayenin sonuna gelmek istiyorum direk böyle bir son beklememiştim açıkcası. O yüzden duygu yoğunluğu baya yüksekti. Hatta son sayfalardan birinde Arkadaşlar hayat beklemiyor Arkadaşlar Sevin Öpün Koklayın nidalarını kendi içimde söyleyip durdum. Raif bey ne kadar Nev-i şahsına münhasır bir insan olsa da yinede bu şekilde bir sonla karşılaşmasına üzüldüm.

Son olarak kitabı çok beğendiğimi söylemekle birlikte özellikle bugünden 100 yıl öncesinde de daha öncesi ve hatta bugünde olan şeylerin bir benzerinin tekerrüne bir kez daha şahit olmak mesud etti beni.

İyi okumalar diliyorum.
160 syf.
·8/10
Okul yıllarımdan hatırlıyorum Türkiye tarihi ve edebiyatıyla 2000'li yıllarda tanışmaya başladık. Habersizdik, unutturulmuştu. Doğrusu hiç gösterilmemişti. Yunus Emre, Namık Kemal ve müfredatta olduğunu hatırlamıyorum ama her tarafta kitapları yaygın olan Nazım Hikmet Ran... M.C.Rumi de anladığım kadarıyla hiç bir otorite, ideoloji ve sansür engeli tanımamış bir şahsiyet ki kulağımıza haberi gelip çatmışdır. Ayrıca, benim tasavvuf merakıyla araştırma yolculuğumda karşıma <<Saçlarımdan tutup kor gözlerinle/Nemli gözlerime dalıver gitsin>> misralarıyla çıkan Necip Fazıl. Onun da kitapları yok :( Kısacası Türkiye edebiyatı ve tarihini hiç bilmiyorum. Ahhh..Türkiye'ye gitsem de bir kamyon dolusu kitap getirsem diyordum. Kader işte..şimdi Türkiye'deyim. İlk olarak, o tadı damağımda kalmış NFK şiirleriyle tanışmaya devam ettim. Şair ve şiir anlayışım yenilendi. Kolayca şiir beğenemez oldum artık. Yıllar sonra ta ki Sabahattin Ali ile tanışana kadar. Bu yıllar esnasında her kitapçıya gittiğimde arayışımı sürdürdüm. Nedendir bilemiyorum ama nihayet "işte bu!" diyerek seçtiğim şiir kitabı Sabahattin Ali'ninki oldu. Sitedeki popüleritesinden etkilenmiş olsaydım çoktan tanışmış olurdum. Nasıl açıklayabilirim ki?! Nasip meselesi mi desem?..

Şiirleriyle şair Sabahattin'le el sıkıştık, göz kırptık. "Kürk Mantolu Maddona"yla da yazar Sabahattin'le tanışma sürecimiz başladı. Tabii ki şiirden alınan zevkle nesrden alınan zevk kıyaslanmamalı. Fakat beklentimiz yüksek, inkar edemeyiz. Bu beklentimiz tam karşılanmadığı için yazarla el sıkıştık ama göz kırpamadık. Güzel insan, doğru yolda, arzu ettikleri güzel, kaliteyi daha da yukarılara çıkarabilecek potansiyele sahib bir yazar olduğu aşikardır. Bu esere ne tam roman diyemedim ne de (rus edebiyatına özgü tür/janr olan) povest (повествование). Povesti aşıyor romana yetmiyor. Biraz daha fazla karakter sayısı ve onların da kurguda yeri ve verilen mesajlarlara tepkileri veya bu yönde görüşleri olsaydı roman'ın tam hakkı verilmiş olurdu diye düşünüyorum. Ve en önemlisi betimleme konusu. Betimleme de bana göre eksiktir. Böyle duygu yoğunluğuyla yazılan eserlerde betimleme genellikle ön planda olmuyordur. Okur da pek istemez bunu ama istemeli. "Savaş ve Barış"ta Paris sokaklarındaydım, "Marslı"da Mars'ta oskijensiz kalmış boğuluyordum." Kürk Mantolu Madonna"da Almanya'ya yolculuk ettim ancak orayı hissedemedim, yaşayamadım. Kıyaslamaya kalkışmayalım lütfen, öylesine örnekler verdim işte. Yine dediğim gibi duygu yoğunluğu içinde bu pek önemli unsur olmayabiliyor. Oldukça akıcı ve sade diliyle roman rağbet görmüştür.

Raif'i konuşmaya ne gerek var diyorum; Sabahattin Ali girmiş adamın içine "zırvalamış". Bir de Maria Puder var. Olacak şey değil, yazarımız onun içine de girmiş. Kolay mı?! İnan ki bu çok zor iş. Eleştirmenler için ne "malzeme" olurdu ama. Hele bir de yahudi olduğu üzerinde dursaydılar. Belki bir anlamı yok, "başımıza ne geldiyse her şeyden bir anlam çıkaranlar yüzünden geldi" mesajını hatırlatsakta eleştirmendir sormadan edemez. Gerekirse duvarda aslı olan tablodan veya bir şapkadan anlam çıkarmayı dener. Ben eleştirmen değilim ya mubabbetin bu kısmından atlıyorum. İtiraf edeyim ki Maria beni bazen sinirldendirdi: "Ne tuhafsın, ne istiyorsun be kadın?!" dedim. "Erkeklere adam olun lan biraz!.." diye bağırmak istiyormuş. Bağıramayanın bağıran dili, çilekeşin fikir yansıması, kusulamayan iç'in kusağı olduğu için kalem sahibimize teşekkür. Edebiyatımız belki Raif'ler kazanabilir fakat sanmıyorum ki Maria Puder'ler kazanabilsin. O başkaydı...

Sabahattin Ali'nin eserleriyle ve şahsi hayatıyla daha yakından tanıştıktan sonra daha emin bir şekilde sözümün ağası olarak ilaveler yapmak isterim. Şimdi de yapabilirim ama emin olmak...
160 syf.
·12 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Kürk Mantolu Madonna kitabını yorumladım: https://youtu.be/z9XbaupmHVM

Her gün etrafınızda gördüğünüz insanları aslında ne kadar görüyorsunuz hiç sorguladınız mı?

Kendiniz için yıllar sonrasına zaman kapsülü niteliğinde bir mektup bıraktınız mı? Bilinmeyen bir kadın ya da bilinmeyen bir adam olabildiniz mi? Asıl değerin, bilinen ve alışılmış doluluklarda değil, bilinmeyen ve tarif edilemeyen boşluklarda olduğunu anlayabildiniz mi?

Sizin hiç Tyler Durden'iniz oldu mu?

Peki hiç mi kafes olup bir kuşu aramaya çıkmadınız?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların felsefesidir. Tablodaki kadının aşağıya doğru gizemli bakışından tümevarım yoluyla bütün romana yayılmış kocaman bir boşluktur. Bu öyle bir boşluk ki, çukur ve kapanmamış yer olarak tanımlanan bir boşluk. Peki Raif Bey TDK'ya cevap olarak ne diyor?
"Ben de, o zamana kadarki hayatımın boşluğunu, gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım." 86. sayfa

Boşlukların farkındalığında olarak yaşamak gerçekten kolay mı zannediyorsunuz? Dolu dolu geçirdiğimiz hayatların niteliği konusunda kendinizi hiç sorguladınız mı?
Hayatı genel izleyici çemberi içinde yaşamak nasıl bir histir peki?

Raif Bey, koşuyor, hastalanıyor, çevirmenlik yapıyor, seviyor, deliriyor. O da benim, senin, onun gibi sadece bir insan. Bir ruhunun bulunduğunu geç de olsa fark etmiş bir insan. Peki biz vücutlarımızla yaptığımızı sandığımız bu eylemleri gerçekten de ruhumuzu ve yüreğimizi de ortaya koyarak gerçekleştirebiliyor muyuz? Gerçeğin mayasını gözümüzle değil, esas yüreğimizle görmek istiyor muyuz?

Kürk Mantolu Madonna, boşlukların ütopyasıdır. Boşlukların anlamını en güzel şekilde idrak edeceğiniz romanlardan birisidir. Raif Bey anlatıcı için, Maria Puder de Raif Bey için bir ütopyadır. Fakat aynı zamanda boşlukların distopyasıdır da diyebiliriz. Çünkü boşluklar bu ikilemde kaldıkları sürece anlamlı olan olgulardır zaten. O bilinmez boşluğun kapanıp kapanmayacağını bilmeden yaşamak, beynini ve ruhunu bitirmek harika bir distopya değil midir? Bu kalabalık hayatta, bu dolulukların kirlettiği hayatta, yüreğimizi ve ruhumuzu gereksiz şeylerle doldurmaya çabalayan yüzlerce olayın, nesnenin, insanın olduğu bu hayatta biraz da boşlukların olmasını arzulamak harika bir ütopya değil midir?

Kürk Mantolu Madonna, toplumların analizidir.
"Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi." diyor bize Raif Bey 149. sayfada. Gerçekten de bir kişiden bütün insanlara yayılan bir tümevarım mümkün müdür? Sınırların denendiği bir romandır Kürk Mantolu Madonna. Sınırlardan korkmamamızı öğretir, sevmenin sınırı mı olurmuş yani?

O aşağı bakış yok mu o aşağı bakış. Ah, Raif! Seni anlıyorum. Anlamaz mıyım hiç? Belki o kadın yukarıya ya da sana doğru baksaydı sen o kadınla hiç ilgilenmeyecektin. Ama o kadının aşağı doğru bakması yok mu... O aşağı ki neler olmuyor o yeryüzünde. Her gün bombalar atılıyor, çocuklar ve masumlar ölüyor o aşağıya bakılan yerde. Boşluklar her gün bombalarla, ölümlerle, yalanlarla dolduruluyor. Belki de bu ilk bakış sana bu kadar şeyi düşündürdü. Neden olmasın? Hayatla savaşı olan bir insanı tanımak istedin diye suçlu mu oldun yani?

O zaman Raif, sana diyorum... Boşluklarını bir insanla kapatmaya veya kapatmamaya çalışan sana diyorum ki, senin Maria'nı günümüzde Madonna ile karıştıranlar var Raif. Biliyorum, üzüleceksin bunları okuyabiliyorsan eğer fakat gerçek bu. Özür dilerim sana o hasta yatağında bunu söylediğim için. Biz de senin defterini okuduk işte fena mı? Hem sen de seni dinleyecek ve anlayacak birilerini aramıyor muydun? Bir kişiye de olsa içindekileri dökmek istiyordun... Artık içini dökebildiğin ve onları anlayan milyonlarca insan oldu. Biz bu kitap oldukça senin boşluklarını kapatmaya her zaman devam edeceğiz Raif.
164 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
Türk Edebiyatı' nın en abartılan kitabı belki de.
2 sene önce, İzmit' te 2 günde okudum. Kız arkadaşım yanımdaydı. Dışarı çıkacaktık evdeki diğer arkadaşın kitaplarından yanıma alayım bari okurum dedim. Kız arkadaşım dergilere filan bakarken ben de kitap okudum. O şekilde 2 günde bitti. Bunu niye belirttiğimi yazının sonunda söylerim.
Kötü kitap değil, bir kere muhteşem bir Türkçe kullanımı var kitapta ancak ne anlatılan hikaye, ne kurgu, ne karakterler muhteşem diye adlandırılabilecek konumlardalar. Dünya tarihinde ilk 100' e zaten girmez o ayrı da en iyi Türk romanları içinde bile ilk ona girmesi zor bu kitabın. İçimizdeki Şeytan kitabındaki ruh çözümlemeleri bile o kitabı bu kitaptan üstün tutmaya yeter bana göre.
Tüm bu yazdıklarım kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor ama kesinlikle bu kadar üzerinde durulacak, övülecek bir yapıt da değil bu kitap. Muhtemelen insanlar kitabı okurken kendi aşık oldukları kişiyi o karakterin yerine koyup Sabahattin Ali' nin cümleleriyle aslında kendilerini anlattığı hissine kapılıp bu kadar seviyorlar bu kitabı.
İkinci bir ihtimal daha var ki o çok daha gerçekçi ve can acıtıcı; insanlar bu kitabı seviyor, çünkü bu kitap gerçekte bir halt olmayan, dikkat çekmeyen, önemsenmeyen insanlarda, kendilerinin keşfedilememiş bir cevher olduğu izlenimi uyandırıyor. Bir de sen hiç aşık olmamışsın diyenler var ki sanırım ben aşık olunca onlar bana söyler, hem biz aşkı sizden öğrenecek değiliz, biz bir aşık olduk pir aşık olduk.
Şunu ekleyeyim; şimdi kitap 2 bölümden oluşuyor. İlk bölüm genç adamın, ikinci yani asıl hikayeyi oluşturan bölüm ise yaşlı adamın bakış açısından anlatılıyor. İlk bölümden ikinci bölüme geçisin başında 'vay be' diyorsun, kendi halinde, sessiz, sakin bir adamın geçmişinde de aynı olduğunu sanıyorsun, oysaki 'adam geçmişinde neler yaşamış' diyorsun. Daha doğrusu diyeceğini sanıyorsun. Sonra adamın geçmişini okuyorsun ve görüyorsun ki geçmişinde de bir numara yok. Şimdi böyle diyorum diye bazı arkadaşlar kızıyor. Raif Bey' in geçmişi şöyle, sen anlamamışsın, nasıl tutkuyla sevmiş vs vs. diyorlar. Ben size kendi geçmiş ilişkilerimi anlatayım, terk edilişleri, aldatılışları... Raif' inki onların yanında hiç kalır :) Tam tersi olsaydı işte o zaman çok severdim bu kitabı. Ya asıl siz karakteri olduğunu gibi kabul edemiyor, onu yüceltmeye çalışıyorsunuz. Çünkü o karakterin yerine kendinizi koyuyor ben de keşfedilmemiş bir cevherim, tıpkı Raif Bey gibiyim diyorsunuz. Bunu söyleyenlerin yarısı da ''Issız Adam aynı beni anlatıyor'' da dedi ya zamanında neyse. Ben Oblomov' a çok çalışkan biri desem olur mu bu? Adam tembel. Raif Bey de sessiz, sakin hatta sünepe bir adam, geçmişinde de öyleymiş, bir numarası yok yani geçmişinde de. Olsa belki daha çok severdim romanı ama yok, bence yok. Tekrar söylüyorum; kitaptaki anlatım, dil kullanımı muazzam ama hikayede bir numara yok! Yemin ediyorum kitap bittiğinde 'lan ikinci cildi filan olmasın bunun, o kadar anlatılan kitap bu olamaz' dedim.
Şimdi 'ne biçim ilişkileri var, kafeye gidip birbirlerinden bağımsız mı takılıyorlar'' diyenler bu kitabın hayranlarıdır muhtemelen. Siz hayatınızın sonuna kadar sevgilinizin elinden tutun, hiç bırakmayın, beraber gezin, beraber filme gidin, aynı kitapları okuyun filan. Yani en azından bunun hayallerini kurun ve hayalinizde yarattığınız ilişkiden bir kitapta kısa bir kesit görünce de yazarın aynı sizi anlattığını iddia edin. Teksiniz dünyada çünkü emin olun :)
164 syf.
·2 günde·10/10
Öncelikle kitabı ayağa düşmeden çok evvel okuduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu ikinci okuyuşum olmasına rağmen aynı hissiyatı tekrar yaşattı bana. Kürk Mantolu Madonna ilk olarak 1940-41 yılları arasında Büyük Hikaye başlığı ile 48 bölüm olarak Hakikat Gazetesinde yayınlanmıştır.
Roman içerdiği konular ve yazarının siyasi kimliği nedeni ile yıllarca okunması yasak eserler arasında gösterilmiştir. Son zamanlarda konulan okuma yasağı kaldırılmış ve bu tarihten sonra da eser defalarca basıldığı gibi son yıllarda en çok okunan Türk romanları arasına girmiştir.
Romanda, insan, sevgi, aşk ve yalnızlık en fazla kullanılan temalardır. Romana hayat veren karakterler Maria Puder ve Raif Efendi'dir. Başka bir kişi ikisi arasındaki geçen aşk hikâyesini Raif efendinin not aldığı defterden yararlanarak anlatmaktadır.
Roman ilk etapta her ne kadar bir aşk hikayesi gibi anlatılsa da, esasında durum böyle değildir, sıradan aşk hikayelerinden biraz farklıdır. Mantık daha ön plandadır. Zira şu sözlerde bu durumu vurgular.
"Seni seviyorum... Deli gibi değil gayet aklı başında olarak seviyorum."
Bu ön yargının ispatı olarak ,okuduğum vakit içimin burkulmasına sebep olan Sabahattin Ali'nin çocukluk arkadaşı Ali Demirel'in sözleri şu şekildedir .
“Annesi sinirli bir kadındı. Sabahattin Ali'den çok, kekeme oğlu Fikret'e (Şenyuva) yakınlık gösterirdi. Arada bir Sabahattin Ali'yi azarlar, hatta döverdi. Bu ayrıcalıklı davranış Sabahattin Ali'yi derinden yaralamıştı. Bundan dolayı, annesinin, hatta kimsenin kendisini sevmediğine ve sevmeyeceğine inanmış, babasına daha bir bağlanmıştı.” buradan da anlaşıldığı üzere Sabahattin Ali sevgi anlamında hiç bir zaman tam bir doyum yaşamamıştır, ve bunu eserlerinde de yansıtmıştır. Kendisine ait cümleler bunu defalarca vurgular.
“Ona hakikaten dargın değildim; asla kızmıyordum. Sadece müteessirdim. “Bunun böyle olmaması lazımdı” diyordum. Demek ki beni bir türlü sevemiyordu. Hakkı vardı. Beni hayatımda hiç, hiç kimse sevmemişti. Zaten kadınlar pek acayip mahlûklardı. Bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum."
Sabahattin Ali'nin bu insanı derinden etkileyen sözlerinden sonra , Nazım Hikmet'in Mayıs 1943’te Bursa Hapishanesi’nden gönderdiği bir mektupla Kürk Mantolu Madonna hakkında yazdıklarını aktarmak isterim.
"Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim, hem kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin içyüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken, elinde olmayarak, yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeye başladığımız harika musiki birdenbire kesilmiş olmaz. Gelelim ikinci kısmına, o kısım, başlı başına bir büyük hikâye olarak güzeldir ve böyle bir tecrübe gerek senin için gerekse Türk edebiyatı için lazımdı. Sen bu tecrübeyi başarıyla yaptın"
Keyifli okumalar .
164 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Bu kitabı starbucks bardağı ile fotoğraf çekilmeyeni dövüyorlarmış dediler. Ben yine de çekilmedim. Hatta tuttum balkona koydum arkaya da Hekimbaşı Mezarlığı'nı aldım öyle çektim. Altına da şunları yazdım:
" Ölüm değilmi ki içimizde kalanları bir daha söylememize engel olan en can yakıcı ve en büyük pişmanlığımız ? Bugün içim bulutlu. Bugün umut yok. Bugün duygularım karışık. Maria Puder ve Raif Efendi'nin aşkı ile yok olup gitti tüm umutlar, ihtimaller ve hatta yaşama dair iyi şeyler... Gömdüm hepsini karşıdaki mezarlığa.
Bugün ikinci okuyuşum. Belki ilerde yirmi iki...
Çünkü bazı kitaplar hafızadan silinip gitmemeli.
"Ah Maria, niçin seninle bir pencere kenarında oturup konuşamıyoruz? Niçin rüzgârlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz? Niçin yanımda değilsin?"

Bence iyi olmuş, güzel de olmuş. Çok beğeni almadı ama olsun. Hep o lanet olası starbucks bardağının eksikliği :D

Okumayan kalmadıysa da gözünüze bolca sokulduğu için illaki bir kaç fikir oluşmuştur kitaba dair. Yine de bilmeyenlere içeriği hakkında bilgi vermek, bilenlere de bende hissettirdiklerini anlatacak bir kaç cümle kurayım.
Raif Efendi tüm ön yargıları alt üst eden bir adam. Dışarıdan bakıp herkesin pasif görüp hiçbir işten anlamadığını düşünmesine rağmen bambaşka bir dünya ve yaşanmışlık var kendi içinde.
Maria Puder ise tam güçlü bir kadın örneği benim gözümde. Tüm yaşanmışlığına rağmen dik duruşu ile adeta taht kurdu kalbimde. Çünkü Raif Efendi içine kapanık bile olsa hayatına devam etmişken, Maria tüm yükü tek başına omuzlayıp göğüs gerdi her şeye. Genel olarak kitap özetlerinde hep Raif Efendi üzerinde durulmuş ama bence Maria da başlı başına ele alınıp psikolojisi üzerine düşündürecek bir karakter.
Ve aralarındaki müthiş aşk...
Aşk diyince sizin anladığınız şey gelmesin aklınıza. Hani yaşı, mesleği, geliri, memleketi, kültür seviyesi, evi, arabası... yani kısacası kriter kelimesi altında topladığınız ve bunlar uyuyuyorsa kabul ettiğiniz değil, tüm bu ıdı vıdılardan bambaşka bir şey onların ki.

Daha tanımadan, tanışmadan aşık oluyor Raif Efendi. Hem de bir tabloya. Günlerce gitmiyor tablonun önünden. Her detayına kadar ezberliyor tabloyu ve bir gün ressamıyla da tanışıyor. Ama öyle kaptırmış ki kendini tabloya, konuştuğu kişinin o olduğunu fark etmiyor bile. Başka zaman bambaşka şartlarda üstelik hiç de istemediği bir durumda tekrar karşılaşıyor Maria Puder ile. İşte o zaman başlıyor her şey. Ama istediğiniz gibi güllük gülistanlık da gitmiyor malesef. Ama yine de aşklarını yaşamaktan vazgeçmiyorlar.

Çünkü Atilla Şanbay'ın dediği gibi;
Bazı şeyler, kötü sonlara rağmen yaşanacak kadar güzeldir.
Yüzyıllardır oynanmasına rağmen, hiçbir seyirci sahneye fırlayıp, Romeo'nun zehirli iksiri içmesine engel olmamıştır.
Sonunda geminin batacağı bilindiği halde, Titanic filmi defalarca izlenmiştir.
''Bitecektir'' korkusuyla aşktan kaçanlar, eğer dünyaya gelmeden önce kendilerine danışılsaydı, sonunda öleceklerini bildikleri için, hiç doğmamayı seçerlerdi.
Böyle yaşanmaz...
Romeo ölmeli,
Titanic batmalı
Ve aşk
Her şeye rağmen yaşanmalı.

En başından beri sürükleyici olan, Maria Puder ile tanışmasından sonra sizi daha çok içine alan bir kitap.
Kısacası efendim. Okuyun ve ısrarla okutun lütfen. Olmazsa bir kahve ısmarlayın. Okuma isteği otomatikmen gelir zaten :D

Sevgiler <3
Iyi okumalar ^_^
164 syf.
·8 günde·Beğendi·8/10
KÜRK MANTOLU MADONNA

Yine tavsiye üzerine okuduğum romanlardan biri idi… Şu an klavyeme bakıyor, kitabı yeni bitirmiş olmanın verdiği yoğun duygular içerisinde nasıl bir inceleme yapacağımı bilemiyorum… Sabahattin Ali’ye karşı önyargılarım çoktu yok oldu mu tamamıyla değil…

Raif Efendi… ve Maria… romanın kahramanlarına karşı bir hayranlığım yok hatta kızgınlığım var… Raif efendiye; yaşadığı belli olmayan varla yok arası yaşayan, sessiz kendi dünyasında kaybolmuş, yalnızlığın temsili olan adama hayrandım çünkü onda bir şey vardı ama bilemiyorum… tarif edilmez bir şey… bunu onun gözlerin de gördüm. Evet gözlerini nerden gördün diyeceksiniz gördüm işte… Onun iş arkadaşlarından biriydim, yolda önünden geçtiği çiçekçiydim, bakkalda alışveriş yapan küçük bir kızdım… ama hep onu izliyordum…
Anlattığı gençlik hikayesi sanki onun değil de yanında ki genç memurundu… çünkü bu hikaye Raif efendinin olamaz daha etkileyici, zorluklarla geçen, onu şimdiki haline getiren farklı bir gençlik beklerdim…
Ve Maria yani Kürk Mantolu Madonna… O tamamen bir hayal kırıklığıydı… Bu ikilinin karşılaşmalarını ve ayrılışlarını çok farklı, insanın yüreğini cızlatacak ‘vay be aşka bak’ dedirtecek başka, bambaşka beklerdim… Maria bende de tıpkı Raif efendi de olduğu gibi soru işaretleri bıraktı…
Kitabı üçe böldüm 1. Kısım akıcı ve gizemli ilerliyordu. 2. Kısım sıkıcı ve ‘böyle olmayabilirdi yazar daha iyisini çıkartabilirdi’ gibi söylentilerle geçti. 3. Kısım da ise sinirli, öfkeli olmanın yanı sıra merak, gizem ve yoğun duygular ile son buldu… Belki de kitaptan beklentimi çok yüksek tuttum ondan bana böyle geldi bilemiyorum… Kitabı okurken müzik dinlemem ama tesadüf eseri rastladığım müziği hiç kapatmadım ve çok uyumluydu… https://www.youtube.com/watch?v=hj1KSieUeKY mutlaka dinleyin sizde uyumu fark edeceksiniz…
Bu roman bende aşk ve yalnızlıktan öte ailenin önemini vurguladı ve çok yoğun duygularla hissettirdi… O yüzden ikisine de kızgınım… Raif’in babasının ölümünden çok Maria’dan ayrılmasına üzülmesi beni çileden çıkardı. Ne kadar kötü olsa da ailen uğruna bir şeyleri feda edersin bu geleceğin, eğitimin yahut sevdiğin olabilir…Raif’in babasına karşı sevgisinin olmadığını bundan soğuk davrandığını, ona iyi davranmadığından böyle öfkeli olduğunu söyleyip toplamaya çalışsa da Maria’sıyla, hayatının anlamıyla, ruhuyla karşılaşmasına vesile olmadı mı babası?
Yalnız yazarın hakkını vermek lazım çok yalın, doğal bir anlatım tarzı vardı… Raif ve Maria gezerken sanki bende onların yanından geçiyormuş gibi hissettim… Bazen bir yağmur damlası… bazen yere düşen bir yaprak… bazen okudukları bir kitap… bazen çalıştığı fabrika da bir işçi, hastane de bir hemşire oluveriyordum… Onlardan biri değil de onları uzaktan izleyen biri…
Yine fazla uzattım ama hislerimin sadece başını anlattım size… Bu kitabı okumayan kalmadı zaten… hemen hemen … Okumadan önceki hislerim yerini şimdikine bıraktı… Okuyun derim çok farklı bir lisan ve uslüple karşılaşacak ve akıcılığına hayran kalacaksınız…
Halbuki en çok okuduğum bir kitabın, en çok okuduğum bir satırı bile bana bazen başka şeyler söyleyebilir… Sabahattin Ali… Sizin de farklı tadlar alacağınız bir eser…
164 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Güzel olduğunu bildiğim, az beklentiyle başladığım ve çok ama çok fazla beğendiğim bir roman Kürk Mantolu Madonna. Hemen hemen her yerde karşıma çıkan, herkesin dilinde olan bir kitap olduğundan uzun süre ilgilenmemiştim. Çünkü herkesin dilinde olan yani popüler olan bir kitap bana göre uzak durulması gereken bir kitap çağrışımı yapar hep. Biliyorum bu çok yanlış bir düşünce fakat engel olamadığım sevmediğim huylarım vol bilmem kaçtır bu. Fakat nedendir bilemiyorum bir gün bir his geldi ve bu kitabı al dedim kendi kendime. Hemen satın aldım ve okumaya başladım, elimden bırakamadım resmen. O hissi şu an karşımda görsem öperim! Teşekkür ediyorum his…

Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’nin en iyi romanı olarak adlandırılan ve bunu fazlasıyla hak eden güzel bir roman. Kitap isimsiz anlatıcının işinden ayrılıp, bir arkadaşı vasıtası ile farklı bir yerde işe başlaması ile başlıyor. Sonrasında ise ana karakterimiz olan Raif Bey ile tanışması ile başlıyor. Sonrasında ise anlatım Raif Bey’in defteri ile devam ediyor. Raif Bey’in yaşamı, Türkiye’den Berlin’e, Berlin’de yaşadıkları ve tabiki Kürk Mantolu Madonna ile tanışmasını anlatıyor. Kitap hakkında çok fazla detay vermek istemiyorum. Aslında bu yazdıklarım bile çok fazla. Kitap okunmazsa olmaz romanlar listesinde ilk onda yer alır.

Kitabın en güzel yanı sizi yormadan akıcı ve elinizden bırakamayacağınız kadar sürükleyici olması. Kitap ile ilgili internette araştırma yaparsanız eleştiri olarak Türk filmi gibi dendiğini duyacaksınız fakat bu tamamen yanlış, hiç alakası yok diyebilirim. Klasikleşmiş standart Türk filmi mantığı ile uzaktan yakından alakası olamayacak kadar farklı, kaliteli ve etkileyici bir roman Kürk Mantolu Madonna.

Kürk Mantolu Madonna’yı okuduktan sonra herkes kendini buluyor. Kimisi Raif karakteri, kimisi ise Kürk Mantolu Madonna (Maria Puder), kimisi Hamdi Bey kimisi anlatıcı ama mutlaka birini görüyor. Bende kendimi gördüm, hemde çok benzettim. Fakat benzettiğim karakter Kürk Mantolu Madonna oldu. Şimdi diyeceksiniz bu nasıl oluyor? Yani nasıl oluyorda kadın karakterde kendini görüyorsun? Bunun için kitabı okumalı ve karakteri tanımalısınız. Eğer kendinizede tanıyorsanız karakter ile bağlantınız benzerlikleriniz var mı yok mu anlayabilirsiniz.



İçimden gelen sözlerin bir çoğunuda bu kitapta buldum. Örneğin;
“Dünyada bana hiçbir şey tabiattan melül bir insanın zorla gülmeye çalışması kadar acı gelmemiştir.”

“Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş. Gene bu akşam anladım ki, onu kaybettikten sonra, bu dünyada ancak kof bir ceviz tanesi gibi yuvarlanıp sürüklenebilirim.”

Kendime sürekli olarak söylediğim bir söz vardır; Ne zaman bırakacaksın hayal kurmayı ve olmayan bir hayatı kafanda yaşatmayı?
“…ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım… Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir…”

Sonrasında aşağıdaki sözün, idrak etmiş birinden, hayal dünyamı kuran benden geldiğini duyuyorum her seferinde…
“…Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.”


Herkese keyifli okumalar dilerim.
"Yalnız bir şeye dayanmak artık benim için mümkün değil: Her şeyi kafamda yalnız başıma saklayamayacağım. Söylemek, bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyorum... Kime?.. Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime, ne anlatabilirim? On seneden beri hiç kimseye bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Boşuna yere herkesten kaçmış, boş yere bütün insanları kendimden uzaklaştırmışım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miyim? Artık hiçbir şeyin değişmesine imkan yok... Lüzum da yok. Demek böyle olması icap ediyormuş. Yalnız söyleyebilsem... Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem... Bunu sahiden istesem bile artık böyle bir insan bulmama imkan yok... Bende arayacak hal kalmadı... Kalsa da aramam... Küçük bir ümidim olsa, dünyada en sevmediğim bu yazmak işine kalkışır mıydım? İnsanın muhakkak kendini boşaltması lazım...
Sabahattin Ali
Sayfa 46 - Yapı Kredi Yayınları
Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum, biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için. Beni yanlış anlamayın, bu taleplerin muhakkak söz haline gelmesi şart değil. Erkeklerin öyle bir bakışları, öyle bir gülüşleri, ellerini kaldırışları, hulasa kadınlara öyle bir muamele edişleri var ki… Kendilerine ne kadar fazla ve ne kadar aptalca güvendiklerini fark etmemek için kör olmak lazım. Herhangi bir şekilde talepleri reddedildiği zaman düştükleri şaşkınlığı görmek, küstahça gururlarını anlamak için kafidir. Kendilerini daima bir avcı, bizi zavallı birer av olarak düşünmekten asla vazgeçmiyorlar. Bizim vazifemiz sadece tabi olmak, itaat etmek, istenilen şeyleri vermek. Biz isteyemeyiz, kendiliğimizden bir şey vermeyiz. Ben bu ahmakça ve küstahça erkek gururundan tiksiniyorum. Anlıyor musunuz?
Şimdiye kadar bana bu derece yakın olan bir insana tesadüf etmediğim için bence bütün meselelerin üstünde onu muhafaza etmek arzusu vardı. Bütün isteklerimin en son gayesi belki de ona tamamen, hiç noksansız bütün maddi ve manevi varlığıyla sahip olmaktı fakat elde edebildiğimi de kaybetmek korkusuyla, bu gayeye gözlerimi çevirmekten çekiniyor, seyretmekte olduğu ve yakalamak istediği harikulade güzel bir kuşu küçük bir hareketiyle kaçıracağından korkan bir insan gibi atıl kalıyordum. Bu hareketsizliğin, korkuya dayanan bu tereddüdün daha zararlı olduğunu insan münasebetlerinde bir noktada taş kesilmiş gibi kalınamayacağını ileriye atılmayan her adımın insanı geriye götürdüğünü ve yaklaştırmayan anların muhakkak uzaklaştırdığını karanlık bir şekilde seziyor ve içimde sessizce yanan fakat günden güne büyüyen bir endişenin yer aldığını hissediyordum.
"Hala daha bir şey konuşmamıştık. Fakat artık buna hayret etmiyordum. Onun sessiz sedasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kafi bir irade değil miydi? Beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum? Bu sıralarda, insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım. Yanımda ağzını açmadan yürüyen, karşımda ses çıkarmadan çalışan bu adamdan, ne öğrendiğimi iyice bilmediğim halde, bana senelerce ders veren birinden öğrenebileceğimden çok daha fazla şeyler öğrendiğime emindim."
Sabahattin Ali
Sayfa 33 - Yapı Kredi Yayınları
"Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruattın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu. Bir kadın, trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi. Yahut bir kiremit, hafif bir rüzgarla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir kafayı parçalayabilirdi. Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi mühim kafa mı, diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün bunları nasıl hiç mütaala yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha başka başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya mecburduk."
Sabahattin Ali
Sayfa 138 - Yapı Kredi Yayınları
Sonra düşünün, dünyada hepimizin hoşlandığımız birçok kimseler, mesela benim hakikaten sevdiğim birçok dostlarım vardır. Şimdi ben bütün bu insanlara aşık mıyım?”
Ben fikrimde ısrar ederek:
“Evet,” demiştim, “en çok sevdiğinize hakikaten ve diğerlerine birer parça aşıksınız!”
Maria hiç beklemediğim bir cevap vermişti:
“Şu halde niçin beni kıskanmadığınızı söylüyordunuz?”
Söyleyecek bir şey bulamayarak bir müddet düşündüm, sonra izah etmeye çalıştım:
“İçinde hakikaten sevmek kabiliyeti olan bir insan hiçbir zaman bu sevgiyi bir kişiye inhisar ettiremez ve kimseden de böyle yapmasını bekleyemez. Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.”
Halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. Hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan geçtiğimiz insanlardan biriydi. Hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihlet olmadığı muhakkaktı. böyle kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: ''Acaba bunlar neden yaşıyorlar? Yaşamakta ne buluyorlar? Hangi mantık, hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?'' fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye mahkum birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç alemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Madonna in a Fur Coat
Baskı tarihi:
5 Mayıs 2016
Sayfa sayısı:
168
Format:
Karton kapak
ISBN:
9780241206195
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Kürk Mantolu Madonna
Dil:
English
Ülke:
United Kingdom of Great Britain and Northern Ireland
Yayınevi:
Penguin Classics
The bestselling Turkish classic of love and longing in a changing world, available in English for the first time.

'It is, perhaps, easier to dismiss a man whose face gives no indication of an inner life. And what a pity that is: a dash of curiosity is all it takes to stumble upon treasures we never expected.'

A shy young man leaves his home in rural Turkey to learn a trade in 1920s Berlin. The city's crowded streets, thriving arts scene, passionate politics and seedy cabarets provide the backdrop for a chance meeting with a woman, which will haunt him for the rest of his life. Emotionally powerful, intensely atmospheric and touchingly profound, Madonna in a Fur Coat is an unforgettable novel about new beginnings and the unfathomable nature of the human soul. 'Passionate but clear . . . Ali's success [is in ] his ability to describe the emergence of a feeling, seemingly straightforward from the outside but swinging back and forth between opposite extremes at its core, revealing the tensions that accompanies such rise and fall.' Atilla Özkirimli, writer and literary historian.

Kitabı okuyanlar 67.029 okur

  • Daha degil
  • Caner Erol
  • Emrah Y.
  • Baran Yıldırım
  • Nihat.2001
  • Nesrin Azer
  • Selçuk Bildik
  • Meltem erbaş
  • Rabia
  • Elmin

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%54.8
Erkek
%45.2

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0 (8)
9
%0 (1)
8
%0
7
%0
6
%0 (2)
5
%0 (3)
4
%0 (1)
3
%0
2
%0 (1)
1
%0 (1)

Kitabın sıralamaları