Mahalle Kahvesi

8,5/10  (85 Oy) · 
294 okunma  · 
80 beğeni  · 
3.020 gösterim
"(!) Mahalle çocuğu, Sait'in hikâyelerinde bir iki tane değildir; birçoktur. Bunu, onun bu yaşa kadar değişmemiş mizacına veriyorum. Bence Sait Faik ne genç hikâyecidir, ne ihtiyar. Bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.

Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir
söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç
bir yaş biçişimden, mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor.
-Orhan Veli Yaprak-, 1 Şubat 1950
  • Baskı Tarihi:
    Ekim 2012
  • Sayfa Sayısı:
    144
  • ISBN:
    9786053607182
  • Yayınevi:
    İş Bankası Kültür Yayınları
  • Kitabın Türü:
Rogojin 
 05 Oca 21:03 · Kitabı okudu · 1 günde · 10/10 puan

Uzun zaman olmuştu Sait Faik okumayalı. Sait Faik'i çok seven bir arkadaşım var ve en çok sevdiği kitabı da bu. Özellikle bu kitabı seçmemin sebebi de bu arkadaşım oldu. Kitabı okurken arkadaşımı düşündüm, hatırladım sık sık, neden çok sevdiğini anladım kitabı, çünkü o da bir çok hikâyede üzerinden geçen nice seneye rağmen muzipliği, orijinalliği eskimemiş anlatıcımız yani Sait Faik kadar gerçekti, onun gibiydi işte, hayata o da öyle muzipçe bakıyordu, gülüyordu bir başkasının insanca debelenişlerine.

Kitap basılalı 67 sene olmuş. Bütün sokaklarıyla İstanbul eskimiş, yeni ahalisinin ucu bucağı görünmüyor, ve her gün birileri ölüyor, tekinsizlik hissi göklere dek ulaştı, geleceğimizden emin değiliz gibi hiç birimiz ve ama, işte, bu sayfalardan gözlerimize, ellerimize dökülen bunca satır ve kısık gözlerle bir adada hiç tanımadığı arkadaşının evine gitmeyi özleyen o Sait Faik aynı, değişmemiş, ve 67 sene sonra bile, kimi yerlerde gözlerim ıslanarak okurken, aynı şeyi düşünüyordum; insana, insanın yarasına, muzipliğine, kaybetmişliğine, ya da hülyâlarına böyle bakarken, böyle anlayışla ve sevecen bakarken, ve tramvay üzerinden geçsin diye raylara bağlanan bir fare için canını dişine takarak koşturan Sait Faik, bir müddet sonra çocuklara küfrederek hayvanı bırakırken kendi kaderine- ve yine son hikâyesinde insana son kez aldanan bir mağrur balığın hayatına bizi tanık ederken de, edebiyatın, seneler ne denli geçmiş olursa olsun, bir türlü kaybolmayan, eskimeyen bir damardan çağlıyor sesi ve bize de eskimeyen, solmayan, tadı bir türlü kaybolmayan bu akışa kendimizi bırakmak kalıyor. Çünkü, hakikaten de, bizim gibi, zayıfların, edebiyata sığınmışların başka çaresi yok. Sesi büyük büyük çıkanlardan değiliz hiç birimiz, çünkü sesi kısık, ve hikâyelerden birindeki o kambur gibiyiz, ya da otuz sene öncesi aşık olduğu kızı düşleyen o masum, ve kitabı yazarken artık yaşlanmaya başlamış Sait Faik gibi, kelimelerle dönüyor başımız. Bu ülkede, bu şehirlerde güvende miyiz artık, bir gün bir bombanın ya da kurşunun masum bedenimize neler yapabileceğini hayâl edemesek de akıl edebiliyoruz ve artık hiç bir şey bize imkânsız görünmüyor. Hayatımız boyunca hep beraber, elimizden geldiğince yaşamaya çalıştık hepimiz ve sevdiklerimizin arasına nice buram buram edebiyat kokan hayâli ama yine de gerçek arkadaşlar eklediksek de aynen Zeze gibi, Âdli gibi, Tsukuru gibi, ya da Gabriel gibi, ömür de geçti artık ve edebiyat bile hayatın ürkütücülüğünü yok edemiyor, çünkü her yanımızda hayâl edemeyen, edebiyat okumamış insanlar var, edebiyat kitaplarının tadını bilmeyen ve bir kitabın kokusunu hatıraya dönüştürememiş insanlar var, hayat sanki bir emirmiş gibi, klişelerle yaşayan ve buna hayat diyen insanlar var ve hepsi ölümüne öfkeliler ve hepimize haykırıyorlar. Oysa bizler, yani biz edebiyatı sevenler, yani biz edebiyata, kitaplara tutunup onlara gömülenler ve orada soluk alıp verenler, biz hakikaten başkalarının öfke ve nefretinin, haklı ya da haksız davasının kurbanları, hepimiz, olsak olsak bir cılız ama hakkaniyetli bir sesiz, ve bu insanlardan tek bir tanesi tek bir kez Sait Faik okumuş olsaydı elbet, bir kez olsun, başka türlü bakması için binbir sebebi olacaktı hayata her birinin, ama okumadı hiç biri, ve Sait Faik'in insan ve hayat sevgisi dolu sesi sadece bizim dünyalarımızda yankılanıp duruyor o yüzden. Sait Faik'in her hikâyesinde baktığı o insanlar şu anda yok dünyada, belki o muzip çocuk yaşıyordur kimbilir, ama diğerleri, hepsi ölüp gittiler; ama kalemi öylesine incelikli güzel anlatıyor ki sanki hepsi buradaydı okurken, ve bütün o güleçliğiyle, huysuzluğuyla insanlar, yokuşlardan aşağı ya da bir sandalda beklerken ümitle, veya çok eski bir zamanın kaygısıyla hatırlarken çok eskiden sevilmiş birini, gerçekten de sayfalarda canlanarak bize birbirine benzemeyen nice isim, görünüş ve sıfat altında o aynı, büyük damarın içinden hayatın çağlayarak aktığını haber veriyor. Edebiyat hayattır derken, bir abartı olamazdı bu, ve değil de zaten. İyileşmek için edebiyat gerek derken, asla abartmıyoruz ki hiçbirimiz, çünkü gerçekten edebiyat iyileştirir insanı, yaşadığımız ve artık günlük hayatımızın parçası olan bütün zulümlerin içerisinde direnmemizi ve ümit etmemizi sağlayarak edebiyat iyileştirmiyor mu bizleri? Yoksa şu an oturmuş yağmurun camlara vuruşunu dinleyerek bunları yazarken ben, yoksa ben kendi kendimi mi iyileştirmeye çalışıyorum bunca zamandır? Hastayım çünkü nicedir ve kırk beş yıllık hayatıma bir merhem gibi geliyor edebiyat, iyileştiriyor beni; edebiyat çünkü iyileştirir ve çünkü edebiyat gerçekten de hayattır. O yüzden, bu hayat dolu damardan kana kana içmek ve iyileşmek için, gecikmeden, Sait Faik'in bu yıllanmış ama zerre eskimemiş davetine mutlaka icabet etmeli..

Nazan gercek 
25 May 16:34 · Kitabı okudu · 3 günde · 8/10 puan

Kitap o kadar güzel ki anlatamam size yazarın kalemine , düşünce tarzina bir kez daha hayran kaldım. Kısacık öykülerin den koskoca anlamlar çıkan surukleyici, muhteşem bir eser kitabın genelinde sebep, sonuç ilişkisi yok. Genelde yazarın izlenimlerinden yola çıkarak davranışlarla ilgili bi kaç öykü mevcut kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.....

Zafer KORKMAZ 
 20 Mar 2016 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

Kitabı bitirince Öykü nedir diye şöyle bir düşündüm...
İçimdeki ses hemen şu cevabı yapıştırdı.Öykü budur diye...
Yıllar önce okumuştum Mahalle Kahvesini.Günlerdir öykü okuma derdine düşmüş yüreğime ,su serpecek farklı bir kaç öykü kitabını denedim.Ama olmadı.Her birinin içinde onlarca öykü vardı belki ama,hiç birinin içinde benim öyküm yoktu.Bu çıkmazdan nasıl kurtulurum diye düşündüm,düşündüm,düşündüm...
Ve yüreğimi Sait Faik'in ellerine bıraktım.
Peki içimdeki o sese öykü budur dedirten neydi ?
Sait Faik Mahalle Kahvesindeki öylülerinde,alalade insanları,sıradan bir kahveci çırağını,hasta bir işsizi,yaşlı nur yüzlü bir hallacı...kendi benliğinde yaşatıp,onları kendisiymiş gibi o kadar güzel anlatır ki şaşırır kalırsınız.İstanbul'dan,Deniz'den,Burgazada'dan ve tabiattan bahsederken, karşısında muma dönmüş bir aşık edası geçekten büyüleyicidir.Çok doğaldır yazarken.Afili laflar ,uyduruk betimlemeler onun harcı değildir.Toplumsal sorunlar karşısında dertlenip, kimseye isyan etmeden içine dönüp kendisni hırpalar ama hiçbir zaman yaşama sevincini kaybetmez.Öykülerindeki her kahraman kendisi gibidir,kendidir hatta.Hoşlandığı bir kızı bile öykülerinde kendi dünyasına yakın bir kalıba sıkıştırır.Babasının vefalı müvezzi(gazate dağıtıcısı) oğludur o.Bazen bir balıkçı,bazen balıkçı ile derleşen martı,bazen de balıktır denizde...
Bir yıl sonra tekrar okumak için sözleştim kendisiyle.
Öykü severleri öykü tadında bir gün yaşamak için Mahalle kahvesine davet ediyorum.

Mehmet Aldemir 
19 Şub 23:17 · Kitabı okudu · 5 günde · Beğendi · 10/10 puan

Sait Faik okuduktan sonra caddeye, sokağa çıkıp insanları incelemek geliyor içinizden. Bulmak istiyorsunuz Sait Faik'in karakterlerini. Zaman değişse de değişmeyen bu insanları rahatlıkla bulabilirsiniz emin olun. Ama onun kaleminden dökülenler, gördüklerimizden bile daha gerçekçi canlanıyor zihnimizde.
"Kalabalık bir caddenin oldukça sevimsiz bir kahvesine akşamları çıkıyor, camın önündeki masaların hemen arkasındaki yere oturup kalıyorum. Saatlerce gelip geçenleri seyrediyorum. Sıkılmıyor muyum? Aksine eğleniyorum" sözleriyle kendisini bir nevi özetlemiş, "Ben Neden Böyle Yapıyorum" adlı hikayesinde Sait Faik Abasıyanık.
Herkesin okuması, bilmesi gereken bir yazar. Kendisinin ve eserlerinin değerinden bahsetmek, benim haddim değil zaten. Orhan Veli Kanık da demiş: "Güçtür çünkü Sait hakkında konuşmak"...

Yağmur 
12 Mar 23:07 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Yazarın siroz hastası olduğu ve tedavi amacıyla gittiği Fransa'da yazdığı hikayeler.İstanbul hayatı, İstanbul insanları ve hayatlarının anlatıldığı bir kitap.Yazıldığı döneme ışık tutan bir kitap.Keyifli okumalar.

cansu tekcan 
12 Kas 2016 · Kitabı okudu · 6 günde · Puan vermedi

Bitince Sait Faikle sohbet etmiştik az önce diyebiliyorsunuz çünkü öyle bi havası var. Hani arkadaşlarınızla oturursunuz masaya her konudan belki tanıdığınız her kişiden bile konuşursunuz ya hani böyle kuralsız illaki sonunu getirmeniz gerekmeden. İşte öyle rahat öyle samimi öyle bizden. Canım Sait Faik. Ne kadar naif.

EMİNE ÇAYIR 
 19 Mar 15:57 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 10/10 puan

Sait Faik'le tanışmam Mahalle Kahvesi'yle oldu. Ne geç kalmış bir tanışma.. Yazarla ilgili okuduğum bir yazıda "Sait Faik'i tanımakla yeni bir ada keşfetmiş kadar sevinebilirsiniz" (Abidin Dino) diyordu. Yerinde bir söyleyiş. Karakterler betimlemeleri müthiş, mekan algısı fazla gelişmiş ve her şeyi duyumsayan, hayattan tat almayı bilen, yaşamayı seven bir insan, çoğu öyküsünün baş kahramanı. Bence 10\10 u fazlasıyla hak eden bir kitap. Şiddetle tavsiye ediyorum. Keyifli okumalar.

Bizimmahalleninkitapcisi 
11 Ağu 13:24 · Kitabı okudu · 2 günde · 10/10 puan

Geçmişe dönme şansınız olsaydı hangi yazar(lar)la tanışmak, şöyle karşılıklı oturup uzun uzadıya keyifli bir sohbeti paylaşmak isterdiniz? Sizi bilemeyeceğim ama benim bu konuda listem epeyce kalabalık ve şüphesiz ki sevgili Sait Faik de bu listenin en başlarına yer alan isimlerden biri. Zamanın uçsuz bucaksız nehrinde kendimi akıntıya bırakıp bir zamanların Burgazada’sında bulsam kim bilir Sait Faik’le ada sokaklarını arşınlar, onun gözünden bakıp köşede kıvrılmış bir köpeğin hikâyesinden vapurun düdüğüne, dalgaların sesinden bir martının çığlığına yahut bunca kalabalığın içinde fark edemediklerimin hikâyesine tanıklık etme olanağı bulurdum. Kim bilir belki de adanın denizi gören bir tepesine bağdaş kurar, önümüze iki kağıt çekerdik. Birde kalemlerimizin ucunu yonttuk muydu değmeyin özgür kalan sözcüklerimizin şölenine…

Ben iki sözcük çiziktirip yazdıklarımın üstünü karalardım eminim. Çünkü yanımdaki ustanın kaleminin ağırlığının altında boynu bükük kalırdı sözcüklerimin. Zaten ne haddime! Ben olsa olsa bir okur olmaktan öteye gidemezdim bağdaş kurduğum tepeciğin üzerinde. Saatler saatleri kovalar, büyük usta ise görünenin ötesinde görünmeyenin hikâyesini yazıya dökerdi kim bilir. Sonra yazdığı hikâyeyi elime tutuşturup eklerdi belki de “İşte bu yüzden hikâye yazarım. İşte bu merak yüzünden hikâyeci geçinirim. Hikâyelerimi beğenmeler üzülürüm. Beğenmezler kızarım. Kendim beğenirim, budalalaşırım. Beğenmem canım yemek istemez,” diye. Kuşkusuz ben beğenirdim hikâyelerini de kızacağından korkar ne desem bilemezdim. İyisi mi hikâyenin nasıl olduğu kararını büyük ustanın kendisine, bu tatlı kurguyu da burada tadında bırakıp Mahalle Kahvesi’nin önüne iki sandalye çekelim, kitabımıza dönelim. “Usta, bize iki çay! Az biraz Sait Faik’ten öyküler üzerine sohbet edeceğiz.”

Mahalle Kahvesi, 22 öykü ve Orhan Veli’nin 1 Şubat 1950 tarihinde Yaprak Dergisi’nde yayımlanmış Sait Faik’e dair düşüncelerini kaleme aldığı 1 ekten oluşan öykü türünde bir eser. Bir öykü, bir öykü daha diyerek bir solukta okuyup bitireceğiniz, ama tadı da damağınızda kalacak Mahalle Kahvesi eserinde, sevgili Sait Faik yine günlük hayatın içindeki fark ettiğimiz, edemediğimiz insanların hikâyelerini kendine has üslubuyla okuruna aktarıyor. Bu kitapta özellikle dikkat çeken en önemli noktalardan biri öykülerinde kaleme aldığı karakterleri belli kesimlerden ( yoksul, hayat telaşı içinde koşuşturup duran vb.) seçmiş olmasıdır. Her bir öyküsüne konu ettiği insanlar aslında Sait Faik’in kendini en çok hangi muhitin içinde bulduğu, kimlere daha yakınlık duyduğu konusunda bizlere birer ipucu niteliği taşımaktadır.

Yine keyifle okunmuş, her bir satırı sevilmiş bu güzel esere ve nice kıymetli Sait Faik eserine kitaplığınızda mutlaka yer açmanızı, kendinizi büyük ustanın kaleminden akan edebiyat nehrinin akışına bırakmanızı tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun :)

Banksy 
05 Oca 2016 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 7/10 puan

Kısa ve öz öyküleriyle,, okuyucunun ilgisini çekebilmiş hoş bir kitaptı

fulden ufacık 
05 Ağu 13:40 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Dikkat spoiler içerir!
Sait Faik, benim okurken kendimi mutlu hissettiğim hayatın kendisini ya da şöyle ifade etmem gerekirse hayatta yaşanan çoğu durumun habercisi olarak görüyorum onun kitaplarını.

Sait Faik'tan okuduğum ikinci kitap. Bu kitabında da olduğu gibi Adalarda seyahat edip balıkçılarla birlikte balık tutuyoruz. Bana göre bir yazarı anlamak için ilk başta hayatını daha sonra ise onun eserlerini okumak olduğunu düşünenlerdenim.

Mahalle Kahvesi adlı eserinde, esnaf, işsiz olan dertli insanları, toplumun acı çeken insanlarını anlatıyor. Sait Faik, toplumsal düzenin çirkinlikleri, sahtelikler, adaletsizlikler karşısında direnen insanın yalnızlığını keşfetmek ister. Bununda ancak öykü yazarak yapabileceğini keşfettiğinde kalemi ve kağıdıyla yollara düşer. O insanların öyküsünü yazdığında kendini mutlu hissetmeye başlar. Onun da dediği gibi "Bir insanı sevmekle başlar her şey."

Sürekli kullandığı ana tema yaşama sevinci oldu. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda evrensel insanı yakaladı. Aynı zamanda bir İstanbul öykücüsüdür. Doğa güzellikleri karşısında başı döner. Toplumsal sorunlar onu bireysel planda bir hayıflanmaya sürükler. Böyle anlarda karamsar bir tablo çizer. Toplumsal çelişkiler karşısındaki tavrı öfke, yenilgi ve kaçış olur.

Mahalle Kahvesi adlı eseri 22 öykü ve en sonunda da Orhan Veli Kanık'ın onun için yazdığı denemeden oluşur. Gelelim birlikte bu öyküleri ve denemeyi inceleyelim.

İlk öykümüz Mahalle Kahvesi. Kış mevsimini yaşandığı bir günde yaz mevsiminde de sık sık uğradığı bahçeli mahalle kahvesine gitmesiyle başlar öykü. Daha sonra da orada yaşanan durumu anlatır. Mahalleli tarafından dışlanan babasının evlatlıktan reddettiği biri gelir kahveye. Üstü başı yırtık. Kız kardeşini de kötü yola düşürmüştür. Babasının öleceğini duyunca gelmiştir kahveye.

İkinci öykümüz Plajdaki Ayna. Yazarın plajdaki aynayı neden kırdığını anlatır bu öyküde. Fakat bazen insanlar da sebepsizce bir şeyler yapabilir değil mi ?

"Her nevi kendi kendine konuşmaları istediğimiz kadar ayna vesilesiyle uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde yakarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pekala bir aynayı kırma sebebini felsefeye, edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plajdaki aynayı kırmamın sebebi ise katiyen yoktur."

Üçüncü öykümüz Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal. Sinema kapısının önünde gördüğü uyuz çocukla ilgi hayaller kurar. Ona para verebilirler, uyuz merhemi sürüp tekrardan sokağa atabilirler ya da hiçbir şey yapmadan bakabilirler. Yalnızca hayal.

"Yüzünü kaldırdı. İşte orada, o ela gözlerin içinde, insanları olduğu gibi değil, olacakları gibi sev, diyen adamın adeta fikrini okudum. "

"Şu sinemaya akın akın girenlerin içinde eczacılar, doktorlar, iyi insanlar, merhametliler olacağını düşündüm: Bir aralık ben de uyuza tutulduğum için bilirim.
Elli kuruşluk bir kükürtlü ilacın yarısı; tamamdı...
Bir insan o akşam sinemaya gitmemeyi düşünse..."

"-Sen o parayı verebilirdin, diyor.
İşte bütün mesele burada:Ben sinemaya gideceğime ona bu parayı verebilirdim. Şimdi ben de herkes gibi düşünmeye başlıyorum:
"O parayı ben versem, o yerdi. O, uyuzla, yalancı bir saadet dünyası içindeydi. Hiç düşürülmediğini sandığı -sahiden İstanbul sokakları aransa kaç düşmüş çeyrek bulunur?- çeyrekler eline düşüyordu. Uyuzun da zararı yoktu. Yalnız yatabildiği, bir yere sığındığı akşamlar, oh, ne güzel kaşınıyordu!"
Ben bunu yapamazdım. Altmış beş kuruşu çocuğa veremezdim.: Bu sinemaya verdiğim paranın, bir insanı muhakkak surette bu iğrenç hastalıktan kurtarmak pahasına beni eğlendireceğini bildiğim halde...
Ben de mücrimim, herkes gibi..
Ama, uyuzdan kurtulmak için insanın bir kat daha çamaşırı olması lazım! Ama bir evi, bir anası olması lazım! ama bir su dökünecek yeri olması lazım!..
Altmış beş kuruşu vermemek için daha ne bahaneler bulacağım?.. Bu akaşamı kendime zehir etmemek için daha neler bulacağım, yarabbim!.."


"Bir kadın bu çocuğu alıp evine götürüyor, uyuz merhemini sürüyor, üç beş gün evinde tutuyor, sonra isterse yine mikrobun kaynadığı sokağa onu tertemiz bırakıyor.."
"Doğru, yalnız hayalle geçiniyorum; ben yalnız hayal kuruyorum. "

Dördüncü öykümüz Dört Zait. Dört zait kan tahlilinde frengi işaretidir. Sait Faik yolda giderken sigara yakmak istediğinizde çakmak istediğiniz tiplerden biridir.

"Üstü başı muntazam, hali tavrı pek şehirli birinin benden cıgara yakmasını sevmem. Neden derseniz, birçok adamdan cıgara yakmaya cesaret edememiştir bu adam da onun için... Halbuki, hiç de cesaret edilemeyecek şey değildir. Onlardan utanmıştır, benden utanmamıştır. Buna içerlerim doğrusu. Mademki, ayıp olmasa bile, hafifçe garip bir şeydir. Birçok insana yapılamayacak bir harekettir. Ben neden seçileyim? Buna karşılık, hiç düşünmeden, hesap etmeden yol soran köylü, saf, psikoloji ve fizyonomi cahili olanlardan hoşlanırım. Onlar sorsunlar. İçlerinde gizli, hesaplı düşünceler yoktur onların."

"Ama şunu da bilirim ki insanoğlu tanımadığı insanoğluna bir şey sormak için, yirmi kişiden seni seçtiği zaman kendine göre birtakım hesaplar yapmıştır. Bu hesaplar da psikolojik hesaplardır."

Vapur beklediği sırada ya da vapuru kaçırmak için beklediği sırada karşısında gençken oturan adamın elindeki kağıda anlamaz gözlerle baktığı gördü.

"Ama bir ara aklıma, o kağıttan anlayacak bir mühim adam diye seçilmek ihtimali geldi. Ne yalan söyleyeyim, bu fikir bana gelir gelmez, hayır kendimi mühim gördüm diye değil, ama malum bir şekilde seçilmek hoşuma mı gitti nedir? Adama bir parçacık baktım. Zaten o da beni seçmişti. Burasını istersen sana kendimi beğendirmek için söylediğimi san..."

Adam yeni bir işe girecekmiş bu yüzden kan tahlili yaptırmış. Ancak sonuçların yazıldığı kağıtta neler yazdığını anlamamış. İş yerine götürsün mü götürmesin mi onu soracakmış.

"Ne söyledi o adama gözlerim, bilmem ki.. Kağıda beraberce tekrar daldık. Ne götür dedim, ne götürme..
Bakmak istiyor, gözlerinin içine bakıyordum. Adam bembeyaz kesilmişti.
Gittim. Potinlerimi boyattım. Eve koştum. Tıraş oldum. Temiz bir kravat bağladım. Bugün artık, kimsenin bana yanaşmaması için azametli bir tavır takındım. İşte o gün pardösümü de temizleyiciye verdim, sevgilim."

Beşinci öykümüz Hallaç. Yaşlı bir hallaçıyı anlatıyor hikaye. Bir gün o çevik adam gemide işini yaparken kalp krizi geçiriyor. İki oğlu da babası için tüm paralarını motora verirler.

"Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor."

Altıncı öykümüz Baba-Oğul. Bir gazete müvezziinin iki çocuğu varmış. Biri mahalle çocuğu bir türlü okumuyor. Diğeri de doktor olmuş yani büyük adam dediklerinden. Fakat babasını tanımamış. İşte o babaya mahalle çocuğu olan gazeteci oğlu bakıyormuş. Babası da öbür oğlu için "Doktor oldu ama, adam olamadı." demiş.

"Bunu da bahriye mektebine verdim. Durur oturur mu? Şimdi düşünüyorum, o da bir büyük adam olurdu. gazete müvezzii babasını hatırlamazdı belki. Yahut hatırlardı da ondan utanırdı. Yani, beyfendi, insanın bazen abuk sabuk düşündüğü oluyor. İyi ki bu adam olmadı, diyorum.
-Adam olan bu, beybaba, dedim."

Yedinci öykü ise Karanfiller ve Domates Suyu. İşlenmemiş toprakların olduğu balta girmemiş ormanlık alanın işe yaraması için tırnaklarıyla kazıyan Kör Mustafa'nın hikayesi..

"Kör Mustafa nasıl becerdi bilmem... Denize diklemesine inen bu çalılığın bir kısmını ne pahasına ayıkladı, biliyor musunuz; tırnakları pahasına. O çalı çırpının sere serpe geliştiği, bu denizlere diklemesine inen toprak öyle taşlık, öyle taşlıktı ki.. Sonra Mustafa gündüzleri başka yerde çalışmak mecburiyetindeydi."

"Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler."

"Gözümde, milyonu olsa da, kalp parayla metelik etmez."

"Onu gördüm mü toparlanıyor; hayret, sevgi ve saygıyla bakıyorum. Koca yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları, çirkinlikleri, tek gözleri, tek kollarıyla bir ejderhayla kavga etmek için bekleştiklerini düşünüyorum."

Sekizinci öykümüz Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?. Kahvede otururken yaşlı bir adam gözüne çarpıyor. Her gün aynı saatlerde geliyor o da o saatlerde gidiyor kahveden. Bir gün tespihini kaybeden yaşlı adam yazarı suçlayan bakışlar atıyor o da suçluymuş gibi davranıyor. Neden yaptığını da bilmeyerek.

"Zavallı ihtiyara hem acıyorum, hem de gözünün içine, tespihini ben çalmışım da hiç utanmazmışım gibi bakıyorum. Çok fena bir hareket biliyorum. Biliyorum ama elimde değil. Bende bu hali uyandıran odur. Bütün bunlardan sonra yaptıklarıma pişman olsam biraz olsun üzülsem ya, hayır!..Kahveyi geçtikten sonra için için, bazen başımı iki tarafa sallayarak açıktan açığa, bir gören olsa deli midir nedir diyecek şekilde gülmeme ne dersiniz?"

Dokuzuncu öykü Bir Sarhoşluk. sarhoşken birisini takip etmesiyle başlıyor yoksa sarhoşluktan mu ? Ama yürüyünce o da yürüyor durunca o da duruyordu.

Onuncu öykü Kınalıada'da Bir Ev. Sevdiği kız Kınalıada'da yaşıyor. Fakat o hiç oraya gitmemiş. Hayalinde sevdiği kızın evini canlandırıyor bu hikayede.

"Bahçede bir de çıkrıklı kuyu olacak. Kırkını aşmış, şişmanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle görür, ben de severim. Böyle bahçeyi, evini, anasını tarif ederken gördüm sanmayın. Ben görmeden severim bahçeleri, insanları, evleri."

"Evler mi? Diye sormayın. Evet, evler… Bunları bildiğim hâlde eskiden merak ettiğim Kınalı’nın evlerini şimdi büsbütün görmeye can atıyorum. Çünkü orada bayıldığım bir kız oturuyor."

"İşte bu yüzden hikâye yazarım. İşte bu merak yüzünden hikâyeci geçinirim. Hikâyelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalaşırım. Beğenmem canım yemek istemez. Kınalıada’ya gelince (…) İşte onu pek merak eder, bir türlü de inemem, bu gidişle inemeyeceğim de(…)"

On birinci öykü Süt. Yazar bir sütçü dükkanına girdiğinde o eski hayatına yeni bir hayat ekleyeceğini düşünür. fakat dükkandan dışarı çıktığında onu eski hayatının ruhları beklemektedir.

On ikinci öykü Gramofon ve Yazı Makinesi. Bu öyküde bu iki nesnenin kendisi için önemini anıları ile anlatmıştır.

"Matbaa nedir ki? Yalanların , dolanların , santajların , hırsızlıkların , kötülüklerin, bayağılıkların aleti. İstediği kadar saatte binler , on binler çıkarıyorum desin. İstediği kadar kesip biçip atsın. Kendini bir şey şansın. Her zaman kötülerin , bayağıların eline ve kucağına atılmaya hazır bir histerik kadından başka bir şey değildir."

"Gramafon basli başına ,kendi namına bir medeni adamın zevk aletidır. Kimselere zararı yoktur. İnsanoğlunun küçücük, temiz arzularına baş eğen, onun zevkini düşünen bir alettir."

On üçüncü öykü Barometre. İki gündür sabahları sis değil ancak bulut da olmayan karanlık şehri bastırıyordu. Barometrede de durmadan düşüyordu. işte böyle bir günde biri Çavuş biri de ihtiyar Rum meyhaneci ile karşılaşır. Vitrindeki mankene bakarlar.

On dördüncü öykü İzmir'e. yaşlı kadın tavşanlarını satarak İzmir'e gidecek bilet parası bulmaya çalışır. İzmir'de torunları vardır. Bu da yazarımızın dikkatini çeker. daha sonra yürürken de canlı ve cansız kuzu satan birini görür. Acaba o da mı İzmir'e gidecektir?

"Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim. Gülenlere kızıyorum. Halbuki ben yaşamayı severim, delicesine! Öyle şeyler bana vız gelir ki günler boyunca. Düşmanlıklar, iftiralar, yalanlar, ekmek parama göz dikenler, gidip sevgilime beni yerenler, hepsini hepsini sevdiğim günler, saatler vardır. Bütün kinim yirmi dört saat sonra eski zaman havuzları gibi sakindir. Ama bugün yemişlere, çiçeklere bile düşmanım. Karanfil satan adam gülüyor. Ötede simitçi gülüyor. Benden başka hepsi mesut. Topunuzun Allah belasını versin!"

"Balonlarına hiç iğne batırılmayan insanlar da yaşıyor.
İşte, bütün balonlarına iğne batırılmış bir baloncu gözüyle sokaklardayım. Dün kendini beğenmiş sevgilimden, gece bir hiç için beni kıran arkadaşımdan, biraz önce evimden, akşamleyin cesareti, nikbinliği, aşkı, sabaha karşı bin türlü olmaz fikir, his, şaçma, delilik nöbetlerini kanımda uyuşuk uyuşuk döndüren içkiden, evin kapısından çıkar çıkmaz kendimden tiksinerek sokaklardayım."

"Balzac: ‘’Düşüncelerinde hiçbir kımıldama yoksa düşünceliler kendilerini düşüncesizlerden daha ileri sanmasınlar’’ der."

"Asalet insanlardan çoktan kalktı. Ama o tuhaf kelime ne tüccar evlerine, ne kasap, ne komisyoncu karılarına, ne lokantacı suratlarına, ne büyük apartmanlara, ne de büyük *r*spulara, büyük insanlara geçti. Asalet, ümitlerimize, hüzünlerimize, yalnız fakir insanların ümitlerine, facialarına gelip kondu. Onu ne okumuş suratlarında, ne kitaplarda, ne eşyada, ne de hareketlerde aramamalıyız beyhude."

On beşinci öykü Kış Akşamı, Maşa ve sandalye. Bu hikayede kış akşamı maşa ve insan bekleyen sandalyenin öyküsünü okuyoruz.

"İnsan bekleyen sandalyeyi masanın altına sürdüm. Sonra mangalın üstünde el bekleyen talihsiz maşayı külden çıkardım; mangalın kenarına yatırdım. Kar da, rüzgar da durmuştu. Köyün içinde ses seda yoktu. Gökyüzü kapkaranlıktı. Orada uzun, bitmez tükenmez bir kış gecesi durmuş dinleniyor, yeniden kar topluyordu. Önce pencereyi, sonra ağzımı açtım; kış gecesine sunturlu bir küfür, Kumkapılı bir Ermeni balıkçı küfrü salladım."

On altıncı öykü Bir Bahçe. İstanbul'da kaldığı bir otelin hayran olduğu bahçesini anlatır bu öyküsünde.

"Bir şehirde senelerce oturulur.Bıkılır.Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır.Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğiniz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.Birden kafanızı kaldırır, ben bu binanın, sırtında böyle insan büyüklüğünde heykeller taşıdığını bilmezdim, deyiverirsiniz."

On yedinci öykü ise Bir İlkbahar Hikayesi. yazar çocukken İç Anadolu Bölgesi'nde bahar aylarında yaşadığı bir anıyı anlatır.

"Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara göre bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir ylancı ilkbahardır. Ben bçyle bir yalanvı ilkbaharın hikayesini yazıyorum."


Yazar, ve ailesi, evin reisi babanın tayini dolayısıyla bir yaz sonu Anadolu'nun bir şehrine gelirler ve burada son derece sert ve uzun bir kış geçirirler. Bir sabah 'kırkikindi yağmurları'yla bütün karlar erir ve 'yalancı ilkbahar' gelir. Hastalanan yazar, kış mevsimi boyunca evin içinden dışarı çıkamadığı gibi neredeyse yatağa bağlıdır.Bir sabah, odasının içinden 'parlak bir kuş' geçtiğini görür. Dikkatle baktığında bunun aslında bir kuş değil, dışarıdan tutulan bir 'aynanın ışığı' olduğunu fark eder. Pencereye koşup baktığında ise; aynayı tutanın 16-17 yaşlarındaki komşularının kızı olduğunu görür. Ertesi gün, kendisi de aynı şekilde cevap verir ve bu durum 'masum bir aşk oyunu' halinde devam eder. Ancak, çok geçmeden babasının tayini başka bir yere çıkar. Eşyalar bir 'yaylı'ya yüklenir ve şehirden ayrılmak zorunda kalırlar. Yolda ağaçların arasından sızan güneşi gören yazar, geride bıraktığı sevgisini/sevgilisini hatırlar ve doyasıya ağlar.

"İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olamayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu... Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, Çingene, kuzu... Klasik ilkbaharların içinde hepsinin, hatta sülüğün bile yeri vardır. unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.
Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı biraz üzüntüyle duymamasına imkan yoktur. Eski çılgınlıklar nerede? Nerede o, birdenbire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır."

On sekizinci öykü Sakarya Balıkçısı. Eskiden Sakarya'da balıkçılık meslek değilmiş. Bir gün Muharrem o köyde balıkçılık yapmaya başlamış. İşte onun hikayesini okuyoruz.

"Oklama, cılpık, hösgün... Sakarya balıkları, isimleriyle beraber yendiği için lezzetlidir. Bu balıkların ince, gözle zor fark edilen kılçıkları vardır. İyi çiğnenirse mesele yok. Yutsan da ehemmiyeti yoktur a! Köylüler bu kılçığı hiç çıkarmadan yerler. o zaman balık pek lezzetlidir. Galiba balıkların lezzetleri de de bu kılçıklarda gizlidir. İnsana öyle gelir. Biz kasabalılarsa, çiğner durur, başparmağımızla şahadet parmağımız dudaklarımıza götürür, bir şeffaf, ince teli almaya çalışırız. Böyle olunca da balığın lezzeti kaybolur."

On dokuzuncu öykü Kestaneci Dostum. Yaşından küçük görünen Ahmet'in anası ölünce Salim Usta'nın yanında çıraklık yapmış. Daha sonra da askere gitmiş fakat ufak tefek ve yaşını da bilmiyormuş. Nüfus cüzdanında 24 yaşında olduğunu duyunca şaşırmış. Salim Usta'yı bulamayınca o da bir gün yolda kestaneci görmüş ve kestaneci olmaya karar vermiş. Tabi kestanelerini yerlere atıp ekmek teknesi mahvolana kadar. Yıllar sonra yazar onu tekrardan gördüğünde tutuklanmış adliyeye doğru gidiyormuş. Eroin işi yüzünden.

Yirminci öykü Söylendim Durdum. Şehrin iğrençliğinden, hayatın adilsizliğinden bahseder durur. yazarak rahatlar.

" Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere. Neredeler?"

Yirmi birinci öykü Ermeni Balıkçı ile Topal Martı. Bu öyküde ise bu iki karakterin arkadaşlığını okuyoruz. Martı öldüğünde Ermeni Balıkçı yakasına siyah matem takar. İnsanlık bazen içimizde var.

Ve son öykü de Sinağrit Baba'dır. Bu seferki kahramanımız bir balık. Kimin ağına takılacağını seçmek ister. Doğru kişinin ağına gitmek ister. Fakat dikkatsizlik onu hiç ummadığı bir ağın içinde bulur kendini.

Orhan Veli Kanık'ın Sait faik için yazdığı yazıyı okurken duygulandım. Bir kişi hakkında yazılarda en sevdiğim yazılar o kişiyi tanıyanların yazdıkları oluyor. tıpkı bu yazı gibi.

"Bence Sait Faik ne genç hikayecidir, ne ihtiyar. bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.
Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç bir yaş biçişimden,mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor."

3 /

Kitaptan 144 Alıntı

Murat Sezgin 
28 Mar 20:57 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler.

Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 41 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 41 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Murat Sezgin 
 29 Mar 16:28 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Balzac
Düşüncelerinde hiçbir kımıldama yoksa düşünceliler kendilerini düşüncesizlerden daha ileri sanmasınlar.

Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 79 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 79 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Murat Sezgin 
29 Mar 14:49 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

Yeni hisleri, yeni düşünceleri, yeni kitapları arayıp bulmalıydım.

Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 63 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 63 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları)
Celal Uslu 
22 May 02:43 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bir Sarhoşluk
Doğru, benim bir sevdiğim kız vardı. Ama benim sevmeye hakkım yoktu. Çünkü ben anasının gözü bir adamım. Ben azizim, ben, ben... Serseri bir adamım. Ben sarhoş olurum.

Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 54)Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 54)
Fatma Nur DOĞAN 
 20 Haz 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Puan vermedi

-Sen ne olacaksın büyüyünce?
-Ben mi? dedi.
...
-Ben, dedi, boyacı olacağım.
-Ne boyacısı?
-Kundura boyacısı.
-Neden kundura boyacısı?
-Ya ne olayım?
-Doktor ol, dedim.
-Olmam, dedi.
-Neden?
-Olmam işte.
-Neden ama?
-Doktoru sevmem ki.
-Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu?
-Tabii sevmem, dedi. Annem hasta oldu. Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık. Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
-Ama annen iyileşti.
-Annem iyileşti ama paramız gitti. İki gün yemek yemedim ben.
...
("Plajdaki Ayna" adlı hikayesinden)

Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 17 - YKY)Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 17 - YKY)
elif 
 12 Mar 14:39 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Hani bazı insanlar vardır, iyilik edersin. Bir edersin, iki edersin, üç edersin. Sonra edemeyecek hale gelirsin de elinden bir şey yapmak gelmez. O zaman bir de bakarsın ki karşındaki sana düşman kesilmiştir. Hepimiz öyleyiz işte. Bütün iyilikleri, bütün dostlukları, tulumba gibi emeriz. Sonra dostluklar, iyilikler de kuyular misali kurur.

Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 118)Mahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık (Sayfa 118)
Burcu karakoç 
23 Nis 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitaplar, bir zaman bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler. Hayır, şimdi insanları kitapların öğrettiği şekilde sevmiyorum.

Mahalle Kahvesi, Sait Faik AbasıyanıkMahalle Kahvesi, Sait Faik Abasıyanık

Kitapla ilgili 1 Haber

İşte, Feridun Andaç’a göre gençlerin okuması gereken 10 kitap!
İşte, Feridun Andaç’a göre gençlerin okuması gereken 10 kitap! Edebiyatımızın usta ismi Feridun Andaç, “İlkgençlik çağında birinin iki şeye ihtiyacı var: iyi kitap/yazar ve sinema. Onu duygu yolculuğuna çıkarıp gezindirebilecek ve düşüncelere salacak kitaplar ve filmlerle buluşması, o yaş döneminde bunları okuyup izlemesi eminim ki yaşama çizgisinin belirlenmesinde etkileyici olacaktır.” diyor. Aşağıda, Edebiyat Haber okurları için seçtiği on kitabı bulabilirsiniz.