Adı:
Mahalle Kahvesi
Baskı tarihi:
Ekim 2012
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053607182
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Mahalle Kahvesi
Mahalle Kahvesi
"(!) Mahalle çocuğu, Sait'in hikâyelerinde bir iki tane değildir; birçoktur. Bunu, onun bu yaşa kadar değişmemiş mizacına veriyorum. Bence Sait Faik ne genç hikâyecidir, ne ihtiyar. Bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.

Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir
söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç
bir yaş biçişimden, mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor.
-Orhan Veli Yaprak-, 1 Şubat 1950
Siz hiç kahveye gittiniz mi ? Ben gittim, hem de çok gittim. Lisedeyken gittim, üniversitedeyken gittim, üniversiteden mezun olunca gittim. Şimdi gider miyim gitmem. Yahu şehirde kahveye mi gidilir, şehirde starbucksa gidilir. Oraya da ben gitmem. Köyde olsam ama öfff, kahveden çıkmam. Sabahtan akşama kadar kahvenin başını beklerim. Çay içerim, cigara içerim, Süleyman Dayım ile bu yıl ektiği mahsul üzerine muhabbet ederim, Halil Amcama uzaktaki oğlunu sorarım, Hasan dedemin ihtiyarlıktan çektiklerini dinlerim, masayı tamamlarsam iskambil oynarım, canım isterse falıma bakarım, bulmaca çözerim, gazete okurum hiçbir şey yapmazsam oturur hülyalara dalarım be.. Kahvede hiç yapılacak iş biter mi?

Kahvelerde insanlar gibidir, mevsimlerden etkilenirler, yazları başka kışları başkadır. Yazları ben pek sevmem, insanlar hep yorgun olurlar, işlerden konuşurlar. Kışın öyle mi ama ne iş vardır ne güç. Herkes kahveye gelir. İş güç derdi yoktur. Bu dert olmadı mı da değmeyin keyfimize. Dışarıda lapa lapa kar yağar. Kahvenin ortasında kocaman bir soba yanar. Sobaki ne soba, kocaman böyle. Kahveci Topal Hasan kocaman bir kütük getirir içine atar. Gümbür gümbür yanar, kıpkırmızı kesilir. Millet sobaya sarılır, ohh sıcacık. Dışarıda her yer buz kesmişken sobanın dibinde olmak gibi var mı be.

Ben tüm kış sobanın hemen yanına otururum, sıcak gibisi var mı be, kemiklerim ısınsın biraz. Oturur çayımı içer, muhabbeti dinler, etrafı seyrederim. Bazısı hiddetli muhabbete dalar, bazısı uyuklar, bazısı derini hülyalara dalar, bazısı iskambil oynar, bazısı televizyon seyreder ben sadece onları seyrederim. Birisi daha göründü buğulu camların ardından. Üstünü silkiyor. Külahını çıkardı, kapıyı açtı içeri girdi. Hasan Dede’ymiş. Ulan be, bu adam da hem ihtiyarlıktan şikayet eder hem karda kışta o kadar yolu teper kahveye gelir. Kim bilir yolda kaç kere düşüp şaşmıştır. Senin evinde soba yok mu be, otursana başında sıcacık, ne işin var bu karda. Her Allah ‘ın günü buradasın. Nene ne yapacak kendi başına evde. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir ferahlama. Yine geldim, başardım, ısınmayı hak ettim, biz eski toprağız pabuç bırakır mıyız ifadesi. Daha sobaya beş metre varken uzattı titreyen ellerini. Gözlükleri de girer girmez buğulandı. Çek bakalım Hasan Dede bir sandalye sobanın başına. Hasan Dedeme bir çay benden.

İşte bu da bir hikaye tadında inceleme. Kahvelerin sıcaklığını, samimiyetini, Sait Faik’in eserinin ismini niye Mahalle Kahvesi koyduğuna dair bir öngörü. Hikayenin sonunun merak ediyorsanız; bir dönem çok kar yağdı belki yarım metre belki daha da fazla. Hasan Dede üç gün kahveye gelmedi, dördüncü gün ölüm haberini aldık, diyebilirim çok başka finallerde yazabilirim. Hem insan da öldürmek istemiyorum hikayelerim de, onlar gerçekten yaşayıp ölmüş gibi hissediyorum (Sait Faik). Buradaki konumuz Sait Faik ve hikayeleri, hikayelerine seçtiği isimler. Kendi hayatını anlatıp kitabın ismini Lüzumsuz Adam koyması. Doğayı ve adayı anlattığı kitabını ismini Son Kuşlar koyması, hatta orada bir cümlesi vardır Faik’in; biz yaşadık, gördük. Ah be çocuklar en çok sizin için üzülüyorum, siz ne göreceksiniz, diye. Neredeyse her cümlesinden ölüm ve yalnızlık akan, kendinin de son kitabı olduğunu bildiği Alemdağ’da Var Bir Yılan. Samimiyeti, sıcaklığı, güzel insanları anlattığı Mahalle Kahvesi.

Ah be Faik seni ne zaman anlatmaya kalksam içim burkuluyor, ciğerim yanıyor. Ne güzel şeyler yazmışsın yine. Kahvedeki gözlemlerin, polislerin evine gelip “o kestaneci çocuğu kurtaralım, adam olsun, okusun,” dedikleri Kestaneci Dostum , benim en çok sevdiğim hikayelerinden biri olan Plajdaki Ayna, Karanfiller ve Domates Suyu, aslını kaybedip tekrar yazdığın Ermeni Balıkçı ve Topal Martı, Sinağrit Baba… Daha neler neler.. Her kitabın ayrı bir tat, her kitabın her hikayen bambaşka bir dünya.

Ulan be Sait, bunları nasıl gördün, nasıl duydun, nasıl yazdın? Nerelere gittin nereleri gördün, kimler sana neler yaşattı? Bilmiyorum belki de bir yerlerden yazdıklarımı görüyorsundur, okuyorsundur. Senden ilham alan, senin büyüklüğün gören, yaşadıklarını hisseden insanlarda var yeryüzünde. Belki üzülüyorsundur belki seviniyorsundur. Kim ne kadar bilir seni, ne kadar insan, ne kadar derin bir insan olduğunu. Yalnız şunu bilki o kısacık ömründe öleceğini bile bile yazdığın; yalnızlık, hüzün kokan hikayelerini birileri senden yüzyıl sonra okuyor, tekrar tekrar okuyor, hikayelerin arkasındaki o Sait Faik’i görüyor senden ilham alarak hikayeler yazmaya çalışıyor.

En derin saygı ve en içten sevgilerimle…
Uzun zaman olmuştu Sait Faik okumayalı. Sait Faik'i çok seven bir arkadaşım var ve en çok sevdiği kitabı da bu. Özellikle bu kitabı seçmemin sebebi de bu arkadaşım oldu. Kitabı okurken arkadaşımı düşündüm, hatırladım sık sık, neden çok sevdiğini anladım kitabı, çünkü o da bir çok hikâyede üzerinden geçen nice seneye rağmen muzipliği, orijinalliği eskimemiş anlatıcımız yani Sait Faik kadar gerçekti, onun gibiydi işte, hayata o da öyle muzipçe bakıyordu, gülüyordu bir başkasının insanca debelenişlerine.

Kitap basılalı 67 sene olmuş. Bütün sokaklarıyla İstanbul eskimiş, yeni ahalisinin ucu bucağı görünmüyor, ve her gün birileri ölüyor, tekinsizlik hissi göklere dek ulaştı, geleceğimizden emin değiliz gibi hiç birimiz ve ama, işte, bu sayfalardan gözlerimize, ellerimize dökülen bunca satır ve kısık gözlerle bir adada hiç tanımadığı arkadaşının evine gitmeyi özleyen o Sait Faik aynı, değişmemiş, ve 67 sene sonra bile, kimi yerlerde gözlerim ıslanarak okurken, aynı şeyi düşünüyordum; insana, insanın yarasına, muzipliğine, kaybetmişliğine, ya da hülyâlarına böyle bakarken, böyle anlayışla ve sevecen bakarken, ve tramvay üzerinden geçsin diye raylara bağlanan bir fare için canını dişine takarak koşturan Sait Faik, bir müddet sonra çocuklara küfrederek hayvanı bırakırken kendi kaderine- ve yine son hikâyesinde insana son kez aldanan bir mağrur balığın hayatına bizi tanık ederken de, edebiyatın, seneler ne denli geçmiş olursa olsun, bir türlü kaybolmayan, eskimeyen bir damardan çağlıyor sesi ve bize de eskimeyen, solmayan, tadı bir türlü kaybolmayan bu akışa kendimizi bırakmak kalıyor. Çünkü, hakikaten de, bizim gibi, zayıfların, edebiyata sığınmışların başka çaresi yok. Sesi büyük büyük çıkanlardan değiliz hiç birimiz, çünkü sesi kısık, ve hikâyelerden birindeki o kambur gibiyiz, ya da otuz sene öncesi aşık olduğu kızı düşleyen o masum, ve kitabı yazarken artık yaşlanmaya başlamış Sait Faik gibi, kelimelerle dönüyor başımız. Bu ülkede, bu şehirlerde güvende miyiz artık, bir gün bir bombanın ya da kurşunun masum bedenimize neler yapabileceğini hayâl edemesek de akıl edebiliyoruz ve artık hiç bir şey bize imkânsız görünmüyor. Hayatımız boyunca hep beraber, elimizden geldiğince yaşamaya çalıştık hepimiz ve sevdiklerimizin arasına nice buram buram edebiyat kokan hayâli ama yine de gerçek arkadaşlar eklediksek de aynen Zeze gibi, Âdli gibi, Tsukuru gibi, ya da Gabriel gibi, ömür de geçti artık ve edebiyat bile hayatın ürkütücülüğünü yok edemiyor, çünkü her yanımızda hayâl edemeyen, edebiyat okumamış insanlar var, edebiyat kitaplarının tadını bilmeyen ve bir kitabın kokusunu hatıraya dönüştürememiş insanlar var, hayat sanki bir emirmiş gibi, klişelerle yaşayan ve buna hayat diyen insanlar var ve hepsi ölümüne öfkeliler ve hepimize haykırıyorlar. Oysa bizler, yani biz edebiyatı sevenler, yani biz edebiyata, kitaplara tutunup onlara gömülenler ve orada soluk alıp verenler, biz hakikaten başkalarının öfke ve nefretinin, haklı ya da haksız davasının kurbanları, hepimiz, olsak olsak bir cılız ama hakkaniyetli bir sesiz, ve bu insanlardan tek bir tanesi tek bir kez Sait Faik okumuş olsaydı elbet, bir kez olsun, başka türlü bakması için binbir sebebi olacaktı hayata her birinin, ama okumadı hiç biri, ve Sait Faik'in insan ve hayat sevgisi dolu sesi sadece bizim dünyalarımızda yankılanıp duruyor o yüzden. Sait Faik'in her hikâyesinde baktığı o insanlar şu anda yok dünyada, belki o muzip çocuk yaşıyordur kimbilir, ama diğerleri, hepsi ölüp gittiler; ama kalemi öylesine incelikli güzel anlatıyor ki sanki hepsi buradaydı okurken, ve bütün o güleçliğiyle, huysuzluğuyla insanlar, yokuşlardan aşağı ya da bir sandalda beklerken ümitle, veya çok eski bir zamanın kaygısıyla hatırlarken çok eskiden sevilmiş birini, gerçekten de sayfalarda canlanarak bize birbirine benzemeyen nice isim, görünüş ve sıfat altında o aynı, büyük damarın içinden hayatın çağlayarak aktığını haber veriyor. Edebiyat hayattır derken, bir abartı olamazdı bu, ve değil de zaten. İyileşmek için edebiyat gerek derken, asla abartmıyoruz ki hiçbirimiz, çünkü gerçekten edebiyat iyileştirir insanı, yaşadığımız ve artık günlük hayatımızın parçası olan bütün zulümlerin içerisinde direnmemizi ve ümit etmemizi sağlayarak edebiyat iyileştirmiyor mu bizleri? Yoksa şu an oturmuş yağmurun camlara vuruşunu dinleyerek bunları yazarken ben, yoksa ben kendi kendimi mi iyileştirmeye çalışıyorum bunca zamandır? Hastayım çünkü nicedir ve kırk beş yıllık hayatıma bir merhem gibi geliyor edebiyat, iyileştiriyor beni; edebiyat çünkü iyileştirir ve çünkü edebiyat gerçekten de hayattır. O yüzden, bu hayat dolu damardan kana kana içmek ve iyileşmek için, gecikmeden, Sait Faik'in bu yıllanmış ama zerre eskimemiş davetine mutlaka icabet etmeli..
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (15.429 Oy)19.194 beğeni43.789 okunma3.059 alıntı184.692 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.623 Oy)8.899 beğeni28.971 okunma864 alıntı140.889 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (9.364 Oy)9.329 beğeni25.917 okunma1.862 alıntı119.976 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.792 Oy)13.518 beğeni34.837 okunma3.465 alıntı147.407 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.514 Oy)8.110 beğeni23.001 okunma854 alıntı90.786 gösterim
  • Şeker Portakalı
    9.0/10 (7.627 Oy)9.128 beğeni25.564 okunma1.594 alıntı128.284 gösterim
  • Kuyucaklı Yusuf
    8.5/10 (5.033 Oy)5.447 beğeni17.490 okunma1.020 alıntı60.758 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.962 Oy)8.932 beğeni26.550 okunma2.713 alıntı115.968 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.706 Oy)5.807 beğeni19.847 okunma845 alıntı102.222 gösterim
  • İçimizdeki Şeytan
    8.6/10 (4.036 Oy)4.372 beğeni12.816 okunma2.446 alıntı71.132 gösterim
“Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim. Gülenlere kızıyorum. Halbuki ben yaşamayı severim, delicesine! Öyle şeyler bana vız gelir ki günler boyunca. Düşmanlıklar, iftiralar, yalanlar, ekmek parama göz dikenler, gidip sevgilime beni yerenler, hepsini hepsini sevdiğim günler, saatler vardır. Bütün kinim yirmi dört saat sonra eski zaman havuzları gibi sakindir. Ama bugün yemişlere, çiçeklere bile düşmanım. Karanfil satan adam gülüyor. Ötede simitçi gülüyor. Benden başka hepsi mesut. Topunuzun Allah belasını versin!” (Sayfa 78-İzmir’e)

Sait Faik’in hikayelerindeki karakterler, durumlar, akıldan geçip dile gelmeyenler, gözlemler okuyanı o kadar içine çekiyor ki. Evet kendisi zaten bir gözlem adamı, tahlil kalemi. Kendine özgü anlatımıyla birey için yazarak, toplumu izlettiriyor. Çok uzun yıllardır okumuyordum kendisini. En son nerede kaldık derseniz, okul yılları diyeceğim. Etkinlikler böyle güzel yazarları, kitapları okumak hatırlamak için hoş bir vesile oluyor. Yasemin A. hanıma ve İbrahim (Sisifos) beye çok teşekkürler.

22 tane birbirinden çarpıcı hikayelerin olduğu “Mahalle Kahvesi” sade bir dille yazılmış, halktan her an her yerde rastlayabileceğiniz yurdum insanlarının olduğu, kulak kabartıp dinlediğinizde günlük olağan konuşmalarına, dertlerine, hüzünlerine, tebessümlerine, umutsuzluklarına tanık olursunuz. Sait Faik’in değindiği yaşamlar, kahramanları sıradan, çok ilgi çekmeyecek gibidir. Okurken hikaye nerede başladı, nerede bitti hissini de yaşarsınız biraz. “Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal” hikayesinde sinema önünde gördüğü hastalıklı bir garibanı konu etmiştir. “Plajdaki Ayna” da, yine toplumun dram yükünü sırtlanmış temizlikçi bir kadını anlatır. “Kınalıada’da Bir Ev” de hoşlandığı kızın, yaşam şartlarının asgariliğini hayal kurarak gözümüzde canlandırır.

Ben hikayelerde dolanırken, anlatılan olayları da gördüm, kişilerin yüzlerine de baktım. O sandalyede oturdum, o çayı içtim, denizi seyrettim, baharın kokusunu ciğerlerime doldurdum, martının uçuşunu izledim. Onların yakınındaymışım gibi bir hisle okudum, görselleştirdim. En beğendiğim hikayeler “Doktor oldu ama adam olmadı” diye oğullarını anlattığı Müvezziin’in (gazete dağıtıcısı), Kör Mustafa’nın içe dokunan Karanfiller ve Domates Suyu’nu, Kız kardeşinin kötü yola sürüklenmesine neden olan gencin mahalleye dönüşünü anlatan ve kitaba ismine veren Mahalle Kahvesi, Bilmem Neden Böyle Yapıyorum, Gramofon ve Yazı Makinesi, İzmir’e, Bir İlkbahar Hikayesi, Söylendim Durdum, Ermeni Balıkçı ile Topal Martı oldu.

Sait Faik’le tekrar buluşmak, Onu hatırlamak güzeldi. İnsanı saran hikayeler okumak, bulmak gerçekten zor biraz. Böyle önemli kalemleri aradan geçen zaman ne kadar olursa olsun yad etmeli diye düşünüyorum. Ve Onun en çok sevdiğim şu cümleleriyle yazıyı bitiriyorum;

“Hikayelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalalaşırım.”

İyi ki yazmışsın üstad. Beğenip beğenmediğime gelince bunu bir kere daha düşünmem lazım :)

Herkese Sait Faik’li okumalar dilerim.
Kitabı bitirince Öykü nedir diye şöyle bir düşündüm...
İçimdeki ses hemen şu cevabı yapıştırdı.Öykü budur diye...
Yıllar önce okumuştum Mahalle Kahvesini.Günlerdir öykü okuma derdine düşmüş yüreğime ,su serpecek farklı bir kaç öykü kitabını denedim.Ama olmadı.Her birinin içinde onlarca öykü vardı belki ama,hiç birinin içinde benim öyküm yoktu.Bu çıkmazdan nasıl kurtulurum diye düşündüm,düşündüm,düşündüm...
Ve yüreğimi Sait Faik'in ellerine bıraktım.
Peki içimdeki o sese öykü budur dedirten neydi ?
Sait Faik Mahalle Kahvesindeki öylülerinde,alalade insanları,sıradan bir kahveci çırağını,hasta bir işsizi,yaşlı nur yüzlü bir hallacı...kendi benliğinde yaşatıp,onları kendisiymiş gibi o kadar güzel anlatır ki şaşırır kalırsınız.İstanbul'dan,Deniz'den,Burgazada'dan ve tabiattan bahsederken, karşısında muma dönmüş bir aşık edası geçekten büyüleyicidir.Çok doğaldır yazarken.Afili laflar ,uyduruk betimlemeler onun harcı değildir.Toplumsal sorunlar karşısında dertlenip, kimseye isyan etmeden içine dönüp kendisni hırpalar ama hiçbir zaman yaşama sevincini kaybetmez.Öykülerindeki her kahraman kendisi gibidir,kendidir hatta.Hoşlandığı bir kızı bile öykülerinde kendi dünyasına yakın bir kalıba sıkıştırır.Babasının vefalı müvezzi(gazate dağıtıcısı) oğludur o.Bazen bir balıkçı,bazen balıkçı ile derleşen martı,bazen de balıktır denizde...
Bir yıl sonra tekrar okumak için sözleştim kendisiyle.
Öykü severleri öykü tadında bir gün yaşamak için Mahalle kahvesine davet ediyorum.
Kitap o kadar güzel ki anlatamam size yazarın kalemine , düşünce tarzina bir kez daha hayran kaldım. Kısacık öykülerin den koskoca anlamlar çıkan surukleyici, muhteşem bir eser kitabın genelinde sebep, sonuç ilişkisi yok. Genelde yazarın izlenimlerinden yola çıkarak davranışlarla ilgili bi kaç öykü mevcut kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.....
Sait Faik’le tanışmamız bu kitapla başladı, ama biz bu tanışmayı burada bırakmayı düşünmüyoruz. Tanışmakta geç kalmışız zaten burda noktalayamayız.
Kitap 22 öyküden oluşuyor. Son olarakta Orhan Velinin Sait Faik için yazmış olduğu yazısıyla sona eriyor.
Yazarın anlatım tarzı kendine has yorumları gerçekten insanın içine işliyor. Çok samimi ve içten. Öyküde kahramanlarımız hep halk arasından seçilmiş. Sait Faik sıradan insanlarımızı kendi gözlemleriyle aktarmış. Sizi güldüren şeyler olduğu gibi sanki kahramanları tanıyormuşsunuz karşılıklı sohbet ediyormuşsunuz gibi bulabilirsiniz kendinizi. Sait Faik gerçekten tam bir mahalle çocuğu.
Sait Faikle alakalı olumsuz eleştiriler görmüştüm. Bunlar sizde önyargıya sebep olmasın sonuçta okumadan karar veremezsiniz. Ben Sait Faiki sevenlerden oldum, bazen anlamakta zorlandığım yerler olmadı değil ama bu durum bir yazar için bence ön yargı oluşturmamalı.
Yaşama sevincini ruhunuzda hissetmeye hazır olun efendim.
Keyifli okumalar.
Neden sait faik okumaya bu kadar geç başladım bilmiyorum! İçerisinde ki öyküler o kadar güzel işlenmiş ki hepsini bir anda okuyup bitirmek yerine daha iyi pekiştirerek, içime sindirerek okumayı tercih ettim. Okudukça etrafımdaki herşeyi bir sorgulama,üzerine düşünme isteğine kapıldım. Mesela bir evin çatısı, bir sokak lambası,bir ağaç hatta bir çiçek bu küçük ayrıntılar daha da anlam kazanmaya başladı gözümde.

Sait faik kitabında alaycı diyebileceğimiz bir üslup kullanmış ama bu kötü anlamda değil aksine dahada gerçek, daha da anlamlı kılmış öyküleri. Sait faik gerçekten muhteşem bir yazar diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. Kesinlikle bir kitabından başlamalısınız.
Sait Faik okuduktan sonra caddeye, sokağa çıkıp insanları incelemek geliyor içinizden. Bulmak istiyorsunuz Sait Faik'in karakterlerini. Zaman değişse de değişmeyen bu insanları rahatlıkla bulabilirsiniz emin olun. Ama onun kaleminden dökülenler, gördüklerimizden bile daha gerçekçi canlanıyor zihnimizde.
"Kalabalık bir caddenin oldukça sevimsiz bir kahvesine akşamları çıkıyor, camın önündeki masaların hemen arkasındaki yere oturup kalıyorum. Saatlerce gelip geçenleri seyrediyorum. Sıkılmıyor muyum? Aksine eğleniyorum" sözleriyle kendisini bir nevi özetlemiş, "Ben Neden Böyle Yapıyorum" adlı hikayesinde Sait Faik Abasıyanık.
Herkesin okuması, bilmesi gereken bir yazar. Kendisinin ve eserlerinin değerinden bahsetmek, benim haddim değil zaten. Orhan Veli Kanık da demiş: "Güçtür çünkü Sait hakkında konuşmak"...
HAYRET, DÜNYA NASIL DÖNÜYOR HÂLÂ!
https://www.youtube.com/watch?v=03PnIqikF94
Hayret, Dünya nasıl dönüyor hâlâ Sait Faik'i kaybettikten sonra? Hikâyeleriyle...

Aslında Sait Faik'i tanımlamak çok zordur. Bir kaç cümle ile onu sevecen bir tavır haline soksak da, kendisini tam analiz etmek imkansız gibi bir şeydir. Güçlü bir hikâyeciliği, inandırıcı bir tahayyüllüğü, son derece etkili bir betimlemeyi yapması, onun en büyük özelliklerindendir. Mesela, Sait Faik demek insan demek deyiversek, kısa ve öz, hakikate uygun bir anlatım olur. Yani diyeceğim şu ki, '' Ben görmeden severim bahçeleri, insanları, evleri.'' gibi bir düşüncede olan insanı ben nasıl yorumlayabilirim? Ancak ve ancak hikâyelerini okuyarak bu gerçekleşebilir.

Yine yazmış, bir güzel hikâye daha mahalle çocuğu. Orhan Veli demiyor muydu ona, kırkını aşmış bir mahalle çocuğu diye? Sait Faik süslü püslü kelimelerle yormaz adamı yahu! Eserine Mahalle Kahvesi der, geçer. Ne olacaktı başka? Sevmez o parıltılı, cicim canım ortamları. Ona açacaksın bir eski masa, koyacaksın karşısına bir Orhan Veli, tabii ortada bir ufak rakı veya neyse işte o olacak. Sonra diyecek Sait, hadi bakalım Orhan, bir dörtlük söyleyiver. Ve Orhan çıkarıverir eski, sararmış bir kağıdı. Yeni yazmıştır besbelli. Hemencecik okur, bekletmez:

İmkansız şey
Şiir yazmak,
Aşıksan eğer;
Ve yazmamak,
Aylardan nisansa.

Sonra susulur, belki eski bir sobadan cızırtı sesleri gelir, belki kapının önünde ayaz yemiş bir köpeğin boğuk havlaması duyulur. Durur iki dost, düşünürler, neyi, kimi? Ve Sait Faik son yudumunu alıp ayağa kalkar. Nereye gider bu adam peki? Yazmaya.

Ben aslında incelemeleri direkt eser üzerinden yapsam da, bazen böyle değerli şahsiyetler kişilikleri ile ön plâna çıkar. İnsan her seferinde mi aynı tadı tadar? Sait Faik o kadar iyi kalpli bir insan ki, bunu herkes çok rahat bilebilir. Yeter ki bir sayfasına dalıp gidilsin. Ama herkese hitap da etmeyebilir. Zordur kendisi çünkü, nazik bir hayatı benimsemiş olanlar, onu nasıl idrak edebilir ki? Fakat o herkese, her açıdan da bakabilir. Çünkü onun mesleği insan ruhu çözümlemesi üzerinedir. Mesela o, sevincin hâlini bir genç kızın giydiği iskarpin ayakkabılarına oturmuş narin ayaklarının duruşunu söyleyerek açıklayabilir. Veyahut da şöyle bir konuşma yapar ki hayretler içinde kalırsın:

''Bu boş sandalye birdenbire doluvermeli. Kim gelip oturmalı? Hiç kimseyi istemiyorum. Ama sandalye... Bir insan bekler gibi duran sandalye? Onu yapan sandalyeci yaman adammış doğrusu. Sandalyeye insan bekletmesini bilmiş.''
Bu nasıl bir cümle, bu nasıl bir izâh? Yav arkadaş, sandalye ile bir insanın irtibatı nasıl bu kadar güzel kurulabilir? Ama Sait Faik bence baktığı yerlere kalbiyle bakıyor, gözleriyle değil. Sandalyeden bir insan portresi çıkması, hikâyelerinin ana kaynağı değil midir?

Sait Faik... Sevginin adamı, yazının ve hikâyeciliğin erbabı. Çoğu zaman insanlardan uzak durup yalnızlığı seçmiş bir adam. Eserlerinin içindeki karakterleriyle de her zaman kalabalıklar içinde hüküm sürmüş bir kişilik. O, milyonların içinde, milyonları izleyen ve bunu bir kamera gibi sayfalara geçiren adam. Yoo, kamera hoş olmaz. Kamera içi boştur, ruhu yoktur. Oysa o gerçek görüntüler gözlerden geçip, kalpte harmanlanarak yazıya dökülürdü. Yüreğinde çiçekler açmış bir çocuğu nasıl özene bezene anlatıyorsa, yaşlı veya ölmek üzere bir insanı da öyle güzellikte anlatırdı. Demin, bir saniye önce gülerken yüzünde çıkan, o tuhaf çizgiler nereye kayboldu şimdi, diyen bir kişiydi O. İşte, o çizgiyi tamamıyla gören bir insan vardı. O kişi Sait Faik Abasıyanık'tı.

Darüşşafaka Cemiyetine yaptığı hizmetlerle gönlümüzde taht kurmuş, büyük insan hikâyeci Sait Faik'i saygı ve minnetle anıyorum.
Yazarın siroz hastası olduğu ve tedavi amacıyla gittiği Fransa'da yazdığı hikayeler.İstanbul hayatı, İstanbul insanları ve hayatlarının anlatıldığı bir kitap.Yazıldığı döneme ışık tutan bir kitap.Keyifli okumalar.
Geçmişe dönme şansınız olsaydı hangi yazar(lar)la tanışmak, şöyle karşılıklı oturup uzun uzadıya keyifli bir sohbeti paylaşmak isterdiniz? Sizi bilemeyeceğim ama benim bu konuda listem epeyce kalabalık ve şüphesiz ki sevgili Sait Faik de bu listenin en başlarına yer alan isimlerden biri. Zamanın uçsuz bucaksız nehrinde kendimi akıntıya bırakıp bir zamanların Burgazada’sında bulsam kim bilir Sait Faik’le ada sokaklarını arşınlar, onun gözünden bakıp köşede kıvrılmış bir köpeğin hikâyesinden vapurun düdüğüne, dalgaların sesinden bir martının çığlığına yahut bunca kalabalığın içinde fark edemediklerimin hikâyesine tanıklık etme olanağı bulurdum. Kim bilir belki de adanın denizi gören bir tepesine bağdaş kurar, önümüze iki kağıt çekerdik. Birde kalemlerimizin ucunu yonttuk muydu değmeyin özgür kalan sözcüklerimizin şölenine…

Ben iki sözcük çiziktirip yazdıklarımın üstünü karalardım eminim. Çünkü yanımdaki ustanın kaleminin ağırlığının altında boynu bükük kalırdı sözcüklerimin. Zaten ne haddime! Ben olsa olsa bir okur olmaktan öteye gidemezdim bağdaş kurduğum tepeciğin üzerinde. Saatler saatleri kovalar, büyük usta ise görünenin ötesinde görünmeyenin hikâyesini yazıya dökerdi kim bilir. Sonra yazdığı hikâyeyi elime tutuşturup eklerdi belki de “İşte bu yüzden hikâye yazarım. İşte bu merak yüzünden hikâyeci geçinirim. Hikâyelerimi beğenmeler üzülürüm. Beğenmezler kızarım. Kendim beğenirim, budalalaşırım. Beğenmem canım yemek istemez,” diye. Kuşkusuz ben beğenirdim hikâyelerini de kızacağından korkar ne desem bilemezdim. İyisi mi hikâyenin nasıl olduğu kararını büyük ustanın kendisine, bu tatlı kurguyu da burada tadında bırakıp Mahalle Kahvesi’nin önüne iki sandalye çekelim, kitabımıza dönelim. “Usta, bize iki çay! Az biraz Sait Faik’ten öyküler üzerine sohbet edeceğiz.”

Mahalle Kahvesi, 22 öykü ve Orhan Veli’nin 1 Şubat 1950 tarihinde Yaprak Dergisi’nde yayımlanmış Sait Faik’e dair düşüncelerini kaleme aldığı 1 ekten oluşan öykü türünde bir eser. Bir öykü, bir öykü daha diyerek bir solukta okuyup bitireceğiniz, ama tadı da damağınızda kalacak Mahalle Kahvesi eserinde, sevgili Sait Faik yine günlük hayatın içindeki fark ettiğimiz, edemediğimiz insanların hikâyelerini kendine has üslubuyla okuruna aktarıyor. Bu kitapta özellikle dikkat çeken en önemli noktalardan biri öykülerinde kaleme aldığı karakterleri belli kesimlerden ( yoksul, hayat telaşı içinde koşuşturup duran vb.) seçmiş olmasıdır. Her bir öyküsüne konu ettiği insanlar aslında Sait Faik’in kendini en çok hangi muhitin içinde bulduğu, kimlere daha yakınlık duyduğu konusunda bizlere birer ipucu niteliği taşımaktadır.

Yine keyifle okunmuş, her bir satırı sevilmiş bu güzel esere ve nice kıymetli Sait Faik eserine kitaplığınızda mutlaka yer açmanızı, kendinizi büyük ustanın kaleminden akan edebiyat nehrinin akışına bırakmanızı tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun :)
"Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı biraz üzüntüyle duymamasına imkan yoktur. Eski çılgınlıklar nerede? Nerede o, birdenbire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı,bir yazı yüzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kızı altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır."
-Sen ne olacaksın büyüyünce ?
-Ben mi ? dedi.
-Ben, dedi, boyacı olacağım.
-Ne boyacısı ?
-Kundura boyacısı.
-Neden kundura boyacısı ?
-Ya ne olayım ?
-Doktor ol, dedim.
-Olmam, dedi.
-Neden ?
-Olmam işte.
-Neden ama ?
-Doktoru sevmem ki.
-Olur mu ya? Bak, dedim. Doktor sevilmez olur mu ?
-Tabii sevmem, dedi.
Annem hasta oldu.
Evimize geldi. Kumbaramızı kırdık.
Bütün yirmi beşlikleri ona verdik. Sonra çeyrekler kaldı. Onlarla da reçeteyi yaptırdık. O da zorlan.
-Ama annen iyileşti.
-Annem iyileşti ama paramız gitti.
İki gün yemek yemedim ben.
•••
Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 41 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Hani bazı çocuklar ısrarla bir fena hareketi yapmadıklarını iddia ederler. Hakikatten de yapmamışlardır. Ama yapmış gibi bir halleri de vardır. Yapmamamış insanların tabiiliğini bir türlü alamazlar. İşte ben o çocuklardan biri gibiydim.
Düşüncelerinde hiçbir kımıldama yoksa düşünceliler kendilerini düşüncesizlerden daha ileri sanmasınlar.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 79 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere? Neredeler? Bu şehirde düşünülemez. Düşünmek iyi değil, sıhhate muzurdur. 
Yeni hisleri, yeni düşünceleri, yeni kitapları arayıp bulmalıydım.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 63 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mahalle Kahvesi
Baskı tarihi:
Ekim 2012
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786053607182
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Mahalle Kahvesi
Mahalle Kahvesi
"(!) Mahalle çocuğu, Sait'in hikâyelerinde bir iki tane değildir; birçoktur. Bunu, onun bu yaşa kadar değişmemiş mizacına veriyorum. Bence Sait Faik ne genç hikâyecidir, ne ihtiyar. Bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.

Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir
söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç
bir yaş biçişimden, mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor.
-Orhan Veli Yaprak-, 1 Şubat 1950

Kitabı okuyanlar 867 okur

  • Betül Yüce
  • Şeyma Uysal
  • sevgilikavun
  • Melike Yıldırım
  • Hakkı Ateş
  • Drkitapsever
  • Betül Yılmaz
  • Ayşe Ahi
  • Fatih Erkan
  • Bulut Özer

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.2
14-17 Yaş
%4.6
18-24 Yaş
%27.9
25-34 Yaş
%36.7
35-44 Yaş
%19.4
45-54 Yaş
%5.3
55-64 Yaş
%0.7
65+ Yaş
%1.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.6
Erkek
%42.4

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%27 (75)
9
%21.6 (60)
8
%25.9 (72)
7
%15.5 (43)
6
%5 (14)
5
%2.5 (7)
4
%1.4 (4)
3
%0
2
%0
1
%0.4 (1)

Kitabın sıralamaları