Adı:
Mahalle Kahvesi
Baskı tarihi:
Ekim 2012
Sayfa sayısı:
144
ISBN:
9786053607182
Kitabın türü:
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
"(!) Mahalle çocuğu, Sait'in hikâyelerinde bir iki tane değildir; birçoktur. Bunu, onun bu yaşa kadar değişmemiş mizacına veriyorum. Bence Sait Faik ne genç hikâyecidir, ne ihtiyar. Bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.

Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir
söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç
bir yaş biçişimden, mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor.
-Orhan Veli Yaprak-, 1 Şubat 1950
Siz hiç kahveye gittiniz mi ? Ben gittim, hem de çok gittim. Lisedeyken gittim, üniversitedeyken gittim, üniversiteden mezun olunca gittim. Şimdi gider miyim gitmem. Yahu şehirde kahveye mi gidilir, şehirde starbucksa gidilir. Oraya da ben gitmem. Köyde olsam ama öfff, kahveden çıkmam. Sabahtan akşama kadar kahvenin başını beklerim. Çay içerim, cigara içerim, Süleyman Dayım ile bu yıl ektiği mahsul üzerine muhabbet ederim, Halil Amcama uzaktaki oğlunu sorarım, Hasan dedemin ihtiyarlıktan çektiklerini dinlerim, masayı tamamlarsam iskambil oynarım, canım isterse falıma bakarım, bulmaca çözerim, gazete okurum hiçbir şey yapmazsam oturur hülyalara dalarım be.. Kahvede hiç yapılacak iş biter mi?

Kahvelerde insanlar gibidir, mevsimlerden etkilenirler, yazları başka kışları başkadır. Yazları ben pek sevmem, insanlar hep yorgun olurlar, işlerden konuşurlar. Kışın öyle mi ama ne iş vardır ne güç. Herkes kahveye gelir. İş güç derdi yoktur. Bu dert olmadı mı da değmeyin keyfimize. Dışarıda lapa lapa kar yağar. Kahvenin ortasında kocaman bir soba yanar. Sobaki ne soba, kocaman böyle. Kahveci Topal Hasan kocaman bir kütük getirir içine atar. Gümbür gümbür yanar, kıpkırmızı kesilir. Millet sobaya sarılır, ohh sıcacık. Dışarıda her yer buz kesmişken sobanın dibinde olmak gibi var mı be.

Ben tüm kış sobanın hemen yanına otururum, sıcak gibisi var mı be, kemiklerim ısınsın biraz. Oturur çayımı içer, muhabbeti dinler, etrafı seyrederim. Bazısı hiddetli muhabbete dalar, bazısı uyuklar, bazısı derini hülyalara dalar, bazısı iskambil oynar, bazısı televizyon seyreder ben sadece onları seyrederim. Birisi daha göründü buğulu camların ardından. Üstünü silkiyor. Külahını çıkardı, kapıyı açtı içeri girdi. Hasan Dede’ymiş. Ulan be, bu adam da hem ihtiyarlıktan şikayet eder hem karda kışta o kadar yolu teper kahveye gelir. Kim bilir yolda kaç kere düşüp şaşmıştır. Senin evinde soba yok mu be, otursana başında sıcacık, ne işin var bu karda. Her Allah ‘ın günü buradasın. Nene ne yapacak kendi başına evde. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir ferahlama. Yine geldim, başardım, ısınmayı hak ettim, biz eski toprağız pabuç bırakır mıyız ifadesi. Daha sobaya beş metre varken uzattı titreyen ellerini. Gözlükleri de girer girmez buğulandı. Çek bakalım Hasan Dede bir sandalye sobanın başına. Hasan Dedeme bir çay benden.

İşte bu da bir hikaye tadında inceleme. Kahvelerin sıcaklığını, samimiyetini, Sait Faik’in eserinin ismini niye Mahalle Kahvesi koyduğuna dair bir öngörü. Hikayenin sonunun merak ediyorsanız; bir dönem çok kar yağdı belki yarım metre belki daha da fazla. Hasan Dede üç gün kahveye gelmedi, dördüncü gün ölüm haberini aldık, diyebilirim çok başka finallerde yazabilirim. Hem insan da öldürmek istemiyorum hikayelerim de, onlar gerçekten yaşayıp ölmüş gibi hissediyorum (Sait Faik). Buradaki konumuz Sait Faik ve hikayeleri, hikayelerine seçtiği isimler. Kendi hayatını anlatıp kitabın ismini Lüzumsuz Adam koyması. Doğayı ve adayı anlattığı kitabını ismini Son Kuşlar koyması, hatta orada bir cümlesi vardır Faik’in; biz yaşadık, gördük. Ah be çocuklar en çok sizin için üzülüyorum, siz ne göreceksiniz, diye. Neredeyse her cümlesinden ölüm ve yalnızlık akan, kendinin de son kitabı olduğunu bildiği Alemdağ’da Var Bir Yılan. Samimiyeti, sıcaklığı, güzel insanları anlattığı Mahalle Kahvesi.

Ah be Faik seni ne zaman anlatmaya kalksam içim burkuluyor, ciğerim yanıyor. Ne güzel şeyler yazmışsın yine. Kahvedeki gözlemlerin, polislerin evine gelip “o kestaneci çocuğu kurtaralım, adam olsun, okusun,” dedikleri Kestaneci Dostum , benim en çok sevdiğim hikayelerinden biri olan Plajdaki Ayna, Karanfiller ve Domates Suyu, aslını kaybedip tekrar yazdığın Ermeni Balıkçı ve Topal Martı, Sinağrit Baba… Daha neler neler.. Her kitabın ayrı bir tat, her kitabın her hikayen bambaşka bir dünya.

Ulan be Sait, bunları nasıl gördün, nasıl duydun, nasıl yazdın? Nerelere gittin nereleri gördün, kimler sana neler yaşattı? Bilmiyorum belki de bir yerlerden yazdıklarımı görüyorsundur, okuyorsundur. Senden ilham alan, senin büyüklüğün gören, yaşadıklarını hisseden insanlarda var yeryüzünde. Belki üzülüyorsundur belki seviniyorsundur. Kim ne kadar bilir seni, ne kadar insan, ne kadar derin bir insan olduğunu. Yalnız şunu bilki o kısacık ömründe öleceğini bile bile yazdığın; yalnızlık, hüzün kokan hikayelerini birileri senden yüzyıl sonra okuyor, tekrar tekrar okuyor, hikayelerin arkasındaki o Sait Faik’i görüyor senden ilham alarak hikayeler yazmaya çalışıyor.

En derin saygı ve en içten sevgilerimle…
Uzun zaman olmuştu Sait Faik okumayalı. Sait Faik'i çok seven bir arkadaşım var ve en çok sevdiği kitabı da bu. Özellikle bu kitabı seçmemin sebebi de bu arkadaşım oldu. Kitabı okurken arkadaşımı düşündüm, hatırladım sık sık, neden çok sevdiğini anladım kitabı, çünkü o da bir çok hikâyede üzerinden geçen nice seneye rağmen muzipliği, orijinalliği eskimemiş anlatıcımız yani Sait Faik kadar gerçekti, onun gibiydi işte, hayata o da öyle muzipçe bakıyordu, gülüyordu bir başkasının insanca debelenişlerine.

Kitap basılalı 67 sene olmuş. Bütün sokaklarıyla İstanbul eskimiş, yeni ahalisinin ucu bucağı görünmüyor, ve her gün birileri ölüyor, tekinsizlik hissi göklere dek ulaştı, geleceğimizden emin değiliz gibi hiç birimiz ve ama, işte, bu sayfalardan gözlerimize, ellerimize dökülen bunca satır ve kısık gözlerle bir adada hiç tanımadığı arkadaşının evine gitmeyi özleyen o Sait Faik aynı, değişmemiş, ve 67 sene sonra bile, kimi yerlerde gözlerim ıslanarak okurken, aynı şeyi düşünüyordum; insana, insanın yarasına, muzipliğine, kaybetmişliğine, ya da hülyâlarına böyle bakarken, böyle anlayışla ve sevecen bakarken, ve tramvay üzerinden geçsin diye raylara bağlanan bir fare için canını dişine takarak koşturan Sait Faik, bir müddet sonra çocuklara küfrederek hayvanı bırakırken kendi kaderine- ve yine son hikâyesinde insana son kez aldanan bir mağrur balığın hayatına bizi tanık ederken de, edebiyatın, seneler ne denli geçmiş olursa olsun, bir türlü kaybolmayan, eskimeyen bir damardan çağlıyor sesi ve bize de eskimeyen, solmayan, tadı bir türlü kaybolmayan bu akışa kendimizi bırakmak kalıyor. Çünkü, hakikaten de, bizim gibi, zayıfların, edebiyata sığınmışların başka çaresi yok. Sesi büyük büyük çıkanlardan değiliz hiç birimiz, çünkü sesi kısık, ve hikâyelerden birindeki o kambur gibiyiz, ya da otuz sene öncesi aşık olduğu kızı düşleyen o masum, ve kitabı yazarken artık yaşlanmaya başlamış Sait Faik gibi, kelimelerle dönüyor başımız. Bu ülkede, bu şehirlerde güvende miyiz artık, bir gün bir bombanın ya da kurşunun masum bedenimize neler yapabileceğini hayâl edemesek de akıl edebiliyoruz ve artık hiç bir şey bize imkânsız görünmüyor. Hayatımız boyunca hep beraber, elimizden geldiğince yaşamaya çalıştık hepimiz ve sevdiklerimizin arasına nice buram buram edebiyat kokan hayâli ama yine de gerçek arkadaşlar eklediksek de aynen Zeze gibi, Âdli gibi, Tsukuru gibi, ya da Gabriel gibi, ömür de geçti artık ve edebiyat bile hayatın ürkütücülüğünü yok edemiyor, çünkü her yanımızda hayâl edemeyen, edebiyat okumamış insanlar var, edebiyat kitaplarının tadını bilmeyen ve bir kitabın kokusunu hatıraya dönüştürememiş insanlar var, hayat sanki bir emirmiş gibi, klişelerle yaşayan ve buna hayat diyen insanlar var ve hepsi ölümüne öfkeliler ve hepimize haykırıyorlar. Oysa bizler, yani biz edebiyatı sevenler, yani biz edebiyata, kitaplara tutunup onlara gömülenler ve orada soluk alıp verenler, biz hakikaten başkalarının öfke ve nefretinin, haklı ya da haksız davasının kurbanları, hepimiz, olsak olsak bir cılız ama hakkaniyetli bir sesiz, ve bu insanlardan tek bir tanesi tek bir kez Sait Faik okumuş olsaydı elbet, bir kez olsun, başka türlü bakması için binbir sebebi olacaktı hayata her birinin, ama okumadı hiç biri, ve Sait Faik'in insan ve hayat sevgisi dolu sesi sadece bizim dünyalarımızda yankılanıp duruyor o yüzden. Sait Faik'in her hikâyesinde baktığı o insanlar şu anda yok dünyada, belki o muzip çocuk yaşıyordur kimbilir, ama diğerleri, hepsi ölüp gittiler; ama kalemi öylesine incelikli güzel anlatıyor ki sanki hepsi buradaydı okurken, ve bütün o güleçliğiyle, huysuzluğuyla insanlar, yokuşlardan aşağı ya da bir sandalda beklerken ümitle, veya çok eski bir zamanın kaygısıyla hatırlarken çok eskiden sevilmiş birini, gerçekten de sayfalarda canlanarak bize birbirine benzemeyen nice isim, görünüş ve sıfat altında o aynı, büyük damarın içinden hayatın çağlayarak aktığını haber veriyor. Edebiyat hayattır derken, bir abartı olamazdı bu, ve değil de zaten. İyileşmek için edebiyat gerek derken, asla abartmıyoruz ki hiçbirimiz, çünkü gerçekten edebiyat iyileştirir insanı, yaşadığımız ve artık günlük hayatımızın parçası olan bütün zulümlerin içerisinde direnmemizi ve ümit etmemizi sağlayarak edebiyat iyileştirmiyor mu bizleri? Yoksa şu an oturmuş yağmurun camlara vuruşunu dinleyerek bunları yazarken ben, yoksa ben kendi kendimi mi iyileştirmeye çalışıyorum bunca zamandır? Hastayım çünkü nicedir ve kırk beş yıllık hayatıma bir merhem gibi geliyor edebiyat, iyileştiriyor beni; edebiyat çünkü iyileştirir ve çünkü edebiyat gerçekten de hayattır. O yüzden, bu hayat dolu damardan kana kana içmek ve iyileşmek için, gecikmeden, Sait Faik'in bu yıllanmış ama zerre eskimemiş davetine mutlaka icabet etmeli..

Benzer kitaplar

“Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim. Gülenlere kızıyorum. Halbuki ben yaşamayı severim, delicesine! Öyle şeyler bana vız gelir ki günler boyunca. Düşmanlıklar, iftiralar, yalanlar, ekmek parama göz dikenler, gidip sevgilime beni yerenler, hepsini hepsini sevdiğim günler, saatler vardır. Bütün kinim yirmi dört saat sonra eski zaman havuzları gibi sakindir. Ama bugün yemişlere, çiçeklere bile düşmanım. Karanfil satan adam gülüyor. Ötede simitçi gülüyor. Benden başka hepsi mesut. Topunuzun Allah belasını versin!” (Sayfa 78-İzmir’e)

Sait Faik’in hikayelerindeki karakterler, durumlar, akıldan geçip dile gelmeyenler, gözlemler okuyanı o kadar içine çekiyor ki. Evet kendisi zaten bir gözlem adamı, tahlil kalemi. Kendine özgü anlatımıyla birey için yazarak, toplumu izlettiriyor. Çok uzun yıllardır okumuyordum kendisini. En son nerede kaldık derseniz, okul yılları diyeceğim. Etkinlikler böyle güzel yazarları, kitapları okumak hatırlamak için hoş bir vesile oluyor. Yasemin A. hanıma ve İbrahim (Panço) beye çok teşekkürler.

22 tane birbirinden çarpıcı hikayelerin olduğu “Mahalle Kahvesi” sade bir dille yazılmış, halktan her an her yerde rastlayabileceğiniz yurdum insanlarının olduğu, kulak kabartıp dinlediğinizde günlük olağan konuşmalarına, dertlerine, hüzünlerine, tebessümlerine, umutsuzluklarına tanık olursunuz. Sait Faik’in değindiği yaşamlar, kahramanları sıradan, çok ilgi çekmeyecek gibidir. Okurken hikaye nerede başladı, nerede bitti hissini de yaşarsınız biraz. “Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal” hikayesinde sinema önünde gördüğü hastalıklı bir garibanı konu etmiştir. “Plajdaki Ayna” da, yine toplumun dram yükünü sırtlanmış temizlikçi bir kadını anlatır. “Kınalıada’da Bir Ev” de hoşlandığı kızın, yaşam şartlarının asgariliğini hayal kurarak gözümüzde canlandırır.

Ben hikayelerde dolanırken, anlatılan olayları da gördüm, kişilerin yüzlerine de baktım. O sandalyede oturdum, o çayı içtim, denizi seyrettim, baharın kokusunu ciğerlerime doldurdum, martının uçuşunu izledim. Onların yakınındaymışım gibi bir hisle okudum, görselleştirdim. En beğendiğim hikayeler “Doktor oldu ama adam olmadı” diye oğullarını anlattığı Müvezziin’in (gazete dağıtıcısı), Kör Mustafa’nın içe dokunan Karanfiller ve Domates Suyu’nu, Kız kardeşinin kötü yola sürüklenmesine neden olan gencin mahalleye dönüşünü anlatan ve kitaba ismine veren Mahalle Kahvesi, Bilmem Neden Böyle Yapıyorum, Gramofon ve Yazı Makinesi, İzmir’e, Bir İlkbahar Hikayesi, Söylendim Durdum, Ermeni Balıkçı ile Topal Martı oldu.

Sait Faik’le tekrar buluşmak, Onu hatırlamak güzeldi. İnsanı saran hikayeler okumak, bulmak gerçekten zor biraz. Böyle önemli kalemleri aradan geçen zaman ne kadar olursa olsun yad etmeli diye düşünüyorum. Ve Onun en çok sevdiğim şu cümleleriyle yazıyı bitiriyorum;

“Hikayelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalalaşırım.”

İyi ki yazmışsın üstad. Beğenip beğenmediğime gelince bunu bir kere daha düşünmem lazım :)

Herkese Sait Faik’li okumalar dilerim.
Kitabı bitirince Öykü nedir diye şöyle bir düşündüm...
İçimdeki ses hemen şu cevabı yapıştırdı.Öykü budur diye...
Yıllar önce okumuştum Mahalle Kahvesini.Günlerdir öykü okuma derdine düşmüş yüreğime ,su serpecek farklı bir kaç öykü kitabını denedim.Ama olmadı.Her birinin içinde onlarca öykü vardı belki ama,hiç birinin içinde benim öyküm yoktu.Bu çıkmazdan nasıl kurtulurum diye düşündüm,düşündüm,düşündüm...
Ve yüreğimi Sait Faik'in ellerine bıraktım.
Peki içimdeki o sese öykü budur dedirten neydi ?
Sait Faik Mahalle Kahvesindeki öylülerinde,alalade insanları,sıradan bir kahveci çırağını,hasta bir işsizi,yaşlı nur yüzlü bir hallacı...kendi benliğinde yaşatıp,onları kendisiymiş gibi o kadar güzel anlatır ki şaşırır kalırsınız.İstanbul'dan,Deniz'den,Burgazada'dan ve tabiattan bahsederken, karşısında muma dönmüş bir aşık edası geçekten büyüleyicidir.Çok doğaldır yazarken.Afili laflar ,uyduruk betimlemeler onun harcı değildir.Toplumsal sorunlar karşısında dertlenip, kimseye isyan etmeden içine dönüp kendisni hırpalar ama hiçbir zaman yaşama sevincini kaybetmez.Öykülerindeki her kahraman kendisi gibidir,kendidir hatta.Hoşlandığı bir kızı bile öykülerinde kendi dünyasına yakın bir kalıba sıkıştırır.Babasının vefalı müvezzi(gazate dağıtıcısı) oğludur o.Bazen bir balıkçı,bazen balıkçı ile derleşen martı,bazen de balıktır denizde...
Bir yıl sonra tekrar okumak için sözleştim kendisiyle.
Öykü severleri öykü tadında bir gün yaşamak için Mahalle kahvesine davet ediyorum.
Kitap o kadar güzel ki anlatamam size yazarın kalemine , düşünce tarzina bir kez daha hayran kaldım. Kısacık öykülerin den koskoca anlamlar çıkan surukleyici, muhteşem bir eser kitabın genelinde sebep, sonuç ilişkisi yok. Genelde yazarın izlenimlerinden yola çıkarak davranışlarla ilgili bi kaç öykü mevcut kesinlikle okumanızı tavsiye ederim.....
Neden sait faik okumaya bu kadar geç başladım bilmiyorum! İçerisinde ki öyküler o kadar güzel işlenmiş ki hepsini bir anda okuyup bitirmek yerine daha iyi pekiştirerek, içime sindirerek okumayı tercih ettim. Okudukça etrafımdaki herşeyi bir sorgulama,üzerine düşünme isteğine kapıldım. Mesela bir evin çatısı, bir sokak lambası,bir ağaç hatta bir çiçek bu küçük ayrıntılar daha da anlam kazanmaya başladı gözümde.

Sait faik kitabında alaycı diyebileceğimiz bir üslup kullanmış ama bu kötü anlamda değil aksine dahada gerçek, daha da anlamlı kılmış öyküleri. Sait faik gerçekten muhteşem bir yazar diğer kitaplarını okumak için sabırsızlanıyorum. Kesinlikle bir kitabından başlamalısınız.
Sait Faik okuduktan sonra caddeye, sokağa çıkıp insanları incelemek geliyor içinizden. Bulmak istiyorsunuz Sait Faik'in karakterlerini. Zaman değişse de değişmeyen bu insanları rahatlıkla bulabilirsiniz emin olun. Ama onun kaleminden dökülenler, gördüklerimizden bile daha gerçekçi canlanıyor zihnimizde.
"Kalabalık bir caddenin oldukça sevimsiz bir kahvesine akşamları çıkıyor, camın önündeki masaların hemen arkasındaki yere oturup kalıyorum. Saatlerce gelip geçenleri seyrediyorum. Sıkılmıyor muyum? Aksine eğleniyorum" sözleriyle kendisini bir nevi özetlemiş, "Ben Neden Böyle Yapıyorum" adlı hikayesinde Sait Faik Abasıyanık.
Herkesin okuması, bilmesi gereken bir yazar. Kendisinin ve eserlerinin değerinden bahsetmek, benim haddim değil zaten. Orhan Veli Kanık da demiş: "Güçtür çünkü Sait hakkında konuşmak"...
Sait Faik’le tanışmamız bu kitapla başladı, ama biz bu tanışmayı burada bırakmayı düşünmüyoruz. Tanışmakta geç kalmışız zaten burda noktalayamayız.
Kitap 22 öyküden oluşuyor. Son olarakta Orhan Velinin Sait Faik için yazmış olduğu yazısıyla sona eriyor.
Yazarın anlatım tarzı kendine has yorumları gerçekten insanın içine işliyor. Çok samimi ve içten. Öyküde kahramanlarımız hep halk arasından seçilmiş. Sait Faik sıradan insanlarımızı kendi gözlemleriyle aktarmış. Sizi güldüren şeyler olduğu gibi sanki kahramanları tanıyormuşsunuz karşılıklı sohbet ediyormuşsunuz gibi bulabilirsiniz kendinizi. Sait Faik gerçekten tam bir mahalle çocuğu.
Sait Faikle alakalı olumsuz eleştiriler görmüştüm. Bunlar sizde önyargıya sebep olmasın sonuçta okumadan karar veremezsiniz. Ben Sait Faiki sevenlerden oldum, bazen anlamakta zorlandığım yerler olmadı değil ama bu durum bir yazar için bence ön yargı oluşturmamalı.
Yaşama sevincini ruhunuzda hissetmeye hazır olun efendim.
Keyifli okumalar.
Yazarın siroz hastası olduğu ve tedavi amacıyla gittiği Fransa'da yazdığı hikayeler.İstanbul hayatı, İstanbul insanları ve hayatlarının anlatıldığı bir kitap.Yazıldığı döneme ışık tutan bir kitap.Keyifli okumalar.
Büyük hikâyeci Sait Faik. Çok büyük hikayeci!...

Hey!.. Sait Faik okuyun!... Bağırasım var!

''Sevgilim! ... Cıgara içmekten vazgeçilebilir mi? Hikaye yazmaktan da, körolası, vazgeçemiyoruz. İşte bir müddettir ben de, elinde cıgara, adam arıyor gibiyim. Ne kadar üstü başı düzgünler, suratı ciddiler, hali azametliler içinde kalmışım ki bir türlü hikayeme yanaşamıyorum. ''
Dikkat spoiler içerir!
Sait Faik, benim okurken kendimi mutlu hissettiğim hayatın kendisini ya da şöyle ifade etmem gerekirse hayatta yaşanan çoğu durumun habercisi olarak görüyorum onun kitaplarını.

Sait Faik'tan okuduğum ikinci kitap. Bu kitabında da olduğu gibi Adalarda seyahat edip balıkçılarla birlikte balık tutuyoruz. Bana göre bir yazarı anlamak için ilk başta hayatını daha sonra ise onun eserlerini okumak olduğunu düşünenlerdenim.

Mahalle Kahvesi adlı eserinde, esnaf, işsiz olan dertli insanları, toplumun acı çeken insanlarını anlatıyor. Sait Faik, toplumsal düzenin çirkinlikleri, sahtelikler, adaletsizlikler karşısında direnen insanın yalnızlığını keşfetmek ister. Bununda ancak öykü yazarak yapabileceğini keşfettiğinde kalemi ve kağıdıyla yollara düşer. O insanların öyküsünü yazdığında kendini mutlu hissetmeye başlar. Onun da dediği gibi "Bir insanı sevmekle başlar her şey."

Sürekli kullandığı ana tema yaşama sevinci oldu. Sıradan insanlar, işsizler, hamallar, balıkçılar, sokak kadınları, kimsesiz çocuklar, emekçiler ve küçük burjuvalar onun insanlarıdır. O bu insanlarda evrensel insanı yakaladı. Aynı zamanda bir İstanbul öykücüsüdür. Doğa güzellikleri karşısında başı döner. Toplumsal sorunlar onu bireysel planda bir hayıflanmaya sürükler. Böyle anlarda karamsar bir tablo çizer. Toplumsal çelişkiler karşısındaki tavrı öfke, yenilgi ve kaçış olur.

Mahalle Kahvesi adlı eseri 22 öykü ve en sonunda da Orhan Veli Kanık'ın onun için yazdığı denemeden oluşur. Gelelim birlikte bu öyküleri ve denemeyi inceleyelim.

İlk öykümüz Mahalle Kahvesi. Kış mevsimini yaşandığı bir günde yaz mevsiminde de sık sık uğradığı bahçeli mahalle kahvesine gitmesiyle başlar öykü. Daha sonra da orada yaşanan durumu anlatır. Mahalleli tarafından dışlanan babasının evlatlıktan reddettiği biri gelir kahveye. Üstü başı yırtık. Kız kardeşini de kötü yola düşürmüştür. Babasının öleceğini duyunca gelmiştir kahveye.

İkinci öykümüz Plajdaki Ayna. Yazarın plajdaki aynayı neden kırdığını anlatır bu öyküde. Fakat bazen insanlar da sebepsizce bir şeyler yapabilir değil mi ?

"Her nevi kendi kendine konuşmaları istediğimiz kadar ayna vesilesiyle uzatabiliriz. Aynaya bir genç kız baktırır. Bir erkek düşündürtür. Kendi kendine vurgunlara ayna öptürür. İhtiyarlara ölüm, tabut kefen gösterir, veremlilere korkunç ateşlerinin ışığını aynadaki gözlerinde yakarız. Aynaya düşman kesilmek, onunla dost olmak da mümkün. İnsan isterse pekala bir aynayı kırma sebebini felsefeye, edebiyata, ruhiyata, tıbba, sinire yükleyebilir. Benim plajdaki aynayı kırmamın sebebi ise katiyen yoktur."

Üçüncü öykümüz Uyuz Hastalığı Arkasından Hayal. Sinema kapısının önünde gördüğü uyuz çocukla ilgi hayaller kurar. Ona para verebilirler, uyuz merhemi sürüp tekrardan sokağa atabilirler ya da hiçbir şey yapmadan bakabilirler. Yalnızca hayal.

"Yüzünü kaldırdı. İşte orada, o ela gözlerin içinde, insanları olduğu gibi değil, olacakları gibi sev, diyen adamın adeta fikrini okudum. "

"Şu sinemaya akın akın girenlerin içinde eczacılar, doktorlar, iyi insanlar, merhametliler olacağını düşündüm: Bir aralık ben de uyuza tutulduğum için bilirim.
Elli kuruşluk bir kükürtlü ilacın yarısı; tamamdı...
Bir insan o akşam sinemaya gitmemeyi düşünse..."

"-Sen o parayı verebilirdin, diyor.
İşte bütün mesele burada:Ben sinemaya gideceğime ona bu parayı verebilirdim. Şimdi ben de herkes gibi düşünmeye başlıyorum:
"O parayı ben versem, o yerdi. O, uyuzla, yalancı bir saadet dünyası içindeydi. Hiç düşürülmediğini sandığı -sahiden İstanbul sokakları aransa kaç düşmüş çeyrek bulunur?- çeyrekler eline düşüyordu. Uyuzun da zararı yoktu. Yalnız yatabildiği, bir yere sığındığı akşamlar, oh, ne güzel kaşınıyordu!"
Ben bunu yapamazdım. Altmış beş kuruşu çocuğa veremezdim.: Bu sinemaya verdiğim paranın, bir insanı muhakkak surette bu iğrenç hastalıktan kurtarmak pahasına beni eğlendireceğini bildiğim halde...
Ben de mücrimim, herkes gibi..
Ama, uyuzdan kurtulmak için insanın bir kat daha çamaşırı olması lazım! Ama bir evi, bir anası olması lazım! ama bir su dökünecek yeri olması lazım!..
Altmış beş kuruşu vermemek için daha ne bahaneler bulacağım?.. Bu akaşamı kendime zehir etmemek için daha neler bulacağım, yarabbim!.."


"Bir kadın bu çocuğu alıp evine götürüyor, uyuz merhemini sürüyor, üç beş gün evinde tutuyor, sonra isterse yine mikrobun kaynadığı sokağa onu tertemiz bırakıyor.."
"Doğru, yalnız hayalle geçiniyorum; ben yalnız hayal kuruyorum. "

Dördüncü öykümüz Dört Zait. Dört zait kan tahlilinde frengi işaretidir. Sait Faik yolda giderken sigara yakmak istediğinizde çakmak istediğiniz tiplerden biridir.

"Üstü başı muntazam, hali tavrı pek şehirli birinin benden cıgara yakmasını sevmem. Neden derseniz, birçok adamdan cıgara yakmaya cesaret edememiştir bu adam da onun için... Halbuki, hiç de cesaret edilemeyecek şey değildir. Onlardan utanmıştır, benden utanmamıştır. Buna içerlerim doğrusu. Mademki, ayıp olmasa bile, hafifçe garip bir şeydir. Birçok insana yapılamayacak bir harekettir. Ben neden seçileyim? Buna karşılık, hiç düşünmeden, hesap etmeden yol soran köylü, saf, psikoloji ve fizyonomi cahili olanlardan hoşlanırım. Onlar sorsunlar. İçlerinde gizli, hesaplı düşünceler yoktur onların."

"Ama şunu da bilirim ki insanoğlu tanımadığı insanoğluna bir şey sormak için, yirmi kişiden seni seçtiği zaman kendine göre birtakım hesaplar yapmıştır. Bu hesaplar da psikolojik hesaplardır."

Vapur beklediği sırada ya da vapuru kaçırmak için beklediği sırada karşısında gençken oturan adamın elindeki kağıda anlamaz gözlerle baktığı gördü.

"Ama bir ara aklıma, o kağıttan anlayacak bir mühim adam diye seçilmek ihtimali geldi. Ne yalan söyleyeyim, bu fikir bana gelir gelmez, hayır kendimi mühim gördüm diye değil, ama malum bir şekilde seçilmek hoşuma mı gitti nedir? Adama bir parçacık baktım. Zaten o da beni seçmişti. Burasını istersen sana kendimi beğendirmek için söylediğimi san..."

Adam yeni bir işe girecekmiş bu yüzden kan tahlili yaptırmış. Ancak sonuçların yazıldığı kağıtta neler yazdığını anlamamış. İş yerine götürsün mü götürmesin mi onu soracakmış.

"Ne söyledi o adama gözlerim, bilmem ki.. Kağıda beraberce tekrar daldık. Ne götür dedim, ne götürme..
Bakmak istiyor, gözlerinin içine bakıyordum. Adam bembeyaz kesilmişti.
Gittim. Potinlerimi boyattım. Eve koştum. Tıraş oldum. Temiz bir kravat bağladım. Bugün artık, kimsenin bana yanaşmaması için azametli bir tavır takındım. İşte o gün pardösümü de temizleyiciye verdim, sevgilim."

Beşinci öykümüz Hallaç. Yaşlı bir hallaçıyı anlatıyor hikaye. Bir gün o çevik adam gemide işini yaparken kalp krizi geçiriyor. İki oğlu da babası için tüm paralarını motora verirler.

"Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor."

Altıncı öykümüz Baba-Oğul. Bir gazete müvezziinin iki çocuğu varmış. Biri mahalle çocuğu bir türlü okumuyor. Diğeri de doktor olmuş yani büyük adam dediklerinden. Fakat babasını tanımamış. İşte o babaya mahalle çocuğu olan gazeteci oğlu bakıyormuş. Babası da öbür oğlu için "Doktor oldu ama, adam olamadı." demiş.

"Bunu da bahriye mektebine verdim. Durur oturur mu? Şimdi düşünüyorum, o da bir büyük adam olurdu. gazete müvezzii babasını hatırlamazdı belki. Yahut hatırlardı da ondan utanırdı. Yani, beyfendi, insanın bazen abuk sabuk düşündüğü oluyor. İyi ki bu adam olmadı, diyorum.
-Adam olan bu, beybaba, dedim."

Yedinci öykü ise Karanfiller ve Domates Suyu. İşlenmemiş toprakların olduğu balta girmemiş ormanlık alanın işe yaraması için tırnaklarıyla kazıyan Kör Mustafa'nın hikayesi..

"Kör Mustafa nasıl becerdi bilmem... Denize diklemesine inen bu çalılığın bir kısmını ne pahasına ayıkladı, biliyor musunuz; tırnakları pahasına. O çalı çırpının sere serpe geliştiği, bu denizlere diklemesine inen toprak öyle taşlık, öyle taşlıktı ki.. Sonra Mustafa gündüzleri başka yerde çalışmak mecburiyetindeydi."

"Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler."

"Gözümde, milyonu olsa da, kalp parayla metelik etmez."

"Onu gördüm mü toparlanıyor; hayret, sevgi ve saygıyla bakıyorum. Koca yaylamızın üzerinde böyle milyonlarca insan bulunduğunu düşünüyorum. Yine dünya yuvarlağı üzerinde böyle milyonlarca insanın tırnakları, nasırları, çirkinlikleri, tek gözleri, tek kollarıyla bir ejderhayla kavga etmek için bekleştiklerini düşünüyorum."

Sekizinci öykümüz Bilmem Neden Böyle Yapıyorum?. Kahvede otururken yaşlı bir adam gözüne çarpıyor. Her gün aynı saatlerde geliyor o da o saatlerde gidiyor kahveden. Bir gün tespihini kaybeden yaşlı adam yazarı suçlayan bakışlar atıyor o da suçluymuş gibi davranıyor. Neden yaptığını da bilmeyerek.

"Zavallı ihtiyara hem acıyorum, hem de gözünün içine, tespihini ben çalmışım da hiç utanmazmışım gibi bakıyorum. Çok fena bir hareket biliyorum. Biliyorum ama elimde değil. Bende bu hali uyandıran odur. Bütün bunlardan sonra yaptıklarıma pişman olsam biraz olsun üzülsem ya, hayır!..Kahveyi geçtikten sonra için için, bazen başımı iki tarafa sallayarak açıktan açığa, bir gören olsa deli midir nedir diyecek şekilde gülmeme ne dersiniz?"

Dokuzuncu öykü Bir Sarhoşluk. sarhoşken birisini takip etmesiyle başlıyor yoksa sarhoşluktan mu ? Ama yürüyünce o da yürüyor durunca o da duruyordu.

Onuncu öykü Kınalıada'da Bir Ev. Sevdiği kız Kınalıada'da yaşıyor. Fakat o hiç oraya gitmemiş. Hayalinde sevdiği kızın evini canlandırıyor bu hikayede.

"Bahçede bir de çıkrıklı kuyu olacak. Kırkını aşmış, şişmanca, yeşil gözlü bir kadın olan anasını kırmızı elma yüzüyle, küf yeşili gözleriyle görür, ben de severim. Böyle bahçeyi, evini, anasını tarif ederken gördüm sanmayın. Ben görmeden severim bahçeleri, insanları, evleri."

"Evler mi? Diye sormayın. Evet, evler… Bunları bildiğim hâlde eskiden merak ettiğim Kınalı’nın evlerini şimdi büsbütün görmeye can atıyorum. Çünkü orada bayıldığım bir kız oturuyor."

"İşte bu yüzden hikâye yazarım. İşte bu merak yüzünden hikâyeci geçinirim. Hikâyelerimi beğenmezler üzülürüm. Beğenirler kızarım. Kendim beğenirim, budalaşırım. Beğenmem canım yemek istemez. Kınalıada’ya gelince (…) İşte onu pek merak eder, bir türlü de inemem, bu gidişle inemeyeceğim de(…)"

On birinci öykü Süt. Yazar bir sütçü dükkanına girdiğinde o eski hayatına yeni bir hayat ekleyeceğini düşünür. fakat dükkandan dışarı çıktığında onu eski hayatının ruhları beklemektedir.

On ikinci öykü Gramofon ve Yazı Makinesi. Bu öyküde bu iki nesnenin kendisi için önemini anıları ile anlatmıştır.

"Matbaa nedir ki? Yalanların , dolanların , santajların , hırsızlıkların , kötülüklerin, bayağılıkların aleti. İstediği kadar saatte binler , on binler çıkarıyorum desin. İstediği kadar kesip biçip atsın. Kendini bir şey şansın. Her zaman kötülerin , bayağıların eline ve kucağına atılmaya hazır bir histerik kadından başka bir şey değildir."

"Gramafon basli başına ,kendi namına bir medeni adamın zevk aletidır. Kimselere zararı yoktur. İnsanoğlunun küçücük, temiz arzularına baş eğen, onun zevkini düşünen bir alettir."

On üçüncü öykü Barometre. İki gündür sabahları sis değil ancak bulut da olmayan karanlık şehri bastırıyordu. Barometrede de durmadan düşüyordu. işte böyle bir günde biri Çavuş biri de ihtiyar Rum meyhaneci ile karşılaşır. Vitrindeki mankene bakarlar.

On dördüncü öykü İzmir'e. yaşlı kadın tavşanlarını satarak İzmir'e gidecek bilet parası bulmaya çalışır. İzmir'de torunları vardır. Bu da yazarımızın dikkatini çeker. daha sonra yürürken de canlı ve cansız kuzu satan birini görür. Acaba o da mı İzmir'e gidecektir?

"Ölüye ağlayamayan insanların huzursuzluğu içindeyim. Gülenlere kızıyorum. Halbuki ben yaşamayı severim, delicesine! Öyle şeyler bana vız gelir ki günler boyunca. Düşmanlıklar, iftiralar, yalanlar, ekmek parama göz dikenler, gidip sevgilime beni yerenler, hepsini hepsini sevdiğim günler, saatler vardır. Bütün kinim yirmi dört saat sonra eski zaman havuzları gibi sakindir. Ama bugün yemişlere, çiçeklere bile düşmanım. Karanfil satan adam gülüyor. Ötede simitçi gülüyor. Benden başka hepsi mesut. Topunuzun Allah belasını versin!"

"Balonlarına hiç iğne batırılmayan insanlar da yaşıyor.
İşte, bütün balonlarına iğne batırılmış bir baloncu gözüyle sokaklardayım. Dün kendini beğenmiş sevgilimden, gece bir hiç için beni kıran arkadaşımdan, biraz önce evimden, akşamleyin cesareti, nikbinliği, aşkı, sabaha karşı bin türlü olmaz fikir, his, şaçma, delilik nöbetlerini kanımda uyuşuk uyuşuk döndüren içkiden, evin kapısından çıkar çıkmaz kendimden tiksinerek sokaklardayım."

"Balzac: ‘’Düşüncelerinde hiçbir kımıldama yoksa düşünceliler kendilerini düşüncesizlerden daha ileri sanmasınlar’’ der."

"Asalet insanlardan çoktan kalktı. Ama o tuhaf kelime ne tüccar evlerine, ne kasap, ne komisyoncu karılarına, ne lokantacı suratlarına, ne büyük apartmanlara, ne de büyük *r*spulara, büyük insanlara geçti. Asalet, ümitlerimize, hüzünlerimize, yalnız fakir insanların ümitlerine, facialarına gelip kondu. Onu ne okumuş suratlarında, ne kitaplarda, ne eşyada, ne de hareketlerde aramamalıyız beyhude."

On beşinci öykü Kış Akşamı, Maşa ve sandalye. Bu hikayede kış akşamı maşa ve insan bekleyen sandalyenin öyküsünü okuyoruz.

"İnsan bekleyen sandalyeyi masanın altına sürdüm. Sonra mangalın üstünde el bekleyen talihsiz maşayı külden çıkardım; mangalın kenarına yatırdım. Kar da, rüzgar da durmuştu. Köyün içinde ses seda yoktu. Gökyüzü kapkaranlıktı. Orada uzun, bitmez tükenmez bir kış gecesi durmuş dinleniyor, yeniden kar topluyordu. Önce pencereyi, sonra ağzımı açtım; kış gecesine sunturlu bir küfür, Kumkapılı bir Ermeni balıkçı küfrü salladım."

On altıncı öykü Bir Bahçe. İstanbul'da kaldığı bir otelin hayran olduğu bahçesini anlatır bu öyküsünde.

"Bir şehirde senelerce oturulur.Bıkılır.Usanılır o şehirden; her yerini gördüm, tanıdım sanılır.Ama daha ne görülmedik insanları, ne görülmedik sokakları, her gün önünden dört beş defa geçtiğiniz halde iyice göremediğimiz binaları vardır.Birden kafanızı kaldırır, ben bu binanın, sırtında böyle insan büyüklüğünde heykeller taşıdığını bilmezdim, deyiverirsiniz."

On yedinci öykü ise Bir İlkbahar Hikayesi. yazar çocukken İç Anadolu Bölgesi'nde bahar aylarında yaşadığı bir anıyı anlatır.

"Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara göre bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir ylancı ilkbahardır. Ben bçyle bir yalanvı ilkbaharın hikayesini yazıyorum."


Yazar, ve ailesi, evin reisi babanın tayini dolayısıyla bir yaz sonu Anadolu'nun bir şehrine gelirler ve burada son derece sert ve uzun bir kış geçirirler. Bir sabah 'kırkikindi yağmurları'yla bütün karlar erir ve 'yalancı ilkbahar' gelir. Hastalanan yazar, kış mevsimi boyunca evin içinden dışarı çıkamadığı gibi neredeyse yatağa bağlıdır.Bir sabah, odasının içinden 'parlak bir kuş' geçtiğini görür. Dikkatle baktığında bunun aslında bir kuş değil, dışarıdan tutulan bir 'aynanın ışığı' olduğunu fark eder. Pencereye koşup baktığında ise; aynayı tutanın 16-17 yaşlarındaki komşularının kızı olduğunu görür. Ertesi gün, kendisi de aynı şekilde cevap verir ve bu durum 'masum bir aşk oyunu' halinde devam eder. Ancak, çok geçmeden babasının tayini başka bir yere çıkar. Eşyalar bir 'yaylı'ya yüklenir ve şehirden ayrılmak zorunda kalırlar. Yolda ağaçların arasından sızan güneşi gören yazar, geride bıraktığı sevgisini/sevgilisini hatırlar ve doyasıya ağlar.

"İlkbahar bir bayram, bir uyanış, bir mucize, bir çılgınlık, olamayacak gibi duran bir şeyin oluşu, ilkbahar şu, ilkbahar bu... Kuş, papatya, gelincik, çayır, çimen, ağaç, çiçek, mimoza, zakkum, su sesi, hindiba, Çingene, kuzu... Klasik ilkbaharların içinde hepsinin, hatta sülüğün bile yeri vardır. unuttuklarım da çoktur a, en mühimi nisan, mayıs güneşi.
Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı biraz üzüntüyle duymamasına imkan yoktur. Eski çılgınlıklar nerede? Nerede o, birdenbire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı, bir yazı, güzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kuzu altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır."

On sekizinci öykü Sakarya Balıkçısı. Eskiden Sakarya'da balıkçılık meslek değilmiş. Bir gün Muharrem o köyde balıkçılık yapmaya başlamış. İşte onun hikayesini okuyoruz.

"Oklama, cılpık, hösgün... Sakarya balıkları, isimleriyle beraber yendiği için lezzetlidir. Bu balıkların ince, gözle zor fark edilen kılçıkları vardır. İyi çiğnenirse mesele yok. Yutsan da ehemmiyeti yoktur a! Köylüler bu kılçığı hiç çıkarmadan yerler. o zaman balık pek lezzetlidir. Galiba balıkların lezzetleri de de bu kılçıklarda gizlidir. İnsana öyle gelir. Biz kasabalılarsa, çiğner durur, başparmağımızla şahadet parmağımız dudaklarımıza götürür, bir şeffaf, ince teli almaya çalışırız. Böyle olunca da balığın lezzeti kaybolur."

On dokuzuncu öykü Kestaneci Dostum. Yaşından küçük görünen Ahmet'in anası ölünce Salim Usta'nın yanında çıraklık yapmış. Daha sonra da askere gitmiş fakat ufak tefek ve yaşını da bilmiyormuş. Nüfus cüzdanında 24 yaşında olduğunu duyunca şaşırmış. Salim Usta'yı bulamayınca o da bir gün yolda kestaneci görmüş ve kestaneci olmaya karar vermiş. Tabi kestanelerini yerlere atıp ekmek teknesi mahvolana kadar. Yıllar sonra yazar onu tekrardan gördüğünde tutuklanmış adliyeye doğru gidiyormuş. Eroin işi yüzünden.

Yirminci öykü Söylendim Durdum. Şehrin iğrençliğinden, hayatın adilsizliğinden bahseder durur. yazarak rahatlar.

" Bu şehir laubaliliğin, kötülüğün, ikiyüzlülüğün, kaynaştığı bir şehir. İyi insanları yok mu? Dolu. Ama nasıl çekilmişler, nasıl ürkmüşler, nasıl kapanmışlar bir yere. Neredeler?"

Yirmi birinci öykü Ermeni Balıkçı ile Topal Martı. Bu öyküde ise bu iki karakterin arkadaşlığını okuyoruz. Martı öldüğünde Ermeni Balıkçı yakasına siyah matem takar. İnsanlık bazen içimizde var.

Ve son öykü de Sinağrit Baba'dır. Bu seferki kahramanımız bir balık. Kimin ağına takılacağını seçmek ister. Doğru kişinin ağına gitmek ister. Fakat dikkatsizlik onu hiç ummadığı bir ağın içinde bulur kendini.

Orhan Veli Kanık'ın Sait faik için yazdığı yazıyı okurken duygulandım. Bir kişi hakkında yazılarda en sevdiğim yazılar o kişiyi tanıyanların yazdıkları oluyor. tıpkı bu yazı gibi.

"Bence Sait Faik ne genç hikayecidir, ne ihtiyar. bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.
Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç bir yaş biçişimden,mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor."
"Yaşı kırkı aşmış bir adamın mevsimler içinde ilkbaharı biraz üzüntüyle duymamasına imkan yoktur. Eski çılgınlıklar nerede? Nerede o, birdenbire bir genç kız elinden, bir genç kız rüzgarından sararma, o yürek çarpıntısı? Şu ömrü mevsimlere benzetenler iyi etmişler doğrusu. Herkesin bir ilkbaharı,bir yazı yüzü, kışı oluyor işte. İnsanın ilkbaharı, öteki hayvanlara bakarsak geç başlıyor. Bir at bir yaşında, hadi hadi iki yaşında ilkbaharındadır. Bir kızı altı ayda koç olur. Ama insanoğlu ilkbaharını yirmisinden önce pek idrak edemez. Yirmiden evvel idrak edilen ilkbahar, bir yalancı ilkbahardır."
Kitaplar, bir zamanlar bana, insanları sevmek lazım geldiğini, insanları sevince tabiatın, tabiatı sevince dünyanın sevileceğini, oradan yaşama sevinci duyulacağını öğretmiştiler.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 41 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Yeni hisleri, yeni düşünceleri, yeni kitapları arayıp bulmalıydım.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 63 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Düşüncelerinde hiçbir kımıldama yoksa düşünceliler kendilerini düşüncesizlerden daha ileri sanmasınlar.
Sait Faik Abasıyanık
Sayfa 79 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mahalle Kahvesi
Baskı tarihi:
Ekim 2012
Sayfa sayısı:
144
ISBN:
9786053607182
Kitabın türü:
Yayınevi:
İş Bankası Kültür Yayınları
"(!) Mahalle çocuğu, Sait'in hikâyelerinde bir iki tane değildir; birçoktur. Bunu, onun bu yaşa kadar değişmemiş mizacına veriyorum. Bence Sait Faik ne genç hikâyecidir, ne ihtiyar. Bence o, kırkını aşmış bir mahalle çocuğudur.

Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir
söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç
bir yaş biçişimden, mahalle çocuğu deyişim de onu, ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor.
-Orhan Veli Yaprak-, 1 Şubat 1950

Kitabı okuyanlar 673 okur

  • Fikriye Dincel
  • Hamide İlik
  • Ayşenur Yeşilyurt
  • Yasin Gültekin
  • Ahmet
  • Ezgi Çelik
  • rumeysa
  • Abdullah Yurdakul
  • Ebru
  • Dide Luna

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%4.2
14-17 Yaş
%4.6
18-24 Yaş
%27.9
25-34 Yaş
%36.7
35-44 Yaş
%19.4
45-54 Yaş
%5.3
55-64 Yaş
%0.7
65+ Yaş
%1.1

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.6
Erkek
%42.4

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%28.6 (63)
9
%20 (44)
8
%26.4 (58)
7
%15.9 (35)
6
%5.9 (13)
5
%1.8 (4)
4
%0.9 (2)
3
%0
2
%0
1
%0.5 (1)

Kitabın sıralamaları