Adı:
Martin Eden
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
382
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944940498
Kitabın türü:
Çeviri:
Sevil İnan Sönmez
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Akvaryum Yayınları
  • 464 syf.
    ·Beğendi·10/10
    UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

    Sabah buna diye başladım Aziz Nesin kritikleyip sekiverdik işsizlikten =)) Eh fena da olmadı hani ! Çünkü her ikisi de azmin ete kemiğe bürünmüş hali benim gözümde..İkisi de kelimenin tam anlamıyla tırnaklarıyla kazıya kazıya geldiler oldukları yere ..Bu açıdan bakınca az gecikmeli oldu ama olsun beklediğime değdi..

    Bu nasıl bir azim demek istiyorum ama kitabı okuyanlar hemen romana ya da Martin Eden karakterine atıfta bulunduğumu sanacaklar ..Halbuki Jack London ' ın hayatı ve başardıklarının yanında bu roman ne olabilir ki ? Amerikan edebiyatının incilerinden hatta ve hatta en iyilerinden biri diye nitelendirilen bu kitap Jack London' a kıyasla kumsalda bir kum tanesi olabilir mi acaba ? Romanı hayatını bilmeksizin okuyanlar , bir genç kıza aşık olan Martin isimli bir denizcinin azmi , sonrasında yaşadığı hüsran ve mutlu /mutsuz son olarak algılayacaklar .. Yahu arkadaşım ne demeye çalışıyorsun diyenleri duyar gibiyim .. O yüzden hemen sadede geleyim ..Arkadaşım bu okuduğun ve otobiyografik diye nitelendirilen roman Jack London ' ın hayatı değil .. En azından tamamı HİÇ değil ! Çok çok kısa bir dönemi .. Ve kurgu ile zenginleştirilmiş bir versiyonu .. Bir kez Jack London ' ın anne ve babası ölü değiller bu romanda olduğu üzere ..Burda bir kere anlaşalım .. Hatırımda kaldığı kadarıyla annesi ,kendisi milyoner olup ayrı çiftlik evi (WOLF HOUSE) yaptırıncaya kadar da hayatta ..
    Evet Ruth olarak okuduğun ve Martin Eden ' a tokadı basan onu yüzüstü bırakan omurgasız bir hatun Jack London ' ın hayatında var oldu .. Asıl ismi Mabel Applegarth idi..Jack London bu veremli genç kızı lise yıllarında ismi Ted olan abisinin daveti üzerine evlerine gittiği dönem tanıdı ..Çook öncesinde denizlerde inci avcılığı yaparken postu deldireceğini anlayınca polis vardiyasına katılmış sonrasında bu işlere paydos diyip liseye yazılmıştı .. İşte onu ilk kez gittiği Oakland lisesinde gördü ve etkilendi .. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesine gitti ..Aynı romandaki gibi çok kaba , sürekli içen ingilizcesi bozuk bu genci , Kaliforniya Üniversitesinde tekrar görünce bizim hatunun feleği şaştı tabii .. O kalas aromalı genç gitmiş yerine entellektüel birikimli hızar gibi bir Jack London gelmişti .. Ama ne yazık ki maddiyat el vermedi tekrar çalışmaya başladı .. Tam herşey bitmiş , KENDİSİ GÜNEŞTE UNUTULMUŞ 100 yıllık BİR BAMBU TABUREYE DÖNMÜŞ , HAYAT İSE 160 KİLOLUK BİR ÜMİT USTA kıvamında "üstüne üstüne" geliyorkeeeeen bir mucize oldu ! Eserlerinden biri yayınlandı.. Sonrasında olanlar yer yer yazarımızın hayatıyla eşleşiyor .. Şimdi sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır .. Evet Martin Eden Jack London mıdır ? Aynen öyle !! Kendi üzerinden hayatının bir kısımını değiştirerek aktarmış bize olanları .. Anlayacağınız üzere gerçek hayatta iki evlilik yapmasına rağmen gerçek ve ilk aşkını hiç unutmamış ..Tıpkı ona en kötü günlerinde yardım edenleri de unutmadığı , yeri gelince hatırladığı gibi ..Yeri gelmişken hatırlatayım bu insanlar için ne dediğini :

    "Acımak , aç bir köpeğin önüne kemik atmak değil , kemiğini o köpekle PAYLAŞMANDIR."

    İşte bu yüzden diyorum ki inanılmaz bir adam .. İnanılmaz bir azim ..İnanılmaz bir sadakat ..Eşi benzeri olmayan bir kalp bu adamdaki!! Eşsiz bir zeka ..Muadili belki hiç gelmeyecek bir yetenek!

    Nasıl başarılı olmasındı ki? Romanı okuyanlar bir şeyi hemen farketmişlerdir ..Kendisi gerçek bir "realisttir".. Hep söyledim ; Demir Ökçe incelememde (#25935136 ) , hayatını anlatan Doludizgin bir Denizci Jack London' da da (#24776554) belirttim..Gerçek hayatta neyi gördüyse onu yazdı Jack London! Edebiyat üzerine tartışan monşerler ,kırmızı kadife koltuklarda yaylanıp ,şarap şampanya yudumlayıp hiç yaşamadıkları hayatlar üzerine beylik tanımlar yaparken gerçek açlığı, sefilliği , bir ekmek için eriyen bedenleri gördü..O insan öğüten çarkların içine düştü..Hem de romanda geçen çamaşırhanedeki de dahil , daha kötü versiyonlarına .. Gözleriyle gördü yokluğu .. Dört gün sadece tek , bir tek patates haşlayıp hayata tutunduğu günleri yaşadı .. Bakın bu adamın başardığı mucizeyi gelin size bambaşka bir yoldan anlatayım .. Evet uzun oldu inceleme .. Varsın olsun ! Böylesi bir adama değer !! Martin Eden ' ın nasıl ve nerede yazıldığını, hiç olmazsa buraya kadar okuyanların bilmeye hakkı var ..

    Diyorum ya o çarkların arasına girdi diye .. Bana göre çok önemli iki eser kaleme aldı ünlü olduktan sonra. Bunlardan biri Uçurum İnsanları ( #18738047 ) diğeri ise Demir Ökçe idi ve her iki eser de ezilenlerin hayatını mercek altına alıyor ve kapitalizm eleştirisi barındırıyordu .. Uçurum İnsanları yazıldıktan sonra büyük eleştirilere göğüs gerdi Jack London .. Ama Demir Ökçe bambaşka bir durumdu .. İktisadi sistem eleştirisi barındırdığı gibi , din adamları ve dolayısıyla kiliseyi, ayrıca mahkeme ve yargı sisteminini de top ateşine tutuyordu..Bu sırada başına gelecekleri bilen kahramanımız elinde avucundakilerin hepsini nakite çevirip Snark adlı bir tekne yaptırmaya başladı .. Amacı 7 sene sürecek bir dünya turuna çıkarak gördüklerini yazmaktı .. Elinde avucunda hiçbir şey olmazsa , ondan da zerre koparamayacaklarını gayet iyi biliyordu çünkü .. Demir Ökçe' nin ilk tefrikası (belli bir kısmının okunuşu) Ruskin Club isimli bir mekanda oldu .. Tabii ki kıyametler koptu..Yayımcısının tek dileği en azından mahkemelere olan hakaret kısımlarının çıkarılmasıydı ama Jack London buna bakın nasıl karşılık verdi :

    "Eğer mahkemelere saygı duymadığım için suçlanacaksam , altı ayımı cezaevinde geçirmişim ne çıkar ? Bu süre içinde iki kitap yazar , dilediğim kadar da okurum.." (VER MEHTERİ!! )

    Ve ne diyordu onu Amerika' nın Karl Marx ' ı sayan Anatole France bu efsane kitaba yazdığı önsözde onun için : " Jack London , ölümlüler topluluğunun göremediklerini sezinleme dehasına sahip...İleriyi görme konusunda özel bir yeteneği var."

    Velhasılkelam eser yayınlandı ve bizim esas oğlan karadaki cinneti ardında bırakıp daha önce HİÇ ama HİÇ DENİZE AÇILMAMIŞ tayfası ile beraber Pasifik'e yelken açtı .. Bu tayfalardan biri tekneye ahçı olarak alınan "MARTIN" Johnson isimli bir gençti(kim bilir belki bu ismi onun için seçti)..Bu arada hayatı boyunca insanlara onca iyilik yapmış Jack London sırtından bıçaklanmıştı bir kez daha .. Depoladığı meyve sebze çürük çıkmış ,gemide de yapımdan kaynaklı hatalar farkedlimeye başlanmıştı.. Tayfayı hem deniz tuttuğu için hem de işten anlamadıkları için etkisiz eleman sayan Jack London bunlardan kimini kovdu ve okyanusun ortasında , ışıksız gecelerde bu yediği son darbenin de etkisiyle bir kez daha tükenmenin eşiğine gelmişken Martin Eden ' ı yazmaya başladı .. İşte size bahsettiğim Martin Eden bu ! Martin Eden ' ın gerçek azmi bu ! İşte bu efsane adam her akşam , her sabah hayatımın romanı dediği yazarlığının başlangıcını anlatan bu esere bin kelime eklemekte , eğitimsizliğinden gelen cahilliğine çare aramak için nasıl çabaladığını , nasıl bilgili bir insan olup çıktığını anlatmaktaydı ..Romandaki esas kişiler Mabel ve ailesi (Ruth ve Morse ailesi) ,kendisine yol gösteren şair George Sterling (Brissenden) ve bizzat kendisi idi.. Bu romanın kadın kahramanı Ruth Morse Jack London' ın işçi sınıfından gelmeyen tek kahramanıdır.Bu eserde sosyalizme bir gönderme de vardır ..Şöyle ki şair Brissenden ,Martin Eden ' a sosyalizme tüm gönlüyle bağlı kalmasını öğütler.Böylece , sosyalizm başarıya ulaştığında kendisinin de hayata bağlı kalmak adına bir nedeni olacaktır..Oysa o bundan vazgeçip kendi tabiri ile "Ay' ın yapımında kullandığı yeşil dolar dağları ile geldiği yere , denizlere döner..Bu bağlamda monetary sistem yani parasal sisteme de bir dikenli selam çakar ..Sınıflar arası ilişkileri , hayatı olduğu gibi anlatması ve azmin gücünü ele alması açısından da eşsiz bir eserdir .. İnsan isterse neler yapabilirin cevabıdır bu anlamda hem Jack London hem de Martin Eden .. İşte hayatını tam anlamıyla bilmeksizin okuduğunuz Martin Eden ' ın ardındaki gerçekler .. Sanırım biraz uzun oldu ama hayatını sadece bu romandır diyerek okumanıza da gönlüm razı gelmedi ..İnceleme burada bitiyor ..Tavsiye ediyor muyum ? Demiryolu Serserileri ve
    John Barleycorn (Bir Alkoliğin Anıları) kitaplarıyla beraber okuyacaksanız pek tabii =))

    KAHROL RUTH MORSE TAYFASI .. Sizi de unutmadı Tuco Herrera =)) Bu kısmı sizin için özellikle arayıp buldum ..

    Aradan iki yıl geçmiş Martin Eden yayınlanmıştır .San Jose ' deki kadınlar derneği , edebiyat eleştirmeni Mira Mac Clay ' i davet ederek Martin Eden üzerine bir konuşma yapmasını ister ..Mac Clay açar ağzını yumar gözünü ..Eserdeki kadın kahraman Ruth ' un korkaklığı ve iki yüzlülüğü yüzünden ,hem kendi hayatını hem de Martin Eden ' ın hayatını bitirdiğini söyler .. Tüm bunları söylerken , en ön sırada oturan ve gözlerinde ölüm kadar derin bir hüzün ve gözyaşları barındıran , soluk yüzlü incecik kadının isminin Mabel Applegarth olduğunu bilmemektedir ..

    Sunay Akın gibi adamım vesselam .. Lanedossun !!! Görüşmek üzere işsizler !!! Buraya kadar okuduysan son böbürlenmemi de hakettin ..Hiç kusura bakma güzel kardeşim =)))
  • 496 syf.
    ·18 günde·10/10
    Tanıştırayım sizi Martin Eden, bundan böyle hikâyesi ile artık benim en yakın arkadaşımdır. Güvenin ona tüm samimiyetimle söylüyorum bizden, içimizden birisidir o. Tanışın onunla oldukça mütevazı birisidir, yanında olun onun, asla sizi yarı yolda bırakmayacaktır, anlatın bütün derdinizi, tüm sıkıntılarına rağmen sizi dinleyecektir elinden geliyorsa yardım da edecektir ve son olarak kulak verin anlatacaklarına öyle ki anlatacakları bir haykırıştır.

    Kitabın daha ilk sayfasını okurken anladım Martin Eden’i seveceğimi. Belirli bir nedeni olmaksızın ve onun hayatına harici bir göz misafiri olarak tanık olmama rağmen sevdim onu. Ah ne kadar isterdim liseden, üniversiteden veyahut iş yerimden tanıdığım reel bir birey olmasını. Kitap okumanın en güzel yanı da bu olsa gerek hiçbir zaman var olamayacağını bildiğin bir karakteri sevmek, sevebilmek.

    Hikâyeye dönecek olursak Örgü, Martin’in tesadüfi bir karşılaşma sonrası sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden ve zenginliğinden alan Ruth’a ilk görüşte âşık olması ile başlar. Eğitim ve zenginlik, Martin’in hikâyesi için bu noktada anahtar kelimelerdir ki Ruth’u elde etmek için öncelikle bu unsurları elde etmesi gerekecektir ve bunun içinde önünde alması gereken uzun bir yol vardır.. Yolculuk boyunca maddi olarak sıkıntılar çekecek ve yer yer bu yolda inancını da kaybedecektir fakat Ruth’a olan aşkı onun için bu yolda her daim itici bir kuvvet olmaktadır. Martin’in tek hedefi kitap yazmak ve bunun getirileri (para, ün, statü ve güç) ile Ruth’u elde etmektir. Daha sonrasında anlayacaktır ki ilk etapta Ruth için istediği para ve ün onu çok farklı bir toplumsal psikoloji sentezi yapmaya itecektir. Bir toplumun, her sınıfının ayrı ayrı profilinin çizildiği bu kitapta inanılmaz tespitler de göz önüne serilmektedir. Demek istediğim toplumun asıl önemsediği fikirlerden daha ziyade para ve ündür tezi gerekçeleri ile açıklanmaktadır. Bu noktada kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum; “Size ayın yeşil peynirden yapılmış olduğunu söyleyebilirim ve sizde beni onaylarsınız, en azından yadsımazsınız, çünkü dolar dağlarım var.”

    İnanılmaz hikâye örgüsünün yanı sıra edebi bir ziyafet de sunan bu kitabı okumaya yeni başlayan arkadaşlara kesinlikle önermiyorum. Bu kitabın lezzetini tam manasıyla alabilmek ve anlayabilmek için bunun bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Ben bu kitabı okudum kazanımlar benimdir ancak Martin Eden’i bir sonraki elime alışımdan önce araya en az elli kitap sıkıştırmak istiyorum ve inanıyorum ki o zaman geldiğinde kazanımlarım daha fazla olacaktır.
  • 480 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bu büyük ailenin bir ferdi olmadan önce kitaplarımı seçerken, ölmeden önce okunması gereken kitaplar, 30 yaşına gelmeden önce okunması gereken kitaplar gibi listelerden faydalanırdım. Bu listeler beni bazen çok güzel kitaplarla tanıştırırken bazen de çok büyük hayal kırıklıkları yaratıyordu. Bu hayal kırıklıklarının en büyüğünü ise Muhteşem Gatsby isimli kitapta yaşadım. Kitabı öyle bir lanse etmişlerdi ki bir okur için olmazsa olmaz mahiyetindeydi. Hatta Amerikan edebiyatının en büyük eseri diyenler bile vardı. Bir heves eseri edindim ve kısa sürede de bitirdim. Sonrasında ise öyle bir hayal kırıklığı yaşadım ki anlatamam. Amerikan Edebiyatının en büyük eseri bu ise bende bir daha Amerikan Edebiyatı okumayacaktım.

    Günlerim bu yoğun çaba içerisinde eser seçimleri ve hayal kırıklıkları ile geçerken, bir gün derdimi dostum A.Rahim Kara/Duvar/ ’ya açtım. Bana bir platform olduğundan, gerçekçi değerlendirmeler yapıldığından ve okunan kitaplardan alıntılar paylaşıldığından bahsetti. İşte dedim aradığım bu! Telefonu kapatır kapatmaz kaydımı yapıp mobil uygulamasını indirdim. İlk başlarda alıntılarımı paylaştığım ve değerlendirmelerinden faydalandığım sadece bir kaynaktı. Sizleri tanıdıkça, sohbetler ettikçe dış dünyada asla bulamayacağım samimi bir ortama dönüştü. Çok güzel arkadaşlar edindim, çok güzel sohbetler ettim. Her bir üyesi ailemin birer ferdi oldu zamanla. Hepiniz sağ olun var olun. Bana bu güzel dünyanın kapılarını açtığınız, beni başka hiçbir yerde asla bulamayacağım bir samimiyetle karşıladığınız için. Hepinizi seviyorum, hepiniz ayrı ayrı ve bir bütün olarak çok özelsiniz benim için.

    Siteyle ilk tanıştığım bende henüz derin anlamlar taşımadığı dönemlerde adını sıkça yapılan övgülerle duyduğum bir eser vardı. Hayatın gerçeklerini anlatan ama Amerikan Edebiyatı. Salt bir gerçekçi olarak benim için tercih yapmak çok zor olmadı. İlk ay ki alışveriş listeme eklendi ve site ahalisi tarafından bana aldırılan ilk kitap oldu Martin EDEN. Yalnız biraz bekledi beni. Ta ki Hakan Günday ’ın Daha kitabını okuyana kadar. Kitabın baş karakteri Gaza’nın iki abisi vardı. Afganistan’da ki buda heykelleri gibi. Kaçak göçmenleri taşıyan denizcilerdi kendileri. Dehşet vericiydiler ve dehşet verici bir yazar okuyorlardı. Jack London . O an işte dedim benim yazarım. Hayatın gerçeklerini anlatan, dehşet verici, hasta ve saplantılı karakterleri olan.

    İlk fırsatta başladım kitaplığım da yer alan Martin EDEN’e. Acaba beklentilerimi karşılayacak mıydı? İlk okuduğum Amerikan Edebiyatı eserinin hayal kırıklıklarını üzerimden atabilecek miydim? Gaza’nın abileri ve ailem haklı mıydı? Tabii ki! Martin EDEN de hayatın gerçeğini buldum. Toplumsal sınıf farklılıklarını buldum. Yayın dünyasının kokuşmuşluğunu buldum. Bireyin heveslerini, aşklarını beklentilerini, bunalımlarını buldum. Hayata dair ne varsa hepsini buldum. Hayatın anlamını buldum. Artık gerçek hayatı anlatan, yaşayan bir başucu kitabım vardı Martin EDEN ve dehşet verici bir yazarım JACK LONDON.

    Bu kitap hayatın gerçeğini anlatıyor görmek ve anlamak isteyene! Öncelikle beni bu sitenin bir ferdi yapan dostuma, sonra beni bu muhteşem yazarla tanıştıran site ahalisine ve Gaza’nın abilerine teşekkürlerimi iletiyorum.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • 494 syf.
    ·9 günde·7/10
    ‘Yakarsa dünyayı garipler yakar’ ekolünün vakur temsilcisi Martin Eden’le tanışacağım için oldukça hevesli ve heyecanlı bir vaziyette açtım kitabın kapağını... Bu heves ve heyacan –dürüst olmam gerekirse- son sayfalara yaklaştıkça Martin Eden’le artık vedalaşacak ve onu hayatımdan çıkaracak olmanın hazzını besledi. Yangın hiç sönmedi kitap boyunca... Martin, zihnindeki ateş toplarını cömertçe savurdu etrafına... Kimi zaman da dönüp kendine nişan aldı... Büyük oyunu bozmak için çıkmıştı yola... İdeallerini birer tuğla gibi kullandı, geçmişini sıva yapıp o tuğlaları birleştirdi. Sonra dünyaya meydan okumak için inşa ettiği tek göz odasını rengarenk bir aşk hikayesi ile baştan başa boyadı... Belki de hesaplayamadığı tek şey, odasını inşa ettiği zeminin bataklık olmasıydı. Martin yılmadan çalıştı, öğrendi, öğrendikçe odasına yeni katlar çıktı... Sonra, yeniden çalıştı, daha çok öğrendi ve kelimelerden kendine küçük bir fildişi kule yaptı. Ancak dedim ya, zemin böyle bir kuleyi ayakta tutacak kadar güçlü değildi... Tüm idealler, tüm geçmiş ve o görkemli aşk hikayesi, okurun bakışları arasında bataklığın içinde kayboldu... Ve bizler, beş yüz sayfa boyunca yandığımızla kalakaldık... (Her bir sayfa için bana bir cent borçlusun Martin, bunu yazıyorum bir kenara : )

    ----------------------

    Değerli 1k dostlarım, yazının bundan sonrası için önlem amaçlı olarak bir ‘SPOILER’ uyarısı koymak zorundayım. Neticede kitap üzerine konuşurken belki de kitabı okumadan önce bilmek istemeyeceğiniz detaylara yer verebilirim. O yüzden devam edip etmeme tercihini size bırakıyorum...

    ----------------------

    EĞİTİM NEYDİ? EĞİTİM EMEKTİ...

    Yazar burada, bilgiye aç bir insanın sistemsiz bir eğitim ile, yani kendi kendini eğiterek, mücadele vererek aydınlanabileceği konusuna özellikle vurgu yapıyor... Buna bir itirazım yok. Hem geçmişte hem de günümüzde, örgün eğitim dediğimiz yapının dışında kalarak kendini farklı yollardan yetiştiren pek çok aydının varolduğunu biliyoruz. Martin Eden de arka sokaklarda hayat mücadelesi veren, yirmili yaşlarına kadar türlü gemilerde çalışıp hayatını kazanan, eğitimsiz, dili kötü kullanan, kavgayı gürültüyü bir yaşam biçimi haline getirmiş kaba-saba bir karakter. Onu bu hayatından çekip çıkaran ve bilginin peşinde yeni bir hayatın kapılarını aralayan tetikleyici unsur Ruth isminde güzel (ve zengin) bir kadın oluyor... Martin’in Ruth’a olan aşkı, onu tüm geçmişinden ve hayatındaki tüm insanlardan tiksindirecek kadar güçlü. Kendisine şekil verilmesini bekleyen bir kil topağı gibi Ruth’un önünde dönüp durmaya başlıyor.

    İşte bizi tam 250 sayfa meşgul edecek muazzam bir ‘zengin kız-fakir oğlan’ aşkının tohumları da tam olarak burada atılıyor. Eğer bu kitabı iki bölüm üzerinden inceleyecek olursak, -ki kitabın kurgusu bunun için çok uygun- ilk bölümü ‘zengin kız fakir oğlan aşkı’, ikinci bölümü ise ‘bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı...’ şeklinde tek cümle ile özetlemek mümkün...

    Yanlış anlaşılmak istemem... Amacım Jack London’ın en önemli klasiklerinden birini basitleştirmek değil. Kitabın tamamına yayılan ‘eğitimli burjuvazinin cahilliği’ üzerine ve kalıplaşmış ahlâk ve gelenek dayatmalarının nasıl bir yetenek celladı olduğuna dair nitelikli eleştiriler var. Kitabı kendi çağının söylemi içerisinde, kendi zamanının koşullarında ele aldığımızda oldukça cesur ifadelere sık sık rastlamak mümkün...

    Ancak kitaba bugünün okurunun gözünden baktığımızda, kitapta verilen pek çok mesajın zamana yenik düştüğünü, değişen şartların ve değişen yaşam formlarının kurgudaki olaylar ve ilişkiler zinciriyle bugünün okurunu ortak bir zeminde buluşturamadığını görmezden gelemeyiz... Kitabın zeminindeki güçlü aşk hikayesine, kaçınılmaz olarak Ediz Hun’lu, Hülya Koçyiğit’li sıradan bir Yeşilçam filmi nazarında bakmamızın nedeni de budur... Bu yüzden, aşılması gerçekten sabır isteyen 250 sayfalık bir eşiği geçmeyi zorunlu kılmaktadır Martin Eden...

    ------------------------

    “İNSANIN KARAKTERİ, ONUN YAZGISIDIR”

    Herakleitos’un bu muhteşem sözünü Sait Faik için de kullanmıştım eski bir incelemede... Çok seviyorum bu sözü, daha doğrusu çok inanıyorum... Ve bu sözün Martin Eden karakterini de çok iyi ifade ettiğini düşünüyorum... Tekrar konumuza dönersek, ‘bir önceki paragrafta bıraktığımız bu zorlu eşiği atlayabilenleri ileride neler bekliyor’ şeklinde bir soru oluşabilir kafanızda... Kitabın ikinci bölümü, ilk bölüme göre daha fazla soru soran, daha fazla tartışan, daha sürükleyici bir kurguyla karşımıza çıkıyor. ‘Hamdım’ ve ‘piştim’ aşamalarını tamamlayan karakterimiz bu bölümde ‘yandım’ mertebesine yükseliyor... Daha açıklayıcı olması açısından konuyu şöyle formulüze edebiliriz; Martin Eden’in hayatında idealizm bir aşamadan sonra realizmle tepkimeye giriyor. (Buradaki realizmi edebiyat akımı olan realizm olarak düşünmeyin. Gerçeği olduğu gibi kabullenmek anlamında kullandım) Bu tepkimenin neticesinde ortaya nihilizm çıkıyor. İsterseniz, bu formülü biraz detaylandıralım...

    Martin Eden’in idealizmi üzerine söylenecek fazla birşey yok. Süreç gayet doğal işliyor. Gece gündüz okuduğu kitaplarla daha fazla bilgiye erişen Martin, bir yerden sonra bu bilgiyi kullanmak, daha doğrusu hayatına yansıtmak istiyor. Yeni bilgiler ve aydınlanma süreci onu hedefleri olan bir insan haline getiriyor ve Martin bu hedeflere en ideal yollardan ulaşmanın gayreti içine giriyor. Bu süreçte yaşadığı tüm zorlukları, olumsuzlukları, hayal kırıklıklarını sürecin bir gerçekliği olarak değerlendirip sinek kovar gibi savıyor başından... Yani hedefe giden yolda, idealleri uğruna her türlü gerçeklikle başa çıkabiliyor Martin... Dergiler tarafından reddedilen her bir yazısı için neden-sonuç ilişkisi kuruyor. Daha üste çıkabilmenin hesaplarını yapıyor. Yılmak veya pes etmek şöyle dursun, tam tersi her reddedilişi biraz daha kamçılıyor onu...

    Ancak sürecin sonuna geldiğinde, yani hedeflerine ulaştığında bana göre çok önemli bir hata yapıyor. Negatif dönemde her şeyi neden-sonuç ilişkisinde değerlendirebilen ve gerçeği olduğu gibi kabullenebilme olgunluğunu gösterebilen Martin Eden, pozitif döneme geçtiğinde çevresinde olan değişimi aynı olgunlukta karşılayamıyor. Oysa ki, başarısız olduğu süreç boyunca hem sevgilisi hem de çevresindeki insanlar tarafından yoğun bir baskıya maruz kalmasına rağmen bu baskıyı ‘ahlakçı bir anlayışın dayatması’ olarak eleştirip direnme başarısı gösterirken; başarıya ulaştığında pek çok ahlakçının perde arkasında ahlaksız olabileceği gerçeğini gözardı ediyor.

    Eğer Martin sürecin bu aşamasında da gerçekçiliğini koruyabilseydi, belki bu kadar duygusal bir geçiş yaşamayacak ve nihilizmin karanlık koridorları içine girip varlık ve yokluk tabelalarının göründüğü yol ayrımında yokluk yoluna sapmayacaktı...

    Sadece yazarak hayatını idame etmek isteyen genç birinin yazdıklarının dergiler tarafından sürekli reddedilmesi ne kadar gerçekse, bu süreçte çevresindeki insanların ‘böyle aylak aylak dolaşma, ssk’lı bir işin olsun’ baskısı ne kadar gerçekse, sevgilisinin ‘eğer düzgün bir işin olmazsa babamlar beni sana vermeyecek’ tehdidi ne kadar gerçekse ve açlıktan hastalandığı, tek lokma yiyecek bulamadığı dönemlerde herkesin ona sırtını dönmesi ne kadar gerçekse; yazdıkları bir anda ünlenen, bir anda banka hesaplarındaki sıfırların sayısı artan, şöhret ve paranın oluk oluk aktığı Yazar Martin Eden’in çevresinin bir anda insanla dolması, eski sevgilinin yeniden aşka gelmesi, hısım akrabanın sonsuz bir övgü seliyle onu yüceltmesi ve ülkenin dört bir yanından her yayınevi ve derginin ona iş teklif etmesi de o kadar gerçekti... (Evet ideal değildi ama gerçekti)

    Ve Martin, kendi hayatını bu yeni gerçeklik üzerine yeniden konumlandırabilseydi, ideallerini ve hedeflerini revize ederek elde ettiği güç ve parayı bu yeni hedeflere yönlendirebilseydi hem daha tutarlı davranmış olacaktı, hem de tüm çabasının bir çöp olup yokluğun bilinmezliği içine düşmesini engellemiş olacaktı... Neticede ‘var’, her zaman ‘yok’un üzerinde değil midir?

    ------------------------

    KİTAP ÜZERİNE KISA NOTLAR

    * İlk olarak neden 7 puanı tercih ettiğimle başlayayım. Konuya salt etkileyicilik perspektifinden yaklaştığımda Martin Eden'in hikayesinin beni Louis Ferdinand Celine 'in Gecenin Sonuna Yolculuk kitabındaki Bardamu'nun hikayesi kadar etkilemediğini net olarak söyleyebilirim. O hikayeye 10 puan veriyorsam bu hikayenin en az bir puan düşük olması gayet mantıklıydı. Bu nedenle bir puan buradan gitti. İncelemede bahsettiğim gibi kurgunun ilk 250 sayfalık bölümü bana göre fazla gereksiz uzatılmıştı, buradan da bir puan gitti. Son olarak da yaklaşık 400-430 sayfa boyunca adım adım işleyen kurgunun düğüm bölümünün 50-70 sayfalık bir bölüme sıkıştırılması, o bölümde yaşanan olayları yeterince içselleştiremememe neden oldu. Son puanımı da oradan kırdım.

    * Kanaatimce kitapta bana göre Martin Eden'in yüzlerce yazısının sadece başlık olarak geçiştirilmesi bir eksiklikti. Martin'in kaleminden çıkan birkaç öykü veya deneme, kitaba farklı bir derinlik katabilirdi. Orhan Pamuk geliyor aklıma hemen. Kara Kitap 'taki gazeteci Celâl Salik'in köşe yazılarının veya Benim Adım Kırmızı 'daki meddah hikayesindeki gibi küçük hikayelerin o kitaplara nasıl bir zenginlik kattığını, kitabın edebi değerine ne kadar büyük bir katkısı olduğunu, o kitapları okuyanlar iyi bilir. Bence Martin Eden'in birkaç öyküsüyle tanışmayı hak etmişti okurlar:)

    * Shameless dizisindeki 'Lip' karakerinin Martin Eden'den, Lip'in üniversite hocası Professor Youens karakterinin ise kitaptaki Brissenden karakterinden esinlendiği konusunda içimde yoğun bir his oluştu:) Hem kitabı okuyan hem diziyi seyreden dostlarım varsa ve bu konuda bana katılıp katılmadıkları konusunda görüş bildirirse çok mutlu olurum:)

    Sona gelirken, madem inceleme boyunca Martin’e iğneler batırıp durdum, o halde kitaptan bir alıntıyla çuvaldızı kendime batırarak kapanışı yapayım :)

    “Yazma becerisi olmayan adamlar, gerçekten yazma becerisine sahip olan adamlar hakkında çok fazla şey yazıyorlar.”

    Benimki de o hesap işte:))

    Değerli vaktinizi ayırıp bu uzun yazıyı okuduğunuz için tüm kalbimle teşekkür ederim...

    Herkese keyifli okumalar...
  • 520 syf.
    Hepimiz aynı gemideyiz. Aynı deli rüzgar saçlarımızı dağıtıyor, aynı göğün altında nefes alıyor, aynı yıldızlara bakıp dilek tutuyoruz, aynı hırçın dalgalarla mücadele ediyor, dalgalardan korktuğumuzda aynı geminin sükûnetine sığınıyoruz, kalbimizdeki ortak şarkının nakaratı hep aynı. Bunca aynılığa rağmen birbirimizi yemeye, birbirimizin kanını emmeye, bizi sükûnete eriştiren deli dalgalardan koruyan gemimizin altını oymaya devam ediyoruz. Peki bizden başka bindiği dalı böyle hunharca kesen başka bir canlı mevcut mu? Evet ne yazık ki insan dışında kendine ihanet eden başka bir tür yaşamıyor bu koca dünyada.

    Uzun zamandır bu kadar vurulduğum bir kitap okumamıştım. İtiraf edeyim başlarda Martin’in Ruth’a olan aşkını uzun uzun anlattığı romantik satırlar içimi baydı. Öyle ya aşk artık ucuz romanların, dizilerin ve filmlerin konusu. Günümüzde bir aşk hikayesi ya da romanı yazmaya kalkışsanız herkes “klişe” diye burun kıvırıyor. Diğer yandan bünyemiz moderne, postmoderne öylesine alışmış ve şartlanmış ki Jack London’ın uzun tasvirleri, detaylı anlatımları insanı bunaltıyor. Bilinç akışı yok, anlatıcı hep aynı, fantastik unsur, büyülü gerçekçilik filan da ara ki bulasın. Dümdüz bir kitap bu Martin Eden... Dedim ya itiraf ediyorum başlangıçta böyle burun kıvırarak okudum kitabı. Bunların modası geçti modunda yani. Kafa dengi bir dostumun “Oku bak çok seveceksin!” tavsiyesini de uzun zamandır kulak arkası ediyordum. “Beş yüz küsür sayfa ne yazmış bu adam, kim okuyacak şimdi?” modundaydım. Sonra sahaf olarak da işletilen bir kitap kafede denk geldim kitaba. Aklıma dostumun tavsiyesi geldi ve satın aldım. Kitaplığımda okunmayan kitaplar bölümü var, epeyce bir yekûn tutan bir bölümdür, oraya attım günün birinde okunmak üzere. Ne zaman sıra gelecekti kim bilir? Son görüşmemizde dostuma “Bugünlerde okuma ve yazma modundayım, Martin Eden’ı okusam mı?” diye sorunca “Mutlaka okumalısın, bak pişman olmayacaksın.” şeklinde ısrarına devam etti. Kendimi bir yokladım. Sonra “Hadi başla Ayşe” dedim kendi kendime, en kötü, gitmezse yarım bırakırsın, ucunda ölüm yok ya.” Gaflet dedikleri bu olsa gerek. İtiraf edeyim büyük bir hata yapmışım, Jack London’ı bu kadar erteleyerek, yine itiraf edeyim bu kitabı tavsiye eden dostumun beni ne kadar iyi tanıdığını da unutarak bunca zaman böyle bir kitabı okuma zevkinden kendimi mahrum bırakmışım.
    (Bu yazı kitabın içeriğine dair bilgiler içerebilir!)

    Şimdi okumayanlar -hatta belki okuyanlar da- “İyi de bu kitap ne anlatıyor bu kadar etkilenilecek?” diyebilir. Kitabın üslubunu, yazarın verdiği detayları filan bir kenara atıp kuru bir özet yaptığımızda “Martin Eden yazar olma aşkıyla yanıp tutuşan bir delikanlının yaşadığı aşkın motivasyonuyla hiç yılmadan ve vazgeçmeden adım adım başarıya ulaşmasını anlatıyor.” diyebiliriz. "O zaman bir tür kişisel gelişim kitabı mı Martin Eden?" Değil efendim, böyle bir tespit bu kitaba yapılmış en ağır hakaret olur. “Martin Eden aslında Jack London’ın kendisidir, burada kendi yazar olma hikayesini anlatır. Bu roman otobiyografiktir.” desek “Elbette, olabilir.” diyebiliriz. “Martin Eden iki farklı sınıftan insanın aşkının imkansızlığını anlatır.” Desek, bu kadar da basite indirgemeyelim bu kitabı, diye karşı çıkabiliriz.

    Martin Eden’la ilgili buna benzer birbirinden farklı o kadar çok tespit yapabiliriz ki. Çünkü Martin Eden sahici bir karakter, Jack London ona bir ruh vermiş, onu kanıyla canıyla aramızda yaşatıyor. Martin roman boyunca değişim ve gelişim gösteriyor. Onu önce aşık ve aşkı için her şeyi göze alabilecek bir adam olarak tanıyoruz, onun okuma ve yazma tutkusuna şahitlik ediyoruz, Martin aç kalırken onunla aç kalıyor, çamaşırhanede nefessiz çalışırken onunla aşırı çalışmanın insanı insanlıktan çıkardığını birlikte keşfediyoruz. Reddedilen her yazı için editörlere onunla birlikte kızıyor, onunla birlikte editörün gerçek bir insan olmadığı şüphesini taşıyoruz. London bizi Martin’in her anına ortak ediyor, son kertede başarılı roman budur. Edebiyat bizi kendimize getirmek için varsa eğer, Martin Eden bunu fazlasıyla başarıyor.

    Birbirimizin acılarına duyarsızlığımızın katlanarak arttığı bir gösterme / kendini beğendirme çağında yaşıyoruz. Kendi acılarımızı olabildiğince şımartıp büyütürken başkalarının acılarına karşı “Aa öyle mi vah vah!” deyip geçiyoruz. Bencilliklerimizi instagram fotolarına yansıtmamak için afilli pozlar versek de gerçek hayatta bunu örtemeyecek kadar insanlıktan yoksun hale geldik maalesef. Güzel insanlar gözümüzün önünde birer birer harcansa da, yaşama sevinçleri ellerinden de alınsa “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” rahatlığı içinde “iyi ki bana bir şey olmadı” diye şükredebiliyoruz. Çifte standartlarla değerlendiriyoruz birbirimizi. Bir insan paralı ve ünlüyse mutlak iyi, tersiyse kötü ilan edilebiliyor değer tablomuzda. Bu duyarsızlaşma, bu duygu nasırlaşması her insanı aynı derecede etkilemese de bazı özel yaradılışlı insanları derinden sarsabiliyor. İşte bunun için Martin Eden özel bir karakter ve işte bunun için ona ruh veren Jack London büyük yazar. “Martin Eden’ı ve onun gibileri küstüren ve onlara fazlalık muamelesi yapan bizleriz. Martin Eden gibi yazmaya tutkun bir insanı bütün kitapları ve yazıları basılmış ve büyük bir üne kavuşmuşken bu dünyaya küstüren biziz. Her toplumun Martin Eden'ları var çünkü. Özel yetenekleri olan, daha hassas ve duyarlı kalbi olan özel insanları. Böyle insanları küstürmemek, onlara sahip çıkıp değer vermek, dertleriyle dertlenmek elimizde. Aytmatov’un Beyaz Gemi’sinin isimsiz çocuğu romanın sonunda balık olup Beyaz Gemi’sine kavuşmak üzere kendini nehrin serin sularına bırakır ya. O, Beyaz Gemi’sine kavuşan sevdalı bir yürektir artık ve yaşamıyla yapamadığını ölümüyle gerçekleştirmiştir. Martin Eden’ın romanın sonunda kendini çok sevdiği denizlerin sularına bırakması; dünyanın kirine, pasına, insanlara insan olarak değer vermek yerine malına, mülküne, parasına ve ününe göre değer vermelerine tepki olarak atılmış kocaman bir tokattır kanımca. İşte tam da bu sebeple Martin Eden da tıpkı Beyaz Gemi’nin isimsiz çocuğu gibi yaşamıyla gerçekleştiremediğini ölümüyle gerçekleştirmiş ve iz bırakan bir kahraman olmayı başarmıştır. O da Beyaz Gemi’sine kavuşan sevdalı bir yürektir artık…

    BLOGUMDAN ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIMLA OKUMAK İSTERSENİZ:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...ni-nasil-bilirsiniz/
  • 528 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Evimde rahat koltuğuma oturmuş bir vaziyette bu incelemeyi yazıcağım için şimdiden bir vicdan azabı çekiyorum.öncelikle Martin Eden Sadece bir aşk romanı yada bir macera romanı değildir! jack londan'ın hayatının bir bölümünün romana kurgulanmış halidir.

    Zor zamanlarda hepimiz bir hedef oluşturur ve bu hedefe bağlı kalacağımızı söyleriz ama rahat yüzünü gösterdiğinde rahatın yüzünü okşar ve yazgımızın nedenini kendimizin dışında ararız.İşte Jack london bizim gibi bu zor zamanlarında bu
    sözleri vermiş ama yaşadığı zorlukları hiç unutamadığı için rahat yüzünü gösterdiğinde günde 20 saat çalışarak rahatın yüzüne şamarı patlatmıştır.

    Bağlı olduğu alt tabakanın kimliğini taşıyan denizci çocuğun(Martin Eden) Ruth ismindeki kızın erkek kardeşini serserilerin elinden kurtarmasıyla başlar otobiyografik romanımız

    Kurtadığı genç tarafından yemeğe davet edilir
    Bizim fakir ve eğitimsiz Martin'imiz kurtardığı gencin kız kardeşinin görür görmez aşık olur .
    Bu tanışıklık sonrasında aşık olduğu kızın farklı bir sosyal sınıfa ait olduğunu anlar.Kıza duyduğu aşk ,kendisinin motivasyonunu sağlayacak ve aradaki sınıfsal farkı eritmek için gereken gayreti verecektir.

    Bu romanı okuduktan hemen sonra jack london!un diğer kitaplarını okumaya başladım kendisine hayranlığım her kitabın da katbekat artıyordu ve son olarak yazarın biyografisini okudum ve yaşadıklarının yanında bu roman
    evrende dünya kalıyordu size naçizane tavsiyem önce biyografisini okuyup daha sonrasında kitaplarını okumanız.
    şimkdi sizlerle jack london 'ın hayatı hakkında kendi deylimyle yük hayvanı olduğu dönem hakkında az da olsa bilgiler sunacağım.Yazarın biyografisini başka kaynaklardan
    okumak isteyenler bu kısmı atlayabilirler.

    1875'te Flora (jack london'ın annesi) William Channey'e (babası) hamile kaldığını söylmesi üzerine, William Channey bir daha geri dönmemek üzere florayı ve henüz doğmamış oğlunu terk etmişti.
    12 ocak 1876 da terk edilmiş ve umutsuz bir durumda olan flora Channey john Griffith(jack london'a doğduğunda verilen isim) adında gayrimeşru bir çocuk dünyaya getimiş ve 2.evliliğini John London adında kısmen sakatlanmış bir
    iç savaş gazisi ile yapmıştı.Böylece bizim jack'in serüveni başlamıştı.

    Jack London ilk okulu bitirdikten sonra kavanozlara turşu doldurmak için ayda 50 dolara, günde 16 saatten daha uzun süre çalışıyordu. Kapitalist sistemin dönen çarklarına henüz kolunu kaptıran jack, daha sonrasında bütünen yutulacağı bu canavara karşı duyacağı nefretin ilk kıvılcımını ateşlemiş ve bu gencin yüreğinde sosyalist karakterin oluşmasına zemin hazıramıştı.

    Daha küçükken doğaya karşı büyük bir hayranlık duyan jack London, tekne almak için bir kaç ay boyunca annesinden gizli bir şekilde para biriktirmişti.
    Bunu öğrenen annesinin Jack'ten parayı istemesi üzerine, Jack istemeye istemeye parayı vermek zorunda kalmıştı. Bir yandan gazete dağıtıcılığı yapan bir yandan da fabrikada çalışan jack london bu zamanlarını yük hayvanı olarak nitelendiriyordu.
    jack 2.denemesinde yelken için gerekli olan parayı biriktirmiş ve bunun neticesinde kendi başına yelkenciliği öğrnemişti.
    Henüz o yaşlarda kitaplara meraklı olan jack vücunun bitap düşmesi yüzünden bu hobisinden uzak durmak
    zorunda kalmıştı.aylarca çalıştıktan sonra jack yeni kelimeler öğrenmeye başlamıştı.

    Etrafında bulunan yobaz ve bağnaz insanlar tarafından göz hapsine alınan jack, kitap okuduğu esnada, kitaba odaklanır,çevresindeki kimseyi görmez ve kitapla bütünleşirdi.
    Fakat maddi olanaksızlıklar yeniden jack London'ın ailesinin yakasına yapışmıştı. Babasının durumuna üzülen ve elinden hiçbir şey gelmeyen Jack, kendisni arkdaşlarıyla birlikte içki masasında bulmuştu.
    İlk defa ümitsizlik jack london'ın ruhunu kuşatmış ve onu kör kütük sarhoş etmişti.Rıhtımdan aşağı inerek teknede uzanmak isteyen jack, tekneye zıplarken düşmüş ve akıntıyla birlikte sürüklenmişti.
    Hayatının böyle sona ermesini isteyen jack'i kendisine getiren soğuk sular olmuştu.4 saat boyunca suda kalmış ve uyandığında kendisine bir söz vermişti.her ne pahasına olursa olsun, sefil varoluşuna boyun eğmeyecek
    ve bu uğurda ne gerekiyorsa yapacaktı.

    17 yaşına geldiğinde bir fok gemisine usta gemici olarak kaydoldu.Yeni mesleği ile ilgili her şeyi azim ve sabırla kısacık sürede öğrendi.işinde disiplinli ve kararlıydı.
    Yaşça küçük olduğu için kendisinden büyük olanların nefretin kazanmıştı.
    Ve mürettebatın saygısını kazanmak için gemideki demirbaşlardan biri olan koca kızıl john ile kavgaya tutuşmuştu; çok ağır yaralar almasına rağmen rakibinin boğazına yapışan genç denizcimiz jack,zafer çığlıklarıyla bu kavganın kazanan tarafını belli etmişti.Artık o denizciler arasında saygın bir kişilikti.
    ve gerçek hayatta kurt olabilmek için daha çok fazla mücadalelerden geçmek zorunda kalıcaktı.
    Zaferin ruhunda açtığı mutluluk, gecenin karanlığında kükreyen tayfununun korkusuyla bertaraf oldu.Geminin komutasını alan genç denizci jackti. Bu olay hakkında

    ''Tüm yelkenleri toplamıştık,Fırtınada çıplak direklerle ileriyorduk; yine de ıskuna her an parçalanacak gibiydi.Denizde iki yüz metre genişliğinde yarıklar açılıyor,rüzgar dalgaların tepesindeki köpükleri ufalıyor, su zerrecikleri
    her yere öyle bir savruluyordu ki, aynı anda iki dalgayı birde görmek mümkün olmuyordu.
    Neredeyse kontrol edilemez haldeki geminin küpeştesi bir iskele, bir sancak istikametine yatıyor, sürekli güneydoğudan güneybatıya dönüp rotadan sapıyor, sular bordanın altında kabarınca , ortasından delinecek gibi oluyordu.
    Gerçekten delinseydi,geminin tüm mürettebatıyla birlikte battığı ve kendilerinden bir daha haber alınamadığı bildirilirdi. Bir keresinde dalgayı pupadan yedik.Dalganın gelişini gördüm ve yarı boğulmuş vaziyette, üzerime inen tonlarca suyun altında ,ıskunanın delinecek gibi olduğunu fark ettim.
    bir saatin sonunda, nöbet değiştirdiğim zaman,terler içinde ve tükenmiş haldeydim.ama başarmıştım.'' diye yazmıştı.

    7 ay sonra ailesinin yanına dönen jack, kazandığı bütün parayı ailesini vermişti. Ailesine maddi yönden katkıda bulunmak isteyen jack london ekonomik krizin mağdurlarından biri olmuştu
    Kendisine göre bir iş bulamayınca , yeniden bir yük hayvanı olmak zorunda kalmış ve Hint keneviri imalathanesinde bir işe girmişti.

    Bir makale yarışmasının yapılacağını öğrenen ve oğlunun yeteniğinin farkında olan flora zorlada olsa oğlunu bu konuda ikna edecek ,2 gün boyunca uykusuz kalmasına neden olacak ve ona 4 bin kelimelik kusursuz bir metni kaleme aldıracaktı.
    Her gün Hiç aksatmadan 20 kelime öğrenmesinin ve sürekli kitap okumasının meyvesini toplayacak ve yarışta birinciliği kazanacaktı.

    özgüveni tazelelen jack london bir kaç hikaye daha kaleme alacak ama bunlar hüsran ile sonuçlanacaktı.
    kendisine vaat edilen zammı alamayan jack, kenevir imalathanesindeki işinden ayrıldı.
    18 yaşına basınca Oakland Halk Kütüphanesi ile daha fazla haşır neşir oldu yüzeysel bilgiden sıyrılıp konuların derinine inerek kabuğundan sıyrılıp, herşeyi bir hedefe göre düzenledi.
    Ekonomik kriz yüzünden bir çok iş yeri iflas etmiş ve işsiz kalan halkın büyük bir çoğunluğu çözümü intihar etmekte bulmuştu.
    Bu dönemde iş bulamayan jack babasına yük olmamak için yürüyüşlere katıldı.
    Küçüklüğünden beri hayran olduğu niagara şelalesini görmek için New York eyaletine buffalloya gitti
    Bir polis tarafından serseri damgası yiyip 30 gün boyunca hapishanede yatmak zorunda kaldı.hapisten çıktıktan sonra tekrar kömür kürelemek için işe girdi.Yaşadığı olaylar,içindeki sosyalist kimliğin dışarı çıkmasını sağlayacak
    ve Oakland halk kütüphanesinde tanışacağı eski ingiliz profösor irons Bamford tarafından eğitilecek ve yön verilecekti.

    19 yaşına basmış olan jack kendisinden yaşça küçük olan öğrencilerle birlikte liseye kaydolmuştu.Maddi olanaksızlıklar yüzünden lisede öğrencilik kimliğinin yanına bir de hademelik eklenmişti.
    jack kendisine liseden bir arkadaş edinmişti ismi Ted Applegarth tı.
    Arkdaşının isteği üzerine eve davet edilen jack, Mabel applegarth'ı(Ted'in kızkardeşi)görür görmez aşık olmuştu.
    Denizci çocuk mabel applegarth için kabuğundan sıyrılıp bile isteye sınıf atlayacak ve mabel ile eşit haklara ve özgürlüklere sahip olacaktı.
    Kıza duyduğu aşkı Martin Eden deki Ruth karakteri ile ölümsüz kılacaktı.

    Kapitalist sistemin ruhunda yarattığı sosyalist kimliği ile her gece belediye parkında kalabalıklara karşı söylev veriyor, burjuva sınıfına ait insanların nefretini kazanıyordu.
    Hayatın yükü ve zorluklarıyla henüz tanışmamış insanlar, Jack London'ın niçin böyle sayıp sövdüğünü anlamıyorlardı.
    okulda oldukça başarılı olan jack london'ın kötü talihi Mr. Andersonun onu okuldan kovmasıyla daha kötü bir vaziyet aldı. jack london bu konu hakkında şunları söylemişti.

    ''"Çok üzgünmüş, fakat insanlar benim hakkımda konuşup duruyorlarmış. İki yıllık eğitimi dört ayda bitirmek! Bu bir skandal olurmuş; ayrıca üniversitelerin, denklik sahibi hazırlık okullarına karşı tavırları giderek sertleşiyormuş.
    Böyle bir skandalı gözü alamazmış, o yüzden lütfedip ayrılmam gerekiyormuş. "

    Tek başına öğrenmeye başlayan jack, başarılı olmuş ve okula gitmeden Kalifornia ünv. kazanmıştı.
    fakat yoksulluk ailesinin peşini bırakmamış ve bir çamaşırhanede gömlek ütülemeye itmişti.
    Burada bir kaç ay çalışan jack, ablasından faizle borç alıp, hazine avcılığı için yüzlerce kolondike yolcusuyla birlikte kuzeye gitmişti.
    Ailesini belkide bir daha göremeyecek olan jack göz yaşlarına boğulmuştu. Girişeceği bu yol tehlikeler ve maceralarla doluydu.
    Kuzey topraklarında altın bulabilmek umudu ile tayfaya yazıldı.

    100 kilometrelik bir mesefayi su üzerinde kat etmeleri 3 gün sürmüştü. Karaya vardıklarında yarım tonluk yükü iyi bir patikada 45 kiloyu kötü bir patikada ise 35 kiloyu sırtlayabilirdi.. Her bir parçayı bir buçuk kilometre boyunca taşıyıp sakladıktan sonra ,sıradaki parçayı almak üzere dönecekti. London yavaşça yükselen bu derbentte 13 kilometre boyunca ,taşıdığı parçayı bırakıp ikinciyi almak üzeri geri dönüyor,
    ikinci parçayı da taşıdıktan sonra üçüncüyü almaya gidiyor, her bir buçuk kilometrede on beş kez aynı şeyi tekrar ederek yürüyordu.bu iş çok yorucuydu ve london su gibi ter akıtıyordu.

    Yükünü atlara bindiren kolondike'çilerin atları dik ve dolambaçlı yollarda yorulmuş ve çoğu telef olmuştu.Varını yoğunu bu uğurda harcayan bazı kolondikeçiler intihar etmişti.
    karayı bu şekilde geçen jack london ve bazı kolondikeçiler gölün karşı tarafına geçmek için ağaçlardan tekneler yapmışlardı.ve teknesi sağlam olmayan kolondike çilerin bazıları kara suları boylamış ve etrafı su mezarlığına çevirmişti.
    jack london'ın bilgisi dahilinde yapılan tekne girdaba yakalanmaktan son anda bizim genç denizcimizin tecrübesi ile kurtulmuştu.
    jack sonunda karaya ulaşmıştı ama şimdide başka bir sorun kendisini göstermek üzereydi.

    Jambon , ekmek ve fasulye alamayan madenciler Kolondike Vebasına yani iskorbüt hastalığına yakalanıyordu.Bu hastalığın ilk belirtileri jack'te kendisini göstermişti; sallanan dişler ,pörsümüş deri ve kanayan diş etleri.
    Her gün altın bulmak için yeri kazıyor; bulamayınca da umutsuz ve üşümüş bir vaziyette yastığının altında hıçkırıklara boğuluyordu.
    Çevresindeki insanlar gibi olmak istemeyen jack kendi kendisine bir söz verdi ve her ne pahasına olursa olsun yazar olacaktı .
    o kararlılık içinde yattığı yerdeki kütüğe şunları çiziktirdi.

    ''JACK LONDON MADENCİ YAZAR 27 Ocak 1898"
  • 520 syf.
    ·12 günde·Beğendi·10/10
    Bazı eserler vardır su gibi akıp gider, sindire sindire keyif alarak okuyup kendinizi olayların içinde yer bulursunuz. İşte böylesi eserlerden biri olan bu roman, anlatılanları zihninizde görselleştirip, adeta hissederek yaşanılanlara karşı müdahale etme arzusuyla okunulabilecek bir Martin Eden hayatı.
    Mükemmel bir üslup ile yazılmış, sade ve akıcı bir dil ile kaleme alınmış, döneminin burjuva ve varoş kesiminin yaşantıları hakkında muhteşem kesitler sunmuş bir eser.
    Bulunmuş olduğu sosyal statüden daha yüksek bir statüye geçmek için okudukça aydınlanan, inanan, savaşan özgür birey Martin Eden, gıpta ettiği içine girdiği burjuvazinin ikiyüzlülük ve içi boşluktan öte olmadığını görür.
    Yoksulluğun en dip noktası olan açlıkla bile imtihan olan, istediği başarıya ulaşması için bunun yanında tamamen yapayalnız kalıp artık kendini hiçbir yere ait hissedemeyen Martin Eden’in, bazı şeyleri kabullenememesi sonucu hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz.
    Kahramanınız Bay Eden’in, sevgilisi Ruth’a duyduğu aşkı sayfalarca hem de hiç yinelemeden ve sıkmadan anlatabilmesi ve vermiş olduğu önemli dipnotlarla da bazı ünlü düşünürlerin felsefi akımlarıyla da okuyucularını bilgilendirmesi, bu eseri ölümsüz kılmaktadır.
    Kitap ile ilgili daha o kadar çok anlatılacak şey var ki, bunları burada yazmaya kalksak ayrı bir eser ortaya çıkar. Bu nedenle herkesin bir an önce okuması gereken muhteşem bir eser….
  • 424 syf.
    ·Beğendi
    Kitabın konusu hakkında bilgi içerir. #

    Yaşamak için bir nedeni olan herkes, her sıkıntının üstesinden gelebilir.
    Nietzsche

    Sokaklarda büyümüş, daha çocuk yaşında çalışmaya başlamış ortaokul mezunu bile olmayan Martin Eden'ın da yaşamak için bir sebebi vardı, Ruth'a olan aşkı. Her ne kadar aralarındaki sosyal statü ve eğitim farkı aşılamazmış gibi görünsede Martin'in öğrenmeye olan tutkusu ve kendine olan güveni her türlü zorluğa göğüs gerecek kadar kuvvetliydi.

    Daha kendi ana dilini bile doğru düzgün konuşamayan bir adamın okuldan alamayacağı eğitimi kendi çabasıyla, gününün 19 saatini sadece sistemli okuyup öğrenmeye adayarak nasıl başarabildiğini yazarımız bize Martin Eden karakteri ile göstermiştir.

    Kitap her ne kadar bir aşk hikâyesi gibi görünsede aslında diplerden zirveye çıkan bir insanın hayattan umduğunu bulamaması ile yaşadığı hayal kırıklığı ve psikolojik çöküntüyü anlatır.

    Jack London, Martin Eden karakteriyle bize toplumsal çarpıklıkları göstermek için bir ayna tutar. Kendini geliştirirken siz de onunla gelişmek, daha çok konuda fikir sahibi olmak istersiniz. Her ne kadar Martin geliştikçe daha mutsuz olduysa da, bunun nedeni hayata tutunma sebebini bir amaca değil, bir insana bağlamış olmasındandı.

    Bazen saatlerce konuşsa dinleyebileceğiniz, bilgisine zekasına hayran kaldığınız insanlar vardır ya, Jack London'un Martin Eden karakteri de benim için aynen öyle oldu diyebilirim. Özellikle onu en iyi anlayan arkadaşı Brissenden ile yaptığı sohbetler kitabı okurken en zevk aldığım kısımlardı. Kitabı bitirdikten sonra Brissenden'in Martin'e verdiği öğüt kulaklarımda çınladı.

    Denizine gemilerine dön Martin Eden, insanlarla dolu bu hastalıklı, kokuşmuş şehirlerde ne işin var?

    Keyifli okumalar.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Martin Eden
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
382
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789944940498
Kitabın türü:
Çeviri:
Sevil İnan Sönmez
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Akvaryum Yayınları

Kitabı okuyanlar 8.991 okur

  • Elif Durgut
  • Batuhan Sarı
  • Mahmut Yıldırım
  • Sümeyye
  • Ahsen
  • ODYOMETRİSTKİTAP
  • Gülçin
  • Housewife
  • Gülibrişim
  • HALİL İBRAHİM SEZEN

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%9.1
14-17 Yaş
%9.1
18-24 Yaş
%27.3
25-34 Yaş
%9.1
35-44 Yaş
%27.3
45-54 Yaş
%18.2
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%59.1
Erkek
%40.9

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.1 (2)
9
%0.1 (3)
8
%0.1 (3)
7
%0 (1)
6
%0 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları