·
Okunma
·
Beğeni
·
376,2bin
Gösterim
Adı:
Martin Eden
Baskı tarihi:
1 Nisan 2010
Sayfa sayısı:
424
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754060193
Kitabın türü:
Çeviri:
Kaya Ersoy
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Cem Yayınevi
Cem Yayınevi, ünlü yazar Jack London’un (1876-1916) tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de olağanüstü ilgiyle karşılanan eserlerini okurlarına toplu olarak sunuyor.

Jack London’un roman, öykü, deneme ve anı kitapla-rından oluşan bu toplamda, onun en seçkin eserlerini bula-bileceksiniz. Jack London Toplu Eserleri’nde tüm kitaplar, ilk basımlarının özgün biçimine sadık kalınarak eksiksiz çevrilmiş ve Kadir Kıvılcımlı tarafından dipnotlarla zengin-leştirilerek yayına hazırlanmıştır.

Martin Eden, Jack London’un özyaşamsal öğeleri en yoğun taşıyan romanıdır. Martin Eden’in yazarlık serüveni, yaşama dört elle sarılması ve iyimser bakışı, London’un yaşamıyla büyük koşutluklar gösterir. Bu roman, sınıf atlamada bireysel savaşımın başarısızlığı üzerine yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak da bilinir. London’un yaşamına dair bir görüş oluşturabilmek için, bu roman mutlaka okunmalıdır.
464 syf.
·Beğendi·10/10 puan
UYARI : İncelemelerimde spoiler yoktur .. Bu platformda okuduğunu anlamayan ve yazdıklarımı spoiler sanan bir takım "ÇOK AKILLI" insanlar vardır !!! Ben spoiler olduğunu düşünmüyorum ama sen olduğunu düşün ve ona göre oku ..

Sabah buna diye başladım Aziz Nesin kritikleyip sekiverdik işsizlikten =)) Eh fena da olmadı hani ! Çünkü her ikisi de azmin ete kemiğe bürünmüş hali benim gözümde..İkisi de kelimenin tam anlamıyla tırnaklarıyla kazıya kazıya geldiler oldukları yere ..Bu açıdan bakınca az gecikmeli oldu ama olsun beklediğime değdi..

Bu nasıl bir azim demek istiyorum ama kitabı okuyanlar hemen romana ya da Martin Eden karakterine atıfta bulunduğumu sanacaklar ..Halbuki Jack London ' ın hayatı ve başardıklarının yanında bu roman ne olabilir ki ? Amerikan edebiyatının incilerinden hatta ve hatta en iyilerinden biri diye nitelendirilen bu kitap Jack London' a kıyasla kumsalda bir kum tanesi olabilir mi acaba ? Romanı hayatını bilmeksizin okuyanlar , bir genç kıza aşık olan Martin isimli bir denizcinin azmi , sonrasında yaşadığı hüsran ve mutlu /mutsuz son olarak algılayacaklar .. Yahu arkadaşım ne demeye çalışıyorsun diyenleri duyar gibiyim .. O yüzden hemen sadede geleyim ..Arkadaşım bu okuduğun ve otobiyografik diye nitelendirilen roman Jack London ' ın hayatı değil .. En azından tamamı HİÇ değil ! Çok çok kısa bir dönemi .. Ve kurgu ile zenginleştirilmiş bir versiyonu .. Bir kez Jack London ' ın anne ve babası ölü değiller bu romanda olduğu üzere ..Burda bir kere anlaşalım .. Hatırımda kaldığı kadarıyla annesi ,kendisi milyoner olup ayrı çiftlik evi (WOLF HOUSE) yaptırıncaya kadar da hayatta ..
Evet Ruth olarak okuduğun ve Martin Eden ' a tokadı basan onu yüzüstü bırakan omurgasız bir hatun Jack London ' ın hayatında var oldu .. Asıl ismi Mabel Applegarth idi..Jack London bu veremli genç kızı lise yıllarında ismi Ted olan abisinin daveti üzerine evlerine gittiği dönem tanıdı ..Çook öncesinde denizlerde inci avcılığı yaparken postu deldireceğini anlayınca polis vardiyasına katılmış sonrasında bu işlere paydos diyip liseye yazılmıştı .. İşte onu ilk kez gittiği Oakland lisesinde gördü ve etkilendi .. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesine gitti ..Aynı romandaki gibi çok kaba , sürekli içen ingilizcesi bozuk bu genci , Kaliforniya Üniversitesinde tekrar görünce bizim hatunun feleği şaştı tabii .. O kalas aromalı genç gitmiş yerine entellektüel birikimli hızar gibi bir Jack London gelmişti .. Ama ne yazık ki maddiyat el vermedi tekrar çalışmaya başladı .. Tam herşey bitmiş , KENDİSİ GÜNEŞTE UNUTULMUŞ 100 yıllık BİR BAMBU TABUREYE DÖNMÜŞ , HAYAT İSE 160 KİLOLUK BİR ÜMİT USTA kıvamında "üstüne üstüne" geliyorkeeeeen bir mucize oldu ! Eserlerinden biri yayınlandı.. Sonrasında olanlar yer yer yazarımızın hayatıyla eşleşiyor .. Şimdi sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır .. Evet Martin Eden Jack London mıdır ? Aynen öyle !! Kendi üzerinden hayatının bir kısımını değiştirerek aktarmış bize olanları .. Anlayacağınız üzere gerçek hayatta iki evlilik yapmasına rağmen gerçek ve ilk aşkını hiç unutmamış ..Tıpkı ona en kötü günlerinde yardım edenleri de unutmadığı , yeri gelince hatırladığı gibi ..Yeri gelmişken hatırlatayım bu insanlar için ne dediğini :

"Acımak , aç bir köpeğin önüne kemik atmak değil , kemiğini o köpekle PAYLAŞMANDIR."

İşte bu yüzden diyorum ki inanılmaz bir adam .. İnanılmaz bir azim ..İnanılmaz bir sadakat ..Eşi benzeri olmayan bir kalp bu adamdaki!! Eşsiz bir zeka ..Muadili belki hiç gelmeyecek bir yetenek!

Nasıl başarılı olmasındı ki? Romanı okuyanlar bir şeyi hemen farketmişlerdir ..Kendisi gerçek bir "realisttir".. Hep söyledim ; Demir Ökçe incelememde (#25935136 ) , hayatını anlatan Doludizgin bir Denizci Jack London' da da (#24776554) belirttim..Gerçek hayatta neyi gördüyse onu yazdı Jack London! Edebiyat üzerine tartışan monşerler ,kırmızı kadife koltuklarda yaylanıp ,şarap şampanya yudumlayıp hiç yaşamadıkları hayatlar üzerine beylik tanımlar yaparken gerçek açlığı, sefilliği , bir ekmek için eriyen bedenleri gördü..O insan öğüten çarkların içine düştü..Hem de romanda geçen çamaşırhanedeki de dahil , daha kötü versiyonlarına .. Gözleriyle gördü yokluğu .. Dört gün sadece tek , bir tek patates haşlayıp hayata tutunduğu günleri yaşadı .. Bakın bu adamın başardığı mucizeyi gelin size bambaşka bir yoldan anlatayım .. Evet uzun oldu inceleme .. Varsın olsun ! Böylesi bir adama değer !! Martin Eden ' ın nasıl ve nerede yazıldığını, hiç olmazsa buraya kadar okuyanların bilmeye hakkı var ..

Diyorum ya o çarkların arasına girdi diye .. Bana göre çok önemli iki eser kaleme aldı ünlü olduktan sonra. Bunlardan biri Uçurum İnsanları ( #18738047 ) diğeri ise Demir Ökçe idi ve her iki eser de ezilenlerin hayatını mercek altına alıyor ve kapitalizm eleştirisi barındırıyordu .. Uçurum İnsanları yazıldıktan sonra büyük eleştirilere göğüs gerdi Jack London .. Ama Demir Ökçe bambaşka bir durumdu .. İktisadi sistem eleştirisi barındırdığı gibi , din adamları ve dolayısıyla kiliseyi, ayrıca mahkeme ve yargı sisteminini de top ateşine tutuyordu..Bu sırada başına gelecekleri bilen kahramanımız elinde avucundakilerin hepsini nakite çevirip Snark adlı bir tekne yaptırmaya başladı .. Amacı 7 sene sürecek bir dünya turuna çıkarak gördüklerini yazmaktı .. Elinde avucunda hiçbir şey olmazsa , ondan da zerre koparamayacaklarını gayet iyi biliyordu çünkü .. Demir Ökçe' nin ilk tefrikası (belli bir kısmının okunuşu) Ruskin Club isimli bir mekanda oldu .. Tabii ki kıyametler koptu..Yayımcısının tek dileği en azından mahkemelere olan hakaret kısımlarının çıkarılmasıydı ama Jack London buna bakın nasıl karşılık verdi :

"Eğer mahkemelere saygı duymadığım için suçlanacaksam , altı ayımı cezaevinde geçirmişim ne çıkar ? Bu süre içinde iki kitap yazar , dilediğim kadar da okurum.." (VER MEHTERİ!! )

Ve ne diyordu onu Amerika' nın Karl Marx ' ı sayan Anatole France bu efsane kitaba yazdığı önsözde onun için : " Jack London , ölümlüler topluluğunun göremediklerini sezinleme dehasına sahip...İleriyi görme konusunda özel bir yeteneği var."

Velhasılkelam eser yayınlandı ve bizim esas oğlan karadaki cinneti ardında bırakıp daha önce HİÇ ama HİÇ DENİZE AÇILMAMIŞ tayfası ile beraber Pasifik'e yelken açtı .. Bu tayfalardan biri tekneye ahçı olarak alınan "MARTIN" Johnson isimli bir gençti(kim bilir belki bu ismi onun için seçti)..Bu arada hayatı boyunca insanlara onca iyilik yapmış Jack London sırtından bıçaklanmıştı bir kez daha .. Depoladığı meyve sebze çürük çıkmış ,gemide de yapımdan kaynaklı hatalar farkedlimeye başlanmıştı.. Tayfayı hem deniz tuttuğu için hem de işten anlamadıkları için etkisiz eleman sayan Jack London bunlardan kimini kovdu ve okyanusun ortasında , ışıksız gecelerde bu yediği son darbenin de etkisiyle bir kez daha tükenmenin eşiğine gelmişken Martin Eden ' ı yazmaya başladı .. İşte size bahsettiğim Martin Eden bu ! Martin Eden ' ın gerçek azmi bu ! İşte bu efsane adam her akşam , her sabah hayatımın romanı dediği yazarlığının başlangıcını anlatan bu esere bin kelime eklemekte , eğitimsizliğinden gelen cahilliğine çare aramak için nasıl çabaladığını , nasıl bilgili bir insan olup çıktığını anlatmaktaydı ..Romandaki esas kişiler Mabel ve ailesi (Ruth ve Morse ailesi) ,kendisine yol gösteren şair George Sterling (Brissenden) ve bizzat kendisi idi.. Bu romanın kadın kahramanı Ruth Morse Jack London' ın işçi sınıfından gelmeyen tek kahramanıdır.Bu eserde sosyalizme bir gönderme de vardır ..Şöyle ki şair Brissenden ,Martin Eden ' a sosyalizme tüm gönlüyle bağlı kalmasını öğütler.Böylece , sosyalizm başarıya ulaştığında kendisinin de hayata bağlı kalmak adına bir nedeni olacaktır..Oysa o bundan vazgeçip kendi tabiri ile "Ay' ın yapımında kullandığı yeşil dolar dağları ile geldiği yere , denizlere döner..Bu bağlamda monetary sistem yani parasal sisteme de bir dikenli selam çakar ..Sınıflar arası ilişkileri , hayatı olduğu gibi anlatması ve azmin gücünü ele alması açısından da eşsiz bir eserdir .. İnsan isterse neler yapabilirin cevabıdır bu anlamda hem Jack London hem de Martin Eden .. İşte hayatını tam anlamıyla bilmeksizin okuduğunuz Martin Eden ' ın ardındaki gerçekler .. Sanırım biraz uzun oldu ama hayatını sadece bu romandır diyerek okumanıza da gönlüm razı gelmedi ..İnceleme burada bitiyor ..Tavsiye ediyor muyum ? Demiryolu Serserileri ve
John Barleycorn (Bir Alkoliğin Anıları) kitaplarıyla beraber okuyacaksanız pek tabii =))

KAHROL RUTH MORSE TAYFASI .. Sizi de unutmadı Tuco Herrera =)) Bu kısmı sizin için özellikle arayıp buldum ..

Aradan iki yıl geçmiş Martin Eden yayınlanmıştır .San Jose ' deki kadınlar derneği , edebiyat eleştirmeni Mira Mac Clay ' i davet ederek Martin Eden üzerine bir konuşma yapmasını ister ..Mac Clay açar ağzını yumar gözünü ..Eserdeki kadın kahraman Ruth ' un korkaklığı ve iki yüzlülüğü yüzünden ,hem kendi hayatını hem de Martin Eden ' ın hayatını bitirdiğini söyler .. Tüm bunları söylerken , en ön sırada oturan ve gözlerinde ölüm kadar derin bir hüzün ve gözyaşları barındıran , soluk yüzlü incecik kadının isminin Mabel Applegarth olduğunu bilmemektedir ..

Sunay Akın gibi adamım vesselam .. Lanedossun !!! Görüşmek üzere işsizler !!! Buraya kadar okuduysan son böbürlenmemi de hakettin ..Hiç kusura bakma güzel kardeşim =)))
528 syf.
·6 günde·Beğendi·10/10 puan
Evimde rahat koltuğuma oturmuş bir vaziyette bu incelemeyi yazıcağım için şimdiden vicdan azabı çekiyorum.
Öncelikle Martin Eden Sadece bir aşk romanı yada bir macera romanı değildir! jack londan'ın hayatının bir bölümünün romana kurgulanmış halidir.

Zor zamanlarda hepimiz bir hedef oluşturur ve bu hedefe bağlı kalacağımızı söyleriz ama rahat yüzünü gösterdiğinde rahatın yüzünü okşar ve yazgımızın nedenini kendimizin dışında ararız.İşte Jack london bizim gibi bu zor zamanlarında bu
sözleri vermiş ama yaşadığı zorlukları hiç unutamadığı için rahat yüzünü gösterdiğinde günde 20 saat çalışarak rahatın yüzüne şamarı patlatmıştır.

Bağlı olduğu alt tabakanın kimliğini taşıyan denizci çocuğun(Martin Eden) Ruth ismindeki kızın erkek kardeşini serserilerin elinden kurtarmasıyla başlar otobiyografik romanımız

Kurtadığı genç tarafından yemeğe davet edilir
Bizim fakir ve eğitimsiz Martin'imiz kurtardığı gencin kız kardeşinin görür görmez aşık olur .
Bu tanışıklık sonrasında aşık olduğu kızın farklı bir sosyal sınıfa ait olduğunu anlar.Kıza duyduğu aşk ,kendisinin motivasyonunu sağlayacak ve aradaki sınıfsal farkı eritmek için gereken gayreti verecektir.

Bu romanı okuduktan hemen sonra jack london!un diğer kitaplarını okumaya başladım kendisine hayranlığım her kitabın da katbekat artıyordu ve son olarak yazarın biyografisini okudum ve yaşadıklarının yanında bu roman
evrende dünya kalıyordu size naçizane tavsiyem önce biyografisini okuyup daha sonrasında kitaplarını okumanız.
şimkdi sizlerle jack london 'ın hayatı hakkında kendi deylimyle yük hayvanı olduğu dönem hakkında az da olsa bilgiler sunacağım.Yazarın biyografisini başka kaynaklardan
okumak isteyenler bu kısmı atlayabilirler.

1875'te Flora (jack london'ın annesi) William Channey'e (babası) hamile kaldığını söylmesi üzerine, William Channey bir daha geri dönmemek üzere florayı ve henüz doğmamış oğlunu terk etmişti.
12 ocak 1876 da terk edilmiş ve umutsuz bir durumda olan flora Channey john Griffith(jack london'a doğduğunda verilen isim) adında gayrimeşru bir çocuk dünyaya getimiş ve 2.evliliğini John London adında kısmen sakatlanmış bir
iç savaş gazisi ile yapmıştı.Böylece bizim jack'in serüveni başlamıştı.

Jack London ilk okulu bitirdikten sonra kavanozlara turşu doldurmak için ayda 50 dolara, günde 16 saatten daha uzun süre çalışıyordu. Kapitalist sistemin dönen çarklarına henüz kolunu kaptıran jack, daha sonrasında bütünen yutulacağı bu canavara karşı duyacağı nefretin ilk kıvılcımını ateşlemiş ve bu gencin yüreğinde sosyalist karakterin oluşmasına zemin hazıramıştı.

Daha küçükken doğaya karşı büyük bir hayranlık duyan jack London, tekne almak için bir kaç ay boyunca annesinden gizli bir şekilde para biriktirmişti.
Bunu öğrenen annesinin Jack'ten parayı istemesi üzerine, Jack istemeye istemeye parayı vermek zorunda kalmıştı. Bir yandan gazete dağıtıcılığı yapan bir yandan da fabrikada çalışan jack london bu zamanlarını yük hayvanı olarak nitelendiriyordu.
jack 2.denemesinde yelken için gerekli olan parayı biriktirmiş ve bunun neticesinde kendi başına yelkenciliği öğrnemişti.
Henüz o yaşlarda kitaplara meraklı olan jack vücunun bitap düşmesi yüzünden bu hobisinden uzak durmak
zorunda kalmıştı.aylarca çalıştıktan sonra jack yeni kelimeler öğrenmeye başlamıştı.

Etrafında bulunan yobaz ve bağnaz insanlar tarafından göz hapsine alınan jack, kitap okuduğu esnada, kitaba odaklanır,çevresindeki kimseyi görmez ve kitapla bütünleşirdi.
Fakat maddi olanaksızlıklar yeniden jack London'ın ailesinin yakasına yapışmıştı. Babasının durumuna üzülen ve elinden hiçbir şey gelmeyen Jack, kendisni arkdaşlarıyla birlikte içki masasında bulmuştu.
İlk defa ümitsizlik jack london'ın ruhunu kuşatmış ve onu kör kütük sarhoş etmişti.Rıhtımdan aşağı inerek teknede uzanmak isteyen jack, tekneye zıplarken düşmüş ve akıntıyla birlikte sürüklenmişti.
Hayatının böyle sona ermesini isteyen jack'i kendisine getiren soğuk sular olmuştu.4 saat boyunca suda kalmış ve uyandığında kendisine bir söz vermişti.her ne pahasına olursa olsun, sefil varoluşuna boyun eğmeyecek
ve bu uğurda ne gerekiyorsa yapacaktı.

17 yaşına geldiğinde bir fok gemisine usta gemici olarak kaydoldu.Yeni mesleği ile ilgili her şeyi azim ve sabırla kısacık sürede öğrendi.işinde disiplinli ve kararlıydı.
Yaşça küçük olduğu için kendisinden büyük olanların nefretin kazanmıştı.
Ve mürettebatın saygısını kazanmak için gemideki demirbaşlardan biri olan koca kızıl john ile kavgaya tutuşmuştu; çok ağır yaralar almasına rağmen rakibinin boğazına yapışan genç denizcimiz jack,zafer çığlıklarıyla bu kavganın kazanan tarafını belli etmişti.Artık o denizciler arasında saygın bir kişilikti.
ve gerçek hayatta kurt olabilmek için daha çok fazla mücadalelerden geçmek zorunda kalıcaktı.
Zaferin ruhunda açtığı mutluluk, gecenin karanlığında kükreyen tayfununun korkusuyla bertaraf oldu.Geminin komutasını alan genç denizci jackti. Bu olay hakkında

''Tüm yelkenleri toplamıştık,Fırtınada çıplak direklerle ileriyorduk; yine de ıskuna her an parçalanacak gibiydi.Denizde iki yüz metre genişliğinde yarıklar açılıyor,rüzgar dalgaların tepesindeki köpükleri ufalıyor, su zerrecikleri
her yere öyle bir savruluyordu ki, aynı anda iki dalgayı birde görmek mümkün olmuyordu.
Neredeyse kontrol edilemez haldeki geminin küpeştesi bir iskele, bir sancak istikametine yatıyor, sürekli güneydoğudan güneybatıya dönüp rotadan sapıyor, sular bordanın altında kabarınca , ortasından delinecek gibi oluyordu.
Gerçekten delinseydi,geminin tüm mürettebatıyla birlikte battığı ve kendilerinden bir daha haber alınamadığı bildirilirdi. Bir keresinde dalgayı pupadan yedik.Dalganın gelişini gördüm ve yarı boğulmuş vaziyette, üzerime inen tonlarca suyun altında ,ıskunanın delinecek gibi olduğunu fark ettim.
bir saatin sonunda, nöbet değiştirdiğim zaman,terler içinde ve tükenmiş haldeydim.ama başarmıştım.'' diye yazmıştı.

7 ay sonra ailesinin yanına dönen jack, kazandığı bütün parayı ailesini vermişti. Ailesine maddi yönden katkıda bulunmak isteyen jack london ekonomik krizin mağdurlarından biri olmuştu
Kendisine göre bir iş bulamayınca , yeniden bir yük hayvanı olmak zorunda kalmış ve Hint keneviri imalathanesinde bir işe girmişti.

Bir makale yarışmasının yapılacağını öğrenen ve oğlunun yeteniğinin farkında olan flora zorlada olsa oğlunu bu konuda ikna edecek ,2 gün boyunca uykusuz kalmasına neden olacak ve ona 4 bin kelimelik kusursuz bir metni kaleme aldıracaktı.
Her gün Hiç aksatmadan 20 kelime öğrenmesinin ve sürekli kitap okumasının meyvesini toplayacak ve yarışta birinciliği kazanacaktı.

özgüveni tazelelen jack london bir kaç hikaye daha kaleme alacak ama bunlar hüsran ile sonuçlanacaktı.
kendisine vaat edilen zammı alamayan jack, kenevir imalathanesindeki işinden ayrıldı.
18 yaşına basınca Oakland Halk Kütüphanesi ile daha fazla haşır neşir oldu yüzeysel bilgiden sıyrılıp konuların derinine inerek kabuğundan sıyrılıp, herşeyi bir hedefe göre düzenledi.
Ekonomik kriz yüzünden bir çok iş yeri iflas etmiş ve işsiz kalan halkın büyük bir çoğunluğu çözümü intihar etmekte bulmuştu.
Bu dönemde iş bulamayan jack babasına yük olmamak için yürüyüşlere katıldı.
Küçüklüğünden beri hayran olduğu niagara şelalesini görmek için New York eyaletine buffalloya gitti
Bir polis tarafından serseri damgası yiyip 30 gün boyunca hapishanede yatmak zorunda kaldı.hapisten çıktıktan sonra tekrar kömür kürelemek için işe girdi.Yaşadığı olaylar,içindeki sosyalist kimliğin dışarı çıkmasını sağlayacak
ve Oakland halk kütüphanesinde tanışacağı eski ingiliz profösor irons Bamford tarafından eğitilecek ve yön verilecekti.

19 yaşına basmış olan jack kendisinden yaşça küçük olan öğrencilerle birlikte liseye kaydolmuştu.Maddi olanaksızlıklar yüzünden lisede öğrencilik kimliğinin yanına bir de hademelik eklenmişti.
jack kendisine liseden bir arkadaş edinmişti ismi Ted Applegarth tı.
Arkdaşının isteği üzerine eve davet edilen jack, Mabel applegarth'ı(Ted'in kızkardeşi)görür görmez aşık olmuştu.
Denizci çocuk mabel applegarth için kabuğundan sıyrılıp bile isteye sınıf atlayacak ve mabel ile eşit haklara ve özgürlüklere sahip olacaktı.
Kıza duyduğu aşkı Martin Eden deki Ruth karakteri ile ölümsüz kılacaktı.

Kapitalist sistemin ruhunda yarattığı sosyalist kimliği ile her gece belediye parkında kalabalıklara karşı söylev veriyor, burjuva sınıfına ait insanların nefretini kazanıyordu.
Hayatın yükü ve zorluklarıyla henüz tanışmamış insanlar, Jack London'ın niçin böyle sayıp sövdüğünü anlamıyorlardı.
okulda oldukça başarılı olan jack london'ın kötü talihi Mr. Andersonun onu okuldan kovmasıyla daha kötü bir vaziyet aldı. jack london bu konu hakkında şunları söylemişti.

''"Çok üzgünmüş, fakat insanlar benim hakkımda konuşup duruyorlarmış. İki yıllık eğitimi dört ayda bitirmek! Bu bir skandal olurmuş; ayrıca üniversitelerin, denklik sahibi hazırlık okullarına karşı tavırları giderek sertleşiyormuş.
Böyle bir skandalı gözü alamazmış, o yüzden lütfedip ayrılmam gerekiyormuş. "

Tek başına öğrenmeye başlayan jack, başarılı olmuş ve okula gitmeden Kalifornia ünv. kazanmıştı.
fakat yoksulluk ailesinin peşini bırakmamış ve bir çamaşırhanede gömlek ütülemeye itmişti.
Burada bir kaç ay çalışan jack, ablasından faizle borç alıp, hazine avcılığı için yüzlerce kolondike yolcusuyla birlikte kuzeye gitmişti.
Ailesini belkide bir daha göremeyecek olan jack göz yaşlarına boğulmuştu. Girişeceği bu yol tehlikeler ve maceralarla doluydu.
Kuzey topraklarında altın bulabilmek umudu ile tayfaya yazıldı.

100 kilometrelik bir mesefayi su üzerinde kat etmeleri 3 gün sürmüştü. Karaya vardıklarında yarım tonluk yükü iyi bir patikada 45 kiloyu kötü bir patikada ise 35 kiloyu sırtlayabilirdi.. Her bir parçayı bir buçuk kilometre boyunca taşıyıp sakladıktan sonra ,sıradaki parçayı almak üzere dönecekti. London yavaşça yükselen bu derbentte 13 kilometre boyunca ,taşıdığı parçayı bırakıp ikinciyi almak üzeri geri dönüyor,
ikinci parçayı da taşıdıktan sonra üçüncüyü almaya gidiyor, her bir buçuk kilometrede on beş kez aynı şeyi tekrar ederek yürüyordu.bu iş çok yorucuydu ve london su gibi ter akıtıyordu.

Yükünü atlara bindiren kolondike'çilerin atları dik ve dolambaçlı yollarda yorulmuş ve çoğu telef olmuştu.Varını yoğunu bu uğurda harcayan bazı kolondikeçiler intihar etmişti.
karayı bu şekilde geçen jack london ve bazı kolondikeçiler gölün karşı tarafına geçmek için ağaçlardan tekneler yapmışlardı.ve teknesi sağlam olmayan kolondike çilerin bazıları kara suları boylamış ve etrafı su mezarlığına çevirmişti.
jack london'ın bilgisi dahilinde yapılan tekne girdaba yakalanmaktan son anda bizim genç denizcimizin tecrübesi ile kurtulmuştu.
jack sonunda karaya ulaşmıştı ama şimdide başka bir sorun kendisini göstermek üzereydi.

Jambon , ekmek ve fasulye alamayan madenciler Kolondike Vebasına yani iskorbüt hastalığına yakalanıyordu.Bu hastalığın ilk belirtileri jack'te kendisini göstermişti; sallanan dişler ,pörsümüş deri ve kanayan diş etleri.
Her gün altın bulmak için yeri kazıyor; bulamayınca da umutsuz ve üşümüş bir vaziyette yastığının altında hıçkırıklara boğuluyordu.
Çevresindeki insanlar gibi olmak istemeyen jack kendi kendisine bir söz verdi ve her ne pahasına olursa olsun yazar olacaktı .
o kararlılık içinde yattığı yerdeki kütüğe şunları çiziktirdi.

''JACK LONDON MADENCİ YAZAR 27 Ocak 1898"
496 syf.
·18 günde·10/10 puan
Tanıştırayım sizi Martin Eden, bundan böyle hikâyesi ile artık benim en yakın arkadaşımdır. Güvenin ona tüm samimiyetimle söylüyorum bizden, içimizden birisidir o. Tanışın onunla oldukça mütevazı birisidir, yanında olun onun, asla sizi yarı yolda bırakmayacaktır, anlatın bütün derdinizi, tüm sıkıntılarına rağmen sizi dinleyecektir elinden geliyorsa yardım da edecektir ve son olarak kulak verin anlatacaklarına öyle ki anlatacakları bir haykırıştır.

Kitabın daha ilk sayfasını okurken anladım Martin Eden’i seveceğimi. Belirli bir nedeni olmaksızın ve onun hayatına harici bir göz misafiri olarak tanık olmama rağmen sevdim onu. Ah ne kadar isterdim liseden, üniversiteden veyahut iş yerimden tanıdığım reel bir birey olmasını. Kitap okumanın en güzel yanı da bu olsa gerek hiçbir zaman var olamayacağını bildiğin bir karakteri sevmek, sevebilmek.

Hikâyeye dönecek olursak Örgü, Martin’in tesadüfi bir karşılaşma sonrası sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden ve zenginliğinden alan Ruth’a ilk görüşte âşık olması ile başlar. Eğitim ve zenginlik, Martin’in hikâyesi için bu noktada anahtar kelimelerdir ki Ruth’u elde etmek için öncelikle bu unsurları elde etmesi gerekecektir ve bunun içinde önünde alması gereken uzun bir yol vardır.. Yolculuk boyunca maddi olarak sıkıntılar çekecek ve yer yer bu yolda inancını da kaybedecektir fakat Ruth’a olan aşkı onun için bu yolda her daim itici bir kuvvet olmaktadır. Martin’in tek hedefi kitap yazmak ve bunun getirileri (para, ün, statü ve güç) ile Ruth’u elde etmektir. Daha sonrasında anlayacaktır ki ilk etapta Ruth için istediği para ve ün onu çok farklı bir toplumsal psikoloji sentezi yapmaya itecektir. Bir toplumun, her sınıfının ayrı ayrı profilinin çizildiği bu kitapta inanılmaz tespitler de göz önüne serilmektedir. Demek istediğim toplumun asıl önemsediği fikirlerden daha ziyade para ve ündür tezi gerekçeleri ile açıklanmaktadır. Bu noktada kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum; “Size ayın yeşil peynirden yapılmış olduğunu söyleyebilirim ve sizde beni onaylarsınız, en azından yadsımazsınız, çünkü dolar dağlarım var.”

İnanılmaz hikâye örgüsünün yanı sıra edebi bir ziyafet de sunan bu kitabı okumaya yeni başlayan arkadaşlara kesinlikle önermiyorum. Bu kitabın lezzetini tam manasıyla alabilmek ve anlayabilmek için bunun bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Ben bu kitabı okudum kazanımlar benimdir ancak Martin Eden’i bir sonraki elime alışımdan önce araya en az elli kitap sıkıştırmak istiyorum ve inanıyorum ki o zaman geldiğinde kazanımlarım daha fazla olacaktır.
520 syf.
·21 günde·Beğendi
Merhaba değerli okurlar
İncelememe Martin Eden’in şu sözü ile başlamak istiyorum. “Buralara nereden geldiğimi biliyorum, gidecek daha çok yolumun olduğunu da biliyorum ve gerekirse dizlerimin üstünde sürünerek de olsa oraya gideceğim” (sf.148) Hayatımız da her insanın, her kitabın, izlediğimiz her filmin ve çoğu zaman dinlediğimiz bir müziğin bile bizde uyandırdığı, kattığı nice şeyler olmuştur, Martin Eden’in bu sözü; hem insanın kendisini geçmişini unutmaması ama o geçmişe bağlı da kalmaması ve hayatta her şeyin mümkün olduğunu o kadar güzel özetliyor ki. ,

Şimdi kitaba gelelim, Jack London’un Martin Eden kitabı, yazarın tıpkı diğer romanlarında da olduğu gibi kendi yaşam öyküsünden ve anılarından izler taşıyan bir romanıdır. Bu sebeple önce yazarın hayatına kısaca göz atıp sonra kitabı okursanız, hem yazarı daha iyi anlamak açısından hem de benzerlikleri fark etmek açısından faydalı olacağını düşünüyorum. 1919 yılında kaleme alınan ünlü roman, 1800’lü yılları Amerika’sında geçen, Burjuva sınıfı ve alt tabaka arasında ki yaşanan sosyal farlılıkları anlatan bu kitap, ana temasını da bunun üzerine kurmuştur.
Kitabı okuduğunuz zaman Martin Eden'in kendine olan güveni ve inancı size o kadar iyi yansıtıyor ki geçmişe dönüp yaptığınız şeyleri sorguluyorsunuz, hedefleriniz ve hedeflerinize olan inancınız daha da kuvvetli bir hal alıyor. Birini sevdiğimiz zaman bazen yaptığımız her davranışta o insanın düşüncesini bakış açısını düşünüyoruz tıpkı Martinin sevdiği kız olan Ruth için bir şeyleri değiştirme çabasına girdiği gibi. Aslında baktığımız zaman hepimizin bir zamanlar martin olmuşluğu vardır. Amansız şeyler uğruna verdiğimiz uğraşlar, çabalar ve tükettiğimiz umutlarımız… ( Bu çabalar derken, martinin refaha ulaşması, başarılı bir yazar olmuş olmasını kast etmiyorum, Ruth için verdiği mücadeleden bahsediyorum. )

"Halbuki güzelliği içlerinde hisseden insanlardan olsalardı, o parlayan gözlerin ve hararetlenmiş yüzün, gencin aşkla tanışmasının belirtileri olduğunu anlayabilirlerdi." (sf.37)#84196031

Hayatta başarı ve refah yolunda sosyal sınıf farkı yoktur. Çabalayabildiğiniz ölçüde ilerleyebilirsiniz hayatınızda. Lakin bu yolun adımlarını ne için yürüdüğünüz çok önemli başarıya ulaşıp hayal kırıklığı görmek de mümkün. Tam burada martinin şu cümlesi düşüyor aklıma; "Bir zamanlar bütün masumiyetimle yüksek makamlarda oturan, güzel evlerde yaşayan, eğitimli insanların ne kadar da değerli olduklarına inanırdım." (sf.379)#87887586

Hayalini kurduğumuz şeylerin değer ölçülerini bilmeden çalışıp didindiğimiz şeylerin boşa olduğunu izlemekte olabilir sonunda. (Tabi martin kadar şansız ve bahtsız iseniz ancak böyle olabilir. )

Martin Eden, Jack London'dan okuduğum ikinci kitabı idi. İlki Beyaz Diş kitabıydı, bir kurdun gözünden insanları anlatan eseri. İki kitabında da hep bir mücadele var, yazar mücadeleci yanını kitaplarına iyi yansıtıyor.

Bazı şeyler çokta anlatılamıyor hele ki bu Martin'in hayatı ise, onu en içten okuyup hissetmeniz gerekir. Daha çok anlatamadıklarımı anlamanız için.

İşte, sosyal sınıf farkı için de aşk, çabalama, idealler, ulaşılan hayaller işçi sınıfından yazarlığa, hayatında bir kez olsun seven gencin boşa giden umutları, aşkı... Daha ne olsun bide yazarın eşsiz anlatımı ile muhteşem bir kitap tavsiyesi verilir.
Martin ile tanışmayan dostlarım, martin bir kitapçı da ya da kütüphane raflarının birinde sizi bekliyor kendinizi bundan mahrum etmeyin, martine merhaba diyin. :)

Martin, yerin ben de hep ayrı olacak. Hoşça'kal...
494 syf.
·9 günde·7/10 puan
‘Yakarsa dünyayı garipler yakar’ ekolünün vakur temsilcisi Martin Eden’le tanışacağım için oldukça hevesli ve heyecanlı bir vaziyette açtım kitabın kapağını... Bu heves ve heyacan –dürüst olmam gerekirse- son sayfalara yaklaştıkça Martin Eden’le artık vedalaşacak ve onu hayatımdan çıkaracak olmanın hazzını besledi. Yangın hiç sönmedi kitap boyunca... Martin, zihnindeki ateş toplarını cömertçe savurdu etrafına... Kimi zaman da dönüp kendine nişan aldı... Büyük oyunu bozmak için çıkmıştı yola... İdeallerini birer tuğla gibi kullandı, geçmişini sıva yapıp o tuğlaları birleştirdi. Sonra dünyaya meydan okumak için inşa ettiği tek göz odasını rengarenk bir aşk hikayesi ile baştan başa boyadı... Belki de hesaplayamadığı tek şey, odasını inşa ettiği zeminin bataklık olmasıydı. Martin yılmadan çalıştı, öğrendi, öğrendikçe odasına yeni katlar çıktı... Sonra, yeniden çalıştı, daha çok öğrendi ve kelimelerden kendine küçük bir fildişi kule yaptı. Ancak dedim ya, zemin böyle bir kuleyi ayakta tutacak kadar güçlü değildi... Tüm idealler, tüm geçmiş ve o görkemli aşk hikayesi, okurun bakışları arasında bataklığın içinde kayboldu... Ve bizler, beş yüz sayfa boyunca yandığımızla kalakaldık... (Her bir sayfa için bana bir cent borçlusun Martin, bunu yazıyorum bir kenara : )

----------------------

Değerli 1k dostlarım, yazının bundan sonrası için önlem amaçlı olarak bir ‘SPOILER’ uyarısı koymak zorundayım. Neticede kitap üzerine konuşurken belki de kitabı okumadan önce bilmek istemeyeceğiniz detaylara yer verebilirim. O yüzden devam edip etmeme tercihini size bırakıyorum...

----------------------

EĞİTİM NEYDİ? EĞİTİM EMEKTİ...

Yazar burada, bilgiye aç bir insanın sistemsiz bir eğitim ile, yani kendi kendini eğiterek, mücadele vererek aydınlanabileceği konusuna özellikle vurgu yapıyor... Buna bir itirazım yok. Hem geçmişte hem de günümüzde, örgün eğitim dediğimiz yapının dışında kalarak kendini farklı yollardan yetiştiren pek çok aydının varolduğunu biliyoruz. Martin Eden de arka sokaklarda hayat mücadelesi veren, yirmili yaşlarına kadar türlü gemilerde çalışıp hayatını kazanan, eğitimsiz, dili kötü kullanan, kavgayı gürültüyü bir yaşam biçimi haline getirmiş kaba-saba bir karakter. Onu bu hayatından çekip çıkaran ve bilginin peşinde yeni bir hayatın kapılarını aralayan tetikleyici unsur Ruth isminde güzel (ve zengin) bir kadın oluyor... Martin’in Ruth’a olan aşkı, onu tüm geçmişinden ve hayatındaki tüm insanlardan tiksindirecek kadar güçlü. Kendisine şekil verilmesini bekleyen bir kil topağı gibi Ruth’un önünde dönüp durmaya başlıyor.

İşte bizi tam 250 sayfa meşgul edecek muazzam bir ‘zengin kız-fakir oğlan’ aşkının tohumları da tam olarak burada atılıyor. Eğer bu kitabı iki bölüm üzerinden inceleyecek olursak, -ki kitabın kurgusu bunun için çok uygun- ilk bölümü ‘zengin kız fakir oğlan aşkı’, ikinci bölümü ise ‘bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı...’ şeklinde tek cümle ile özetlemek mümkün...

Yanlış anlaşılmak istemem... Amacım Jack London’ın en önemli klasiklerinden birini basitleştirmek değil. Kitabın tamamına yayılan ‘eğitimli burjuvazinin cahilliği’ üzerine ve kalıplaşmış ahlâk ve gelenek dayatmalarının nasıl bir yetenek celladı olduğuna dair nitelikli eleştiriler var. Kitabı kendi çağının söylemi içerisinde, kendi zamanının koşullarında ele aldığımızda oldukça cesur ifadelere sık sık rastlamak mümkün...

Ancak kitaba bugünün okurunun gözünden baktığımızda, kitapta verilen pek çok mesajın zamana yenik düştüğünü, değişen şartların ve değişen yaşam formlarının kurgudaki olaylar ve ilişkiler zinciriyle bugünün okurunu ortak bir zeminde buluşturamadığını görmezden gelemeyiz... Kitabın zeminindeki güçlü aşk hikayesine, kaçınılmaz olarak Ediz Hun’lu, Hülya Koçyiğit’li sıradan bir Yeşilçam filmi nazarında bakmamızın nedeni de budur... Bu yüzden, aşılması gerçekten sabır isteyen 250 sayfalık bir eşiği geçmeyi zorunlu kılmaktadır Martin Eden...

------------------------

“İNSANIN KARAKTERİ, ONUN YAZGISIDIR”

Herakleitos’un bu muhteşem sözünü Sait Faik için de kullanmıştım eski bir incelemede... Çok seviyorum bu sözü, daha doğrusu çok inanıyorum... Ve bu sözün Martin Eden karakterini de çok iyi ifade ettiğini düşünüyorum... Tekrar konumuza dönersek, ‘bir önceki paragrafta bıraktığımız bu zorlu eşiği atlayabilenleri ileride neler bekliyor’ şeklinde bir soru oluşabilir kafanızda... Kitabın ikinci bölümü, ilk bölüme göre daha fazla soru soran, daha fazla tartışan, daha sürükleyici bir kurguyla karşımıza çıkıyor. ‘Hamdım’ ve ‘piştim’ aşamalarını tamamlayan karakterimiz bu bölümde ‘yandım’ mertebesine yükseliyor... Daha açıklayıcı olması açısından konuyu şöyle formulüze edebiliriz; Martin Eden’in hayatında idealizm bir aşamadan sonra realizmle tepkimeye giriyor. (Buradaki realizmi edebiyat akımı olan realizm olarak düşünmeyin. Gerçeği olduğu gibi kabullenmek anlamında kullandım) Bu tepkimenin neticesinde ortaya nihilizm çıkıyor. İsterseniz, bu formülü biraz detaylandıralım...

Martin Eden’in idealizmi üzerine söylenecek fazla birşey yok. Süreç gayet doğal işliyor. Gece gündüz okuduğu kitaplarla daha fazla bilgiye erişen Martin, bir yerden sonra bu bilgiyi kullanmak, daha doğrusu hayatına yansıtmak istiyor. Yeni bilgiler ve aydınlanma süreci onu hedefleri olan bir insan haline getiriyor ve Martin bu hedeflere en ideal yollardan ulaşmanın gayreti içine giriyor. Bu süreçte yaşadığı tüm zorlukları, olumsuzlukları, hayal kırıklıklarını sürecin bir gerçekliği olarak değerlendirip sinek kovar gibi savıyor başından... Yani hedefe giden yolda, idealleri uğruna her türlü gerçeklikle başa çıkabiliyor Martin... Dergiler tarafından reddedilen her bir yazısı için neden-sonuç ilişkisi kuruyor. Daha üste çıkabilmenin hesaplarını yapıyor. Yılmak veya pes etmek şöyle dursun, tam tersi her reddedilişi biraz daha kamçılıyor onu...

Ancak sürecin sonuna geldiğinde, yani hedeflerine ulaştığında bana göre çok önemli bir hata yapıyor. Negatif dönemde her şeyi neden-sonuç ilişkisinde değerlendirebilen ve gerçeği olduğu gibi kabullenebilme olgunluğunu gösterebilen Martin Eden, pozitif döneme geçtiğinde çevresinde olan değişimi aynı olgunlukta karşılayamıyor. Oysa ki, başarısız olduğu süreç boyunca hem sevgilisi hem de çevresindeki insanlar tarafından yoğun bir baskıya maruz kalmasına rağmen bu baskıyı ‘ahlakçı bir anlayışın dayatması’ olarak eleştirip direnme başarısı gösterirken; başarıya ulaştığında pek çok ahlakçının perde arkasında ahlaksız olabileceği gerçeğini gözardı ediyor.

Eğer Martin sürecin bu aşamasında da gerçekçiliğini koruyabilseydi, belki bu kadar duygusal bir geçiş yaşamayacak ve nihilizmin karanlık koridorları içine girip varlık ve yokluk tabelalarının göründüğü yol ayrımında yokluk yoluna sapmayacaktı...

Sadece yazarak hayatını idame etmek isteyen genç birinin yazdıklarının dergiler tarafından sürekli reddedilmesi ne kadar gerçekse, bu süreçte çevresindeki insanların ‘böyle aylak aylak dolaşma, ssk’lı bir işin olsun’ baskısı ne kadar gerçekse, sevgilisinin ‘eğer düzgün bir işin olmazsa babamlar beni sana vermeyecek’ tehdidi ne kadar gerçekse ve açlıktan hastalandığı, tek lokma yiyecek bulamadığı dönemlerde herkesin ona sırtını dönmesi ne kadar gerçekse; yazdıkları bir anda ünlenen, bir anda banka hesaplarındaki sıfırların sayısı artan, şöhret ve paranın oluk oluk aktığı Yazar Martin Eden’in çevresinin bir anda insanla dolması, eski sevgilinin yeniden aşka gelmesi, hısım akrabanın sonsuz bir övgü seliyle onu yüceltmesi ve ülkenin dört bir yanından her yayınevi ve derginin ona iş teklif etmesi de o kadar gerçekti... (Evet ideal değildi ama gerçekti)

Ve Martin, kendi hayatını bu yeni gerçeklik üzerine yeniden konumlandırabilseydi, ideallerini ve hedeflerini revize ederek elde ettiği güç ve parayı bu yeni hedeflere yönlendirebilseydi hem daha tutarlı davranmış olacaktı, hem de tüm çabasının bir çöp olup yokluğun bilinmezliği içine düşmesini engellemiş olacaktı... Neticede ‘var’, her zaman ‘yok’un üzerinde değil midir?

------------------------

KİTAP ÜZERİNE KISA NOTLAR

* İlk olarak neden 7 puanı tercih ettiğimle başlayayım. Konuya salt etkileyicilik perspektifinden yaklaştığımda Martin Eden'in hikayesinin beni Louis Ferdinand Celine 'in Gecenin Sonuna Yolculuk kitabındaki Bardamu'nun hikayesi kadar etkilemediğini net olarak söyleyebilirim. O hikayeye 10 puan veriyorsam bu hikayenin en az bir puan düşük olması gayet mantıklıydı. Bu nedenle bir puan buradan gitti. İncelemede bahsettiğim gibi kurgunun ilk 250 sayfalık bölümü bana göre fazla gereksiz uzatılmıştı, buradan da bir puan gitti. Son olarak da yaklaşık 400-430 sayfa boyunca adım adım işleyen kurgunun düğüm bölümünün 50-70 sayfalık bir bölüme sıkıştırılması, o bölümde yaşanan olayları yeterince içselleştiremememe neden oldu. Son puanımı da oradan kırdım.

* Kanaatimce kitapta bana göre Martin Eden'in yüzlerce yazısının sadece başlık olarak geçiştirilmesi bir eksiklikti. Martin'in kaleminden çıkan birkaç öykü veya deneme, kitaba farklı bir derinlik katabilirdi. Orhan Pamuk geliyor aklıma hemen. Kara Kitap 'taki gazeteci Celâl Salik'in köşe yazılarının veya Benim Adım Kırmızı 'daki meddah hikayesindeki gibi küçük hikayelerin o kitaplara nasıl bir zenginlik kattığını, kitabın edebi değerine ne kadar büyük bir katkısı olduğunu, o kitapları okuyanlar iyi bilir. Bence Martin Eden'in birkaç öyküsüyle tanışmayı hak etmişti okurlar:)

* Shameless dizisindeki 'Lip' karakerinin Martin Eden'den, Lip'in üniversite hocası Professor Youens karakterinin ise kitaptaki Brissenden karakterinden esinlendiği konusunda içimde yoğun bir his oluştu:) Hem kitabı okuyan hem diziyi seyreden dostlarım varsa ve bu konuda bana katılıp katılmadıkları konusunda görüş bildirirse çok mutlu olurum:)

Sona gelirken, madem inceleme boyunca Martin’e iğneler batırıp durdum, o halde kitaptan bir alıntıyla çuvaldızı kendime batırarak kapanışı yapayım :)

“Yazma becerisi olmayan adamlar, gerçekten yazma becerisine sahip olan adamlar hakkında çok fazla şey yazıyorlar.”

Benimki de o hesap işte:))

Değerli vaktinizi ayırıp bu uzun yazıyı okuduğunuz için tüm kalbimle teşekkür ederim...

Herkese keyifli okumalar...
520 syf.
·17 günde·Ne Okusam'dan
Martin Eden.. Fakir ama gururlu bir gencin, aşkının şiddeti ile kendini yetiştirme çabası. Sıfırdan sonsuzluğa adım adım ilerlemek...

Martin Eden, Jack London'ın otobiyografisi diye nitelendirilebilecek bir roman. Kendi hayatının kesitleriyle dolu olan bu eseri İş Bankası Kültür Yayınlarından okudum ve çevirmen Levent Cinemre'nin kitabın sonlarına iliştirdiği notlar ile Jack London'ı daha iyi anladığımızı düşünüyorum.

Dolu dolu bir roman bu. İçinde aşk, çaba, içsel savaş, ihanet, riya, kibir, çıkar ilişkisi, insanları tanıma her şey var. Kitap bir aşk ile başlıyor. Fakir ama gururlu gencimiz Martin Eden, burjuva sınıfından Ruth'a aşık oluyor. Bu aşk öyle bir aşk ki, Martin'in tüm hayatını baştan değiştirmek istemesine sebep oluyor. Doğduğumuz coğrafya kaderdir, ailemiz kaderdir bunları değiştiremeyiz; ama Martin Eden değiştirebilme şansı olan özelliklerini öylesine değiştirmek istiyor ki kütüphanelerce kitap okuyor. Konuşmasını, yürüyüşünü, tavrını, hareketlerini hepsini sil baştan değiştirmek, Ruth'a uyum sağlamak istiyor. Çünkü Martin Eden, burjuva sınıfını kendinden çok üstte, ulaşılamaz ve abartı seviyede mükemmel görüyor. Kendiyle savaşıyor ve onların masalarında yemek yiyecek konuma geliyor ama asla onlar gibi olmuyor. Çünkü olayların aslında düşündüğü gibi olmadığını, onları boşa yücelttiğini idrak ediyor. Mevki makam hiçbir şeydir bunu görüyor.

Aslında bu bir savaşın romanı. İçsel bir savaş, insanın kendiyle savaşı... Aşk için neler yapabiliriz, yaptığımız şeyler buna değer mi sorularının cevapları bu romanda saklı.

Kitapta sosyalizm imgeleri de mevcut, sanki aşk romanı kisvesi giymiş sosyalizm naraları atan bir kitap bu kitap.

Ben bu kitabı böyle beğenmiş olarak inceleme yazarken niçin puanımda cimrilik yaptım onu da belirteyim. Kitapta bazı beni sıkan bölümler oldu, olmasa da olurdu diyebileceğim bölümler. Fazla uzatılmış olaylar veya bunu buraya eklemeseymiş de konudan uzaklaşmasaymışız gibi hissettiğim bazı anlar oldu. Tabi ben hiçbirine işaret koymadığım için şu an sayfalarını hatırlamıyorum ama genel hissiyatım bu yöndeydi. Onun dışında kitabı lisedeyken okusaydım başlarda Martin-Ruth ikilisi günümü aydınlatır, sayfaları çevirirken toz pembe dumanlar çıkaran bir sevgi pıtırcığı olabilirdim ancak şu an pek öyle olduğunu söyleyemem.

Kitap içindeki yaşam mücadelesi harika, kendini geliştirme çabası harika, küllerinden doğuş harika. İnsan isterse neler yapabilir verilen bu mesaj harika. Tüm bunlar harikayken siz bakmayın benim 8 puan verdiğime ve kitabı en kısa zamanda okuyun. Çünkü ben bu kitabı hayat şartları sebebiyle biraz süründürerek okudum. En fazla 10 günde bitecek kitabı daha uzun sürede ve evim olmayan bir yerde okumak zorunda kaldım. Belki bu sebeple de bazı yerlerde benden kaynaklı sıkılmalar yaşamış olabilirim.


Not: Uzun bir süre Ruth ismini duymak tüylerimi diken diken edecek buna eminim.
480 syf.
·Puan vermedi
Bu büyük ailenin bir ferdi olmadan önce kitaplarımı seçerken, ölmeden önce okunması gereken kitaplar, 30 yaşına gelmeden önce okunması gereken kitaplar gibi listelerden faydalanırdım. Bu listeler beni bazen çok güzel kitaplarla tanıştırırken bazen de çok büyük hayal kırıklıkları yaratıyordu. Bu hayal kırıklıklarının en büyüğünü ise Muhteşem Gatsby isimli kitapta yaşadım. Kitabı öyle bir lanse etmişlerdi ki bir okur için olmazsa olmaz mahiyetindeydi. Hatta Amerikan edebiyatının en büyük eseri diyenler bile vardı. Bir heves eseri edindim ve kısa sürede de bitirdim. Sonrasında ise öyle bir hayal kırıklığı yaşadım ki anlatamam. Amerikan Edebiyatının en büyük eseri bu ise bende bir daha Amerikan Edebiyatı okumayacaktım.

Günlerim bu yoğun çaba içerisinde eser seçimleri ve hayal kırıklıkları ile geçerken, bir gün derdimi dostum A.Rahim Kara/Duvar/ ’ya açtım. Bana bir platform olduğundan, gerçekçi değerlendirmeler yapıldığından ve okunan kitaplardan alıntılar paylaşıldığından bahsetti. İşte dedim aradığım bu! Telefonu kapatır kapatmaz kaydımı yapıp mobil uygulamasını indirdim. İlk başlarda alıntılarımı paylaştığım ve değerlendirmelerinden faydalandığım sadece bir kaynaktı. Sizleri tanıdıkça, sohbetler ettikçe dış dünyada asla bulamayacağım samimi bir ortama dönüştü. Çok güzel arkadaşlar edindim, çok güzel sohbetler ettim. Her bir üyesi ailemin birer ferdi oldu zamanla. Hepiniz sağ olun var olun. Bana bu güzel dünyanın kapılarını açtığınız, beni başka hiçbir yerde asla bulamayacağım bir samimiyetle karşıladığınız için. Hepinizi seviyorum, hepiniz ayrı ayrı ve bir bütün olarak çok özelsiniz benim için.

Siteyle ilk tanıştığım bende henüz derin anlamlar taşımadığı dönemlerde adını sıkça yapılan övgülerle duyduğum bir eser vardı. Hayatın gerçeklerini anlatan ama Amerikan Edebiyatı. Salt bir gerçekçi olarak benim için tercih yapmak çok zor olmadı. İlk ay ki alışveriş listeme eklendi ve site ahalisi tarafından bana aldırılan ilk kitap oldu Martin EDEN. Yalnız biraz bekledi beni. Ta ki Hakan Günday ’ın Daha kitabını okuyana kadar. Kitabın baş karakteri Gaza’nın iki abisi vardı. Afganistan’da ki buda heykelleri gibi. Kaçak göçmenleri taşıyan denizcilerdi kendileri. Dehşet vericiydiler ve dehşet verici bir yazar okuyorlardı. Jack London . O an işte dedim benim yazarım. Hayatın gerçeklerini anlatan, dehşet verici, hasta ve saplantılı karakterleri olan.

İlk fırsatta başladım kitaplığım da yer alan Martin EDEN’e. Acaba beklentilerimi karşılayacak mıydı? İlk okuduğum Amerikan Edebiyatı eserinin hayal kırıklıklarını üzerimden atabilecek miydim? Gaza’nın abileri ve ailem haklı mıydı? Tabii ki! Martin EDEN de hayatın gerçeğini buldum. Toplumsal sınıf farklılıklarını buldum. Yayın dünyasının kokuşmuşluğunu buldum. Bireyin heveslerini, aşklarını beklentilerini, bunalımlarını buldum. Hayata dair ne varsa hepsini buldum. Hayatın anlamını buldum. Artık gerçek hayatı anlatan, yaşayan bir başucu kitabım vardı Martin EDEN ve dehşet verici bir yazarım JACK LONDON.

Bu kitap hayatın gerçeğini anlatıyor görmek ve anlamak isteyene! Öncelikle beni bu sitenin bir ferdi yapan dostuma, sonra beni bu muhteşem yazarla tanıştıran site ahalisine ve Gaza’nın abilerine teşekkürlerimi iletiyorum.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
520 syf.
·33 günde·8/10 puan
Aşkın en kutsal olanı bizi yararlı bir amaca hizmet ettiren değil midir?.. İnsanın aklını başından alan; sağlıklı düşünme yetisini, doğru kararlar verme iradesini, zamanını faydalı meselelere harcama hevesini yok eden bu tehlikeli duygu Martin'de ters etki yaratıyor ve hayatının iyi yöne doğru evrilmesine sebebiyet veriyor. Kitabın sonunu okuyanlar 'Bu mu iyi?' diyebilirler. Haklı da olabilirler fakat ben karanlıklarda yaşayacağıma ışıklar içinde ölmeyi tercih ederim...

İncelemeye böyle bir giriş yaptım diye kitabın salt bir aşk kitabı olduğu düşünülmemelidir. Aşk; başkarakterin yeni bir dünya keşfetmesinde yalnızca bir araçtır bu kitapta ama bana sorarsanız gerçek bir aşk da değildir zaten. Martin kendi sınıfından olmayan bir kadına duyduğu ilgi ve hoşlantı sayesinde farklı bir dünyaya açılan bir kapıdan geçmiştir adeta. Ruth onun için bir kapıdır. Bir köprüdür ya da. Yol üstünde bir konumdur ama asla varmak istediği yer değildir...

Alt sınıfa mensup bir denizci olan Martin Eden, kaba saba, kavgacı, çapkın, argo konuşan, telaffuzu düzgün olmayan, denizcilik dışındaki konularda bilgili sayılmayacak, yarım yamalak bir eğitim almış, maddi imkanı kısıtlı, sürekli çalışarak hayata tutunmaya çalışan genç bir adamdır. Kendi sınıfından olmayan Ruth ve ailesiyle tanıştıktan sonra düşüncelerinde hızlı değişimler meydana gelir. Değişme isteği onun içinde hep vardır ama farkına varması için Ruth'la tanışmayı beklemiştir. Kıvılcımdan ateş doğar ve o kendini keşfe başlar. Sınırlarını zorlar. Değişim uzun ve sancılı bir süreçtir ama onunki daha kısa zamanda gerçekleşir. Önce fikirleri, sonra kendisi değişmeye başlar. Bu değişimlerden en keskin olanı kitaplarla tanıştığında gerçekleşir. Bilginin sınırsız dünyasına ayak basan Martin, kurak çölde suya hasret kalmış gibi sarılır kitaplara. Kana kana içmeye başlar onları fakat içtikçe susuzluğu azalmak yerine artar. İşte asıl macera böyle başlar...

Herkes varoluşunu farklı şekillerde kanıtlar, Martin yazarak kanıtlamak istemiş, yazmak için yaratıldığına inanmıştır. Fakat bu yolun meşakkatli bir yol olduğunu o yolda yürümeye başladıktan sonra farketmiştir. Çok kez başarısız olmuş ama hiç pes etmemiştir. Yazabilmek için aç kalmıştır, uykusuz kalmıştır, çok çalışıp güçsüz kalmıştır, küçümsenmiş ve dışlanmıştır fakat yine de vazgeçmemiştir. Hatta bu yazma aşkına Ruth'u bile kaybetmiştir. Fakat tüm bu çabaların sonucunda vardığı yer onu mutlu değil aksine mutsuz etmiştir...

Kitap o kadar uzundu ve o kadar fazla konuyu ele almıştı ki hepsine değinmek imkansız fakat bazılarını dillendirmeden geçmek istemem. Örneğin Martin ve Ruth'un ilişkisi... Martin hayatın gerçeklerinden uzak ve oldukça hayalperest bir gençtir. Zaten sanatçılar hep hayalperest insanlar değil midir :) Ruth ise oldukça gerçekçi ve özverili bir kadındır. Ailesi haklı olarak Martin'i kendi kızlarına değer bulmamışlardır. Çünkü ne eğitim ne bilgi ne kültür ne statü ne de nezaket konusunda birbirinin dengi değildir bu iki genç. Evet Martin oldukça çalışkan ve başarılı olmayı kafasına koymuş bir gençtir ama mevcut şartlarda Ruth'un ailesinin onu kabul etmesine olanak yoktur. Çünkü aşk denen duygu geçicidir ve uzun vadede bu tür farklılıklar ilişkiyi kötü etkileyecek ve hatta ilişkiye son verecektir. Nitekim öngörülü olan hiçbir ebeveynin aksi bir tavır takınması düşünülemez.

Bir diğer değinmek istediğim mesele Martin'in içine düştüğü çıkmazdır. Kendini içinde bulduğu sistem öyle çürümüştür ki başarılı olabilmek için başarısız olması gerekir... Kendini yazmaya adayan genç, ütopik bir şekilde geçimini de bu yolla sağlamak istemektedir. Önceleri oldukça kötü işler çıkarır çünkü yazma işinde başarılı olmanın yolu bol bol yazmak, yazdıkça gelişmektir. Niteliksiz eserler ortaya koyan Martin'in yazıları dergiler tarafından ilgi görmemektedir doğal olarak. Fakat sonraları öyle geliştirir ki kendini ve öyle nitelikli eserler koyar ki ortaya bu sefer de yazdıkları ya editörler tarafından anlaşılmaz ya da editörler yazıların halk tarafından anlaşılmayacağını ve dergilerinin satmayacağını düşünerek reddeder onu. Böylece halkın anlayabileceği düzeyde basit, konusu ilgi gören yazılar yazmaya mecbur kalır. Tıpkı bizim her yaz ortaya çıkıp kışın kaybolan konusu birbirinin aynı dizilerimiz gibi... Eğer buna bir sanat değil bir geçim kaynağı gözüyle bakılacaksa ve işin ekonomik boyutu da düşünülecekse herkese hitap eden niteliksiz işler mecburen tercih edilecektir. İşte hem iyi bir yazar olmak isteyen hem de bunu kazanca dönüştürmek isteyen Martin'in çıkmazı böyle başlar...

İncelemenin sonuna gelmeden bir konuya daha değinmek isterim. Farkettiniz mi yüzyıllardır insanlar farklı farklı sınıflara bölünmüşlerdir ve bu sınıflar arasında geçiş nedense mümkün olmamaktadır. Sanki kaderimizi sevmeye mecbur edilmişiz görünmeyen güçler tarafından. Martin, içine doğduğu sınıfı yadırgayıp kendini bir üst sınıfa taşıdı ama üst sınıf mensupları onu bir türlü aralarına alamadı, kendi sınıfından da uzaklaşmıştı ve nihayet iki sınıf arasında gidecek yer bulamayıp öylece kaldı. Aidiyet hissinden mahrum kaldı. Önceki sınıfından hoşnut değildi çünkü onlar bilgisizdi, kavgacıydı, parasızdı, kabaydı. Sonraki sınıfından da hoşnut olamadı çünkü onlar da ezberciydi, çıkarcıydı, dalkavuktu. Martin için hayat tam anlamıyla bir hayal kırıklığıydı, yolun sonu istediği yere çıkmamıştı o da çareyi yolu yakmakta buldu...
504 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10 puan
Yine beni etkileyen bir kitap... İtiraf etmeliyim ki çok umutlu başlamadım kitaba. İlk sayfalarda da "zengin kız fakir oğlan hikayesi mi bu yaaa..." dedim. Ama okumaya devam ettim. Iyi ki de etmişim.
Sonunu tahmin etmiş olsam bile çok ama çok etkiledi beni Martin Eden... Ah Martin üzümlü kekim demekten kendimi alamadım...

Peki kimdi herkesi bu kadar etkileyen Martin Eden. Güçlü bir düşünce yapısı olan, duyarlı, rol yapamayan, müzik aşkıyla dolup taşan kıpır kıpır bir ruhtu o.
Bir gün bir kavgada kurtardığı bir insanın hayatının değişmesine vesile olacağını tahmin bile edemeyen çılgın ruh...
Burjuva sınıfından bu kişinin çağırdığı yemekte kız kardeşi Ruth'a aşık olur ve hayat o noktadan sonra bambaşka akmaya başlar. "Dünyadaki en yüce şey aşktır" artık...
Alt sınıftandır Martin bu yeni dünya gözlerini kamaştırır. Hayallerini süsleyen bu kadın için değişmeye, gelişmeye karar verir. Okudukça aslında neler başarabileceğinin farkına varır. Dizginleyemediği bir yazma aşkı başlar...
Oysa Ruth hayatının kadını onun düzgün bir iş bulmasını istemektedir. Kendisine ve ailesine layık olabilmek, evlenecekleri zaman onları gecindirebilecek bir iş...
Martin'i kendi normlarina göre şekillendirmeye çalışır... Ama hamur bir yere kadar yoğurulabilir...
Martin kendini geliştirdikçe entelektüel açıdan Ruth'un üstüne çıkar. O artık bir kabadayıdan üniversite profesörü olan bir kişiyle tartışmaya girebilecek donanımda bir insana dönüşmüştür... Çevresindekilerle arasındaki uçurumu büyütür bu durum...

İstediği şeyin yazmak olduģu fikri perçimlenir kafasında. Ama çoğu yazarı olduğu gibi onu da zorlu bir yol beklemektedir... Tahmininden çok daha zor... Reddedilen yazılar, şiirler, "bir iş bulmadı" diye sırtını dönen akrabalar, açlıkla sınanan gurur... Ama hayallerine sımsıkı tutunan bireycidir o artık...Yolundan dönmeyecektir... Peki Ruth, onun büyük aşkı bu yolda ona eşlik edecek midir... Yolun sonunda onu ne beklemektedir... Okumanız lazım:)

Ben okudukça kızdım, üzüldüm, kazanılan başarılara sevindim, kaybedilen insanlar için üzüldüm ...
Ve sonunda yaşamanın zaten böyle bir şey olduğuna karar verdim. Aslında bize çok da yabancı olmayan, çoğumuzun yaşamından öğeler barındıran bir hikaye bu... ve çok da ders çıkarmamız gereken nokta var bu hayat hikayesinde...
Aşk başrolde mi emin değilim...Gerçek hayatta başrolde mi olmalı ondan da emin değilim..

Ama herkes aşık olur bundan eminim.
Bazen birine aşık oluruz ya da olduğumuzu zannederiz... Alır o insanı hayatımızın merkezine yerleştiririz. Aslında beğendiğimiz bedene, hayalimizdeki ruhu koyup adına aşk demişizdir (saygılar sevgili Shakespeare). Eh o zaman o ruhu da hayal ettiğimiz şekle sokmalıyızdır. Istediğimiz gibi giyinmeli, istediğimiz gibi konuşmalı, çevreye eşe dosta sunulacak hale getirilmelidir. Özetle bizim standartlarımızda olmalıdır. Bunun için yılmadan çalışırız. Ondan geriye bir şey kalmayıncaya kadar devam ederiz. Çünkü o artık oyun hamurumuzdur. Şekil vermemiz kaçınılmazdır... ( işte bu Ruth ...)

Peki diğer aşık o da bunu ister mi?
O zavallıcık da aşık olmuştur sırılsıklam hem de. Gözleri kimseyi görmez... Kendini aşkın akışına kaptırır ve oyun hamuruna dönüşür... Onun istediği gibi olma çabasına dönüşür hayat... (Bu da Martin...)
Artık 'o'dur herşey.... Öyle "o' ki her şey, gittiği zaman hayatımız bütün heybetiyle üzerimize yıkılır...
Ne yapmalı peki? Aşık olduk diye kendimiz olmaktan vaz mı geçmeli. Yoksa kendimize inanan bir tek kendimiz kaldıysak bile devam mı etmeli... Martin'e göre ikinci ve bana göre de...
Meraklanmayın kendi seçimlerinizi yapıp başarılı olduğunuzda, istedikleri kalıba girmediniz diye sizden kopan "sevdikleriniz" size döner... hem de hepsi birden... Anlayamazsınız, çünkü siz eski sizsinizdir ve aslında hiçbir şey değişmemiştir. Sadece para ve başarı eklenmiştir... ve insanların hayranlık duyduğu "güç" artık sizdedir... insanların bize bakış açısının cebimizdeki parayla orantılı olması üzücü değil mi? Ama gerçekler üzücü zaten...

Neyse çok uzattım... Okuyun bu kitabı, okumayan varsa tabi.

Ve kendi hayatınızın başrolü olun bu size neye mal olursa olsun...

Ve hayatınızda bir Martin varsa lütfen bırakın kendi kanatlarıyla uçsun, siz sadece ona eşlik edin... Eşlik etmek güzeldir...

Sevgiyle kalın ...
520 syf.
·6 günde·Puan vermedi
Mücadele, aşk, edebiyat, felsefe, siyaset, toplum baskısı, ikiyüzlülük, çıkarcılık... Birçok unsuru barındıran güzel bir roman.
/\ SPOİLER!!
Martin dürüst, edepli, öğrenmeye aç bir gençtir. Aşık olduğu kız uğruna kendi yaşadığı alt tabakanın dünyasından üst tabaka insanlarının hayatlarına ve düşüncelerine ortak olabilmek adına müthiş bir mücadeleye girer. Sürekli okur ve kendini geliştirir. Bu okuma daha sonra büyük bir açlıkla yazma isteğine dönüşür. Düşünce ve duyarlılık açısından güçlü doğası, canlı ve yaratıcı bir ruhu vardı. Yazmak için uyku uyumaz hale gelir. Yazdıkları başlarda hep geri döner, aslında o zaman daha mutlu ve umutludur. Ne zaman ki hedefine ulaşmaya başlar o zaman motivasyonu düşer, heyecanı yok olur. Sonunda kendini karanlığın içinde bulur.

~ Bir aşığın aşkı uğruna kendini geliştirmesini ancak sonradan yaşadığı hayal kırıklığını çok güzel hissediyorsunuz.
Buralara nereden geldiğimi biliyorum, gidecek daha çok yolumun olduğunuda biliyorum ve gerekirse dizlerimin üstünde sürünerek de olsa oraya gideceğim
Jack London
Sayfa 148 - Türkiye iş bankası kültür yayınları
“Seni kitap okuyan insanlarla tanıştıracağım.Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer.”
“Bilmiyorum,” diyerek güldü, “yalnızca sevdim seni. Çünkü senin gibi yaşayan, nefes alan bir kadının değil, bir taşın kalbini eritmeye yetecek kadar çok sevdim seni.”
Jack London
Sayfa 235 - Bordo Siyah

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Martin Eden
Baskı tarihi:
1 Nisan 2010
Sayfa sayısı:
424
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754060193
Kitabın türü:
Çeviri:
Kaya Ersoy
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Cem Yayınevi
Cem Yayınevi, ünlü yazar Jack London’un (1876-1916) tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de olağanüstü ilgiyle karşılanan eserlerini okurlarına toplu olarak sunuyor.

Jack London’un roman, öykü, deneme ve anı kitapla-rından oluşan bu toplamda, onun en seçkin eserlerini bula-bileceksiniz. Jack London Toplu Eserleri’nde tüm kitaplar, ilk basımlarının özgün biçimine sadık kalınarak eksiksiz çevrilmiş ve Kadir Kıvılcımlı tarafından dipnotlarla zengin-leştirilerek yayına hazırlanmıştır.

Martin Eden, Jack London’un özyaşamsal öğeleri en yoğun taşıyan romanıdır. Martin Eden’in yazarlık serüveni, yaşama dört elle sarılması ve iyimser bakışı, London’un yaşamıyla büyük koşutluklar gösterir. Bu roman, sınıf atlamada bireysel savaşımın başarısızlığı üzerine yazılmış en güçlü metinlerden biri olarak da bilinir. London’un yaşamına dair bir görüş oluşturabilmek için, bu roman mutlaka okunmalıdır.

Kitabı okuyanlar 28,5bin okur

  • Gülsüm Yılmaz
  • Fatma Koraş
  • saliha karagüzel
  • yunus gökgöz
  • Erdem Yavuz
  • Azime Bahadır
  • AHMET KÜÇÜKOĞLU
  • Sena Doğan
  • Scientist
  • Sema Bekmezci

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-12 Yaş
%18.1
13-17 Yaş
%2.9
18-24 Yaş
%23.2
25-34 Yaş
%25.4
35-44 Yaş
%20.3
45-54 Yaş
%6.5
55-64 Yaş
%1.4
65+ Yaş
%2.2

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%57.3
Erkek
%42.7

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.6 (62)
9
%0.3 (36)
8
%0.1 (16)
7
%0.1 (9)
6
%0 (3)
5
%0 (3)
4
%0 (1)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları