Martin Eden - Kısaltılmış MetinJack London

·
Okunma
·
Beğeni
·
30.014
Gösterim
Adı:
Martin Eden - Kısaltılmış Metin
Baskı tarihi:
Mayıs 2017
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052950548
Kitabın türü:
Çeviri:
Bülent O. Doğan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Martin Eden
Martin Eden - Kısaltılmış Metin
Martin Eden
Her şey genç bir denizcinin, çok güzel ve kültürlü bir kızla tanışmasıyla başlar. Martin Eden yakışıklı, zeki ve sağlam karakterli bir gençtir, ancak eğitimsizdir. Zengin bir ailenin kızı olan Ruth, Martin'i beğense de kendine layık görmez. Martin'in cahilliği, fakirliği ve hatta şivesi bile ona çok uzak bir dünyaya aittir.
Ruth'u görür görmez aşık olan Martin, kendini geliştirmeye ve kızın beğenebileceği biri olmaya karar verir. Bu amaçla gece gündüz kitap okumaya, vaktini kütüphanelerde geçirmeye başlar. Ancak olaylar hiç beklenmedik bir şekilde gelişir. Basit bir aşkla başlayan olaylar dizisi, kahramanımızı farklı dünyalara sürükleyecek ve çok başarılı bir yazarın yolunu açacaktır.
Martin Eden…
Kitap olduğunu bilmesem oturur bir köşede yas tutarım. Kurgudur diye avutuyorum kendimi.

Nasıl da güzel işlemiş hayatı Jack London. Bir roman okuduğum fikrine inandırmaya çalışıyorum kendimi. Gerçek olmalı tüm bunlar. Yaşanmış olmalı. Yoksa nasıl bu kadar dozunda ayarlanır anlatım(?).

İtiraf etmeliyim ilk bölümlerinde yine ihtiyar kaldığım (orta yaşa merdiyen dayamış biri olarak) bir roman olduğunu düşündüğüm zamanlar oldu. Yani; sanki daha gençlere hitap eden bir kitap diye düşünmeden edemedim. Bazı yerlerinde (yine ilk bölümleri kastediyorum) sanki tekrara düşmüş diye eleştiresim de gelmişti.
Fakat sonra; tam olarak nereden başlayarak olduğunu hatırlamıyorum ama ortalara yakın, kendimi hayatı ve düzeni eleştirirken buldum. 21 yaşında, denizcilik yapan, eğitim almamış, ailesinden kalan iki kız kardeşinden (biri hiç sevmediği itici bir adamla evli) başka bir şeyi olmayan güçlü, kuvvetli, mert bir adam. Yakışıklı, sevecen fakat kızlara önem vermeyen… Tâ ki…

Bir gün Ruth’un (esas kızımız) ailesinden birini serserilerin elinden kurtarır. Ve onun tarafından yemeğe çağrılır. Yemeğe gidene kadar, belki daha önce hiç bilmediği, zira varoş tabir edebileceğimiz bir yaşam tarzında yetişmiş olan Martin; bu, düzenli ve gayet iyi eğitilmiş ailenin içine katılırken büyük bir eziklik hissetmiştir. Ruth’a olan aşkının başlangıcı da tam burada olur.

Konuya çok fazla girip romanı elinizden almak istemiyorum. Şu kadarını söyleyeyim; biz kitap okuyanların hepsinin hissettiği yalnızlaşmayı göreceksiniz, bilinç arttıkça toplumdan uzaklaşma, sürüden kurtulup kendi kararlarını verme iradesi ve gücü ete kemiğe bürünecek satırların arasında. Benim gibi ‘-izm’lerle (sosyalizm, realizm, idealizm ve bireycilik kitapta geçenlerin başlıcaları) arası sağlam olmayanlarınız için bile açıklayıcı olacaktır. Sınıf farkının hayattaki etkileri öyle güzel işlenmiş ki. Kişinin hiç olmadığı biri gibi nasıl gösterilebileceğini de göreceksiniz, aşkın ‘sefil’ dünyevi ihtiyaçlar için ayaklarının altına alındığını ve aynı değerler uğruna şartlar değişince baş tacı edildiğini de göreceksiniz. Bir insanın yalnızlığını göreceksiniz. Çaresizliğini. Ve ‘bilmenin’ aslında ne kadar da canınızı yakabileceğini anlayacaksınız!

‘Jack London’ der ve bitiririm.
"OKUDUĞUNUZ BU KİTAP JACK LONDON ' IN ÖZ YAŞAM ÖYKÜSÜ DEĞİLDİR !!! NASIL MI ?"

Sabah buna diye başladım Aziz Nesin kritikleyip sekiverdik işsizlikten =)) Eh fena da olmadı hani ! Çünkü her ikisi de azmin ete kemiğe bürünmüş hali benim gözümde..İkisi de kelimenin tam anlamıyla tırnaklarıyla kazıya kazıya geldiler oldukları yere ..Bu açıdan bakınca az gecikmeli oldu ama olsun beklediğime değdi..

Bu nasıl bir azim demek istiyorum ama kitabı okuyanlar hemen romana ya da Martin Eden karakterine atıfta bulunduğumu sanacaklar ..Halbuki Jack London ' ın hayatı ve başardıklarının yanında bu roman ne olabilir ki ? Amerikan edebiyatının incilerinden hatta ve hatta en iyilerinden biri diye nitelendirilen bu kitap Jack London' a kıyasla kumsalda bir kum tanesi olabilir mi acaba ? Romanı hayatını bilmeksizin okuyanlar , bir genç kıza aşık olan Martin isimli bir denizcinin azmi , sonrasında yaşadığı hüsran ve mutlu /mutsuz son olarak algılayacaklar .. Yahu arkadaşım ne demeye çalışıyorsun diyenleri duyar gibiyim .. O yüzden hemen sadede geleyim ..Arkadaşım bu okuduğun ve otobiyografik diye nitelendirilen roman Jack London ' ın hayatı değil .. En azından tamamı HİÇ değil ! Çok çok kısa bir dönemi .. Ve kurgu ile zenginleştirilmiş bir versiyonu .. Bir kez Jack London ' ın anne ve babası ölü değiller bu romanda olduğu üzere ..Burda bir kere anlaşalım .. Hatırımda kaldığı kadarıyla annesi ,kendisi milyoner olup ayrı çiftlik evi (WOLF HOUSE) yaptırıncaya kadar da hayatta ..
Evet Ruth olarak okuduğun ve Martin Eden ' a tokadı basan onu yüzüstü bırakan omurgasız bir hatun Jack London ' ın hayatında var oldu .. Asıl ismi Mabel Applegarth idi..Jack London bu veremli genç kızı lise yıllarında ismi Ted olan abisinin daveti üzerine evlerine gittiği dönem tanıdı ..Çook öncesinde denizlerde inci avcılığı yaparken postu deldireceğini anlayınca polis vardiyasına katılmış sonrasında bu işlere paydos diyip liseye yazılmıştı .. İşte onu ilk kez gittiği Oakland lisesinde gördü ve etkilendi .. Sonrasında Kaliforniya Üniversitesine gitti ..Aynı romandaki gibi çok kaba , sürekli içen ingilizcesi bozuk bu genci , Kaliforniya Üniversitesinde tekrar görünce bizim hatunun feleği şaştı tabii .. O kalas aromalı genç gitmiş yerine entellektüel birikimli hızar gibi bir Jack London gelmişti .. Ama ne yazık ki maddiyat el vermedi tekrar çalışmaya başladı .. Tam herşey bitmiş , KENDİSİ GÜNEŞTE UNUTULMUŞ 100 yıllık BİR BAMBU TABUREYE DÖNMÜŞ , HAYAT İSE 160 KİLOLUK BİR ÜMİT USTA kıvamında "üstüne üstüne" geliyorkeeeeen bir mucize oldu ! Eserlerinden biri yayınlandı.. Sonrasında olanlar yer yer yazarımızın hayatıyla eşleşiyor .. Şimdi sanırım ne demek istediğimi anlamışsınızdır .. Evet Martin Eden Jack London mıdır ? Aynen öyle !! Kendi üzerinden hayatının bir kısımını değiştirerek aktarmış bize olanları .. Anlayacağınız üzere gerçek hayatta iki evlilik yapmasına rağmen gerçek ve ilk aşkını hiç unutmamış ..Tıpkı ona en kötü günlerinde yardım edenleri de unutmadığı , yeri gelince hatırladığı gibi ..Yeri gelmişken hatırlatayım bu insanlar için ne dediğini :

"Acımak , aç bir köpeğin önüne kemik atmak değil , kemiğini o köpekle PAYLAŞMANDIR."

İşte bu yüzden diyorum ki inanılmaz bir adam .. İnanılmaz bir azim ..İnanılmaz bir sadakat ..Eşi benzeri olmayan bir kalp bu adamdaki!! Eşsiz bir zeka ..Muadili belki hiç gelmeyecek bir yetenek!

Nasıl başarılı olmasındı ki? Romanı okuyanlar bir şeyi hemen farketmişlerdir ..Kendisi gerçek bir "realisttir".. Hep söyledim ; Demir Ökçe incelememde (#25935136 ) , hayatını anlatan Doludizgin bir Denizci Jack London' da da (#24776554) belirttim..Gerçek hayatta neyi gördüyse onu yazdı Jack London! Edebiyat üzerine tartışan monşerler ,kırmızı kadife koltuklarda yaylanıp ,şarap şampanya yudumlayıp hiç yaşamadıkları hayatlar üzerine beylik tanımlar yaparken gerçek açlığı, sefilliği , bir ekmek için eriyen bedenleri gördü..O insan öğüten çarkların içine düştü..Hem de romanda geçen çamaşırhanedeki de dahil , daha kötü versiyonlarına .. Gözleriyle gördü yokluğu .. Dört gün sadece tek , bir tek patates haşlayıp hayata tutunduğu günleri yaşadı .. Bakın bu adamın başardığı mucizeyi gelin size bambaşka bir yoldan anlatayım .. Evet uzun oldu inceleme .. Varsın olsun ! Böylesi bir adama değer !! Martin Eden ' ın nasıl ve nerede yazıldığını, hiç olmazsa buraya kadar okuyanların bilmeye hakkı var ..

Diyorum ya o çarkların arasına girdi diye .. Bana göre çok önemli iki eser kaleme aldı ünlü olduktan sonra. Bunlardan biri Uçurum İnsanları ( #18738047 ) diğeri ise Demir Ökçe idi ve her iki eser de ezilenlerin hayatını mercek altına alıyor ve kapitalizm eleştirisi barındırıyordu .. Uçurum İnsanları yazıldıktan sonra büyük eleştirilere göğüs gerdi Jack London .. Ama Demir Ökçe bambaşka bir durumdu .. İktisadi sistem eleştirisi barındırdığı gibi , din adamları ve dolayısıyla kiliseyi, ayrıca mahkeme ve yargı sisteminini de top ateşine tutuyordu..Bu sırada başına gelecekleri bilen kahramanımız elinde avucundakilerin hepsini nakite çevirip Snark adlı bir tekne yaptırmaya başladı .. Amacı 7 sene sürecek bir dünya turuna çıkarak gördüklerini yazmaktı .. Elinde avucunda hiçbir şey olmazsa , ondan da zerre koparamayacaklarını gayet iyi biliyordu çünkü .. Demir Ökçe' nin ilk tefrikası (belli bir kısmının okunuşu) Ruskin Club isimli bir mekanda oldu .. Tabii ki kıyametler koptu..Yayımcısının tek dileği en azından mahkemelere olan hakaret kısımlarının çıkarılmasıydı ama Jack London buna bakın nasıl karşılık verdi :

"Eğer mahkemelere saygı duymadığım için suçlanacaksam , altı ayımı cezaevinde geçirmişim ne çıkar ? Bu süre içinde iki kitap yazar , dilediğim kadar da okurum.." (VER MEHTERİ!! )

Ve ne diyordu onu Amerika' nın Karl Marx ' ı sayan Anatole France bu efsane kitaba yazdığı önsözde onun için : " Jack London , ölümlüler topluluğunun göremediklerini sezinleme dehasına sahip...İleriyi görme konusunda özel bir yeteneği var."

Velhasılkelam eser yayınlandı ve bizim esas oğlan karadaki cinneti ardında bırakıp daha önce HİÇ ama HİÇ DENİZE AÇILMAMIŞ tayfası ile beraber Pasifik'e yelken açtı .. Bu tayfalardan biri tekneye ahçı olarak alınan "MARTIN" Johnson isimli bir gençti(kim bilir belki bu ismi onun için seçti)..Bu arada hayatı boyunca insanlara onca iyilik yapmış Jack London sırtından bıçaklanmıştı bir kez daha .. Depoladığı meyve sebze çürük çıkmış ,gemide de yapımdan kaynaklı hatalar farkedlimeye başlanmıştı.. Tayfayı hem deniz tuttuğu için hem de işten anlamadıkları için etkisiz eleman sayan Jack London bunlardan kimini kovdu ve okyanusun ortasında , ışıksız gecelerde bu yediği son darbenin de etkisiyle bir kez daha tükenmenin eşiğine gelmişken Martin Eden ' ı yazmaya başladı .. İşte size bahsettiğim Martin Eden bu ! Martin Eden ' ın gerçek azmi bu ! İşte bu efsane adam her akşam , her sabah hayatımın romanı dediği yazarlığının başlangıcını anlatan bu esere bin kelime eklemekte , eğitimsizliğinden gelen cahilliğine çare aramak için nasıl çabaladığını , nasıl bilgili bir insan olup çıktığını anlatmaktaydı ..Romandaki esas kişiler Mabel ve ailesi (Ruth ve Morse ailesi) ,kendisine yol gösteren şair George Sterling (Brissenden) ve bizzat kendisi idi.. Bu romanın kadın kahramanı Ruth Morse Jack London' ın işçi sınıfından gelmeyen tek kahramanıdır.Bu eserde sosyalizme bir gönderme de vardır ..Şöyle ki şair Brissenden ,Martin Eden ' a sosyalizme tüm gönlüyle bağlı kalmasını öğütler.Böylece , sosyalizm başarıya ulaştığında kendisinin de hayata bağlı kalmak adına bir nedeni olacaktır..Oysa o bundan vazgeçip kendi tabiri ile "Ay' ın yapımında kullandığı yeşil dolar dağları ile geldiği yere , denizlere döner..Bu bağlamda monetary sistem yani parasal sisteme de bir dikenli selam çakar ..Sınıflar arası ilişkileri , hayatı olduğu gibi anlatması ve azmin gücünü ele alması açısından da eşsiz bir eserdir .. İnsan isterse neler yapabilirin cevabıdır bu anlamda hem Jack London hem de Martin Eden .. İşte hayatını tam anlamıyla bilmeksizin okuduğunuz Martin Eden ' ın ardındaki gerçekler .. Sanırım biraz uzun oldu ama hayatını sadece bu romandır diyerek okumanıza da gönlüm razı gelmedi ..İnceleme burada bitiyor ..Tavsiye ediyor muyum ? Demiryolu Serserileri ve
John Barleycorn (Bir Alkoliğin Anıları) kitaplarıyla beraber okuyacaksanız pek tabii =))

KAHROL RUTH MORSE TAYFASI .. Sizi de unutmadı Tuco Herrera =)) Bu kısmı sizin için özellikle arayıp buldum ..

Aradan iki yıl geçmiş Martin Eden yayınlanmıştır .San Jose ' deki kadınlar derneği , edebiyat eleştirmeni Mira Mac Clay ' i davet ederek Martin Eden üzerine bir konuşma yapmasını ister ..Mac Clay açar ağzını yumar gözünü ..Eserdeki kadın kahraman Ruth ' un korkaklığı ve iki yüzlülüğü yüzünden ,hem kendi hayatını hem de Martin Eden ' ın hayatını bitirdiğini söyler .. Tüm bunları söylerken , en ön sırada oturan ve gözlerinde ölüm kadar derin bir hüzün ve gözyaşları barındıran , soluk yüzlü incecik kadının isminin Mabel Applegarth olduğunu bilmemektedir ..

Sunay Akın gibi adamım vesselam .. Lanedossun !!! Görüşmek üzere işsizler !!! Buraya kadar okuduysan son böbürlenmemi de hakettin ..Hiç kusura bakma güzel kardeşim =)))
Tanıştırayım sizi Martin Eden, bundan böyle hikâyesi ile artık benim en yakın arkadaşımdır. Güvenin ona tüm samimiyetimle söylüyorum bizden, içimizden birisidir o. Tanışın onunla oldukça mütevazı birisidir, yanında olun onun, asla sizi yarı yolda bırakmayacaktır, anlatın bütün derdinizi, tüm sıkıntılarına rağmen sizi dinleyecektir elinden geliyorsa yardım da edecektir ve son olarak kulak verin anlatacaklarına öyle ki anlatacakları bir haykırıştır.

Kitabın daha ilk sayfasını okurken anladım Martin Eden’i seveceğimi. Belirli bir nedeni olmaksızın ve onun hayatına harici bir göz misafiri olarak tanık olmama rağmen sevdim onu. Ah ne kadar isterdim liseden, üniversiteden veyahut iş yerimden tanıdığım reel bir birey olmasını. Kitap okumanın en güzel yanı da bu olsa gerek hiçbir zaman var olamayacağını bildiğin bir karakteri sevmek, sevebilmek.

Hikâyeye dönecek olursak Örgü, Martin’in tesadüfi bir karşılaşma sonrası sosyal statüsünü ve gücünü, eğitiminden ve zenginliğinden alan Ruth’a ilk görüşte âşık olması ile başlar. Eğitim ve zenginlik, Martin’in hikâyesi için bu noktada anahtar kelimelerdir ki Ruth’u elde etmek için öncelikle bu unsurları elde etmesi gerekecektir ve bunun içinde önünde alması gereken uzun bir yol vardır.. Yolculuk boyunca maddi olarak sıkıntılar çekecek ve yer yer bu yolda inancını da kaybedecektir fakat Ruth’a olan aşkı onun için bu yolda her daim itici bir kuvvet olmaktadır. Martin’in tek hedefi kitap yazmak ve bunun getirileri (para, ün, statü ve güç) ile Ruth’u elde etmektir. Daha sonrasında anlayacaktır ki ilk etapta Ruth için istediği para ve ün onu çok farklı bir toplumsal psikoloji sentezi yapmaya itecektir. Bir toplumun, her sınıfının ayrı ayrı profilinin çizildiği bu kitapta inanılmaz tespitler de göz önüne serilmektedir. Demek istediğim toplumun asıl önemsediği fikirlerden daha ziyade para ve ündür tezi gerekçeleri ile açıklanmaktadır. Bu noktada kitaptan bir alıntı yapmak istiyorum; “Size ayın yeşil peynirden yapılmış olduğunu söyleyebilirim ve sizde beni onaylarsınız, en azından yadsımazsınız, çünkü dolar dağlarım var.”

İnanılmaz hikâye örgüsünün yanı sıra edebi bir ziyafet de sunan bu kitabı okumaya yeni başlayan arkadaşlara kesinlikle önermiyorum. Bu kitabın lezzetini tam manasıyla alabilmek ve anlayabilmek için bunun bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. Ben bu kitabı okudum kazanımlar benimdir ancak Martin Eden’i bir sonraki elime alışımdan önce araya en az elli kitap sıkıştırmak istiyorum ve inanıyorum ki o zaman geldiğinde kazanımlarım daha fazla olacaktır.
Bu büyük ailenin bir ferdi olmadan önce kitaplarımı seçerken, ölmeden önce okunması gereken kitaplar, 30 yaşına gelmeden önce okunması gereken kitaplar gibi listelerden faydalanırdım. Bu listeler beni bazen çok güzel kitaplarla tanıştırırken bazen de çok büyük hayal kırıklıkları yaratıyordu. Bu hayal kırıklıklarının en büyüğünü ise Muhteşem Gatsby isimli kitapta yaşadım. Kitabı öyle bir lanse etmişlerdi ki bir okur için olmazsa olmaz mahiyetindeydi. Hatta Amerikan edebiyatının en büyük eseri diyenler bile vardı. Bir heves eseri edindim ve kısa sürede de bitirdim. Sonrasında ise öyle bir hayal kırıklığı yaşadım ki anlatamam. Amerikan Edebiyatının en büyük eseri bu ise bende bir daha Amerikan Edebiyatı okumayacaktım.

Günlerim bu yoğun çaba içerisinde eser seçimleri ve hayal kırıklıkları ile geçerken, bir gün derdimi dostum A.rahim Kara ’ya açtım. Bana bir platform olduğundan, gerçekçi değerlendirmeler yapıldığından ve okunan kitaplardan alıntılar paylaşıldığından bahsetti. İşte dedim aradığım bu! Telefonu kapatır kapatmaz kaydımı yapıp mobil uygulamasını indirdim. İlk başlarda alıntılarımı paylaştığım ve değerlendirmelerinden faydalandığım sadece bir kaynaktı. Sizleri tanıdıkça, sohbetler ettikçe dış dünyada asla bulamayacağım samimi bir ortama dönüştü. Çok güzel arkadaşlar edindim, çok güzel sohbetler ettim. Her bir üyesi ailemin birer ferdi oldu zamanla. Hepiniz sağ olun var olun. Bana bu güzel dünyanın kapılarını açtığınız, beni başka hiçbir yerde asla bulamayacağım bir samimiyetle karşıladığınız için. Hepinizi seviyorum, hepiniz ayrı ayrı ve bir bütün olarak çok özelsiniz benim için.

Siteyle ilk tanıştığım bende henüz derin anlamlar taşımadığı dönemlerde adını sıkça yapılan övgülerle duyduğum bir eser vardı. Hayatın gerçeklerini anlatan ama Amerikan Edebiyatı. Salt bir gerçekçi olarak benim için tercih yapmak çok zor olmadı. İlk ay ki alışveriş listeme eklendi ve site ahalisi tarafından bana aldırılan ilk kitap oldu Martin EDEN. Yalnız biraz bekledi beni. Ta ki Hakan Günday ’ın Daha kitabını okuyana kadar. Kitabın baş karakteri Gaza’nın iki abisi vardı. Afganistan’da ki buda heykelleri gibi. Kaçak göçmenleri taşıyan denizcilerdi kendileri. Dehşet vericiydiler ve dehşet verici bir yazar okuyorlardı. Jack London . O an işte dedim benim yazarım. Hayatın gerçeklerini anlatan, dehşet verici, hasta ve saplantılı karakterleri olan.

İlk fırsatta başladım kitaplığım da yer alan Martin EDEN’e. Acaba beklentilerimi karşılayacak mıydı? İlk okuduğum Amerikan Edebiyatı eserinin hayal kırıklıklarını üzerimden atabilecek miydim? Gaza’nın abileri ve ailem haklı mıydı? Tabii ki! Martin EDEN de hayatın gerçeğini buldum. Toplumsal sınıf farklılıklarını buldum. Yayın dünyasının kokuşmuşluğunu buldum. Bireyin heveslerini, aşklarını beklentilerini, bunalımlarını buldum. Hayata dair ne varsa hepsini buldum. Hayatın anlamını buldum. Artık gerçek hayatı anlatan, yaşayan bir başucu kitabım vardı Martin EDEN ve dehşet verici bir yazarım JACK LONDON.

Bu kitap hayatın gerçeğini anlatıyor görmek ve anlamak isteyene! Öncelikle beni bu sitenin bir ferdi yapan dostuma, sonra beni bu muhteşem yazarla tanıştıran site ahalisine ve Gaza’nın abilerine teşekkürlerimi iletiyorum.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Hey açılın, ben bilirkişiyim, şey, yani okur-kişiyim. İncelemelere şöyle bir göz attım, kim ne yazmış diye. Kitabın övülmesi, hakkının verilmesi: Check! Kitabın bir özetinin sunulması, böylece kitabı okumamış olan okurun kitap hakkında fikir edinmesi: Check! Bu kitabın kendi hayatlarını ne türden değiştirdiğini dile getiren güzel hatıraların yazılması: Check! Buraya kadar her şey güzel.

Şimdi biraz değişik bir yol alalım, bu güzelim kitabı 'güzellerken'. Ben ise, her zamanki gibi farklı bir üslupla, yer yer -kaçınılmaz olarak- daha önceki yazılanlara benzer bilgiler vererek, bunu yaparken de kendi tespitlerimi sıkıştırarak yazacağım. Yazı azıcık uzun oldu diye okumamazlık etmeyin he! Gerçi çok uzun da sayılmaz. Ha tabi bir yerden sonra spoiler alıp başını yürüyecek, kitabı okumamış olanlar o kısımlara dikkat etmeli, uyarmadı dememeli.. Başlayalım klasik ufak tanıtma cümleleriyle..

Martin Eden.. Denizci, yirmili yaşlarda, iri yarı, kaslı kuvvetli, hayatını beden gücüyle kazanan, gözü kara bir delikanlı.

Ruth Morse.. Gencecik, nazik, nazenin, eğitimli, kültürlü, üst sınıftan, incelmiş zevkleri olan hanım hanımcık biri.

Hikayenin dayandığı karşıtlık, işte bu. En azından kitabın başları itibariyle. Kitap gelişmelere doydukça, burada bazı şeyler değişir.. Ne gibi şeyler? Bakalım..

Hayatı boyunca zihnini kullanma fırsatı bulamayan ama bu fırsat kendisine verildiğinde, kim bilir ne gibi resimler yaratacak olan, ne güzel eserler besteleyecek olan, ne türden kitaplar kaleme alacak olan nice koç yiğit vardır ki, bir çeşit mahrumiyetten kaynaklı olarak bu yönünü hiç keşfetmez, keşfettirmez. Fakat bazıları, öyle anlar gelir ki, yukarıda saydığım türden uğraşılara, yetenek isteyen, dehalık gerektiren uğraşılara çok sonradan rastlar, o alana olan açlığını ilk kez o an sezinler; dehasının ilk dönen çarkları kendi beyninde önce gıcırtılara, ardından müthiş bir deverana sürükler kişiyi. Martin'in hikayesi de böyle başlar.

Kimisi marangozdur, ama heves eder, kitaba merak sarar, fakat sıkılır, okuma eylemini sonlandırır ve tekrar işine döner. Kimisi de, denizcidir, meraklanır, belki o an sırf kitabın kendisi için onu arzulamaz, tutulduğu bir kızın eli değdiği için, o kız bu kitaba önem verdiği için meraklanır. Olsun, motivasyonun kaynağı her ne ise, gencimize kitaplar aldırtır, okutur. Fakat o da ne! Önceki marangoz gibi davranmamakta bu denizcimiz. Adeta vücudunda yeni yaptığı eyleme aç, susuz kalmış bir organ keşfetmiş ve onu doyurmak istercesine, kitaplara gitgide daha da çok gömülür. İşte dehası, kendisinden mahrum edilen bir alanda parlamak için gereken kıvılcımı yakalamıştır. Artık süreci geriye sarmak imkansızdır. Bu kıvılcım, büyük yangınlara sürükleyecektir Martin'i.

Kırık dökük aksanına, ağır aksak okumasına rağmen, Martin, bu işteki dehasını kanıtlarcasına, arada bir denize açılıp maddi ihtiyaçlarını temin edebilecek parayı kazandığı anların dışında, önce kıza kesik olduğu ve onun gözüne girmek için, sonraysa sadece sırf o atmosferin kendisi için kendini eğitimine verir.

Peki Ruth ne düşünmekte bu sırada? İnsan mahrum olduğu şeyleri keşfedince, ona arzu duyduğunu hisseder. Çevresindeki tahsilli zibidilerden daha dürüst, daha açık sözlüdür Martin, kaslıdır, güçlüdür, ilkel çağlarda olsa ilk tercih edeceği adamdır. Yine de, çağ değişir, ama içgüdüler devam eder. Kendisini seven, kollayacak olan güçlü bir karakteri arzular kadınlık içgüdüleri. Paraya pula, eğitime tahsile ihtiyacı yoktur, sevdiği adamda bunu da aramamaktadır. Onun hasretini çektiği, denizci Martin'dir.

Kadınımız içgüdüsel olarak güçlü, cesur ve karakter sahibi olan Martin abimize kapıladursun, Martin, yeterince doyurduğu bu ilkel yanından çok, yeni keşfettiği bu ince zevklerin dünyasına, sınıf atlama merakından ötürü değil de, kitapların ruhunu incelttiği bu dünyaya sırf bu incelik ve kavrayış gücünü kazandırması yüzünden giderek daha çok bağlanmıştır. Kısacası, artık bedeniyle değil, kafasıyla iş görmeyi istemektedir, deyim yerindeyse artık hayattan beyniyle lezzet almaktadır.

Bu çabaları geçici bir heves olarak görülse ve Ruth, 'hevesini alsın, bırakır' diye düşünse de, Martin artık denizciliği iplememekte, okuduğu kitaplardaki öykülere benzer öyküler yazabileceğine inanmaktadır. Haksız da sayılmaz: Bir denizci olarak bünyesinde kim bilir ne hikayeler biriktirmiştir. Kendi yaşadıklarının diğer kitaplarda anlatılan ve okurun hoşuna giden şeylerden ne eksiği var? Hatta onlardan daha üstün bile sayılabilir, diye düşünür. Yeter ki, önceleri mahrum olduğu 'kelimeler'le dolsun dağarcığı bu okumalarda ve yazarken bu kelimeleri ustaca işleyecek şekilde bilgilensin, tecrübe kazansın.. Bu olduktan sonra, ohooo, kralım ben. Ben tek, hepiniz!

Görüldüğü üzere, öykünün başlarındaki karşıtlık değişmiştir. Üst sınıftan tahsilli, kültürlü bir genç kız, alt sınıftan eğitimsiz, ama samimi, içten, kişiliği sağlam bir gence meylederken, bu genç de, kızın bulunduğu tabakaya yönelir, ama sırf o sınıfın kendisi için değil. Hatta ne sınıfı.. Okumaları göstermiştir ki, sınıf filan palavra. İnsanlık icadı. Saçmalık. Herkesin eğitime hakkı vardır, herkes eşittir. Herkesi özgürlüğü birdir. Herkesin hayatına kimse karışamaz! Yaşasın sosyalizm!..

Ruth'u seven ve onunla evlenmek isteyen, onun kendi sınıfından bir delikanlının aklı olsaydı ve bulunduğu konumu terk edebilecek yürekte olsaydı, Kadir İnanır gibi, 'atom fiziğine de, profesörlüğe de lanet olsun; bundan böyle her türlü itliği, haytalığı, çakallığı, üçkağıdı öğreneceğim' der, sokağın adamı olurdu; belki Ruth da, kadınların şu meşhur 'efendi adam yerine piç tercihi' kuralı gereğince, bir ihtimal adama meyledebilirdi bu sayede. Fakat kendi sınıfının konforunda rahatça yüzerken, kim Kadir abimizin delikanlılığıyla, yürekliliğiyle boy ölçüşebilir ki!.. Hiç!

Ah ulan Martin!.. Dehanı bu zirzoplara ispatlayamıyorsun. Yazdıkların yayınevlerince geri çevriliyor. Ruth da bir yandan sıkıştırıyor 'omo oşkom lotfon ovlonmok için iş bolmon lozom' diyerekten. Sen içme de kim içsin. Sen efkarlanma da kim efkarlansın. Fakat yazdıklarının kalitesine inanan Martin, sabırlıdır, öyle bir anlık heves etmiş de aşkına akrostiş şiir döşemiş, ne bileyim edebi metinler dersinde kompozisyon yazmış, ama yazdıkları berbat denilince, hayata küsüp bir daha hiç kitaba bulaşmayacak liseli bir sığır değildir. O, kitaplara gönül vermiş, gözleri çıkasıya, gaz lambaları tükenesiye okumakta, okumaktan canı çıkmakta, yazmakta, yazmakta, yine yazmaktadır. Ne para var kira ödeye, ne yemek var karın doyura..

Fakat gün gelir, bir yayıncı, çok düşük bir ödemeye telif haklarını satın alıp bazı öykülerini yayınlamayı kabul eder. Sonra bu öykülerin okunduğunu, okurda bir talep doğduğunu görünce, yayıncı, Martin'den diğer başka öykülerini de göndermesini ister. Yavaş yavaş adı duyulmaya başlamış, piyasaya sızmayı başarmıştır yazarımız. Daha önce öykülerini reddeden dingil yayıncılar da düşer Martin'in peşine. Rekabet kızışınca, öyküler için ödenecek meblağ da artar. Martin'in yazdıklarının bir halta benzemediğini düşünen Ruth'un ise gözleri parlar bu yükselen şöhret karşısında. Yaa, Ruth kardeş, rahat konuşuyordun.. Adam sana öykülerini, şiirlerini okuttuğunda, 'cıks emeğine saygı guyuyom aşkitom, ama şurası böyle tırt, burası şöyle zırt' deyip dururken iyiydi dimi! Adam sana 'bak bu Samuel Johnsonn'dan' deseydi, yine o eleştirel gözle yaklaşır mıydın, yoksa yazılanları hemen ezberlemeye, dibin düşmeye mi başlardı? Ama öyle ya, daha dün pasaklı bir denizciyken, Martin'in deha ürünü şeyler yazması olacak iş değil, öyle değil mi Ruth Morse? Yaa, size ben satar dedim dedim, bakın ne oldu şimdi? Ehehe.. hıı? Bakın ne oldu şimdi?

Ah ulan Rıza.. Şey pardon, Martin!.. Gördün değil mi.. Sabredemediler, inanmadılar sana gardaş.. Sendeki yeteneği hiçliğine, azmini ise 'piçliğine' saydılar. Yani inadından böyle yapıyor dediler. Yazık ettiler. Onların o halini gördün değil mi? Kimse kalmadı yanında. Herkesler umudu kesip seni yalnızlığa terk etti. Hani Türk olsan ve bu dehadan mahrum olsan, tam da yeni nesil ıssız adam triplerine girip yalnızlık kasacak haldeydin. Şimdi artık ismin duyulup üne şöhrete kavuşunca, millet adeta 'abi biliyordum ya, yeminle bak, o öyküler henüz yayınlanmadan okudum, dedim ulan bro, bu öykü iş yapar qanqa' ya da 'Kuran çarpsın senden büyük adam olacağını sezmiştim, bakma sen söylemedim, şımarma diye ses etmedim, egon şişmesin diye, yeminle bak' kabilinden şeylerle yaklaşmaz mı.. Vay ikiyüzlüler. Ulan hepiniz oradaydınız be!

Aşağıdaki cümle finale giden yolda ağır spoiler içerir. Burada bıraksın okumayanlar, tam burada!

_______________________________________


Martin her şeyi, herkesi terk eder. Bu da spoiler'ın kralı. Ya da kraldan bir önceki en büyük spoiler.

Okuyun. Mutlaka okuyun!..
Jack London ile tanışmam çok çok eskilere dayanır. Çocukluk dönemlerimde okumuştum Vahşetin Çağrısı ve Beyaz Diş'i... Ve ikisi de beni çok etkilemiş kitaplardı.
Uzun yıllar sonra da Martin Eden ile tekrar hayatıma girdi Jack London. Ama bu sefer bir farkla, hayatıma aldığım Martin Eden ismindeki bir kurgu karakter değil, Martin Eden ismi altında Jack London'un kendisini konuk etmiştim.
Kitap genel olarak eğitimsiz, cahil ve alt sınıfa mensup bir gencin nasıl çalışıp didinerek sevilen ve başarılı bir yazar olduğunu, bunu yaparken neler kazandığını ama karşılığında neleri kaybetmiş olduğunu anlatır. Kitap çok etkileyiciydi. Hem hırsı, inancı hem de insanların iki yüzlülüğünü, "ye kürküm ye" mantığını çok çok güzel işlemiş. Öte yandan, hayatımda okuduğum hiç bir kitap bende "tamam artık şimdi kitabı biraz kenara koy ve yaz" hissi uyandırmamıştı. Bu kitap, pek çok "yazarlık" kitabından daha çok yazma hevesi aşılıyor insana.
Öte yandan, Jack London o kadar harika yazmış ki, yayın evi ve çevirmen resmen kitabı katletmişler ama Jack London kitabın ölüsünü bile okutturdu.
Sevgili yayın evi ve çevirmene saygılarımı sunmak isterim.
Normalde klasikleri iş Bankası Yayınları'ndan veya Can'dan okurum. Ancak bu kitabı aldığım esnada sabırsız davranmıştım ve diğer yayınevlerinin baskıları tükenmiş olduğu için "Dünya Tilki Yayınları Klasikleri" serisinden okumuştum. Çevirisi de Alper Emre Has'a aittir. (Kitap bu, uzak durun görürseniz kaçın diye şuraya iliştireyim http://www.dr.com.tr/...urunno=0000000620471)
Öncelikle çevirmene değinmek istiyorum. Çeviri zor iştir, o yüzden bir çevirmene yazara duyduğum saygı kadar saygı duyarım. Yani iki dili de akıcı şekilde bilmek ve kullanmak yeterli değildir, iki dilin de kalıplarına, deyim ve deyişlerine hakim olacaksın. Ama bu da yetmez. Şu an bana örneğin "şu incelemeyi haydi İngilizce yaz" deseler, yeni bir sayfa açarım, beynimdeki Türkçe şalterini kapatıp İngilizce şalterini açarım ve aynısını rahat rahat yazarım. Ancak bana şu yazdığım incelemeyi verip "haydi bunu çevir" deseler, beynimde aynı anda iki dilin de işlemesi gerekecek ve bu gerçekten zor... O yüzden çevirmenleri her zaman takdir etmişimdir, ancak bu konuda iyi değilsen de çevirmenlik yapmamalısın.
Gelelim hatalara...
1. Bağlaçlar ve eklerin yaklaşık %70'i hatalıydı. Tek bir sayfada en az 3 adet bağlaç hatasının olması demek, en az 3 cümleyi 2 veya daha fazla okumama sebep oldu. Çoğundaki hatalar barizdi o yüzden sinirlenmekle yetindim ancak bir kaç tanesinde iki şekilde de kullanımı anlam bozukluğu yapmamakla birlikte anlamı değiştiriyordu. Olduğu gibi kabul ettim mecburen
2. Kelime hataları... Çok eskiden kitaplardaki yanlış yazımları hoş görürdüm. Sonuçta bugünkü teknoloji yok ve otomatik dil bilgisi kontrolleri bu günkü seviyede değil. Ancak bugün bilgisayarda herhangi bir kelimeyi yanlış yazdığımızda altında kocaman kırmızı çizgi belirince üstüne gelip bir sağ tıklamak, ve düzeltmek ne kadar zor olabilir. Kitabı yavaş yavaş, tadına vara vara, her kelimeyi özümseyerek okumak isterseniz sayfada en az 10 adet yanlış yazım kelime vardır. Örnek vermek gerekirse "kelime" yerine "kelme" yazılmış... O yüzden bunlara başta çok sinirlendim ama sonra hızlı okumayı tercih ettim ve bıraktım kelimelerin 3-4 harfini gözüm görsün, beyin gerisini doğru şekilde tamamlar... Evet bu yaptığım farkettiğim hataları azalttı ancak aldığım zevki de öldürdü
3. Deyim ve deyiş hataları... Hayatımda ilk kez "bitmek tükenmez" kalıbını burda duydum. "Bitmek tükenmek bilmez" ya da "bitmez tükenmez" denir. Bunun gibi onlarca deyim ve deyiş hatası var.
4. Yan cümleciklerin kullanımında özne yüklem uyumsuzlukları, fiil çekimindeki uyumsuzluklar... Aynı cümlede hem şimdiki zaman, hem geçmiş zaman, hem hikaye geçmiş zaman... Ortaya ne bulursa karıştırmış resmen, çorbaya dönmüş. Evet anlaşılıyor ama kulak tırmalıyor.
5. En çok güldüğüm kısımlardan biriydi... Martin Eden yukarıda da bahsettiğim gibi, düzgün eğitim almamış cahil bir çocuk. Bir arkadaşı da kitapta onun konuşmalarındaki dil bilgisi hatalarını düzeltiyor. Kız güzel güzel anlatıyor. "Konuşurken 'geliyom' diyorsun, 'geliyorum' demen gerek, arada harfleri yutuyorsun vs gibi Türkçe dil bilgisi kurallarından açıklamaya başlamış. Tamam, kabul... Derken bir anda şöyle bir cümle görüyorum. "kendinden bahsederken 'do' dersin ama nesneden konuşurken 'does' kullanman gerek! Ve ben bu noktada sağlam bir küfür savurdum. En başta ben okuyucu olarak İngilizce bilmek zorunda değilim, sen böyle bir açıklama yapamazsın. Türkçe'deki dil bilgisi kuralları ile başka örnek verirsin. Tamam orjinalliğine saygı göstereceksin anlıyorum, o zaman daha evvel verdiğin " 'geliyom' denmez 'geliyorum' demen gerek" örneğini de orjinal halinde tutman gerek. Ama bunu yapıyorsan da güzel bir dipnot koyup İngilizce'deki kuralı az çok anlatman lazım. Yuval Noah Harari'nin Sapiens kitabında yazar, verdiği arkeolojik örnekleri bile çevrildiği dile göre seçiyorken sen, alt tarafı bir çeviri yapıyorsan biraz daha dikkat etmen gerek.
6. Dipnotlar...Yukardaki verdiğim örnekte olduğu gibi, kitapta dipnot yok! Bir sürü etkilendiği yazar var, isimler felsefik akımlar vs vs, bunlara dair tek bir açıklayıcı bilgi koymamış. Gerçi hakkını yemeyeyim, toplamda 2 adet dipnot vardı, ilkini hatırlamıyorum önemsiz bir bilgiydi, ikincisi de çoğu kişinin bildiği bir balık türü...
7. Tercüme hataları... İngilizce'de de eş anlamlı kelimeler var sonuçta. Google translate kalitesinde bir çeviri var... Bir kaç sefer anlamlandıramadığım cümleyi kafamda İngilizce'ye çevirdim, ve tekrar Türkçe'ye çevirerek Jack London'un ne demek istediğini gördüm.
8. Kitap kesilmişti! Daha evvel de farkında olmadan kesilmiş kitaplar gördüm ama hayatımda ilk kez bunu fark edebildim. Ve kesinlikle bu benim dikkatim ve başarım değil, çevirmen ya da editörün başarısızlığıdır. Bir anda, konuşmanın ortasında birinn türemeleri, bambaşka bir mekana geçmeler... Başta ben farkedemedim heralde sandım ama daha sonralarda konuşmanın ortasında, hemen arka arkaya tekrar eden replikler ve cevaplanmayan soruları farkedince anladım ki saçma şekilde kesilmiş...
9. Zamir kullanımı... Türkçe ve İngilizce arasındaki bir fark da, 3. tekil kişi kullanımıdır. Türkçede yalnızca "o" kullanırken İngilizce ve pek çok dilde daha cinsiyet ayrımı vardır ve İngilizce'de kadın için "she", erkek için "he", nesne için de "it" kullanılır. bir kadın ve erkeğin sohbet ettiğini hayal edin... "He did", "she did" dendiğinde kimin yaptığı nettir, ancak "o yaptı" denilince "hangi o" sorusu doğar ve bu, cümlenin içindeki ipuçlarından anlaşılabilir. Kitapta, ya kesildiği için ya da Jack London zaten öyle yazdığı için, aynı paragrafta farklı öznelerin olduğu yerler vardı. ve sürekli gizli özne kullanıldığı için "yaptı, etti" gibi, özne değişiklikler farkedilmiyordu. X kişisi ile başlıyor paragrafa diyelim ben x kişisi hala onları yaşıyor diye okurken bir anda bakıyorum ki son cümle Y ile ilgili... ama radaki hangi cümleden itibaren özne değişti belli değil... Çeviri esnasında bu anlam kargaşasını da çevirmenin engellemesi gerekirdi.
Çevirmen için eleştirilerim, aklıma gelenler bu kadar...
Gelelim editöre...
Anlaşılan editörümüz, kitabı okumadan baskıya göndermiş. En azından, içinde bu kadar ağır editör eleştirileri olan bir kitapta biraz daha özen gösterebilirdi...
Sonuç olarak... Yukarda dediğim gibi, editör ve çevirmen kitabı öldürmüş ama Jack London, ölü kitabı bile okutturuyor. Bundan sonra da ne bu yayınevinden bir şey alırım, ne de bu çevirmenin bir çalışmasını okurum.
Jack London'ın çok hüzünlü ve etkileyici bir kitabı. Kitabı okurken "bu kadar canlı ve mükemmel bir kurguyu ve betimlemeyi ancak kendisi yaşayan yazabilir" diye düşünmüştüm. Kitabı bitirince araştırdığımda gerçekten de kendi otobiyografisi sayıldığını öğrendim ve her şey yerine oturdu. Martin Eden isimli kahraman eğitimsiz, çocukluğu çok dramatik geçmiş ve sıradan bir gençken, hayatı Ruth adlı aristokrat sınıfa ait bir kızla tesadüfen tanışmasıyla birden değişir. Bundan sonra başarılı olmak ve sevgilisine layık olmak için verdiği azimli ve sıradışı mücadeleler gerçekten takdire değer. Oldukça geç keşfettiğim yazarlardan. Okumaya yeni başlayanlara biraz sıkıcı gelebilir bazı bölümleri ama kitap kurtlarına özellikle tavsiye ederim.
İncelemem kitabı okuyanlar için özet niteliğinde olacak, tüm kitabı size hatırlatacak. Kitabı okumayanlar için de bir filmin fragmanı gibi olacak, yani fragman ilginizi çekerse kitabı okursunuz.

Hacimli, ağır ilerleyen, insanın içine işleyen, yer yer biraz sıkan, etkileyici bir hayat hikayesi. İçinde cevher olan, güzelliği bilen, fırsat buldukça kitap okumaya çalışan, bir denizci olan Martin Eden bir gün bir arkadaşına akşam yemeğine misafir gider, kitaplarda okuduğu lüks ve gösterişli hayatın gerçekliğine hayran olur, evdeki güzel kızın büyüsüne kapılır. Ruth da Martin Eden'nin kaba tavırlarına, yanlışlarla dolu konuşmasına rağmen güçlü kuvvetli sağlık fışkıran duruşundan etkilenir.

Bu akşamdan sonra Martin Eden çılgınlar gibi okumaya başlar, şehir kütüphanesinden çıkmaz. İlk olarak nezaket kuralları ve gramer ile ilgili kitapları okur. Okudukça zaten çok şuurlu ve farkındalığı yüksek olan Martin Eden kendi potansiyelini keşfeder, çok hızlı öğrendiğini görür. Alın teri ile kazandığı paralar bitmek üzereyken artık kas gücüyle değil kaleminin gücüyle hayatını, lüks ve güzel şeyleri, sevdiği, aşık olduğu kızı kazanmak için yazar olmaya karar verir çünkü bu işte çok iyi para olduğunu öğrenmiştir ve içinden gelen duygularla çok başarılı olacağına inanmaktadır. Yazar olma hayaliyle gece gündüz müthiş bir azimle çalışır, yazar, yazdıkları hikaye ve şiirleri dergilere gönderir fakat yazıları editörler tarafından bir türlü kabul edilmez. Artık tamamen parası bitmiştir, mahalle esnafındaki borç defteri iyice kabarmıştır, çoğu zaman aç gezmektedir ve kimse gereken desteği Martin Eden'e vermemektedir, sevdiği kız Ruth bile. Artık kaybetmiştir Martin, iş bulmak zorundadır...

Bir otelde çamaşırcı olarak çalışacaktır, işten vakit buldukça okumak için yanına epey miktarda kitap almıştır. Fakat işler umduğu gibi gitmemiştir, çalışma şartları çok ağırdır, uzun mesai saatleri sonunda yorgunluktan tek bir sayfa kitap bile okuyamamaktadır, hatta yorgunluktan düşünemiyordur bile. Birkaç aydan fazla dayanamamış, biraz para biriktirdikten sonra işten ayrılmıştır. Yazar olmayı tekrar deneyecektir...

Bir taraftan yazılarını yazan bir taraftan kitap okumaya devam eden Martin Eden kendini iyice geliştirmiştir, felsefe ve edebiyat alanında artık çok yüksek bir seviyeye ulaşmıştır fakat yazıları hala dergiler tarafından kabul edilmemektedir, açlık ve yokluğa rağmen az bir uykuyla çok çalışmaya devam etmektedir. Yaptığı marjinal sistem eleştirileri yüzünden Ruth'un ailesinden iyice kopmuştur ve ailesinden etkilenen Ruth da Martin'i yalnız bırakmıştır...

Martin büyük bir yazar olabilecek midir? Maddi rahatlığa kavuşabilecek midir? Zenginlik mutluluk getirecek midir? Ruth'la araları düzelecek midir? Bu soruların cevabını merak ediyorsanız kitabı okumalısınız... Bence bu kitabı okumalısınız.
Kitabın bitmesine 25 sayfa kalmış,sabah işe gelmişim,etraftaki insanlarla konuşuyorum,sorular soruluyor cevap veriyorum ama aklım Martin Eden'da. Gülüşüyoruz,günlük yaşamsal işlerle ve işle uğraşıyorum ama aklımda hala Martin Eden dönüyor. Sanki aynı anda iki ayrı dünyada yaşıyor gibiyim,bir an önce işimi bitirip,kendimi insanlardan soyutlayıp Martin Eden'ın dünyasına geçiş yapmak istiyorum. Tam şu da bitsin tamam diyorum hoop toplantı yapacağız diyorlar. Beynim olamaz çığlıkları atarken ağzım ve vücudum ortama uyum sağlamak zorunda kalıyor.

Toplanmışız masanın başında, 9 kişiyiz. Herkes bir şeylerden bahsediyor,yaz geliyor yoğun bir dönem vs vs konuşuyorlar ama konsantre olamıyorum. Bu olmalı şöyle yapılmalı ama umurumda değil.Psikopata bağlamışım o Martin Eden buraya gelecek!!

Patron yine satış diyor,reklam diyor,para diyor benim aklım yine Martin'e gidiyor. Martin'in burjuva kesiminin iç yüzünü fark etmesi gibi ben de ortamdaki her şeyin gerçek niyetini keşfedeli epey olmuş çünkü. Biliyorum ki söylediklerinin yarısı şişirilmiş,kulaktan dolma çoğuna kendileri de inanmıyor. Martin Eden'ın dünyasındaki burjuvazi kesimle ne kadar da benzerlik gösteriyorlar diye düşünüyorum. İnanıyormuş gibi yapıp oturuyorum masada,aklım çoktan başka yolculuklarda.

Martin'in sürekli etrafındakileri sorgulaması gibi insanları tartıyorum kafamda. Toplantı her zamanki gibi ne tesadüftür ki tam da öğle molamızın olduğu saate denk gelivermiş. Karnımın acıktığını hissediyorum aklıma yine kitaptan çağrışımlar geliyor. Aklıma " Asıl yemeğe ihtiyacı varken kimse onu davet etmemişti ama şimdi binlerce yemek satın alabilecek durumdayken ve tersine iştahı giderek azalırken sağdan soldan peş peşe yemek davetleri yağıyordu. Neden? Ona kalırsa, en ufak bir hakkaniyet yoktu bu işte... Martin değişmemişti." serzenişi geliyor. Martin gibi nefret kusuyorum onun etrafındaki herkese. Kalbim paramparça Martin'in yaşadıkları yüzünden demek istiyorum,verimli olamam bu toplantıda bitirelim demek istiyorum.

Kitapla arama giren her şeye,herkese düşman kesilmişim. Son sayfaları okuyup,hikayenin sonunu öğrenmek istiyorum. Sonra nihayet bir fırsat yaratıp kitap bitiyor ve ben Martin Eden'ın finali yüzünden kahroluyorum. Kitap bitiyor kafamda hala romanın trajedisi sürüyor.

Kitapta Ruth en omurgasız karakterdir gözümde. Maria candır örneğin.

Ruth'un Martin Eden'le oynamasına kızsam da sürekli yerinde olsam ben ne yapardım diye de düşünmedim değil.Dışarıdan bakılınca boş gezenin boş kalfası gibi durmuyor da değildi hani.

Martin'in o kadar sefalet çektiği günlerde yanında olan arkadaşlarına, parayı bulduğunda gösterdiği vefa ne de güzeldi. Kız kardeşlerinin,Ruth ve ailesinin,tüm o sosyetiklerin iki yüzlülüğünü ne kadar güzel yansıtmıştı.

Kitabın sonunda Martin Eden'in insanların arasında düştüğü buhranları çok sevdiğim Kinyas ve Kayra 'daki karakterlerin buhranına benzetince daha da sevdim kitabı. Zaten Hakancım Gündaycım da Daha kitabında bahsetmişmiş Jack London'dan.

Son olarak çevirmen Levent Cinemre de çok sevmiş olsa gerek Martin Eden'i ki onca not iliştirmiş kitaba ve Jack London'a iyice yakınlaştırmış okuru.
Martın Eden, Jack London'un yarı otobiyografik romanıdır. Sosyal ve ideolojik meseleler ağırlıklı içeriğiyle farklı sınıflar arasındaki zihniyet ve değer farklarını gözlerimizin önüne serer. Statü ve servetin tomlumdaki hayati önemine işaret ederek, başarı ve refah yolunun sosyal sınıf farkı gözetilmeksizin herkese açık olması gerektiğini bizlere özetler.
Kitap gerçekten harikaydı. Kesinlikle kalınlığı sizi korkutmasın akıcı bir kitap. Hatta üç yüzlü sayfalardan sonra kendimi bir odaya kapatıp bitirene kadar çıkmamak istedim.
Martin bir gün hayatını kurtardığı Arthur'un evine davet edilir. Morselerin evine gittiğinde kendini bambaşka bir dünyada bulur. Kendi sınıfındaki, çevresindekilerden oldukça farklıdır bu insanlar. Onların burjuva yaşamlarına, kültürlerine, eğitimlerine, aile içi bağlarına aslında kısaca her şeylerine hayran kalır büyülenir. Kendini kötü hissedip ezilir onların muhteşem hayatlarının yanında (!) Onu kötü hissettiren birde evin kızı Ruth vardır ve ilk görüşte aşık olur ona. Daha sonra Martin onların seviyelerine gelebilmek adına hızla çalışmalara başlar. Hemde ne büyük bir hız...
Martin'in alacağı çok yol vardır önünde. Onun gelişme aşamalarının her anına şahit oluyoruz. Aşk, sınıf farklılıkları, denizcilik, editörler, kitaplar ve daha birçok konu hakkında Martin bize güzel fikirlerini sunuyor. Aslında ilk başta ki hayran kaldığı durumların aslında hiç öyle olmadığını farkediyoruz Martin'le birlikte .

Bu kitabı okuyupta Martin'i sevmeyen yoktur diye düşünüyorum. Ben her sayfasında daha çok sevmeye daha çok güvenmeye başladım Martin'e Ruth'un aksine... Neyse efendim spoi vermeyelim daha fazla. Jack London 'un hayatından kesitler barındırdığı için aslında bazı yerlerde Martin'i Jack olarak düşündüm. Onun yazar olma aşamasında ki emeklerini çalışmalarını gördükçe, Jack London' a daha bir hayran kalarak okudum. Ayrıca Martin bana yazarın daha önce yine okuyup çok beğendiğim bir kitabi olan Demir Ökçe'nin baş kahramanı Ernest Everhard'ı da hatırlattı birazcık . Kısaca söylemek gerekirse Martin'in bize söyleyeceği çok şey var. Alıp okumalı, can kulağıyla dinlemeliyiz o güzel yürekli fikirli insanı...
Spoiler içerir.
Jack London’dan daha önce Demiryolu Serserileri’ni okumuştum. Bu okuduğum kitapla yazara tam olarak bağlanamayınca Jack London benim için biraz geri plana gitmişti ta ki Martin Eden’i okuyana kadar. Martin Eden’i daha okumaya başladığım ilk sayfalarda artık Jack abimize üstad demeye başlamıştım bile. Martin Eden’de beni etkileyen sadece kitabın kendisi değil Martin Eden karakterinin ta kendisiydi. Düşünceleri, konuşmaları, azmi ile hep kendimi Martin’e yakın hissettim. Tabi bu yakınlık bir süre sonra Jack London’a kaymaya başladı. Ne de olsa romanın içindeki neredeyse çoğu olay kendi hayatıyla paralellik gösteriyordu. Bu paralellikleri dipnotlar yardımıyla açıklayan çevirmen Levent Cinemre’ye de ayriyeten teşekkür ederim. Bu dipnotları okurken romanın akışı bana göre hiçbir şekilde bozulmadı aksine Jack London’ı daha iyi anlayarak okumuş oldum.

Martin Eden’de alt tabakadan birinin nasıl zorluklarla yazar olabileceğini görüyoruz. Martin direk alt tabakadan gelmiş, ömrünün çoğunu denizlerde geçirmiş 21 yaşında bir genç. Martin’in hayatı üst tabakadan olan 24 yaşındaki güzeller güzeli Ruth ile tanışmasıyla değişiyor. Daha doğrusu Ruth’un Martin’i evcil hayvan olarak görüp kendine göre şekillendirmeye çalışmasıyla değişiyor da diyebiliriz. Martin ilk başlarda tamamen Ruth’a yakın olabilmek için kendini edebiyat ve bilim alanında geliştirmek ve Ruth’a bakabilmek için para için yazmaya çalışsa da yazdıklarından yüklü bir şekilde para kazanmaya başladıktan sonra kendince bazı gerçekleri gördükçe Ruth’tan uzaklaşıp tamamen kendi düşünceleri içerisinde boğulmaya başlıyor.

Martin’in kafasını yiyip bitirdiği düşünce şu: İnsanların çoğu onunla iyi yazıyor diye ilgilenmiyor, kendisi trend olduğu için ilgileniyorlar. İşte insanların sürüye ayak uydurma zorunluluğu hissettiği yüzünden bugün Youtube’a girdiğinde trend videolar bölümü, birbirinin kopyası saçmalıklarla dolu oluyor ya da insanların elinde sırf fazla sattığı için edebi değeri düşük veya yüksek olan kitapları görüyoruz ve de kendilerini bu kitapları çok beğeniyorlarmış gibi gözükme mecburiyetinde hissediyorlar. İşte bu durumu Martin fark ettiğinde işin içinden çıkılmaz düşüncelere kapılmış oluyor. Bir yıl önce kimsenin yüzüne bakmadığı Martin’i bir yıl sonra herkes el üstünde tutabiliyor. Üstelik bir yıl önceki Martin Eden ile bir yıl sonraki Martin Eden’in düşünceleri, yazdıkları kısacası ruhu değişmemişken. Tabi bu paragraftaki anlattıklarım her zaman geçerli olan bir şey değil. Hayatı boyunca hiçbir şey yapmayıp kendi fanusundan çıkmamış birinin insanların kendisini sallamayınca isyan etmesi saçmalıktan başka bir şey olmayacaktır. Bir şeyler ortaya koymak için çabalayacaksın ki insanlar tarafından değer görebilesin.

Kitapta katıldığım bir nokta da bir kitabın ya da yazının fazla satmasını istiyorsan yapman gereken kurallardı. Bu kuralları Martin şöyle sıralıyordu:
“1)Sevgililer birbirinden ayrılır. 2)Bazı zorlu mücadelelerden ve çeşitli olaylardan sonra tekrar bir araya gelirler. 3) Düğün çanları çalar.”
Bu maddelere ufak rötuşlar yaptın mı gelsin satışlar. Ne de olsa yılda bu maddelerin ışığında yazılmış binlerce kitap piyasaya çıkıyor ve yılda belki 100 tane sadece bu tarz kitapları okuyan okurlar kendilerine kitap kurdu, kitapsız yaşayamam gibi laflar diyerek kitap okumayan insanları cahil olarak görebiliyorlar. Günde 12 saat çalışıp eve gelince televizyonu açıp Survivor izleyen ya da bir diziye tüm akşamını veren adama laf etmem asla. Ne de olsa tüm günün yorgunluğundan sonra eve gelince bu kişiden dünyayı kurtarmasını bekleyemezsin. Zaten kendisinin de ne böyle bir amacı vardır ne de izlediği program üzerinden o programı izlemeyenleri yaftalamaz. Kendi halinde ömrünü tüketir ve zararsızdır ama Martin’in maddelediği şekilde yazılan kitapları sadece okuyan bir insan çıkıp ben edebiyat aşığıyım, okumayan insanlar ölsün gibi laflar ederse orada bir durması gerek. Bu tip insanlar edebiyat aşığı değil sadece aşk kitapları okumayı seven bir bireydirler. Yaptıkları eylemi sadece eğlenmek için yaparlar. Sinemaya eğlenmek için bir Türk komedisine giden bir izleyiciden farkları yoktur ya da benim kahveye gidip arkadaşımla tavla oynamam arasında. Hatta ben tavla oynarken arkadaşımla vakit geçirdiğim için ondan bir tık öndeyimdir. Tabi kişi okuduğu kitabın yanını kahve ve güllerle süsleyip ardından foto çektikten sonra fotoğrafın altına en iyi arkadaşım kitaplar diye yazarken samimiyse bir şey diyemem.

Şimdi yine Ruth olayına dönelim. Ruth Martin’le arkadaşlık yaparken yaptığı hal ve hareketler ne kadar doğruydu acaba? O dönem için üst tabakadan birinin hem de anne babası karşı çıkmışken alt tabakadan biriyle arkadaşlık yapması baya takdir edilmesi gereken durum. Buna bir lafım yok ama Martin’i sadece kendi istediği erkek modeline sokmaya çalışıp Martin’in hayallerine, yazdıklarına değer vermemesi takdir edilmesi gereken durumu biraz gölgeliyordu. Bir de gazetenin ilk sayfasında Martin’in sosyalistmiş gibi gösterilen yazı olayından sonra Ruth’un sorgusuz sualsiz ayrılma durumu var. Direk şimdi Ruth’a nasıl böyle bir şey yapar diye kızamayacağım. Çünkü o gün için gazetenin ana sayfasına bu tarz bir haberle çıkmak ayıp bir şeydi ve Ruth da ailesinden ötürü dışarı karşı iyi gözükmek istiyordu. (Günümüzde bir insanın ırkçılık yaptığı iddialarıyla gazetenin ilk sayfasına çıkması gibi) Ama Martin’le hiç konuşmadan sadece anne babasının görüşlerinden dolayı ayrılıyor olması da hiç hoş değildi ama bu durumdan sonra ayrılıyorsan ne diye Martin ünlü bir yazar oldu mu tekrar Martin’e dönmek için uğraşırsın ki? Martin’in kişiliği mi değişti? Yoksa yazdıkları daha mı güzelleşmişti? Hayır! O zaman neden? İşte Martin bu durumda kafayı yiyordu ve diğer insanlardan tiksinmek durumunda kalıyordu. Tabi Martin, Ruth’a diğer insanlardan daha az kızmalıydı. Ne de olsa onca yazdığımız soruna rağmen Martin’in elinde avucunda hiçbir şey yokken anne babasının onayı olmadan (Bunu iki defa yazıyorum çünkü Ruth için ya da o günün üst tabakası için aile çok önemli yerde) Martin’le evlenmek için sözleşmişti. Acaba Martin’in yerinde olsam ben ne yapardım açıkçası kestiremiyorum. Karar vermesi çok zor bir durum.

İlk paragrafta demiştim Martin Eden’i kendime yakın hissettim diye. Bu yakınlık bazı yerlerde sanki Mrtin Eden’i kendimmiş gibi hissetmeme bile yola açtı. Sanki kendi yazdığım yazılar reddedilmiş gibi Martin Eden’le üzüldüm. Hele bir dergiden ilk büyük para olan 40 doları alınca Martin Eden kadar sevindim. Martin Eden benim için ömrüm boyunca her zaman farklı bir yerde olacak. Martin Eden kitaplarla 21 yaşında tanıştı ben ise 21 yaşında Martin Eden’le tanışmış oldum. Belki de bundan dolayı bu karaktere bu kadar kendimi yakın hissettim. Herkesin Martin Eden’i okuması dileğiyle…

Şimdi biraz da Martin Eden kitabından aldıklarımla 1900’lerin ABD ekonomisine bakalım.
1 gemi bileti 10 cent
En kral yerde kahvaltı yapmak 2 dolar
Evinde yapacağın güzel bir kahvaltının maliyeti 15 cent
Bir çamaşırhanede bir ay boyunca eşek gibi çalışmanın ücreti 30 dolar (ikinci ay 40 dolar alırsın)
Bir bakkal dükkanı açmak 7000 dolara patlar.
Bir çamaşırhane açmanın maliyeti 12000 dolar.
Hizmetçi ya da uşağın aylık ücreti 35 dolar
Bakkalda 5 dolardan fazla hesap açamazsın. 5 dolar da iyi müşteriler için.
Martinin mantığına göre bu inceleme için herhangi bir dergi 20 dolar 82 cent verir.
Bir insanın hayalleri error (pek para etmiyor)

http://ahmedyasirorman.blogspot.com.tr/...on-kitap-yorumu.html
Çok yol aldım bunu biliyorum ve daha gidecek çok yolum var. Sürünerek gitmek zorunda da kalsam bu yolu gideceğim.
Ne söylediğinizi, biraz da nasıl söylediğiniz belirler.
Jack London
Sayfa 74 - İş Bankası Kültür Yayınları
"Sen bir işi tamamladıktan sonra elde ettiğin başarıda değil, o işi yaparken buluyorsun mutluluğu."
Bu acı ölüm değildi, sersemlemiş bilincinde bocalayarak dolaşan düşünceydi. Ölüm acı vermezdi. Hayattı, hayatın sancısıydı bu feci, bu insanı yasa boğan his.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Martin Eden - Kısaltılmış Metin
Baskı tarihi:
Mayıs 2017
Sayfa sayısı:
112
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786052950548
Kitabın türü:
Çeviri:
Bülent O. Doğan
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
Baskılar:
Martin Eden
Martin Eden - Kısaltılmış Metin
Martin Eden
Her şey genç bir denizcinin, çok güzel ve kültürlü bir kızla tanışmasıyla başlar. Martin Eden yakışıklı, zeki ve sağlam karakterli bir gençtir, ancak eğitimsizdir. Zengin bir ailenin kızı olan Ruth, Martin'i beğense de kendine layık görmez. Martin'in cahilliği, fakirliği ve hatta şivesi bile ona çok uzak bir dünyaya aittir.
Ruth'u görür görmez aşık olan Martin, kendini geliştirmeye ve kızın beğenebileceği biri olmaya karar verir. Bu amaçla gece gündüz kitap okumaya, vaktini kütüphanelerde geçirmeye başlar. Ancak olaylar hiç beklenmedik bir şekilde gelişir. Basit bir aşkla başlayan olaylar dizisi, kahramanımızı farklı dünyalara sürükleyecek ve çok başarılı bir yazarın yolunu açacaktır.

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

  • 8 defa gösterildi.

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları