Mattia Pascal Sahiden Yaşadı mı Yaşamadı mı?

·
Okunma
·
Beğeni
·
450
Gösterim
Adı:
Mattia Pascal Sahiden Yaşadı mı Yaşamadı mı?
Baskı tarihi:
Eylül 2015
Sayfa sayısı:
290
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051419213
Kitabın türü:
Çeviri:
Didem Ü. Biçioğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
"Okumayı seven herkes, gelecek vaat eden yeni bir kitapla karşılaşmanın heyecanını bilir. Yazmaya dair çok büyüleyici bir şeyler vardır; yazmak, mükellef bir sofra gibi davetkârdır. Benim için Mattia Pascal da böyle oldu. Pirandello'nun birkaç oyununu ve öyküsünü biliyordum ama romanı okuyana dek ne kadar sıradışı ölçüde iyi ve özgün bir yazar olduğunu fark etmemiştim." CHARLES SIMIC

Nobel Edebiyat Ödüllü Pirandello, trajediyle komediyi birleştiren yapıtlarıyla ün kazandı. Şiirlerinin yanı sıra öyküleri, romanları ve oyunlarında sergilediği tavır onu edebiyat dünyasında daima ayrı bir yere koydu. Bu kitapta da, en ünlü karakterlerinden Mattia Pascal aracılığıyla, yaşamın anlamını, ölümü ve ötesini, özgürlüğü hatta sonsuz özgürlüğün sınırlayıcılığını, varoluşu ve dini sorguluyor. Üstelik bunu kimi zaman neredeyse absürd denebilecek bir mizah aracılığıyla yapıyor. Öldü zannedildiği için bunaltıcı yaşamının dayatmalarından kurtulan ancak kendisini sınırsız özgürlüğün hapishanesinde bulan Mattia Pascal sahiden yaşadı mı yaşamadı mı?

"Yirminci yüzyılın üç yazarı, huzursuzluğumuza, yaralarımıza ve korkularımıza ses verdiler; aynı zamanda da katharsis yoluyla kaygı ve umutsuzluğumuza kıvam vererek onlarla birlikte yaşamamıza yardım ettiler; kıvam vermek terimini müzikal anlamda kullanıyorum, daha saf, daha kristalleşmiş, daha titreşimli bir nota vurmak babında. Bu üç yazar Pirandello, Kafka ve Borges'tir."
-Leonardo Scıascıa-
Luigi Pirandello İtalya'nın çıkardığı en önemli yazarlardan birisi. Tabi İtalyan edebiyatı denince çoğumuzun bilgisi 4-5 yazarın ötesine geçmez. Rus, Alman, Amerikan, Fransız, Güney Amerika edebiyatı deyince sular seller gibi onlarca isim sayan biz okuyucular İtalya deyince Dante dedikten sonra düşünürüz bir parça . Sonra bazılarımız Boccacio, bazılarımız Cesare Pavese bazılarımız Umberto Eco, bazılarımız ise Italo Calvino'yu sayar. Arada Machhiavelli'yi söyleyenler bile çıkabilir. Ama hiçbiri için edebiyat dünyasını etkisi altına almıştır diyemeyiz. Louigi Prandelli 1934 yılında Nobel kazanmış, aslında 114 Nobel ödülünün altısını İtalyanlar kazanmış ve hiçbiri yukarıda saydığım yazarlar değil. Tabi Winston Churchill'in de Nobel Edebiyat ödülünü kazandığı göz önünde bulundurursak (bir kaç tarihi ve biyografik kitabı var kendisinin) siyasetin ödül üzerindeki etkisi hakkında daha net bir fikir sahibi olabiliriz.

Pirandello 1867 yılında, İtalya Krallığı'nın yeni oluştuğu sıralarda Sicilya'da doğmuş. Birinci Dünya Savaşı'nı yaşamış, Mussolini İtalya'sının en şaşalı dönemlerinde 1936'da hayata gözlerini yummuş. Tıpkı Stalin'in Bulgakov'a olan sempatisi gibi, Mussolini de Pirandello'yu pek severmiş, bu yüzden Roma Tiyatrosunun başına getirmiş onu. Pirandello ise ısrarla apolitik birisi olduğunu belirterek, bir dünya insanı olduğunu söylemiş.Öldükten sonra Mussolini kendisine devlet cenazesi düzenlemek istemiş. Ama oğlu babasının vasiyetinde cenazesine kimsenin gelmesini istemediğini, cesedinin yakılarak Sicilya'dan denize savrulacağını söylemiş. (Buna rağmen kendisini hala faşist bir yazar olarak tanımlayanlar mevcut)

İşte böyle bir adam Pirandello, yazmaya romanla başlamış, ama asıl oyunlarıyla hak ettiği başarıyı yakalamış. Oyunları bir çok defa filme çekilmiş. Bizde de daha çok oyunları ile bilinen bir yazar. En çok okunan kitabı da, en son yazdığı romanı olan Biri, Hiçbiri, Binlercesi anladığım kadarıyla.

İki saattir romana gelemedik, bari biraz daha oyalayayım sizi. D&R'da (Onun satışına bile üzüleceğimi söyleseler güler geçerdim, ne hale geldik) indirimdeki kitaplara bakarken gördüm bu kitap ile Günter Grass'ın Kurbağa Güncesi'ni. Kurbağa Güncesi ilk çıktığından beri merak ettiğim bir kitaptı ve almak istedim. Ama nedense şeytan dürttü ve Giovanni Papini ile karıştırdığım bu adamın kitabını almaya karar verdim. (Hem ben Günter Grass'ın kitabını Kaplumbağa Güncesi olarak hatırlıyordum:)

Kötü mü yaptım, sanmıyorum. Nispeten yeni bir yayın evi tarafından basılsa da çevirisini Adnan Cemgil Fransızcadan yapmış, kitabın ilk versiyonu için. (Mattia Pascal) Aynı çeviriyi Everest de kullanmış. Hoş ve samimi bir kitap, çeviri de buna kakı sağlıyor.

Eski İtalyan filmlerini bilirsiniz (Bertolocci, Fellini, Rosselini, Vittorio de Sica, en azından Roberto Beningi'nin filmlerini- Brass'ı kasten eklemedim:), sanki o eski mahallenizdesinizdir. Top oynayan çocuklar, çamaşır asan güzel kadınlar, bir şeylere bağıran atletli amcalar. Öyle kafa çalıştıran filmler değildir bunlar ama huzurludur, gözlerinizi de ayıramazsınız bir türlü. Güney Amerikanın nasıl büyülü gerçekliği varsa, İtalya'da da büyülü bir sıcaklık vardır.

Bu kitabından anladığım kadarıyla Luigi Pirandello da böyle birisi. "Son/Geç Mattia Pascal" olan orijinal ismini belki ilgi çekmek için "Mattia Pascal Sahiden Yaşadı mı Yaşamadı mı?" olarak değiştirmiş yayın evi. Ama fazla bir sorun yok. Kitap Mattia Pascal diye birinin ağzından yaşadığı üç hayatı anlatıyor. İlk hayatında saçma bir şekilde yaşıyor ve ölüyor (kayıtlarda) Pascal. İkinci hayatı da, özgürlüğünü kazanmış olarak oradan oraya sürüklenmekle geçiyor, üçüncüsünde ise başlangıca dönmeye çalışsa da, yakalayamıyor o ilk sefil hayatı bir daha. Farklı bir insan olarak bitiriyor kitabı. Kitap süresince karşımıza çıkan saçmalıklar ya da imkansız tesadüfler, aldığımız zevki azaltıyor. Romanın esas kahramanı yazarı, Luigi Pirandello, esprili ve sıcak diliyle o kadar güzel götürüyor ki kitabı, bittiğini anlamıyorsunuz. Sırf kurgu da değil kitap, aralarda kendi felsefi görüşünü ve ilginç fikirlerini de yansıtıyor Pirandello karakterler üzerinden.

Tesadüfen aldığım bu kitapla ilgili şu ana kadar bir inceleme yapılmamış. Belki de bu yüzden uzattım biraz lafı, yazarı tanımasını istedim okuyucuların. Absürd tiyatronun öncülerinden birisi olan Luigi Pirandello'nun bu eseri okumaya değecek bir çalışma. Bir Beckett kadar olmasa da kıyısından köşesinden giriyorsunuz saçmalığın içine ve beğeniyorsunuz, yani umarım beğenirsiniz. İyi ya da keyifli okumalar.
Gitgide sonsuz derecede küçük varlıklar olduğumuz yolundaki
yeni düşünceye alıştırdık kendimizi. Bunca güzel icadımızı ve
keşiflerimizi unutarak şu evrende hiçin hiçi olduğumuza inandık.
Hal böyleyken insanların uğradığı felaketlerin, büyük yıkımların
ışığında bizim ferdi dertlerimiz hakkındaki bilgilerin ne önemi kalır?
Bizim hikâyelerimizin kurtçukların yaşamöyküsünden farkı yok…

Antiller’de meydana gelen şu küçük afattan, kıyametten haberiniz var mı?
Yoktur herhalde. Şu Polonyalı papazın isteğine uyarak, amaçsızca
dönüp duran zavallı dünyamız, biraz sabrı taşarak, o çok
sayıdaki ağzının birinden püskürtüverdi içinin ateşini. Tanrı bilir,
hangi sinek ısırdı da böyle öfkelendirdi onu.
Belki de her zamankinden çok, günümüzde daha çekilmez
olan insanoğlunun budalalıkları yol açmıştır buna.
Söylediğimize bir nokta koyup geçelim.
Altı üstü birkaç bin kurtçuk kavrulup gitti.
Ve de oyun devam etmektedir.
Artık kimse sözünü etmez olmuştur bunun.”

Gel gör ki Don Eligio bana şunu hatırlattı:
Cömert bir tabiatın bize armağan ettiği, ama hiçbir zaman
gerçekleştiremediğimiz hülyaları koparıp yıkmak için ne kadar
çaba harcarsak harcayalım hiçbir zaman bunu başaramayız.
İnsan, mutluluğu uğrunda kolayca unutkan olur.

Doğru. Takvimde gösterilen bazı gecelerde bizim mahallenin
fenerleri yanmaz; bu yüzden azıcık siste göz gözü görmez olur.
Yani bize göre, geceleri ayın, gündüzleri de güneşin bizi aydınlatmaktan,
yıldızların da gözümüze hoş bir manzara sunmaktan başka
varlık sebebi yoktur. Gerçekten de böyledir. Çok kere ve de isteyerek,
sonsuz derecede küçük atomcuklar olduğumuzu unutarak, birbirimize
hayranlıkla saygı göstermekle kalmayıp, ufacık bir toprak parçası için
dövüşmeye hazırızdır; ya da gerçekten, kendimizde var saydığımız
düşüncenin zerresine sahip olsaydık, çocuk oyuncağı sayacağımız
şeylerden yakınıp durmazdık.

Hem bu tanrısal unutkanlık yüzünden hem de durumumun acayipliğinden
ötürü kendimden söz edeceğim, ama elimden geldiği kadar kısa,
yalnızca zorunlu gördüğüm bilgileri vermekle yetinerek.
Şüphesiz, bu bilgilerden bazıları yüz ağartacak şeyler değil benim için;
ama gelgelelim ki şimdi öyle eşine az rastlanır bir durumdayım ki,
kendimi çoktan hayattan uzak, yani her türlü yükümlülükten
ve kaygıdan kurtulmuş sayıyorum.

Öyleyse başlayalım.
Luigi Pirandello
İKİNCİ ÖNSÖZ (Filozofça) - Everest Yayınları
KENDİMİZİ HAKLI GÖSTERMEK ÜZERE

Bunları yazma fikrini, daha doğrusu öğüdünü bana veren,
şu sırada kütüphanecilik yapan dostum Don Eligio Pellegrinotto’dur;
bu müsveddeleri de kitap bittiğinde ona emanet edeceğim.

Şimdi şuracıkta, kitaplık haline getirilmiş küçük kilisenin kubbesine
asılı fenerin ışığında yazıyorum. Ben etrafı parmaklıklı, alçak bir
bölmeyle kitaplık görevlilerine ayrılmış yerde bu satırları yazarken,
Don Eligio, balık istifi gibi, birbirinin üstüne yığılmış kitap kümelerini
biraz düzene sokmak için, kan ter içinde didinip duruyor; ama korkarım ki,
hiçbir zaman üstesinden gelemeyecek bu işin.

Ondan önce kimsecikler, Monsenyör’ün, mahallesine ne çeşit kitaplar
bağışladığını merak bile etmemişti; bütün bu kitapların, hiç olmazsa
büyük bir bölümünün, din konusunda olduğu sanılıyordu.
Oysa Don Eligio, Monsenyör’ün kitaplığındaki kitapların son derecede
değişik konularda olduğunu görerek pek keyiflenmişti.
Kitaplar depodan gelişi güzel çıkartılıp öylece raflara yerleştirilmiş
olduğu için, anlatılmaz bir karışıklık meydana gelmişti.
Böylece, yan yana düşen çeşitli konulardaki kitaplar, pek acayip bir
dostlukla kaynaşmıştı birbiriyle: Pellegrinotto’nun, bana dediğine göre,
Anton Muzio Porro’nun 1571’de yayınlanmış olan üç ciltlik,
Kadınları Sevme Sanatı adlı açık saçık kitabı, 1625’te çıkan
Polironeli Benedikten Keşişi Ermiş Faustino Materucci’nin Hayatı ve Ölümü
adlı kitaptan ayırmak için akla karayı seçmişti.
Rutubet yüzünden, bu iki eserin ciltleri kardeşçe yapışmıştı birbirine.
Şunu da söyleyelim ki, adı geçen açık saçık kitabın II. cildinde
manastır hayatı, manastırda olup bitenler ele alınmaktaydı!

Bütün gün bir merdivenin tepesinde tüneyerek çalışan Don Pellegrinotto,
kitaplığın raflarından, bu çeşit nice meraklı ve eğlenceli kitap toplamıştı.
Böyle bir kitabı bulur bulmaz zarif bir hareketle, yukarıdan orta yerdeki
büyük masanın üstüne attığında, küçük kilisenin içinde yankılar
eşliğinde bir toz bulutu kalkıyordu havaya. O zaman birkaç örümcek
ürkerek şuraya buraya kaçışıyordu; bunun üzerine ben hemen
parmaklığın üstünden atlayarak koşar, önce kitabı alıp
örümcekleri kovalar, sonra da açıp içindekilere bir göz gezdirirdim.

Yavaş yavaş, böyle kitapları okumaktan zevk alır oldum.
Şimdi, Don Eligio’nun bana dediğine göre, kitabım, onun kitaplıkta
bulup ortaya çıkardığı kitaplara örnek alınarak yazılmalı ve ayrı
bir kokusu olmalıymış. Ama ben omuz silkerek bunun,
benim işim olmadığını söyledim. Kaldı ki benim yapacağım başka şeyler vardı.

Şakaklarından ter sızarak toz içinde merdivenden inen aziz dostum,
arka tarafta etrafını çitlerle çevirdiği küçücük bahçeye çıkıp,
ciğerlerini biraz temiz hava ile şişirdikten sonra yanıma gelmişti.
Çenemi bastonumun topuzuna dayayarak, içinde oturduğum bölmeden,
ekip biçtiği bahçeyi sulayan Don Eligio’ya:

“Sevgili dostum,” dedim, “bana öyle geliyor ki bir eser filan kaleme
almanın sırası değil şimdi; bu, birazcık gülüp hoşça vakit geçirmek için olsa bile.
İster edebiyat olsun ister başka şey, içimden hep şu sözü söylemek geliyor:
Lanet olsun Kopernik’e!”

“Amma da yaptınız ha! Kopernik’in ne ilgisi var bütün bu işlerle?” diye
Don Eligio, hasır şapkalı kafasını kaldırıp, alev alev yanan yüzünü
bana çevirerek bağırdı.

“Evet, kabahat onun, Don Eligio, yani demek istiyorum ki dünyanın
dönmediği zamanlarda…”

“Hoppala, dönmediği zaman yoktu ki dünyanın!”

“Doğru değil bu. İnsanlar bilmiyordu bir zamanlar.
Bu da dönmüyor demektir. Kaldı ki, birçok insan bugün de bilmiyor
dünyanın döndüğünü. Geçen gün bunu, bizim ihtiyar köylülerden
birine söyleyince ne dedi bana biliyor musunuz?
Sarhoşlar, kabahatlerini örtmek için, dünya dönüyor derler, dedi.

Kaldı ki, siz de azizim, herhalde Yuşa’nın vaktiyle, güneşi durdurmuş
olduğundan asla şüphe edemezsiniz. Geçelim bunu.
Diyorum ki, dünyanın dönmediği zamanlarda, yani bir Yunan ya da Romalı
gibi giyinen insan, kendisini dev aynasında görerek,
yüceliğine inandığı günlerde, pekâlâ gereksizce
dallanıp budaklanan detaylı hikâyeler anlatabilirdi.
Quintilianus’a dayanarak, bunu bana öğreten siz kendinizdiniz:
Hikâyeler anlatılmak için yazılır, bir şeyler ispatlamak için değil…”

“İnkâr etmeyeceğim bunu,” dedi Don Eligio,
“Ama hiçbir zaman bugünlerdeki kadar kılı kırk yararcasına sudan
ayrıntılarla dolu kitap yazılmamıştır: Yani, sizin deyiminizle,
dünya dönmeye başladığından beri.”

“Orası öyle. Bu sabah Kont hazretleri erkenden kalktı,
saat tam sekiz buçuğu vururken… Kontes leylak renkli bir elbise giydi.
Bu elbisenin açık yakası kat kat dantelle süslenmişti…
Lucrezia, yüreğini yakan aşk ateşiyle inliyordu.
Tanrı aşkına, bana ne bütün bunlardan? Bir güneş ışınının harekete
geçirdiği, hemen hemen gözle görülemeyecek kadar küçük,
deli gibi durmadan dönen bir toz zerresinin üstünde miyiz?
Ve de sanki hiçbir hedefe varmadan, böylece dönüp durmasından
zevk alırmış gibidir bu nesne: Bu dönüşü sırasında bizi bazen ısıtır,
bazen de serinletir ve elli ya da altmış yıl sonunda, çok kere de
ömrümüzde bir sürü budalalıktan başka şey yapmadığımızı düşündürerek,
kendini ölümün kucağına atar. Ah, aziz dostum Kopernik’tir
insanlığı umulmadık bir derdin içine atan, hep şu Kopernik.
Luigi Pirandello
İKİNCİ ÖNSÖZ (Filozofça) - Everest Yayınları
Kesin olarak bildiğim bir şey varsa o da adımın Mattia Pascal olduğudur.
Bundan da her fırsatta yararlanırım.
Biri benden herhangi bir öğüt isteyecek kadar şaşkınlığa düşmüşse,
omuz silker, gözlerimi kırpıştırarak ona şöyle derim:

“Benim adım Mattia Pascal.”

“Evet evet, biliyorum bunu.”

“Peki sence bunun bir önemi yok mu?”

Aslında, benim için bile pek önemli bir şey değildi bu.
Fakat o zamanlar bunu bile bilmemenin, yani eskisi gibi yeri gelince:

“Benim adım Mattia Pascal,” diyememenin ne anlam taşıdığını kestiremiyordum.

Belki anasız, babasız, geçmişsiz ve geleceksiz olduğunu anlayan
bir zavallının nasıl ıstıraplar içinde kıvranabileceğini düşünerek bana acıyan
(bu o kadar önemli bir şey değil) biri çıkar. Belki o zaman zavallı bir
günahsıza bunca acı çektiren, ahlaki yozlaşmalar, kötülükler ve
zarar verenler karşısında hiddet duyanlar olur (bu da pek önemli değil).

Eh, şunu söyleyeyim ki söz konusu olan bu değil.
Burada pekâlâ aile soyağacımı çıkararak nereden gelip nereye gittiğimizi
anlatabilir ve yalnız anamın babamın değil, atalarımın da adlarını
bildiğimi ispatlayabilirim.

Peki ne çıkar bundan?

Şu çıkar: Çok acayip ve görülmemiş bir durum benimkisi!
İşte bu kadar acayip ve görülmemiş olduğu için anlatacağım, başıma gelenleri.

Bizim mahallenin kitaplığında iki yıl kadar “fare avcılığı” yaptım ya da
başka bir deyişle kütüphanecilik! 1903’te Monsenyör Boccamarza
adında biri ölürken, kitaplığını bizim mahalleye bırakmıştı vasiyetinde.
Şüphe yok ki bu Monsenyör ya hemşerilerini ve alışkanlıklarını pek iyi
bilmiyordu ya da sağladığı bu kolaylık sayesinde, zamanla okumaya
merak saracaklarını umuyordu. Şimdiye dek hiç kimsede böyle bir merak
doğmadığına tanıklık edebilirim; bunu da onların “istikrarını” övmüş olmak
için söylüyorum. Bu armağanı için mahalleliler Boccamarza’ya karşı
hiç de minnet duymuş değildi; öyle ki, adamın bir büstünü bile koymayı
akıllarına getirmediler. Kitapları da yıllar ve yıllar boyu rutubetli
büyük bir depoya yığdıktan sonra, bilmem neden, kitaplık haline
getirilmiş olan o küçük, tenha Santa Maria Liberale kilisesine taşıdılar.
İşte ne hale geldiğini de düşünebilirsiniz bu kitapların!
Sonra da burasını bazı aylaklar için arpalık haline getirdiler;
bu adamların bütün görevi, birkaç liret karşılığında, her gün birkaç saat,
kitaplardan yayılan küf kokusunu koklamaktan ibaretti.

Bu iş bir gün benim de başıma geldi.
Daha ilk günden (çoğu pek nadir ve eski) bu basma ve yazma kitaplara
o kadar az değer verildiğini gördüğüm için, yazmak hiç aklımda yoktu.
Ancak demin de söylediğim gibi, hikâyemin gerçekten acayip olduğunu
bildiğim için ve belki günün birinde meraklı biri çıkar da, şu iyi yürekli
Monsenyör Boccamarza’nın dileğine uygun olarak bu kitaplıktan içeri
adım atarsa, ona yararı olur diye yazdım bu kitabı ve de bu
kitaplığa armağan ettim. Ama kimsenin üçüncü, en son ve kesin
ölümümün üstünden elli yıl geçmeden el sürmemesi şartıyla.

Çünkü ben halihazırda iki kez ölmüş bulunuyorum
(bunun bana ne kadar acı verdiğini Tanrı biliyor).
İlkinde yanlışlıkla olmuştu bu, ikincisinde ise…
Nasıl olsa okuyacaksınız şimdi…

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mattia Pascal Sahiden Yaşadı mı Yaşamadı mı?
Baskı tarihi:
Eylül 2015
Sayfa sayısı:
290
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786051419213
Kitabın türü:
Çeviri:
Didem Ü. Biçioğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Everest Yayınları
"Okumayı seven herkes, gelecek vaat eden yeni bir kitapla karşılaşmanın heyecanını bilir. Yazmaya dair çok büyüleyici bir şeyler vardır; yazmak, mükellef bir sofra gibi davetkârdır. Benim için Mattia Pascal da böyle oldu. Pirandello'nun birkaç oyununu ve öyküsünü biliyordum ama romanı okuyana dek ne kadar sıradışı ölçüde iyi ve özgün bir yazar olduğunu fark etmemiştim." CHARLES SIMIC

Nobel Edebiyat Ödüllü Pirandello, trajediyle komediyi birleştiren yapıtlarıyla ün kazandı. Şiirlerinin yanı sıra öyküleri, romanları ve oyunlarında sergilediği tavır onu edebiyat dünyasında daima ayrı bir yere koydu. Bu kitapta da, en ünlü karakterlerinden Mattia Pascal aracılığıyla, yaşamın anlamını, ölümü ve ötesini, özgürlüğü hatta sonsuz özgürlüğün sınırlayıcılığını, varoluşu ve dini sorguluyor. Üstelik bunu kimi zaman neredeyse absürd denebilecek bir mizah aracılığıyla yapıyor. Öldü zannedildiği için bunaltıcı yaşamının dayatmalarından kurtulan ancak kendisini sınırsız özgürlüğün hapishanesinde bulan Mattia Pascal sahiden yaşadı mı yaşamadı mı?

"Yirminci yüzyılın üç yazarı, huzursuzluğumuza, yaralarımıza ve korkularımıza ses verdiler; aynı zamanda da katharsis yoluyla kaygı ve umutsuzluğumuza kıvam vererek onlarla birlikte yaşamamıza yardım ettiler; kıvam vermek terimini müzikal anlamda kullanıyorum, daha saf, daha kristalleşmiş, daha titreşimli bir nota vurmak babında. Bu üç yazar Pirandello, Kafka ve Borges'tir."
-Leonardo Scıascıa-

Kitabı okuyanlar 7 okur

  • hatice sınar
  • tereddütsüz
  • Zeynep Ünlü
  • Erhan
  • Emre K.
  • Kadir Balta
  • Volkan Artuğ ERÇETİN

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%20 (1)
9
%60 (3)
8
%20 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0