Memleketin Birinde

9,3/10  (9 Oy) · 
57 okunma  · 
12 beğeni  · 
1.019 gösterim
Saray koruyucuları, deh demişler, çüş demişler, eşeği bitürlü atlatamayınca padişaha varıp:
-Eşek kulunuz gelmiş, huzura çıkmak ister! demişler. Eşeği kabul buyuran padişah,
-Ne dilersin ey eşek kulum?.. deyince, eşek de dilediğini bildirmiş. Padişah, canı burnuna gelip kükremiş:
-İnek eti ile, derisi ile, gübresiyle bu memlekete, bu millete hizmet etti. Katır dersen savaşta, barışta yük taşıdı, bu vatana hizmet etti. A eşek, ya sen ne iş gördün ki, bir de kalkmış eşekliğine bakmadan nişan istersin?.. Utanmadan bir de karşıma gelmişsin. Söyle, ne halt ettin? O zaman eşek keyfinden sırıtarak,
-Aman padişahım efendim, demiş, size en büyük hizmeti eşek kullarınız yapmıştır. Eğer benim gibi binlerce eşek kulun olmasaydı, sen hiç taht üzerinde oturabilir, saltanat sürebilir miydin? Dua et biz eşek kullarına. Bizim gibi eşekler sayesinde, sen de böyle saltanat sürüyorsun.
  • Baskı Tarihi:
    2004
  • Sayfa Sayısı:
    144
  • ISBN:
    9759038064
  • Yayınevi:
    Nesin Yayınevi
  • Kitabın Türü:
Ayşen 
 07 Şub 2016 · Kitabı okudu · 2 günde · Beğendi · 9/10 puan

İçerisindeki her bir öykü birbirinden güzel ve birbirinden düşündürücü. Tarih tekerrürden ibarettir dedirtiyor insana.

Kitaptan 11 Alıntı

Gulan 
19 Eki 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Herkesin bildiği gerçekleri açıkça söylemek bazen suç olur.

Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 31)Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 31)
Mâsiva 
 30 Ara 2015 · Kitabı okudu · Puan vermedi

"Atla katır tepişir, olan eşeğe olur. Öyle zaman gelir, güçlüler birbirine girer, arada öküz bile başkan olur."

Memleketin Birinde, Aziz NesinMemleketin Birinde, Aziz Nesin
Gulan 
19 Eki 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

İnsanlara iyilik yapmak kötülük yapmaktan daha zordur.

Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 51)Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 51)
Gulan 
19 Eki 2016 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Bütün efendiler, kendilerinden daha büyük efendilerin uşaklarıdır.

Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 112)Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 112)
Ayşen 
07 Şub 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Basın hürriyeti olmayan ülkede demokrasi olmaz!..

Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 89)Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 89)
Onur Özkan 
18 Şub 09:43 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Padişaha Giren Kazık
Raviyan-ı ahbar ve nakılan-ı asar ve muhaddisan-ı rüzigar o güna
rivayet ve bu tarz üzre hikayet ederler ki, çook eski zamanlarda,
yeryüzünün bilinmedik bir yerinde, suları bol, dört yanı yol, kişileri erimli,
toprağı verimli, halkı erdemli, yazarları görkemli bir ülke vardı.
O ülkede her kişi salt kendi çıkarında olup, "gemisini kurtaran kaptan,
sen çuval giy ben kılaptan" diyerek, kimse kimseyi düşünmezdi.
Her koyun kendi bacağından asılır, her eşek kendi ayağından nallanır,
"bana ne gerek, baklava börek" deyip, her kişi karnı tok,
sırtı pek olunca, herkesleri de kendi gibi sanırdı.

Günlerden bigün bir kişi ortaya çıkıp,
- Ey aman, bana kazık giriyor, kazık giriyoooor!.. diye bir sözü yerde,
bir sözü gökte, haykırmaya başlayınca, önceleri hiç kimse aldırmayıp,
- Ele giren kazıktan benim neme gerek... Tanrıya bin şükürler olsun,
bana kazık, mazık girdiği yoktur!.. diye bu sese kulak asmadı.
Ama gel gör ki, adamın,
- Kazık giriyoooor!.. diye bağırması öyle arttı ki, bağırtısından o ülkede
yaşayanlar tedirgin olup kayguya düştüler.
Kentin düzenini koruyan kolcular, subaşılar, hiç durmadan bağıran adamı
yakalayıp her yanına iyice baktılarsa da, hiçbir yerine giren kazık görmediler.
- Bu herif yalancıdır, bağırır, çağırır, herkesi tedirgin eder!.. diyerek
o kişiyi kentten uzak bir yere sürüp bir mağaraya kapadılar.

Gel zaman git zaman, günlerden bigün, "kazık giriyor!" diye bağıran
kişiyi çalyaka edip getiren kolcularla subaşı da,
- Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladılar. Gürültülerinden yer
yerinden oynadı. Subaşını, kolcuları dertop yakalayıp Kadıya çıkardılar.
Kadı da onları bir iyice elden geçirip,
- Kazık mazık girdiği yoktur. Kazık girse görünür. Siz boş yere kenti
ayağa kaldırırsınız!.. diyerek, bir kesin yargıya bağlayıp o kişileri,
ayaklarına zincir vurup zindana attırdı.

Aradan gün geçti, ay geçti, bigün Kadı da cüppesinin etekleri havada
uçuşup, sarığı, kavuğu rüzgarda savrulup, sokağa uğradı.
- Kazık giriyooor, aman!.. diye bağırmaya başladı. Kadı'nın bağırtısı,
yüceliğince yüksek olduğundan, padişahın kulağına kadar gitti.
Padişah bu olan işlere çokça şaşıp,
- Bu iş ne iştir, Kadıya bile kazık girer. Bir iyice bakın bakalım.
Kadıya gerçekten kazık girer mi?.. diye buyrultu verdi.
Hekimbaşı, yanına varıp, Kadıyı evirdi, çevirdi, Kadı'nın her yanına
baktıysa da, hiçbir giren kazık görmedi. Sonunda, "Kadıya kazık girmeyip,
ancak kendüye kazık girmiş sanarak, hepimizi huylandırmakta,
kenti ayağa kaldırmaktadır. Aklından zoru olduğundan
tımarhaneye kapamak doğru olur..." diye rapor verdi.
Hemen Kadıyı tımarhaneye kapadılar.

Bir zaman sonra, Kadıya giren kazığı görmeyen Hekimbaşı,
- Ey amaan, bana da şimdi kazık giriyooor!.. diye gündoğumunda sıcak
döşeğinden sokaklara uğradı. Hekimbaşıyı böyle görenler, ellerini
dizlerine vura vura, kahkahadan iki büklüm olup,
- Vay hele, Hekimbaşı da mı delirmiş?.. Koca Hekimbaşı kendüya
kazık girmiş sanır... diyerek Hekimbaşıyı alaya aldılar. Tenekeler
çalarak kentin çocukları ardına düşüp, Hekimbaşıya, "Yuuu!.." çektiler.
Hekimbaşı,
- Bu dertten bir anlayan yok mu, ey yurttaşlarım!..
Bana giren kıymık değil, kazıktır. Ben bu dertten onmam, ölürüm!..
diye veryansın bağırıyordu.
Padişah da kızdı,
- Bunlar işi azıttı artık. Kendileri, kazık girer der, ama, hiç kimse giren
kazığı görmez. Bilirkişiler gelip baksın. Onların bilim gücü vardır,
biz görmeyiz de onlar görürler... buyurdu.
En büyük medreseden üç müderris, bilirkişi seçilip, Hekimbaşıya
baştan ayağa bir, bir daha baktılar. Hiçbir giren kazık görmediler.
- Giren çıkan kazık yoktur. Koskoca Hekimbaşı hiç utanmadan bizi
kandırmaya çalışır. Boş yere halkı ayaklandırır!.. dedikte,
Hekimbaşıyı, ellerini ayaklarını bağlayıp uzak bir yere sürdüler.

Aradan çok geçmeden, bilirkişi olan üç müderris de bigün,
- Ey aman din kardeşleri, kazık giriyor!.. diye sesleri çıktığınca
haykırmaya başladılar. Şeyhülislam olsun, reis-ül küttap olsun,
sadrazam olsun, hepsi de müderrislere bakıp,
- Boş yere yaygara edersiniz, kazık mazık girdiği yoktur!.. dedikçe,
müderrisler de,
- Bir gözü gören kul yok mu ey din kardeşleri! İşte kazık giriyor!..
diye çığlığı bastıklarından onlar da zindanlara atıldılar.

Gün erişip, bir zaman geldi, şeyhülislam ile bütün vezirler,
reis-ül-küttap, sadrazam da,
- Vay amaan, bu kazık ne kazıktır, Şimdi de bize girer!.. diye,
bir feryad ü figan eylediler ki tabir olunamaz!
Padişah,
- Ortada kazık yoktur. Olsa görünür. Yalan söylersiniz!.. dedi.

Amma gel gör, gitgide o ülkede yediden yetmişe, genci yaşlısı, bir zaman geldi,
- Kazık giriyooor!.. diye bağırmaya başladı. Padişah da,
- Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara baksın.
Bakalım, dedikleri doğru mudur?.. dedi.
Kendilerine kazık girmeyenler, kazık giriyor, diye bağıranlara iyiden iyiye
baktılarsa da hiçbir giren kazık görmediler.
- Padişahım çok yaşa!.. Sayende hiçbir kazık mazık girmeyip,
bunlar bozgunculuk etmektedirler... dediler.

Böylece bir zaman daha geçtikten sonra, o ülkede herkes bağırmaya,
kendine kazık girdiğini söylemeye başladı. Padişah da,
- Herkes birbirine baksın, gerçekten kazık girer mi?.. dedi.
Herkes birbirine baktı. Ama hiçbiri, öbürüne giren kazığı görmedi.
Herkes birbirine,
- Yalancı, sana giren kazık yoktur. Kazık yalnız bana girmektedir.
Senin yaygarandan benim sesime kulak asan olmuyor!.. diye bağırıp
hepsi birbirlerine düştüler.
Gel zaman git zaman, hiç kimse, "Kazık giriyor!" diye bağırmaz oldu.
Artık kazığa alışmışlardı. Hiçbir ses çıkmadı.
Her ne olduysa, ilk bağıranlara olmuştu.

Bir gece yansı saraydan bir ses yükseldi ki, o sesle yer yerinden oynayıp,
herkes yatağından fırladı. Padişah don gömlek kendini sokağa atıp,
- Aman ey benim sevgili kullarım, yetişin! Bana da kazık giriyooor!..
diye durmadan bağırmaya başladı.
0 kentin kişileri,
- Padişahtır, yalan söylemez. Elbet kazık girdiği doğrudur.
Bizden çok bağırması da, herkese, rütbesine göre büyüklükte kazığın
girmesindendir. Padişaha giren kazık sultani olmak gerek... dediler.
Padişah yeri göğü inleterek,
- Ne durursunuz, gelip kazığı çıkarsanız ya... diye yalvardı.
Padişahın çevresindekiler,
- Ey sultanım, nasıl çıkaralım, bu kazık başka kazıklara benzemez.
Gözle görülmez. Elle tutulmaz. Acısını da kazığı yiyenden başkası duymaz.
Az daha sık dişini, bir zaman sonra bizim gibi sen de kazığa alışır,
rahata kavuşursun!.. dediler.

Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Nesin Yayınevi - Büyüklere Masallar 1)Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Nesin Yayınevi - Büyüklere Masallar 1)
Ayşen 
06 Şub 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Padişah yeri göğü inleterek,
-Ne dururdunuz, gelip kazığı çıkarsanız ya...diye yalvardı.
Padişahın çevresindekiler,
-Ey sultanım, nasıl çıkaralım, bu kazık başka kazıklara benzemez. Gözle görülmez. Elle tutulmaz. Acısını da kazığı yiyendenbç başkası duymaz. Az daha sık dişini, bir zaman sonra bizim gibi sen de kazığa alışır, rahata kavuşursun!.. dediler.

Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 27)Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 27)
Onur Özkan 
18 Şub 13:13 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kutsal Emanet
Bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş...
Eski günlerde yeryüzünün bir ülkesinde hiçbişey yokmuş.
Hiçbişeyi olmayan bir ülkenin bir padişahı varmış.
Bu padişahın da bir hazinesi varmış.
Bu hazinede o ulusun en değerli bir emaneti korunurmuş.

Atalardan kalan bu emanetle o ulus övünürmüş.
"Hiçbişeyimiz yoksa da, atalarımızdan bize böyle bir emanet kaldı"
diye avunurlar, yoksunluklarını, yoksulluklarını unuturlarmış.
Atalardan kalan emanet, bir kişinin, iki kişinin değil, bütün ulusun olduğundan,
herkes bu değerli emanetten kendine övünme payı çıkarırmış.
Onun korunmasına canla, başla çalışırlarmış. Bütün ulusun malı olan
emaneti korumak için en uygun yer padişahın hazinesi olduğundan,
bu emanet de hazinede saklı dururmuş. Hazineyi, gözlerini kırpmadan
silahlı nöbetçiler beklermiş. Hazinenin olduğu yerde kuş bile uçurtmazlarmış.
Padişah, sadrazam, vezirler, sarayın bütün ileri gelenleri,
her yılın bir günü, atalardan kalan kutsal emaneti koruyacaklarına namusları
üzerine yemin ederlermiş.

Gel zaman git zaman, günlerden bigün padişahın içine, ulusun
canları, kanları yoluna korudukları bu emanetin ne olduğunu anlamak
isteği düşmüş. Padişah, bu emanet kutusunun içindekini görmek için
yanıp tutuşurmuş. 'onunda bu isteğini yenememiş, bigün hazine dairesine
girmiş. (Nöbetçiler padişaha da yasak diyecek değiller ya...
sarayın hazinesine padişah, sadrazam, vezirler her zaman ellerini
kollarını sallayarak özgürce girerler, emanetin yerinde
durup durmadığına bakarlarmış. Padişah da böyle yapmış.
Bu emanet, oda oda içinde, oda oda içinde kırk odadan geçtikten sonra
kırkbirinci odanın içinde dururmuş. ) odanın içinde de kutu kutu içinde,
kutu kutu içinde, kırkbirinci kutunun içindeymiş.

Padişah kırk odanın kapısını açmış. Kırkbirinci odaya girmiş.
Sonra kırk kutu açmış. Kırkbirinci kutuyu açarken heyecandan yüreği
küt küt çarpıyormuş. "Bunca yıldır koruduğumuz emanet ne ola ki"
diye büyük bir merak içindeymiş. Bir de kırkbirinci kutuyu açıp baksın ki,
ne görsün. Yeryüzünde o zamana kadar görülmemiş bir mücevher.
Bir alev gibi yanıp duruyor.
Altın desen altın değil, platin desen platin değil, gümüş hiç değil...
Padişah kendini tutamamış, içinden, "Atalardan kalan bu kutsal emaneti
ben kendime alırım. Benim olur. Kim nereden bilecek!" diye geçirmiş.
Güneşten koparılmış bir parça gibi ışıl ışıl yanan kutsal emaneti
kutusundan çıkarıp, cebine atmış. atmış ama, "Ya benim çaldığım anlaşılırsa..."
diye de içine bir korku düşmüş. O zaman, "Ben bu pırıl pırıl yanan şeyi alır,
onun yerine üstü yakut, sedef, zümrüt, inci, elmasla süslü bir platin koyarım,
hiç kimse bu emaneti görmediğine göre, günün birinde kutuyu açarlarsa,
kutsal emanetin çalındığını anlayamazlar..." diye düşünmüş.
Dediği gibi de yapmış. sonra kırkbir kutuyu içiçe, onun üstüne de, kırkbir
odanın kapısını da üst üste kilitleyip hazineden çıkmış ama, yaptığı
düzen anlaşılacak diye de ödü kopuyormuş.
Hiç kimsenin, kutsal emaneti çaldığını anlamaması için, o zamana kadar yılda
bir kutsal emanet üzerine ant içilirken, padişah bu andı yılda ikiye çıkarmış.
Her yıl iki kez, alanlarda toplanırlar, padişah da, başkaları da,
bütün ulus, atalardan kalan kutsal emaneti kanları ile, canları ile
koruyacaklarına ant içerlermiş.

Sadrazam kurnaz bir kişiymiş.
"Eskiden yılda bir kez emaneti korumak için ant içilirken,
şimdi neden padişah bunu ikiye çıkardı.." diye sadrazamın içine bir kuşku
düşmüş. "Yıllardan beri koruduğumuz bu emanet ne ola ki" diye o da
bigün hazineye girmiş. Kırkbir odadan geçip, Kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş.
(Ne de olsa padişah, dalaveresi çakılmasın diye, çaldığı emanetin yerine
en değerli taşlarla süslü koca bir altın koyduğundan, bu güzel şey
karşısında sadrazam şaşkına dönmüş.
"Ben bu emaneti alır, yerine üstü renkli, parlak taşlarla süslü bir altın koyarım.
(Nasıl olsa, hiç kimse, emanetin ne olduğunu bilmediğinden,
günün birinde kutuyu açarlarsa, kutsal emanetin bu olduğunu sanırlar..."
diye düşünmüş. Dediği gibi de yapmış. Ama içinde, yaptığı iş anlaşılacak diye
bir korku olduğundan, padişahın yılda ikiye çıkardığı ant içme törenini, yaz, kış
ve baharlarda olmak üzere yılda dörde çıkarmış.

Gelgelelim vezirlerden biri kurnaz bir kişiymiş. "Şimdiyedek, yılda iki ant
içilirken neden dörde çıkarıldı?.." diye içine bir kuşku girmiş.
O da, kimseye danışmadan hazineye girebildiğinden, bigün, hazineye girmiş,
kırkbir odadan geçmiş, kırkbir kutuyu açmış. Kırkbirinci kutudan çıkan
üstü parlak taşlarla süslü altını görünce, sevinçten gözleri parlamış.
"Ben bunu alır yerine bir gümüş koyarım. Kim nerden bilecek!.." diye düşünmüş.
Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama içinde öyle bir korku varmış ki,
hırsızlığı belli olmasın diye, ulusa kutsal emaneti ne kadar iyi koruduğunu
anlatmak için, yılda dört kez yapılan ant içme törenini her ay yaptırmaya başlamış.

Ulus, her ay alanlarda toplanıp, son kişide son damla kan kalana kadar
kutsal emaneti koruyacağına ant içermiş. Saray nazırı kurnaz bir kişiymiş.
Ant içmenin ayda bire çıkmasından işkillenmiş.
"Bunda bir iş olacak, bir gidip şu emaneti göreyim..." demiş.
Kırkbir odadan geçip, kırkbir kutuyu açıp emaneti görmüş.
Atalardan kalan kutsal emanet o kadar hoşuna gitmiş ki,
"Ben bunu alıp yerine bir bakır koysam, kim nereden anlayacak?.."
diye düşünmüş. Düşündüğü gibi de yapmış. Yapmış ama, içinde hırsızlığı
anlaşılacak diye bir korku olduğundan, emaneti ne kadar titizlikle koruduğunu
halka göstermek için ayda bir yapılan ant içme törenini, haftada bire indirmiş.

Gelgelelim, hazineyi koruyan subaşı, kurnaz bir adammış. içinden,
"Ne oluyor böyle?... Haftada bir ant içiyoruz. Şu kutsal emaneti
bir gidip görsem..." demiş. O da öbürleri gibi kırkbir odadan geçip,
kırkbir kutuyu açmış. Parlak bakırı görünce çok sevinmiş.
"Ben bunu alır, yerine demir koyarım, kim nerden bilecek!.." demiş.
Dediği gibi de yapmış. Ama yaptığı iş, içine sinmediğinden,
emaneti korumakta ne kadar canla başla çalıştığını herkese anlatmak için
gösterişe başlamış. Her gün, atalardan kalan kutsal emaneti,
ölümü bile göze alarak koruyacağına ant içermiş.

Gel zaman git zaman, ulusun içinden bir kişi çıkmış.
Bütün ulus yıllardan beri atalardan kalan emaneti canımızla, kanımızla
koruyacağımıza her gün ant içip duruyoruz.
Doğrusu bu emaneti hazinede çok iyi saklıyor, koruyoruz.
Peki ama bu emanet nedir? Biz emanetçi değiliz ya...
Bu odaları, kutuları açalım da, atalarımızdan kalan kutsal emanetin
ne olduğunu, neyi koruduğumuzu bir öğrenelim!.. demiş.
Bu sözler bomba etkisi yaratmış. Başta padişah olmak üzere,
emanete hıyanet edenlerin hepsi birden, hırsızlıkları anlaşılacak
korkusuyla, bu dileği ortaya atan kişinin üstüne çullanmışlar.
Gerçek emaneti aşırıp onun yerine sırasıyla sahtesini koyanlar,
bu katakulliyi yalnız kendilerinin yaptığını sandıklarından
ve birbirlerinin oyununu bilmediklerinden, hırsızlıkları ortaya çıkacak
diye ödleri kopuyormuş. "Koruduğumuz emanetin ne olduğunu görelim..."
diyen kişiyi, hain ilan etmişler.

Atalarımızdan kalan öyle kutsal, öyle değerli bir emaneti,
sen kim olasın da göresin... diyerek, o kişiyi, kutsal emaneti küçümsemek, aşağılamakla suçlandırmışlar. Bütün ulusu da kandırdıklarından,
kendileriyle birlik edip, bunu söyleyenin üstüne yürümüşler.
Zavallı az kalsın linç edilecekmiş. Sonra padişah, biz bunu öldüreceksek
yasaya uygun öldürelim... demiş. Bu kişiyi öldürmek için önce bir yasa yazıp,
sonra özel bir mahkeme yargısı ile öldürmüşler.

Gelgelelim, öldürmekle iş bitmemiş.
Çünkü, ölen kişinin sözleri ağızdan ağıza yayılmış.
O düşünce bir çığ gibi gittikçe büyümüş. Günün birinde halkın
içinden biri, "Ölümü göze alarak koruduğumuz emanetin ne olduğunu,
neden ölümü göze alarak gidip görmeyelim..." diye düşünmüş.
Ama kendisinden öncekinin başına gelenleri bildiğinden bu düşüncesini
hiç kimseye açmamış. Gizlice hazineye girip, kutsal emanete bakmayı
kafasına koymuş. Ama padişah, sadrazam, vezirler,
bütün emanet hırsızları, çaldıkları belli olmasın, kimse anlamasın diye,
atalardan kalan kutsal emaneti, daha doğrusu onun yerine koydukları şeyi,
eskisinden daha sıkı koruyorlarmış.

İşte bu yüzden de hazineye gizlice girmeyi başaran kişi, kutsal emaneti alıp,
bütün ulusa göstermek için dışarı çıkarken, hazineyi koruyanların
eline düşmüş. Adamın elinde, emaneti en son çalanın, onun yerine koyduğu
bir paslı teneke varmış. Subaşı, adamın elinde tenekeyi görünce,
"kutsal emanet bu değil.." diye bağırmış. Saray nazırı, "Bu değil..." demiş.
Vezir de, "Bu değil..." demiş. Sonra sırasıyla padişaha kadar hepsi,
"Bu değil, bu değil".. demişler.

O zaman, elinde paslı tenekeyi tutan adam, kutsal emanetin bu olmadığım
siz nerden biliyorsunuz? Bu değilse, ya hangisi?.. diye sormuş.
Bu soruyu oradakilerin hiçbiri yanıtlayamamış.
Çünkü hepsi de emanetin yerine koydukları şeyin sonradan
çalındığını anlamışlar. Yakalanan kişiyi hemen orada boğdurup işini
bitirdikten sonra paslı tenekeyi kutuya koymuşlar.
Kutu kutu içine kırkbir kutuya, onu da kırkbir oda içine gizlemişler.

Ama içleri bitürlü rahat olmadığından, kutsal emaneti korumak için
bir yasa çıkarmışlar. Bu yasaya göre, sabah, öğle, akşam, günde üç öğün,
bütün ulus, atalardan kalan emaneti koruyacaklarına ant içmek zorundaymış.
Bu andı içenlerin hiçbiri, korudukları kutsal emanetin çalına çalına,
en sonunda bir paslı teneke olduğunu hiçbir zaman bilememiş.

Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Nesin Yayınevi - Hazinedeki Paslı Teneke)Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Nesin Yayınevi - Hazinedeki Paslı Teneke)
Ayşen 
06 Şub 2016 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

Beyinlerinin düşünmeye yaradığını bilen, kafası önce, yüreği yüce kişiler, nasıl etsek de insanoğlunu şu yılan çıyan zehirinden kurtarsak diye bir yol aramışlar. Ama öbür yandan, kendilerini ille zehirleterek keyiflenmek isteyenler böyle düşünenlere karşı dururlarmış. Buyüzden o ülkedeki insanlar ikiye ayrılmışlar. Aralarında başka ayrılıklar da varmış elbet ama, çoğunlukla iki belli ayrım varmış: Yılan çıyan zehrine alılanlar, bu zehirin çok iyi, yararlı birşey olduğunu savunanlarla, bunun tersini söyleyenler.

Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 37)Memleketin Birinde, Aziz Nesin (Sayfa 37)
2 /

Kitapla ilgili 1 Haber

"Bir Çin Hikayesi" - Aziz Nesin
"Bir Çin Hikayesi" - Aziz Nesin ” ‘Memleketin Birinde’ adlı kitabımda toplanan masallar, Türkiye’de düşün özgürlüğü tarihi bakımından ilginçtir. Bu yazılar, 1955-1957 arasında “Akbaba” dergisinde ve “Demokrat İzmir” gazetesinde yayımlandı. Çoğunu,zorlukla ve takma adlarla yayımladım. Okuduğunuz bu hikayedeki olay, ilk yazılış biçimiyle Türkiye’de geçiyordu. Ama birçok dergiden geri çevrilince, bu hikayeyi uydurma bir Çin’li yazar adıyla, olay Çin’de geçiyormuş ve hikaye çeviriymiş gibi,dergide yayımladım. Aynı hikaye, birkaç ay sonra, başka bir dergide, çevrilmiş bir Çin hikayesi olarak çıktı.” Aziz Nesin