Məni Heç Vaxt Tərk Etmə

·
Okunma
·
Beğeni
·
18956
Gösterim
Adı:
Məni Heç Vaxt Tərk Etmə
Sayfa sayısı:
348
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789952520811
Kitabın türü:
Dil:
Azerice
Ülke:
Azerbaijan
Yayınevi:
Teas Press Nəşriyyatı
Baskılar:
Beni Asla Bırakma
Never Let Me Go
Məni Heç Vaxt Tərk Etmə
"Məni heç vaxt tərk etmə" romanı təxminən 30 yaşlarında olan Keti adlı gənc qadının xatirələri əsasında yazılıb. Onun uşaqlığı və yeniyetməliyi Heylşemdəki qeyri-adi internat məktəbində keçib.
Hadisələr XX əsrin sonlarında, insanların orqan transplantasiyası əməliyyatları üçün canlı donor kimi klonlaşdırılıb yetişdirilməsinin geniş vüsət aldığı illərdə baş verir. Keti və onun internatdakı dostları məhz belə donor rolunda çıxış etməyə əla namizədlər sayılır. Onlar donor olana qədər müəyyən müddət "köməkçi" rolunda çıxış etməyə, artıq donor olmuş adamların qayğısına qalmağa məhkumdur. Adi insan həyatının ümumiləşdirilmiş metaforası kimi düşünülən romanda məhəbbət, tale, ruh azadlığı məsələləri ön plana çəkilib.
Kitab geniş oxucu kütləsi üçün nəzərdə tutulub.
272 syf.
2017 yılında Nobel edebiyat ödülü alan Kazuo Ishıguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanı, Ishiguro’dan okuduğum ilk romandı ve kitabı okuyup bitirdiğimde karışık duygular yaşadım. Kitabı okurken pek çok eserle bağlantı kurdum -bu bağlamda kitap zihin açıcıydı benim için- ancak diğer taraftan kitap bende sebebini bilmediğim bir eksiklik hissi uyandırdı. Esere bir bütün olarak baktığımda bu eksiklik hissinin pek çok nedeni olabileceğini düşündüm: Yazarın diline ve üslûbuna alışkın olmamam, okuduğum metinlerde az da olsa edebî bir lezzet arıyor olmam, “ben anlatıcı”dan kaynaklı olarak metnin anlatımının bana tekdüze gelmesi, anlatılan konu son derece merak uyandırıcı olduğu halde konuya ilişkin detayların yetersizliği gibi sebepler ilk aklıma gelenler. Ancak kitabın son elli sayfasından sonra açıldığını ve finalde de bana çok derin bir hüzün duygusu yaşattığını da sözlerime eklemeliyim. Ben bu yazıda kitabı bendeki çağrışımlarımdan hareketle değerlendirirken diğer taraftan da “Kitap bize ne anlatmak istiyor olabilir?” sorusuna da cevap aramak istiyorum.

Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” adlı romanının kahramanı Kathy H., otuz bir yaşında, organ bağışçısı olması için klonlanmış insanlara bakıcılık yapan (kendisi de klon olan) bir kadındır. Sekiz ay daha çalıştığı takdirde bu işte on iki yılı dolacaktır. Önceleri bakıcılık yapacağı hastaları seçme hakkı yokken son yıllarda kendisine seçme hakkı verilmeye başlanmış ve Kathy de Hailsham’da (klonların eğitim aldıkları yatılı okul) beraber okuduğu arkadaşları Ruth ve Tommy’ye -farklı zamanlarda- bakıcı olma görevini üstlenmiştir. Romanda olaylar Kathy’nin ağzından anlatılır ve Kathy sık sık geçmişe dönerek roman boyunca yaklaşık yirmi beş yıllık bir süreci farklı dönemler halinde okuyucuya aktarır. Bu aktarımlar sayesinde okuyucu farklı karakterlere sahip bireyler olan Ruth, Tommy ve Kathy ile birlikte onların Hailsham yıllarındaki gözetmenlerini ve arkadaşlarını da ana hatlarıyla tanır. Roman bir taraftan organ bağışçısı olması için özel olarak klonlanmış bireylerin çocukluk ve gençlik yıllarından çeşitli kesitler aktarırken diğer taraftan da satır arasında verdiği bazı detaylarla bizim çağrışım dünyamızı harekete geçirir.

Kitap, klonlanmış bireylerin hayatını anlattığı için karakterlere farklı bir gözle bakıyor ve ilk etapta  onların hayatıyla kendi yaşadığımız hayat arasında bağ kurmuyor özdeşim yapmıyoruz. Bu durum yazarın bilinçli tercihi olabilir. Yazar, bizimle karakterleri arasına böyle bir engel koymak suretiyle onların hayatına dışardan bir gözle bakmamızı istiyor olabilir. Oysaki kitaba biraz daha derin bir gözle baktığımızda, perdenin arkasına geçtiğimizde, anlatılanın bizim hikayemizden hiç de farklı olmadığı gerçeğiyle çarpılıyoruz ve adeta soğuk bir duş etkisi yaşıyoruz, bu da ister istemez romanı en baştan itibaren yeniden gözden geçirmemize sebep oluyor ve roman tam da bu noktada kat kat açılmaya başlıyor.

Kazuo Ishiguro’nun hayat hikâyesine baktığımızda, 1954 yılında Nagazaki’de dünyaya geldiğini, beş yaşında ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşındığını ve eğitimini İngiltere’de tamamladığını görüyoruz. Kaynaklarda kendisinden “Japon asıllı İngiliz” diye söz ediliyor. Ishiguro, bol ödüllü bir yazar ve “Beni Asla Bırakma” yayımlandığı yıl Time tarafından "İngilizce yazılmış en iyi 100 roman" listesine alınmış. Ishiguro’nun hayat hikayesinde bana göre dikkati çeken bir ayrıntı da onun yaratıcı yazarlık eğitimi alması. Bu bilgilerle esere yeniden baktığımızda eserde pek çok önemli edebî esere göndermeler olduğunu söylememiz mümkün. Kitabın başlarında  şöyle bir alıntı dikkatimizi çekiyor:

“Tommy kendine has bir suluboya resim yapmıştı -yüksek çalılıklar arasında duran bir fil- ve her şeyi başlatan da buydu. Bu resmi bir tür şaka olarak yaptığını söyledi.”(s.26)

Dünya edebiyatının -yetişkinler tarafından da- en çok okunan çocuk kitaplarından “Küçük Prens”in çocuk kahramanı da kitabın başında bir resim çizer. Resmini büyüklere gösterdiğinde aldığı yanıt hep aynıdır, bütün yetişkinler onun bir şapka çizdiğini söylerler. Oysaki çocuk “fil yutmuş bir boa yılanı” çizmiştir. Çocuk, büyüklerin resmini rahatça anlamaları için fil yutmuş boa yılanını bu sefer de içini göstererek çizmiştir. “Beni Asla Bırakma”ya döndüğümüzde Tommy’nin arkadaşları onun çizdiği fil resmini beğenmeyerek onu dışlarlar, öğretmenleri de çizimlerini beğenmezler, sonrasında Tommy’nin kitabın ilerleyen sayfalarında hayvanları içten resmeden detaylı çizimler yaptığını, hatta Kathy ile aşk yaşadığı dönemde bu çizimlere yeniden dönüş yaptığını görmekteyiz. Ishiguro’nun romanının daha ikinci bölümünde Küçük Prens’e yaptığı bu gönderme, Tommy’nin farklı kişiliğine bir vurgudur, ancak bence bu detay aynı zamanda insanlığa da bir uyarı niteliği taşımaktadır. Önemli olan herkes gibi olmak, herkes tarafından beğenilmek, taklitçi olmak değildir, esas olan özgünlüktür ve ancak özgün insanlar insanlığa bir değer katabilirler. Tommy özgün olmayı başarabilir mi, içinde yaşadığı çemberi kırabilir mi derseniz evet biz okur olarak onun bunu başarmasını çok isteriz, ama Tommy kendini feda ederken başka bir şey yapar, içimizdeki isyan duygularını harekete geçirir, biz romanı okuyup bitirdiğimizde Tommy ve Kathy için derin bir hüzün duyarız ve bu kahramanlar mağlubiyetleriyle galip olurlar adeta.

Ishiguro, organ bağışı için klonlanan çocukların Hailsham’daki maceralarını bize Kathy vasıtasıyla aktarırken son derece normal bireylerin günlük yaşamlarını aktarıyormuş gibi bir dil kullanır, hatta yer yer “İki Yıl Okul Tatili” tadında bir kitap okuyor gibi hissettirir, öyle ki romanın başlarında okuyucu Hailsham’ı özel çocukların eğitim aldığı çok iyi bir yatılı okul, oradaki çocukları da özel çocuklar zannedebilir, ancak kitap ilerledikçe Lucy ismindeki gözetmenin de açıklamalarıyla gerçekler yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başlar. Bana göre kitaptaki tek aykırı karakter olan ve bazı açıklamalarından dolayı gözetmenlikten alınan Lucy’nin şu sözleri bu çocukların gerçek hikayesini okuyucuya hissettirir:

“Hayatlarınız sizin için önceden kararlaştırıldı. Yetişkin olacaksınız ve sizler yaşlanmadan, hatta orta yaşa bile gelmeden, hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Her biriniz bu nedenle yaratıldınız. Filmlerini seyrettiğiniz aktörler gibi değilsiniz, benim gibi bile değilsiniz. Bu dünyaya belli bir amaçla getirildiniz ve geleceğiniz, hepinizin geleceği önceden belirlendi(...) Yakında Hailsham’dan ayrılacaksınız, çok zaman geçmeden organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız. Bunu unutmayın. Doğru düzgün yaşayacaksanız kim olduğunuzu ve sizi nelerin beklediğini bilmeniz gerekir.” (s.83)

Lucy’nin sözleri her ne kadar Hailsham çocuklarına olsa da yaşamı tüm gerçekleriyle kabullenme ve ona göre yaşama konusunda bize de çok önemli şeyler söylüyor. Kathy, Ruth, Tommy ve diğer klon çocukların her şeyi kabullenişleri, hiçbir zaman isyana yeltenmeyişleri, pasif tavırları canımızı sıksa da bizi sinirlendirse, hatta içten içe onların adına isyana itse de elimizden bir şey gelmiyor ve son kertede kabullenip oturuyoruz.

Peki biz ne yapıyoruz? Altı yedi yaşında başladığımız okul hayatımıza, çoğunlukla ailemizin bizim için ve bizim yerimize çizdiği sınırlar çerçevesinde başlayıp üniversiteye kadar devam eden bir maratonu koşar gibi devam ediyoruz. Çoğumuz gelecek kaygısıyla, iş bulma endişesiyle istediğimiz bölümleri dahi okuyamıyoruz. Hadi diyelim ki o konuda şanslıyız ve istediğimiz bölümü okuduk, sonrasında eğer hala enerjimiz kaldıysa tekrar tekrar eleme ve seçmelere maruz kala kala insanlıktan çıkmıyor muyuz?   Törpülene törpülene yaşıyoruz adeta. Biraz düşünmeye kalkıştığımızda, biraz sesimizi çıkardığımızda dışlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Hayat tıpkı “boa yılanının yuttuğu fil gibi” midemize oturuyor, yaşadıklarımızı hazmetmek için çabalarken bir de insanlara dert anlatmaya çalışmak, “bu bir şapka değil aslında fil yutmuş boa yılanı” diye açıklamalarda bulunmaya çalışmak da işin bir başka boyutu. Farkında olmak yetmiyor, bu farkındalıkla yaşamak da ayrı bir mücadele, ayrı bir çaba gerektiriyor. Ve tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi hayatî organlarımızı bağışlaya bağışlaya yavaş yavaş tükeniyoruz. Önce kalbimizden vazgeçiyoruz yontula yontula eskisi gibi sevemez olma pahasına. Ardından beynimizi veriyoruz “düşünsek de bir şey değişmeyecek” diyerek. Sonra belki gözlerimizden vazgeçiyoruz gerçeklere gözlerimizi kapatarak, sonra kulaklarımızı tıkıyoruz ve artık her şeyi eskisi gibi duyamaz oluyoruz. Ve böyle böyle tıpkı Ishiguro’nun kahramanları gibi tükeniyoruz. O halde bizim bu klonlardan ne farkımız var? Bir kez daha düşünelim bence…
Bu uzun yazıyı BLOGUMDAN daha rahat okumak isterseniz:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...neleri-bagisliyoruz/
272 syf.
·9 günde·7/10
Çok ilginç bir kitap. Edebi roman desen değil, bilimkurgu desen değil, distopya desen değil, aşk kitabı desen hiç değil. Bir türlü karar veremedim hangi türden bir kitap olduğuna. İşin daha ilginç yanı, kitabı beğenip beğenmediğimi de bilmiyorum. Gelin en iyisi kitabı irdeledikten sonra beğenip beğenmediğime birlikte karar verelim.

Öncelikle kitapla ilgili verilecek hemen hemen her bilgi “spoiler” özelliği taşıyacak. Bunu şimdiden bilmenizi istiyorum. Çünkü konusunu söylemek bile kitabın ilk bölümünü tamamen anlatmak anlamına gelecek. Bu sebeple hemen hemen herkesin kitabın konusu ile ilgili verdiği bilgilerden ve kitabın arka kapağından faydalanarak bir paragraf oluşturup kitabı irdelemeye devam edeceğim.

Kitap, Hailsham isimli yatılı okulda bulunan çocukların bu yatılı okulda ve yatılı okuldan sonraki dönemde başlarından geçen hikayeleri anlatıyor. Bu hikayeler kimi zaman acılarla dolu, kimi zaman sevinçlerle dolu... Hailsham’ın öğrencileri, hafta sonları veya tatillerde evlerine gitmiyorlar. Zaten Hailsham’dan önceki yaşamlarını da hatırlamıyorlar. Dolayısıyla dış dünyayla gözetmenleri dışında bir bağlantıları yok. (Dikkat! Öğretmen değil, gözetmen.) Gözetmenler çocuklara sürekli spor ve sanata önem vermeleri gerektiğini söylüyorlar ve bedenlerine çok iyi bakmaları gerektiğini sıklıkla tekrarlıyorlar. Kafanızda “neden, niçin” gibi sorular oluştuysa maalesef bu sorularınızı cevaplayamayacağım. Sadece “yüce bir amaç uğruna” olduğunu söylemem yeterli sanıyorum.

Bir kere kitapla ilgili en güzel özelliklerden biri, kitabın ilk cümlesinden itibaren okur kendisini olayların içerisinde buluyor. Gereksiz denebilecek hiçbir ayrıntı yok kitapta. Ayrıca eserin başından itibaren de bir gizem söz konusu. Okur zamanla bu gizemli dünyaya ilişkin sorularına cevaplar buluyor; ancak ben kafamdaki birçok soruya maalesef cevap bulamadım. Bu durumda kitabın kurgusunda eksikliklerin bulunduğunu ve verilen cevapların tam olarak beni tatmin etmediğini açıkça söyleyebilirim. Güzel bir konu, güzel bir işleyiş biçimi; fakat zayıf bir kurgu vardı bana göre.


Yazımın başında da belirttiğim gibi, kitabın türü konusunda kafam bir hayli karıştı. Öncelikle kitabın kesinlikle bir bilimkurgu roman olmadığını söylemeliyim. Kurgu roman diyebiliriz; fakat bilimsel hiçbir bilginin verilmediği bir kitaba bilimkurgu demek doğru olmaz… Kitabın bir distopya olduğunu da düşünmüyorum. Çünkü distopik bir roman olması için içerisindeki distopik konunun bütün bir dünyayı kapsaması gerekir. Sadece yatılı okulda gerçekleşen bir takım olaylar için distopya demek beni yine tatmin etmeyecek maalesef… Aşk romanı mıdır derseniz, evet kitapta bir aşk hikayesi var. Fakat asla yazarın esas amacı aşk romanı yazmak değil. Bu sebeple aşk romanı da diyemiyoruz… Mesela ben yazarın yerinde olsaydım, kitapta aşka hiç yer vermeyip bilimsel açıdan daha doyurucu bir kurgu yaratırdım.

Edebi açıdan da etkilenemedim kitabı okurken. Mesela 272 sayfalık bir kitabın içerisinde çarpıcı bir değerlendirme veya tespit bulunmamakta. Yazar özlü söz kullanmaktan özellikle kaçınmış sanki...

Çok fazla eleştirdiğimin de farkındayım; ama hala kitabı beğenmediğimi söyleyemiyorum. Çünkü konusu gerçekten özgün bir konu ve yazarın sıkıcı bir yönü yok. Daha sağlam bir kurgusu olduğuna ikna olsaydım kitabı beğendim diyebilirdim. Ben yine karar veremedim. En iyisi okuyup siz karar verin.
272 syf.
·13 günde·8/10
“Buradan kaçmamız lazım. Seni seçtim çünkü sen farklısın, Japon’sun bir kere akıllı adamsın. Güçlerimizi birleştirerek kolayca dünyaya dönebiliriz.”

Yoksam bu Distopya’dan başka türlü çıkacağımı zannetmiyorum muhakkak bir Japon’un tavsiyesine ihtiyacım olacak öyle ki son zamanlarda böylesine içine çekildiğim başka bir kitap hatırlamıyorum. (Zorlasam hatırlarım da çok kurcalamayın kitabı övüyorum işte) Doğrusu bu incelemeyi iki türlü ele almayı planlıyorum. İlkinde kitabın hakkını teslim edeceğim, ikincisinde ise sitem edeceğim belki biraz da eleştiririm çok güvenmiyorum kendime.

Kitabın kurgusu olağanüstü yani eserimiz, temellerini bütünüyle hayal dünyasıyla inşa etmesine mukabil üst katlara çıkıldıkça zemini asla sallanmıyor. Hoş temelleri sağlam bir bilim kurgunun okuru içine çekmemesi hatta kendini beğendirmemesi düşünülemez. Temeller sağlam, kurgu güzel ve atmosferi de okurun zihninde iyice oluşturdu ise; okur da gelir kitaba methiyeler dizer.

Kitabın kurgusuyla ilintili olarak genel anlamda hoşuma giden yanları belirtmek istiyorum. Yazarımız kitabın başlarında çokça ucu açık olaylara ve düşüncelere zemin hazırlıyor hem de kitabın sonuna değin devam ettiriyor bu muğlaklığı. Metin T. Hocamın bahsettiği Çehov’un Tüfengi mevzusu; İshiguro bolca tüfeği gösteriyor. Esasen kitabın sonunda bu patlatma olayını ne derece şiddetli yapıyor derseniz, okurun beklentisine göre değişir derim. Beni tatmin etti.

Şimdi gelelim eleştiri faslına; Nobel almış bir yazarı okumanın öncesi tatlı bir heyecan yaşadım ve çok olağan bir vaziyetle beklentilerimi de biraz yükselttim. Lakin Nobelli yazarımızın yazım dili karşısında hayal kırıklığına uğradım. Zannetmiyorum ki çevirinin büyük bir etkisi olsun. Sadece ben değil başta Hakan S. Hocam da dahil çoğu okur Kazuo Ishiguro ’nun dilinden muzdarip olmuşlar.

Hazır konu buraya gelmişken okuma serüvenlerimin başınlangıcından söz bahsi açayım. Şimdileri yerin dibine soktuğum önceleri çok sevdiğim sonraları ise okumayı hiç düşünmediğim Elif Şafak ile başlamıştı bu yolculuk. Esasen o zamanlar kız arkadaşıma okusun diye gururla götürürdüm kitaplarını. Sonra Ahmet Ümit vardı kitaplarının sayfalarında boş boş dolandırırdı beni canı sağ olsun. Eğri oturup doğru konuşmak gerek; tamam şu anki okur profilim ile beni tatmin etmiyor olabilir ama okumaya yeni başlayan okurlar için ciddi anlamda bulunmaz bir nimet olduğunu itiraf etmek zorundayım. Düşünsenize yeni başlamışsınız kitap okumaya ve ortamlarda “Moruk geçen bir kitap okudum beşşüz sayfa!” diye hava atıyorsunuz, ortam zaten sığır dolu, onlar da hayretler ediyor nasıl olur bu mümkün müdür diye. İşte böyle böyle bir de bakmışsınız ki; Herman Hesseler, Robert Musiller, Elias Cannettiler efendime ne söyleyeyim Bilge Karasular okuyan bir okur olmuşsunuz. Tam da bu sebeple Elif Şafak etkinliği yapmayan etkinlikmatörleri kınıyorum.

Yorumumu özellikle filmini izlemeden yaptım ki sadece kitaba özel olsun diye, sevgili Muzaffer Akar Abime çokça teşekkür ediyorum bu güzel kitapla bizleri buluşturduğu için. Toplantımıza gelemeyecek olanlara da tavsiye ederim. Herkese keyifli okumalar dileyerek burada bırakayım.
272 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
BU İNCELEMEYİ DEĞERLİ Anıl KARDEŞİME İTHAF EDİYORUM

“Hatırlat da haziranın sonlarında çocukluğumu yakalım”
Ah Muhsin Ünlü

NE GÜLÜYORSUN ANLATTIĞIM SENİN HİKAYEN

Beni Asla Bırakma.. Japon Kazuo Ishiguro abimizin ilginç romanı. Kitap temelde 3 karakter üzerinde ilerliyor; Kathy,Tommy ve Ruth. Baştan sona bir “hüzün” hikayesi..

Yazarın bir Japon olduğunu ama çok küçük yaşlarda ailesiyle birlikte İngiltere’ye taşınıp burada yaşadığını ve bu kitabı da İngilizce yazdığını hatırlatmakla başlayalım. Anlattığı hikaye ise sıra dışı gibi görünse de (belki bir bakıma öyledir) bana göre aslında günümüz sıradan insanını anlatmaktadır.

Bir grup öğrencinin Hailsham isimli okulda yaşadıkları ve sonrasında başkaca yerlerde sürüp giden hikayesi. Bu öğrencilerin birer “klon” olduğunu öğreniriz efendim lakin anladığım kadarıyla bu metaforlar üzerine kurulu kitapta bu da bir metafordan ibarettir. Belki de yazar, Japon asıllı ama neredeyse bütün çocukluğu ve ilk gençliği İngiltere’de geçtiği için kendini adeta bir klon gibi mi hissetmişti? Kim bilebilir?

Kathy hikayenin merkezindeki karakterdir. Tommy ve Ruth da en yakın arkadaşları. Birlikte büyümüşlerdir bu Hailsham denilen okulda. Yetiştirilmelerinin bir tek gayesi vardır, o da ilerde “organ bağışçısı” olmak veya “bakıcı” olmak. Bakıcılar da yine organ bağışçısı olanların sağlık durumlarına göre onlara yardım eden kişiler olacaktır. Bu düzeni kim kurmuşsa , onları buraya kim toplamışsa , onlara başka bir seçenek bırakmamıştır en başından. Bu nedenle başka bir dünyayı hayal etmekte zorlanırlar, bu çemberin dışına çıkmayı ve bu kabuğu kırmayı düşünemezler.

16 yaşlarına doğru bu okuldan başka bir yere doğru geçerler. Gerçi okul dediğimiz pek okul gibi de değildir, öğretmenler yerine gözetmenler vardır. Yeni gittikleri yerin ismi ise” kulübeler” olarak tanımlanır. Orada artık biraz daha kendi hallerine bırakılırlar.

Ben Hailsham denilen yeri ilköğretim-lise, Kulübeler denilen yeri de üniversite olarak değerlendirdim.

Sonrasında organ bağışçısı olmalarını da “iş hayatı” olarak gördüm. Kathy, kulübelerden herkesten önce ayrılanlardan biridir, bakıcı olmak için. Bunu da okuldan sonra mesleğinde çalışmaya devam etmek yerine , aile hayatını seçmek olarak düşündüm. Yani bakıcı olmak aslında , ev hanımı olmak gibi bir şeydi. Kathy, organ bağışçılarının sağlık durumunu kontrol etmek için adeta bir hemşire gibi sürekli bu kişilere bakıcılık eder. Fakat bu süreç , iş hayatında çalışan aile bireyleri için adeta saçını süpürge eden anaç bir karakter anlamına geliyor olabilir miydi? Bir ev hanımı ya da hep koşuşturan bir abla? Belki de zorlama bir yorum bu, olabilir.

Kathy,Tommy ve Ruth arasında bir aşk üçgeni de vardır çocukluklarından itibaren başlayan. Tommy ile Kathy birbirinden gizliden gizliye hoşlanan ama bunu bir türlü ifade edemeyen iki arkadaştır, Ruth ise Tommy’ye yakınlık duyar ve onunla sevgili olmayı başarır. Fakat Tommy’nin ruhu aslında Kathy ile ortaktır ve hep aralarında bir bağ vardır, hisleri ortaktır. Kathy , en yakın arkadaşı olan Ruth’u kırmamak adına hep geride kalır, içine atar duygularını. Tanıdık gelmiyor mu edebiyattan, hayattan?

Tommy çocukluğundan itibaren sorunlu bir karakterdir, ya da farklı ve aykırı. Uyumsuzdur, herkes gibi değildir. Kitapta altı çizilecek bir yer olmadığı veya altı çizilerek okunacak bir kitap olmadığı görüşüne kısmen katılıyorum. Ben de birkaç satır hariç böyle ifadeler görmedim ama şu ifadelerin altını çizdim. Tommy’nin çocukluğunda Hailsham’dan,

“İyi bir koşucuydu,kendisiyle diğerleri arasındaki mesafeyi hemen on beş metreye kadar çıkarabiliyor,belki de bu sayede kimsenin onunla koşmak istemediğini gizleyebiliyordu”(sayfa 22)

Kitabın metafor veya örtülü anlatım,çarpıtarak , bozarak anlatım üzerine kurulu olduğunun bir işaretini de şurada gördüm,

“Öğrencilerin şiir ya da felsefe üzerine tartışmalarını,ya da uzun kış aylarında, buğulu mutfaklarda Kafka ya da Picasso hakkında daldan dala atlayan konuşmaları duyardım” (sayfa 117)

Heilsham’da resim yapmak çok önemli bir yer tutmaktadır , Madam denilen bir kadın zaman zaman gelip istediği resimlerden seçip götürmektedir. Tommy ise herkesten farklı oluşuyla bu resim konusunda da farklıdır ve bir türlü herkes gibi çizemiyordur. Picasso gibi belki de ?

Kafka ise bana göre bazı açılardan örtülü anlatımın kurucusudur ve Japon yazarın da en sevdiği yazarlardan olduğunu tahmin ediyorum, ki hem kitabında adını geçirmiş hem de benzer bir üslup kullanmış.

Kitaptaki en önemli konulardan biri de , cinsellik veya seksin işleniş biçimi. Karakterler büyümeye başladıktan itibaren sürekli birbirleriyle , yeni ya da eski tanıdıklarıyla birlikte olurlar. Çetin Altan’ın bir sözünü duymuştum vaktiyle, “Aşk, cinselliğin kibar halidir”. Bir de boya reklamı vardı hani, “hayattan rengi alın geri neyi kalır ki” Sahiden de, insandan cinselliği alın, geri neyi kalır ki?

İşte kitapta anlatılan bu cinsellik, ergenlik meselesini yazarın yine özellikle abartılı olarak anlatıp aslında, kadın-erkek ilişkisine , bir başka deyişle insanın temel varoluşuna ayna tutmak istediğini düşünüyorum. Yani önüne gelenle birlikte olan kişiler şeklinde anlattığı meselenin , aslında insanın bir sevgi,aşk,eş arayışını anlatmak olduğuna yoruyorum. Tabi bunlar hep kendi anladığım,yanılabilirim.

Daha anlatılacak çok şey olabilir, herkes başka şeyler anlayabilir. Değinemediğim kısımlar da kalacaktır kitapla ilgili. Kitabın bir yerinde karakterlerimiz bir yolculuğa çıkarlar arabayla , yanlarına sevgili olan bir çifti de alarak, beş kişi olarak. Gittikleri yerde, Kathy için çok değerli olan ve Heilsham günlerinde sürekli dinlediği ama sonra kasetini kaybettiği bir şarkının kasetini de Tommy ile arayıp bulurlar.Şarkının adı “beni asla bırakma”dır. Bu belki de Kathy için, kaybettiği çocukluğuna yeniden kavuşmasıdır. Kaseti antika eşyaların satıldığı bir dükkanda bulurlar. Daha önce gezdikleri modern mağazada yoktur, Tommy bakınır ve bulamadığını söyler ama Kathy ona der ki, “böyle şeyler buralarda bulunmaz”. O modern mağazanın adı ise “Woolworth’s” dur. Bunu da okuyunca aklıma “walmart” geldi, şu Amerikalı mağaza zinciri hani.

Kitapta geçen önemli bir ayrıntı da, organ bağışı yapacak kişilerden eğer birbirini seven bir çift varsa , bunların organ bağışından önce üç sene erteleme istediğinde bulunma hakkı olması veya bu hakkın olduğuyla ilgili rivayettir. Eğer organ bağışı, benim yorumladığım gibi iş hayatını temsil ediyorsa; hayatta da birbirini sevenler sırf bu iş güç meselesi yüzünden bir araya gelemeyip işlerini ertelemek yerine birbirlerini erteliyor hatta birbirlerine kıyıyor olabilirler mi?

Anlatılacak çok fazla şey olabilir bu kitapla ilgili dediğim gibi. Sonuçta kitabın sonlarına doğru Ruth aradan çekilir. Tommy ve Kathy birbirlerine o kadar aittir ki, Ruth bunu çok iyi bilmektedir en başından beri zaten. Bu hüzünlü hikayenin sonu da hüzünlü biter. Kathy en iyi arkadaşı ve sevdiği adamdan bir şekilde ayrılmak zorunda kalır. Onları kaybeder. Onu hayatın mecburiyetleri beklemektedir. İnsan, modern insan adeta bir klondan farksız mıdır? Hayatlarımız kurgulanmış mıdır?
272 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Nobel Edebiyat Ödüllü Kazuo İshiguro’nun Beni Asla Bırakma kitabından önce filmini izlemiş ve beğenmiştim.Kitap tür olarak bilimkurgu ve distopya benzemektedir Kitabı Hailsham yatılı okullara yönelmesiyle başlar yatılı okullar bildiklerimizden farklıdır çünkü buradaki öğrenciler tatillerde evlerine gitmeyen ve dış dünyayla bağlantısı olmayanlardır.Bu öğrencilerin kaderi daha önceden yazılmıştır ve buna göre bir yaşam sürdürmektedirler.Hikayenin üç başkahramanı vardır ; Kathy,Tommy,Ruth.Kitapta ayrıca geçmişe dönüşlere de yer verilmiştir.Kahramanlar kaderlerinin yıkıma gideceğini bile bile yaşamaktansa kaçmayı denerler ve umut ışığı bulduklarını sanatlar...
Keyifli okumalar dilerim
272 syf.
·Beğendi·10/10
1K ile tanışmamdan çok çok önceleri, büyük beğeniyle okuduğum ve beni çok etkilemiş olan nadir kitaplardan biri. Yazarın 2017 Nobel Edebiyat ödülünü almasından dolayı, gündeme gelmesi sebebiyle aklıma geldi ve bir kaç cümleyle kitaptan bahsetmek istedim.

Kitapta ,ıssız bir yerdeki bir yatılı okulda, belli bir amaç için büyütülen çocukların,gençlik yaşlarında kendilerini bekleyen dramatik sonlarına doğru gidişi ve bu sırada yaşadıkları acılar,sevinçler, duydukları hisler , kendilerini bekleyen sondan kurtulma çabaları ..vs , başarılı bir şekilde yansıtılıyor. Bütün bu olaylar ise esas itibariyle ,çocukluklarından beri arkadaş olan üç kişi arasındaki aşk çerçevesinde dramatik bir şekilde bize aktarılıyor.

Kitap, esas itibariyle bir bilim kurgu özelliği taşır gibi görünse de , ben kesinlikle bunu kabullenemiyorum. Ben bu kitabı, yazarın, bilim ile ilgili her buluşun yarar kadar zarar da getirebileceğini bize göstermek için, üstün hayal gücünü kullanarak kaleme aldığı bir eser olarak tanımlıyorum. Çünkü kitabın yazılmasından bir kaç yıl önce,gerçekten de insanlık tarihinde apayrı bir dönem açacak, müthiş bir çalışma gerçekleştirilmiş ve başarıya ulaşılmıştı. İşte tam da bu sırada yazar, böyle bir buluşun, farklı olarak kullanımında ortaya çıkacak olumsuzluklardan sadece birini ele alarak , yaşanabilecek dramları bize göstermek istemiştir diye düşünüyorum.

Başta da yazdığım gibi yıllar önce okuduğum bir kitaptı. Onun için çok fazla ayrıntılı olarak yazamıyorum. Ama şunu söyleyebilirim: Kitap,mutlaka okunması gereken muhteşem bir eser. Ve okumanızı da kesinlikle tavsiye ederim.
Not 1: Bu inceleme kesinlike tok karnına ve aklı başında bir şekilde yapılmıştır. O yüzden ürün yerleştirmem yoktur.
İncelememe geçmeden önce ilk defa bir Japon yazarın kitabını okudum o yüzden uzakdoğu yazarlarıyla karşılaştıramıyorum elbette, ama şunu söylemek isterim ki artık hep okuyacağım.
Düşünsenize hayatlarınız sizin için önceden belirleniyor. Sadece gençlik yıllarınızı yaşayabileceksiniz belki de... Daha orta yaş sendromu bile yaşamadan hayati organlarınızı bağışlamaya başlayacaksınız.
Bu dünyaya belli bir amaç için getiriliyorsunuz ve hepinizin geleceği önceden belli,çocuğunuzun olamayacağı bile...
Bu düşünme işini birkaç dakika sizin için durduruyorum. ( belki uygun saatler değildir ya da çayınızı falan tazeleyeceksinizdir.) Yazarımız 1954 yılında Nagazaki’de doğmuş. Araştırmalarıma göre kendisine “ Japon asıllı ingiliz deniyormuş.” Beni Asla Bırakma kitabı da Time tarafından ingilizce yazılmış en iyi 100 roman arasına giriyor.
Kitapta ilgimi çeken birçok şey oldu ama beni en etkileyen olay pek çok edebi esere göndermelerde bulunuyor.
Eminim çoğunuz Küçük Prens kitabını okumuşsunuzdur. Kitapta ki Tommy karakterimiz kendine has bir yöntemle resim yapıyor - yüksek çalılıklar arasında duran bir fil-
Küçük Prens’in çocuk kahramanı da kitapta bir resim çizer, ama resmini yetişkinlere gösterdiğinde aldığı yanıt hep aynıdır. Tommy de arkadaşları tarafından dışlanıyor bu sebeple.( o yüzden bu karakterle çok ayrı bir bağ kurdum.)
Genel olarak çok sıkmadan öffff Beyza yeter çok uzatma dediğinizi duyar gibiyim ama bonibon paketim bitmek üzere az kaldı ( ve hâla uzatıyorum. )
Kitap acaba bizlere ne anlatıyor? Sevgili kitabımız baştan sona Kathy diye bir karakterimizin kendi ağzından olan olayları anlatımıyla devam ediyor. Organ bağışcısı olması için özel olarak klonlanmış kişilerin hayatlarından kesitler anlatırken diğer yandan da bizim belki de içinde yaşacağımız dünyamıza göndermeler de bulunuyor.
Kitap size kendinizi buz gibi hissettirecek sorularla sizi ortada bırakıyor. Karakterleri de ayrıca çok sevdim, başarılı olmuş.
Özellikle kitabı bitirdiğim de yatılı okullara fobim oluştu. Hailsham yatılı okulunda sürekli neler olacak diye merakla okuduğum bir kitaptı.
Bence bu güzel eser gerçekten çok düşündürücü ve herkes tarafından okunmalı.
Not 2 : Tabiki de dayanamadım ve birkaç ürün yerleştirmesi yaptım :) keyifli okumalar.
272 syf.
Ishiguro, yakın zamana kadar bırakın okumayı adını dahi duymadığım bir yazardı. Halbuki, dünyaca bilinen, birkaç kitabı sinemaya aktarılmış bir isimmiş ve Türkiye’de de epeyce okunan, kitapları basılan bir yazarmış. Onu okumama sebep olan şey Nobel ödülü oldu. Adına ne derseniz deyin, ister popüler kültür, ister başka amaçlar –ki Aytmatov gibi bir adamı bile es geçtiği için benim nazarımda da tartışmalı bir ödüldür ama sonuçta etkili bir ödül bu.

Kitap için İngiliz dilinde yazılmış en iyi 100 romandan biri gibi şeyler söyleniyor. Tabii ben çevirisini okuduğum için bu konuda bir şey diyemeyeceğim. Ancak muhtemelen öyledir; çevirisi de iyi bir çeviriydi bu arada.

Distopik bir roman bu. Klonlama ve insanlık, insan ruhu gibi çetrefilli konular üzerine odaklanmış. Bazen abartılı bir kitap, okuması zor gibi düşüncelere kapıldığım olduysa da kitap bittiğinde genel hatlarıyla iyi bir roman olduğunu düşündüm. Konu ile ilgili ayrıntı vermek istemiyorum. Aksiyon yönü çok kuvvetli olmayan, kahramanlarının özellikleri düşünülünce aslında trajik ve hüzünlü bir hikayesi olan, okur olarak bizim de bunu iyi bilmemizi sağlayan bir havası var. Baş rolünde Keira Knightley’nin de olduğu bir filmi varmış. Fırsat bulursam seyredebilirim.
272 syf.
·10 günde·Puan vermedi
2017 Nobel Edebiyat Ödüllü Japon yazar Kazuo Ishiguro’nun okuduğum ilk kitabı.
Beğendim mi? Bilmiyorum... Beğenmedim mi? Yine bilmiyorum...
Kararsız kaldım...
Yazarın dili akıcı, anlaşılır. Ana karakterin dilinden anlatıldığı için kitap, biraz tekdüze olmuş. Ana karakter ve anlatıcı Kathy ile arkadaşları Ruth ve Tommy arasında geçen duygusal dalgalanmalar, kırgınlıklar, hayalkırıklıkları...
Konu çok ilginç; Organ Bağışı. Konuyu ilginç yapansa sırf bağış yapmaları için klonlanan bireyler...Gözetmenler tarafından yetiştirilerek, zamanı gelince hayati organlarını bağışlamaya başlayacaklar.
Organ bağışı herkesin bildiği gibi canlıdan canlıya ve kadavradan yani beyin ölümü gerçekleşmiş kişiden canlıya yapılmaktadır. Günümüzde benim bildiğim canlıdan canlıya yapılan organ bağışı, böbrek ve karaciğer.

Kitabı bitirdim ama kafamdaki sorular cevapsız kaldı. Organ bağışıyla ilgili hiçbir ayrıntı yok. Birinci bağış, ikinci bağış, üçüncü bağış, genellikle dördüncü bağış nirvana. Orta yaşı bile göremeden tükeniyorlar.
Peki bu bağışlarda hangi organlarını bağışladı Tommy veya Ruth?
Katy niye bağışçı değilde bakıcı oldu?
Bu insanları organ bağışına zorlayan ne? ya da kim?
Neyse..
Okumak isteyenlere keyifli okumalar diliyorum...
272 syf.
·12 günde·Puan vermedi
Hatır için çiğ tavuk yiyip de zehirlendiğim bir haftasonundan sonra, bu satırlar sadece söz verdiğim için. (Bazen sözümü tek seferde tutabiliyorum, bazen de aynı sözü defalarca tutamadığım oluyor: Seviyorum seni canım sigaram!) Yoksa incelemelerle ilgili değişmeyen şeyler yine var; hâlâ sıkılıyorum, hâlâ kitapla aramda engel gibiler (tabi ki hepsi dahil değil) ve hâlâ soğuk zihnim vs..

Bazı kitapların seyri sırlarla devam eden bir örgü. Bazı kitaplar seni bir "zaman makinesi" nde yolculuğa çıkaran ağaç dalları. Bundan hoşnut olmuyorum çoğunlukla ama bu sefer işler sandığım gibi olmadı. Çıktığım zaman yolculuğunda, "neler oluyor?" diye sorarken, bir yandan da sanki bir şeyleri biliyormuşum gibi bunalmadan, yorulmadan, sakince gezindim, sayfalar arası.

Üç şey (onlara bir isim veremedim henüz);
Ruth; kim ne derse desin, kızgınım ona.
Tommy; bazen bir Tommy düşüyor hayatınızın ortasına.
Kathy; saklı yanım..

(Çay bardağımı dolduracağım. Birazdan geliyorum.)

Geldimm!.. Çayı bardağıma doldururken, kardeşimin, daha çok küçükken sorduğu bir soru geldi aklıma;
"Öleceksek, neden yaşıyoruz?"..

İşte o; üç şey, bir gün öleceklerini bilerek, bedenlerindeki parçaların eksilmesini göre göre yaşıyorlar. Çok da farkımız yok aslında. Bu yüzden soruya geri döndüğümde 'neden değil nasıl yaşıyoruz?' a dönüşüyor cümle..

Ve nasıl'dan sonra durur ân.. Kendinle kalmalısın artık ve çekiliyorum burdan..

Dilediğinde bu hikayeye tanıklık edebilirsin..
272 syf.
·Puan vermedi
Hızlı akan, çok fazla iddiası olmayan mütevazı bir roman. Özellikle yarısına kadar iyi okutuyor kendini. Temponun yer yer düştüğü, daha büyük hakikati beklerken daha küçük sonuçlarla hayal kırıklığı yaşandığı kısımlar oluyor. Ancak hikayenin kendi içindeki mütevaziliği ve naifliğinden dolayı her seferinde o kırılmalar, romanın özgün kimliğinin hanesine yazılıyor ve bir süre sonra onu o şekilde kabul ediyorsunuz, o tarza uyum sağlıyorsunuz. Bu ufak çaplı bir fırtınayı biraz hızlı esen meltem gibi yaşamak. Sanat bana göre de insan ruhunu ehlileştiren, ruhu daha da incelten bir şey ve aynı zamanda ruhu en etkili biçimde ifade etme biçimi belki de. Hakikatin örtülü ve eksik bir biçimde yansıtılması kısmı tartışılır. Ancak şüphesiz acı ve karanlık bir geleceği ancak yaşanır, katlanılır ve kaliteli kılan da şüphesiz büyük bir ruh inşasıyla olabilir.

Romanda dikkat çeken fona biraz daha değinmek gerek. Sürekli "canım çok yanıyor ama ağlamayacağım" hali var. Kathy, hayatının çalındığıyla yüzleştiğinde de dibine kadar yalnızlık ve hüzne battığında da hıçkıra hıçkıra ağlamıyor ya da çığlık çığlığa bağırmıyor. Biz bu durumlarda Kathy'i yanağından süzülen yaşla buluyoruz. Bu mütevazı ve sağlam duruş, bu ağlaklıktan uzak şiirsellik bende roman adına kalan güzel bir etkiydi. 7 sene önce çekilen filmini izlemiştim daha sonra fark ettim ve çok beğenmediğimi hatırlıyorum. Bence filme aktarılması zor olan bir roman. Çünkü hikayesi mütevazi ve ancak nesirle ifade edildiğinde kendini anlatabiliyor.

Kapakta yazan şu cümle kitap adına güzel bir özet:
"...yıkıma götüreceğini bile bile kendi kaderini kabullenenlere odaklanıyor."
Ingiltete'de en iyi 100 roman arasında gösterilen bir başyapıt... Japon yazar Kazuo İshiguro'nun fantastik roman tarzında yazdığı bir eser. Bence eser bir distopya. Organ Bağışı yapmak için klonlanan insanlar. Romanda organlarını bağışlayan bu insanlardan hiç farkımız yok aslında. Bizler de pek çok organımızı, pek çok duygumuzu bağışlamadik mi bugüne dek. Sevgilimiz tarafından aldatildik kalbimizi bağışladık, izledigimiz tv programlari ile beynimizi bagisladik. Sözün özü okunası bir kitap...
... hepimizin böyle küçük sırları vardı; her birimizin korkuları ve istekleriyle yüzleşmeye kaçtığı, hiç yoktan yaratılmış küçük özel köşeler.
Her şeyi daha farklı görmeye başladım. Önceleri tuhaf şeylerden kendimi çekerken, artık tam tersine sorular sormaya, yüksek sesle olmasa bile en azından içimden her şeyi sorgulamaya başladım.
... fazla uzun boylu değildi ama tavırlarından, başını hep dik tutarak yürümesinden dolayı gözümüze uzun görünüyordu.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Məni Heç Vaxt Tərk Etmə
Sayfa sayısı:
348
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789952520811
Kitabın türü:
Dil:
Azerice
Ülke:
Azerbaijan
Yayınevi:
Teas Press Nəşriyyatı
Baskılar:
Beni Asla Bırakma
Never Let Me Go
Məni Heç Vaxt Tərk Etmə
"Məni heç vaxt tərk etmə" romanı təxminən 30 yaşlarında olan Keti adlı gənc qadının xatirələri əsasında yazılıb. Onun uşaqlığı və yeniyetməliyi Heylşemdəki qeyri-adi internat məktəbində keçib.
Hadisələr XX əsrin sonlarında, insanların orqan transplantasiyası əməliyyatları üçün canlı donor kimi klonlaşdırılıb yetişdirilməsinin geniş vüsət aldığı illərdə baş verir. Keti və onun internatdakı dostları məhz belə donor rolunda çıxış etməyə əla namizədlər sayılır. Onlar donor olana qədər müəyyən müddət "köməkçi" rolunda çıxış etməyə, artıq donor olmuş adamların qayğısına qalmağa məhkumdur. Adi insan həyatının ümumiləşdirilmiş metaforası kimi düşünülən romanda məhəbbət, tale, ruh azadlığı məsələləri ön plana çəkilib.
Kitab geniş oxucu kütləsi üçün nəzərdə tutulub.

Kitabı okuyanlar 1.635 okur

  • Ulviyya Has
  • Ghost in the Shell

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0.2 (1)
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0.2 (1)

Kitabın sıralamaları