Modernitenin Arka Planı

·
Okunma
·
Beğeni
·
250
Gösterim
Adı:
Modernitenin Arka Planı
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
288
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055790394
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sentez Yayıncılık
Modern düşüncenin amaçlanması bir yana, sonuç itibariyle bir tür proje görünümü verdiği açıktır. Bu görünüm, politikadan dine, etikten estetiğe ve belki de daha önemlisi ideolojiye varıncaya kadar birbiriyle tutarlı, birbirinin hikayesini tamamlayıcı bir panoramaya tekabül etmektedir. Modernite projesinde, ilkin doğal din ve doğal etik anlayışı ekseninde, olgu ve değer, dahası varlık ve değer arasındaki organik bağın koparılması hedeflenmiştir. İkinci adımda ise bilginin dominantlığı ve varlığın geriye itilmesi amaçlanmıştır. Bilginin egemenliği, kapitalizmle uzlaşınca mekanik bir çarkın parçası olan insan, mekanizme tutuklu kalmıştır.

Bu derlemede yer alan makaleler, modernitenin arka planı ve sonuçlarını göstermeyi hedeflemektedir. Özellikle politika, din, değer ve ideoloji bağlamlarında ele alınan konuların birbirini tamamlar ve destekler mahiyette oluşu, çalışmaya bütünlükçü bir bakış kazandırmıştır. Dolayısıyla sadece bir derleme çalışması olmayıp, üç bölümden oluşan bir çalışma olarak da görmek mümkündür.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Yaratmanın gayesi ve varlık âleminin mayası sevgidir diyen Mevlânâ, Allah'ın İlahî aşk olduğunu söyleyerek, Ondaki Varlık-değer birliğine işaret eder. “Her şey mâşuktur, âşık bir perdedir. Yaşıyan maşuktur, âşık bir ölüdür.... Sevgilinin nuru önde, artta olmadıkça ben nasıl Önü, sonu idrak edebilirim?" (Mevlânâ, 1966 l: 30, 32). Mevlânâ insan ve Tanrı arasındaki mesafeyi kapatacak yegane gücün de sevgi olduğunun altını çizer. Zira aşk denizleri çömlek gibi kaynatacak, dağları kum gibi ufalayacak, gökleri parça parça edip yeryüzünü titretecek güce sahiptir (Mevlana, 1966 V: 27 35).

Tanrı'nın insana yaklaşması refleksiyonla değil, insanın ahlâken yetkinleşmesiyle ilgilidir. Zira tıpkı Mevlana'nın, Hz. Yusuf'a arkadaşının hediye olarak hiçbir şey veremeyeceğini, çünkü ihtiyacı olmadığını, ancak güzelliğini seyredebilmek için sadece bir “ayna” hediye edilebileceğini söylediği hikayesinde olduğu gibi, Allah’ın da her şeyi var, kul Allah'ın huzuruna, Yüce Sevgili’nin kendini görmesi için parlak bir ayna yani arınmış bir gönül götürmelidir (Mevlânâ, 1994: 27358; 1966 l: 3192). Çünkü gönül kirden, süsten temizlenirse, Hak güneşinin nuru orada parıldar. Böylece de gönül aynasında hem eseri hem de eseri yapanı görmek mümkün olur. Dahası hak güneşinin karargâhı gönüldür. Çünkü ondan bir şey vardır, gönülde. Nitekim Mevlânâ,

Işık, yüz binlerce şey görse de,

Kendi aslından olmayan yerde karar etmez (Mevlana, 1965: 39). diyerek bu gerçeğe işaret eder.
Mişkâtu’l-envâr’da Gazali, benliğin bilgisi ile benliğin varlığının bir ve aynı şeye tekabül ettiğini söyler. Zira insanın kendini, benliğıni bilmesi, kendi gerçekliğinden başka bir şey olmadığından, varolma veya huzur kendini bilmeyle bir ve aynıdır (Gazali, 1994: 17-18). Huzurda (presence) salih amel, irfan, iman bir ve aynı şeydir. Bunların tümüne marifet de denebilir. Özellikle ağaç metaforuyla sembolik olarak ifade edilen bu Varlık-Bilgi-değer birliği, İslam düşüncesinin özgün bir paradigma olduğunun ifadesidir. Dahası günümüzdeki ontolojiden uzaklaşılan ya da Varlık-değer parçalanmışlığına formül aranırken sözünü ettiğimiz bu güçlü yapı yol gösterebilir.
Şerif Mardin'in ifade ettiği gibi, Türk modernleşmesi "kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için"(Din ve İdeoloji,s.90) modernizm, Türk kültüründe devingen olarak yeniden üretimi tetikleyecek bir ufuk olamamıştır. Modernleşme süreci dönüştürücü olmaktan ziyade, determinist bir çark işlevi görmüştür.

Bunun doğal sonucu olarak da, modernleşmenin "Türkiye'de ailelerin çocuklarına intikal ettirdiği değerleri değiştirmekteki etkisi ancak sathi olmuştur."İster nostalji çözümlemesinden bakalım, isterse de kültürel yapıdaki yeniden üretim/duraksamadan veya donuklaşmadan bakalım, modernleşme dahası Kemalizm projesinin “ben idraki"nin giderek zayıfladığı hissedilmektedir. Çünkü etkili bir değişim, kültürelhafızayı yok sayarak değil; onun içinden yeni kanallar ve ağlar bularak mümkün olabilir ancak. Zira “ben idraki” kültürel ortak tecrübe alanı ya da devingen hayat dünyası diyebileceğimiz örüntü içinde var olur.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, 'varlık-bilgi-değer’ birliğini öne süren bır düşünce biçimi, her şeyden önce bütün bir insan paradıgmasını şekillendirmek zorundadır. İnsanı, nefs, akıl, sezgi ve sevgi boyutlarının bir dengeye kavuşmuş halinde konumlamak gerekmektedir. Bir başka ifadeyle, ruh ve bedenin, canlılık ve rasyonelliğin, bilinç ve bilinçaltının, duygusallık ve entelektüelliğin dinamik birliğindeki bir insan profilinin öne çıkarılması gerekmektedir. Eğer insanı Descartesçı anlamda sadece düşünce (cogito) varlığı olarak kabul edersek, bu her şeyden önce insanı parçalamak anlamına gelir.

Arkasından da Varlık ve Hakikat anlayışında bir kırılma baş gösterir. Dolayısıyla da, Varlıktan kopan bilgi ve değeri ona yapıştırmak için gösterilecek bütün çabalar, sözde bir emekten öteye geçemeyecektir. Demek ki bu konuda asıl şifre, insanı nasıl konumlayacağımızda gizlidir. İnsan sadece düşünen bir varlık olmayıp, o aym zamanda hisseden, inanan, irade gösteren ve eylemde bulunan bir varlıktır.

Esasında insanın eşyayı ve Varlığı bütüncül olarak kavraması, bu bütünlük içinde kendi yerini bilmesi (adl), sözünu ettiğimiz algılama biçimi için iyi bir köprüdür. Kısacası, insanı kul ('abd) ve halife olarak konumlamak onu, hem pasif hem de aktif kılmak anlamına gelir.

Bunların dengelenmesindeki bir insan tasavvuru, zaten kendinde varlık-bilgi ve değerin birlığini ıhtiva edecektir.
Eşyayı tanımlamak veya üzerindeki isim perdesini kaldırmak bir bakıma hâkim olmak anlamına gelir. Hâkim olmak, hükmetmeyi, vekil olmak, ahlaken yetkin olmayı; Allah’ın yaveri olmak ruhun küçülmesini göze almamayı gerektirir ki bu bir bakıma sadakattir.

Sadakat de, kuralların, normların ve sınırların ihlal edilmemesidir. Kanun, dışsallaştırılmış bir bilinç; bilinç ise, içselleştirilmiş bir kanundan başka bir şey olmadığına göre, hukuku ve ahlakı birbirinden ayırmak mümkün değildir.Adaletin kuralları, kanun ve bilincin karşılıklı etkileşimleriyle oluşturulur.7 Allah'ın bilgisinin, gücünün ve iradesinin toplumda şeriat olarak tecessüm etmesi, dışsallaştırılmış ve yasalaştırılmış adalettir.

Niyet, sorumluluk ve ceza şüphesiz, ahlak, hukuk ve dinin organik bağını açığa vurur. Niyetle sorumluluk başlamaktadır. Mesela namaza başlayan kişi namaza niyet ettiğini söyler. Böylece bir sorumluğu üstlenir. Dahası namazın kendisini kötülüklerden koruyacağına inanır. Bu durum iman ve eylem arasındaki kopmaz bağda açıkça görülmektedir. Kur’an'ın “takva" kavramı da bunları kendinde toplar. Takva.Allah'a yakınlıkla birlikte erdemi barındıran bir korku durumu (uyanıklık), sadece eyleme geçişi tetikleyen bir durum değildir. Aynı zamanda o,eylemin bir parçasıdır. Yine sabır, takvadan ayrılmazken, sabır ve tahammülün imanın ve ahlakın.
İnsanoğlu tefekkür boyutunu yitirdikçe, varlıktan uzaklaşmakta,böylece bir bakıma kendinden de ırak düşmektedir. Çünkü kendi varoluşunu fikredemeyen kişi, varoluşsal olarak varlıkla temasa geçemeyecektir. Teknik aklın ürettiği konfor ve tüketim çılgınlığı konformizmi tetikleyecektir. Bu da daha çok unutturmayı besleyecektir.

Nitekim 19.’ yüzyıla kadar İngiliz kilisesinin emir ve din yorumuna uygun yaşayan -ancak tefekkürünü paranteze alan insanlar-için kullanılagelen bir deyimdi konformizm. Kilisenin anlaşılmaz inanç akideleri ve dogmalar da, düşünceyi kilitlediğinden, onlar da bir tür yabancılaşma getirecektir. Kendinden uzaklaşma, varlığı unutmayı getirir ve tefekkür kanallarının kilitlenmesi de tam bir varlık tutulmasıdır
Aristoteles'in pratik hikmet (phronesis) kavramını analiz etmeye başlamadan önce, onun günümüzde neden yeniden gündeme geldiğine ve önem kazandığına temas edelim. Modern düşüncenin ilerlemeci ve mekanik dünya görüşüne hangi açıdan bakarsak bakalım, kendinde bir kırılmaya işaret eder. Bu kırılmayı sadece modernizmin bir kısır döngüye girmesi olarak değil, aynı zamanda onun insan, dünya ve Tanrı alglsındaki parçalanma olarak da okumak mümkündür.

Meseleye akıl perspektifinden yaklaşırsak, olabildiğince geliştirilen teorik aklın ve episteme’nin aklın bütün diğer görünümlerini de ihlal edecek kadar bir tek boyutluluğa mahkum edildiğini söyleyebiliriz. İşte bu bağlamda, Modern düşüncenin eleştirilmesiyle birlikte, ‘pratik hikmet’in önemi derinden fark edilmeye başlanmıştır.

Zira modern düşüncede, pratik hikmet, evrensel akılda eritiince, ahlakî bir varlık olan insan için önemli olan gelenek, âdet ve alışkanlık devre dışı bırakılmıştır. Bu durumda insanın salt akıl ve doğa varlığı olduğu ima edilmiştir. Mesele sadece bununla kalmamış, tamamen nesneleştirilen doğa karşısında insan özne olarak konumlanmıştır. İnsan, özne olarak kendisini, bir nesne olarak düşündüğü doğa karşısında merkeze yerleştirmiştir.

İnsanın bu şekilde kendini merkeze koyarak özne/nesne ilişkisi çerçevesinde doğayı denetleme girişimi onu Varlık'tan uzaklaştırmıştır. Bütün bu değişiklikler, modernizmin determinist ve rasyonalist dünya görüşü adına yapılmıştır.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Modernitenin Arka Planı
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
288
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786055790394
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sentez Yayıncılık
Modern düşüncenin amaçlanması bir yana, sonuç itibariyle bir tür proje görünümü verdiği açıktır. Bu görünüm, politikadan dine, etikten estetiğe ve belki de daha önemlisi ideolojiye varıncaya kadar birbiriyle tutarlı, birbirinin hikayesini tamamlayıcı bir panoramaya tekabül etmektedir. Modernite projesinde, ilkin doğal din ve doğal etik anlayışı ekseninde, olgu ve değer, dahası varlık ve değer arasındaki organik bağın koparılması hedeflenmiştir. İkinci adımda ise bilginin dominantlığı ve varlığın geriye itilmesi amaçlanmıştır. Bilginin egemenliği, kapitalizmle uzlaşınca mekanik bir çarkın parçası olan insan, mekanizme tutuklu kalmıştır.

Bu derlemede yer alan makaleler, modernitenin arka planı ve sonuçlarını göstermeyi hedeflemektedir. Özellikle politika, din, değer ve ideoloji bağlamlarında ele alınan konuların birbirini tamamlar ve destekler mahiyette oluşu, çalışmaya bütünlükçü bir bakış kazandırmıştır. Dolayısıyla sadece bir derleme çalışması olmayıp, üç bölümden oluşan bir çalışma olarak da görmek mümkündür.

Kitabı okuyanlar 6 okur

  • Muhammet Aslan
  • Şeyda küründük
  • Emine sarıbay
  • dilan sert
  • Gülşah Gezer
  • Şeyda Öztürk

Kitap istatistikleri