Adı:
Mülksüzler
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
348
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753425285
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Dispossessed
Çeviri:
Levent Mollamustafaoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
Baskılar:
Mülksüzler
The Dispossessed
"...Vermediğimiz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir." Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı.

"Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.

"Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlaki ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır."
(Arka Kapak)
URSULA LE GUIN 21 Ekim 1929 - 22 Ocak 2018

Bilimkurgu (fantezi ile birlikte) yapısı gereği ütopyanın en rahat kâğıda dökülebileceği zemindir. Yeni, yepyeni bir düzen kurabilmek için öncelikle eski düzeni çevreleyen kurallardan ve bağlardan kurtulmanız gerekir. Dünyamızın yakın gelecekteki hali bile çoğu yazar için üzerine yeterince rahat bir düzen kurabilmek için yeterli görünmez. Bu sebeple çoğu bilimkurgu ya büyük bir devrimin ardından çok uzak bir gelecekte bambaşka hale gelmiş dünya ya da dünyadan bağımsız yazarın istediği alanı elde edebildiği boş bir kağıt gibi duran hiç bilmediğimiz var olmayan bir sistem, bir gezegen, hatta insan dışı varlıklar üzerine kurulur. Mülksüzler her ne kadar uzak bir gelecekte geçse de içindeki sistemlerin bir kısmı bildiğimiz tanıdığımız sistemlerdir. Ancak bununla birlikte yepyeni bir düzen de bu sistemlerle iç içedir. Le Guin aynı anda iki farklı sistemi birbiri ile yan yana getirir. Bir yanda dünyamız benzeri kapitalizmin, savaşın ve mülkiyetin hüküm sürdüğü Urras, öte yanda ise kendine has daha önce görülmemiş bir düzene sahip olan Annares vardır.
Annares gezegeni Urras’ın uydusudur ve tıpkı dünya ve ay gibi bir ilişki içerisindedirler. Dünya rolündeki Urras’ın giderek yok olan verimli toprakları, kaynakları, zengin canlı çeşitliliği varken, uydusu olan Annares tıpkı ay gibi kurak verimsiz, üzerinde zar zor yaşanabilen bir gezegendir. Ancak tıpkı dünyada olduğu gibi Urras’ta da insanlar gezegeni paylaşamamakta insan hırsı, mülkiyetçiliği ve hükümdarlığı hem gezegeni hem de üzerindeki insan yaşamını sömürmektedir. Bununla birlikte gerçek dünyamız ve ay da bu sistem içerisindedir. Dünya, (kitaptaki adı arz) dünyanın bugünkü haline benzeyen Urras’tan çok daha kötü bir durumda olup artık kaynaklarını tüketmiş bununla birlikte ayda (hain) kurulan yerleşim de aynı çıkmazların içine girmiştir. Le Guin tüm bu düzenlerin temeli olan yozlaşmış yapıdaki devletçi, bürokratik, mülkiyete, sömürüye ve esarete dayanan sistemleri gelecekte çöküşe mahkûm eder. Bunu yaparken de kurtuluş yolunu düşündürmeyi unutmaz, hiç bitmeyen bir devrim, devrimin araç değil amaç olduğu bir düzendir bu.

Romanın ana kahramanı olan Shevek, Annares’te anarşist ideallerle kurulan bir toplumda dünyaya gelir. Toplum, mülkiyetin bununla birlikte, uşak ve efendilerin, polis ve askerlerin, yasa ve cezaların olmadığı bir sistem üzerine kurulmuştur. Mülkiyet kavramı dil ve düşünceden öylesine çıkarılmıştır ki Anneres dili insanlara vücut uzuvları için bile “benim” ya da “başım” deme imkanı vermez. Çünkü sahip olmanın her türlüsü ahlaksızlıktır. Kimsenin çocuğu ya da ailesi de yoktur. Çocuklar aileleri ile ilişki içinde ama onlardan ayrı olarak yetiştirilirler. Ailenin çocuklar, çocukların da aileler üzerinde hakları bulunmaz. Çünkü sahip olmak aynı zamanda kaybetme riskini de beraberinde getirir.

Annares toplumu Urras’ta uzun süre mücadele verdikten sonra kendilerine gezegenin uydusu olan Annares’e kalıcı ve geri dönüşsüz olarak göç imkânı ya da zorunluluğu verilmiş olan kadın fikir önderleri Odo’nun önderliği ve ilkeleri etrafında kurulmuş bir toplumdur. Odo zengin ya da fakir, ast ya da üst olmayan, bünyesinde hiçbir zorunluluğu barındırmayan bir toplumun temellerini atmış ve bunun üzerinden çok uzun zaman geçmiştir. Odo’nun ilkeleri toplum için yapılanları ahlaken yüceltmiştir. Burada zorunluluk ancak insanın içinden gelen bir zorunluluk olabilir ki bu da Annares eğitimi ve yaşam tarzı sayesinde tüm insanlara benimsetilmiştir. Toplum için çalışmak aynı zamanda kendiniz için çalışmak demektir. Bu sebeple 10 günlük zorunlu çalışma dönemlerini bile kimse ret etmez. Herkes çiftçidir, işçidir ya da ne olmak isterse odur ama toplum ona ne olarak ihtiyaç duyarsa o olmak zorundadır, bunu içinde de hisseder. Ortada para yoktur. Hiçbir iş, bir şey karşılığı olarak yapılmaz. Toplam nüfusu 20 milyon olan son derece elverişsiz bir gezegende yaşamak elbette fedakârlık ve kendini adamışlık gerektirmektedir. Bununla beraber herkes dilediği mesleği seçmekte, istediği eğitimi almakta özgürdür. Hatta isterse hiçbir iş yapmak zorunda değildir. Toplumun hiçbir yaptırımı yoktur. Sadece üstlerine düşen görevleri yerine getirmeyenlerin toplum tarafından horlanması ve tepki görmesi olabilir. Ursula Le Guin antropolog bir babanın kızı olarak toplumsal tepkinin bir yasa kadar yaptırım sahibi olabileceğini romanında da göstermiştir. Yine insan doğasının kural tanımayan yapısı da ortaya çıkar. Hiçbir iş yapmayan ve yapmak istemeyen insanlar yine de vardır ve bu insanlar kendileri gibilerin yaşadığı uzaktaki bir bölgeye gönderilirler ya da gitmek zorunda kalırlar. Çünkü yasa ya da ceza olmadığından dövülmek ya da öldürülmek tehlikesi de her zaman vardır.


Künye bilgileri için tıklayın.

Barınmak, beslenmek, ulaşım, sağlık ve eğitim hakkınzıdır, aynı zamanda gezegenin istediğiniz bölgesinde yaşamak da hakkınızdır. Boş olan bir ev sizindir. Yemekhanede boş olan bir yer sizindir. Tüm bu özgürlük ve serbestliği ile birlikte insan yaşamının devamı belirli bir sistem kurup bunu yönetmeyi de gerektirir. Elbette yöneticiler yoktur, kararlar ortak alınır ve toplum için “iyi olan” ne ise o gerçekleşmelidir. Romanda buradan itibaren anarşizm, doğası gereği yine ortaya çıkarak bu sistemi de eleştirmeye başlar. Sistemde belli yerler bazı kimselerin gizliden gizliye egemenliği altındadır. Bu fark edilmesi o kadar kolay olmasa ve toplumun büyük bir kısmında buna ilişkin bir rahatsızlık yaşanmasa da Odo’nun kurmak istediği toplumun bu olmadığını düşünen bir azınlık da ortaya çıkmaktadır.

Kahramanımız Shevek fizikçi olarak topluma hiçbir pratik yararı olmayan teorik alanlara yönelmiştir. Bu ise bazılarının hoşuna gitmez ve topluma yararsız birisi olarak görülüp dışlanmasına yol açar. O ise kendisi gibi düşünen arkadaşlarıyla çalışabileceği yeni bir sendika kurulumunda görev alır ve toplumdaki muhalif yerini alır. Kendi toplumu dış dünyalarla zorunlu ticaret dışında her türlü iletişimi kesmiş ve içine kapatmıştır. Shevek bu kapanmanın korunma değil mahkumiyet olduğunu görür ve atalarının yurdu olan Urras ile iletişime geçer. Bununla da kalmaz oradan davet alır. Çünkü teorik fizik alanında mülkiyetçiler ve rekabetçiler için çok önemli olabilecek olan buluşlar yapmış ve bu gezegende oldukça tanınır hale gelmiştir. Gezegendeki her ülke kadar Arz ve Hainliler de Shevek ile tanışmaya can atmaktadırlar. Shevek anarşist bir toplumda yetişmiş birisi olarak para, lüks, zenginlik ve yasa gibi kavramlara yabancı olarak gittiği bu gezegende bilmediği durumlarla karşılaşacak ve mükiyetçi dünyanın zalim yüzünü de görecektir.

Mülksüzler bilimkurgu alanında görece daha az sayıda olan bir kadın yazarın kaleminden çıkmıştır. Bunu sıkça karşılaştığımız feminist öğelerde de görürüz. Öncelikle lideri kadın olan bir toplum yaratmıştır. Toplumda annelik rolü yoktur. İsteyen kadın istediği erkekle birlikte olabilir ve bu oldukça normal karşılanır. Kadına ya da erkeğe has meslek yoktur. Le Guin burada açıkça alışılmış veya kabul edilmiş düzeni tersine çevirerek durumu dengelemeye çalışır gibidir. Ayrıca yarattığı anarşist toplumda doğası gereği buna uygun olmak zorundadır. Bununla beraber kadın yazarın ana kahramanı kadın değil erkektir. Erkek doğasına kadın gözüyle bakarken oldukça gerçekçi ve başarılı olduğunu da söylemek gerek.

Roman 1975 yılı Hugo ve Nebula ödüllerini almasının hakkını veriyor. Hem felsefi bağlamdaki konusu hem de bu konuyu kurgulama şekli romanı bilimkurgu okurları için çekici kılacak nitelikte. Kurgu Shevek’in doğumundan itibaren Annares’te yaşadığı olaylar ile Urras’a gitmesinden sonra meydana gelen olayları eş zamanlı olarak anlatıyor. Bölümler, bir Annaresi bir de Urras’ı anlatacak şekilde art arda kurgulanmış. Shevek’in çocukluğundan itibaren yaşadığı ortamı görmeye başladığınız anda bildiğimiz dünyaya benzer Urras’ı da görmeye başlıyorsunuz. Bu sayede başlarda Urras’a tanıdık olan bizler için Annaresli Shevek’in tepkilerinin garipliğini yaşıyor, sonrasında ise artık anlamaya başladığımız Shevek’in dünyasından gelen birine göre Urras’ın garipleşmeye başladığını fark ediyorsunuz. Roman içinde çeşitli ilginç olayları barındırsa da bir olay romanı olmaktan çok bir durum romanı olmaya daha yakın. Romana sürükleyiciliği veren şey olayların öncesi ve sonrasına ilişkin serüven değil yeni keşfettiğiniz bir dünyayı ve düzeni keşfetme arzusudur. Bu bağlamda romanın heyecan uyandırmaktan çok merak uyandırdığı söylenebilir. Bununla birlikte içinde küçük serüvenler de barındırmakta.

Romanla ilgili değinilmeden geçilmeyecek bir konu da teorik fizik ile ilgili buluşları oldukça gerçekçi ve mantıklı bir zeminde ortaya koymuş olması. Le Guin’in uzay ve zaman üzerine oldukça ilginç fikirleri mümkün olduğu kadar bilimsel düzlemde ele almaya gayret etmiş olduğu söylenebilir

Mülksüzler, bilimkurgu meraklıları açısından oldukça ilginç ve kendine has bir roman. Özellikle siyasal sistemler üzerine kafa yoranların imgelerini canlandıracak nitelikte bir hikaye, teorik bir yapı. Kitabı ilginç bulan ve okumak konusunda kararsız kalanların kitabın önsözüyle birlikte kitabın sonunda yer alan Bülent Somay’ın sonsöz yazısını da baştan okumalarını tavsiye ederim. Ayrıca kitapla ilgili başka bir inceleme yazısını da şuradan ulaşabilirsiniz. Bu kitabın çekiciliği açısından bir şey kaybettirmeyeceği gibi içine girilecek dünyaya da sizi hazırlayacaktır.


Hikâyemizin başladığı zamandan yaklaşık 160 yıl önce Odo adında bir düşünürün fikirlerini benimseyen bir grup anarşist ana gezegenlerini terk ederek, onun ayına taşınıyorlar ve orayı Anarres olarak isimlendirip orada anarşist bir toplum kuruyorlar. Yasa yok, tabu yok, toplumsal sınıflar yok, cinsiyette dahil olmak üzere hiçbir ayrımcılık yok. Felsefeleri kullandıkları dile kadar yansımış durumda.
1974 yılında Urras nasıl bir yerdi? A-İo ülkesi, Thu ülkesi, Benbili ülkesi neyi temsil ediyordu? Ursula K. LeGuin’in “Mülksüzler”ini anlamamız için, 1. Dünya savaşı sonrasından, 1968 gençliğine uzanan gelişmeleri kısaca bir gözden geçirmemiz gerekiyor.

1. Paylaşım savaşı olarak da görülebilecek Birinci Dünya Savaşı, dünya üzerindeki büyük imparatorluklara son verdi. Yeni düzenle, İktidar sistemlerinde soy kökenlilik anlamını yitirdi ve sınıf kökenliliği öne çıkmaya başladı. Böylece sermayenin rejimi olan kapitalizm ile emekçi sınıfın rejimi olan sosyalizm iki başat aktör olarak dünya sahnesinde tam olarak yerini aldı. Ancak 20. Yüzyılın başı itibari ile kapitalizmin en az 100 yıllık tecrübesi varken, sosyalizm yeni emeklemeye başlamış bir sistemdi. 20. Yüzyılın tamamı dünya açısından bu iki sistemin rekabeti ve kavgası ile geçti.

Kapitalizm, yüzyılın ikinci çeyreğinin başında, 1929 yılında dünya tarihindeki en büyük ekonomik krizi yaşadı. Büyük buhran o kadar etkili oldu ki, Avrupa başta olmak üzere kapitalist ülkelerin birçoğunun başında diktatörler türemeye başladı. Almanya’da Hitler, İtalya’da Musolini, İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar uzun süreli faşist diktatörlüklere dönüştü. Bunda kapitalizmin girdiği ekonomik bunalım kadar, kapitalizm içindeki paylaşım dengesizliğinin de etkisi vardı. Tüm bu gelişmeler ikinci dünya savaşının yolunu döşedi. İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar, sosyalizm ve en önde gözüken reel uygulaması Rusya dünya sahnesinde yeterince etkisini gösterememişti. En büyük yansıması, Amerika ve Avrupa aydınları ve entelijansiyası üzerindeki romantik etkisi oldu.

İkinci Dünya Savaşı, faşist diktatörlüklerin yenilgisi ile sonuçlansa da, gerçek sonucunun sosyalizmin bir devlet gücü ile dünya sahnesine çıkması olduğunu söylemek mümkün. Gerçek anlamda iki kutuplu bir dünya oluştu ve iki kutup arasındaki esas rekabet, dünya üzerindeki bölgeler hâkimiyeti ve silah yarışı şeklinde kendisini gösterdi. Silahlanmanın simgesi ise ikinci dünya savaşını bitiren nükleer bombalar oldu. Dünya 30 yıl içinde nükleer bombalar ve füzelerle doldu. Kapitalizm ve sosyalizm arasındaki rekabet ise sınıf rekabetinden çıkıp, bölgesel hakimiyet yarışına dönüştü. Bunun en büyük yansıması ise, üçüncü dünya ülkelerinde yaşanan direnişçi gruplarla, ülkenin diktatörleri arasında yaşanan çatışmalardı. Kapitalist sistem, üçüncü dünya ülkelerinde diktatörleri desteklerken, sosyalist sistem direnişçi grupları destekliyordu. Zaman zaman yaşanan devrimlerde ise tablo tersine dönüyor ve sosyalist otoriter yapılarla, kapitalist cephe tarafından desteklenen militer güçler çatışıyordu.

Kapitalizmin yüzündeki sevimli boyalar, 1929 buhranından itibaren iyiden iyiye dökülmeye başlamıştı, ancak sosyalizmin sempatisini esas kaybettiren, Avrupa’nın doğusunda kurduğu “Demirperde Sistemi” oldu. Bu sistemi tescilleyen hareket ise 1968 yılındaki Prag Baharı’nın Sovyet tankları ise sonlandırılmasıydı. Sosyalizm, bu gelişme ile Amerika ve Avrupa’daki gençler, aydınlar ve entelijansiya üzerindeki sempatisini ve desteğini de kaybetmeye başladı.

Tüm bu gelişmeler, özellikle 1960’ların başlarından itibaren Amerika ve Avrupa’da gençler üzerinde yeni bir akımın oluşmasına neden oldu. Tüm gerçekliği güç ve para olan kapitalist sistem ile, giderek gücün diğer kutbunu oluşturan sosyalizm arasında sıkışan yeni genç akım üçüncü bir seçeneği yaratmanın yollarını döşemeye başladı. Bu üçüncü yolun köşe başları ise otorite karşıtlığı, silahsızlanma, çevrecilik, cinsel devrim, kastlaşmış toplum yapısı ve kalıplaşmış insan üretmeye odaklı sistem mekanizmalarının yıkılması oldu. Bu kuşağa, farklı süreçler içinde farklı isimler verildi; Beat kuşağı çocukları, çiçek çocuklar ve 68 kuşağı.

Biraz uzun bir giriş olmakla beraber, “Mülksüzler”in bu kuşağın edebiyata yansımış hali olduğunu söylemek mümkün. Her ne kadar bir bilim-kurgu kitabı gibi gözükse de, “Mülksüzler” ayakları fazlası ile dünyaya basan bir roman.

Her ne kadar romanda Arz olarak anlatılan bizim dünyamız, romanın geçtiği Urras ve Anarres gezegenlerine 11 ışık yılı uzakta olsa da, aslında Urras dünyamızın kısa bir özeti durumunda, özellikle de 20. Yüzyılın ikinci yarısının.

Ursula K. LeGuin’in esas peşinde koştuğu şey ise üçüncü seçenek. İşte bu üçüncü seçeneği Anarres’te yaratmaya çalışmış. 170 yıl önce mülkiyetçi ve otoriter iki cepheye ayrılmış Urras’tan ayrılan Odocu bir grup, Anarres gezegeninin uydusu ya da ikizi olan başka bir gezegeni kendilerini mesken edinmiş ve anarşist bir topluluk kurmaya çalışmışlar. Romanın kahramanı Shevek, işte bu toplumun içinde yetişen bir fizikçi ve hikaye onun, 170 yıldır aralarında mal ticareti dışında bir temas olmayan iki gezegen arasındaki geçişini anlatıyor.

Ursula K. Leguin’in bu eserini benzersiz ve özel kılan şey, üçüncü bir seçenek yaratmaya çalışırken kolaycılığa kaçmaması. Mülkiyet ve otoriteden kaçınan bir toplumun huzur ve refaha kavuşmasının kolay olmayacağını da göstermeye çalışması. Anarres, Urras’a göre oldukça kurak, çorak, verimsiz bir coğrafyaya sahip. Yağmurların ve su kaynaklarının yetersiz olması kadar, kendine ait bir doğal ekolojisi olmayan, bitki ve hayvan çeşitliliği barındırmayan bir yer. Ama buna karşın Odocu topluluk, topluluğun temel felsefesi olan dayanışma, fedakârlık ve cefakarlık ile ayakta kalmaya çalışıyor. Shevek’in Urras’a yaptığı ziyarette gözlemlediğimiz üzere, Urras, bizim dünyamızla benzer özelliklere sahip. Doğal kaynakları ve tabiatı ile bir cennet. Ama cennette yaşayanlar orayı cehenneme çevirmeye çalışırken, cehenneme yaşayanlar cenneti inşa etmeye çalışıyorlar.

Anarşizmin, kökleri toplumda oldukça derinlere uzanan mülkiyetçi ve otoriter düzenlere karşı nasıl bir sistem kurabileceğinin cevaplarını üretmeye çalışmış Ursula K. Leguin. Bence bunda da başarılı olmuş ama bu başarının gezegenlerinden hiçbir şey almadan uzaklaşan bir grup tarafından sağlandığını da unutmamak gerekir. Hikayede, Urras’ta kalan Odocuların hala iki cephe arasında sıkışıp kaldıklarını kolaylıkla gözlemleyebiliyoruz.

Romanın zihnimde yarattığı birçok soru oldu ama en önemlisi bence şuydu; Shevek neden sınıfsız ama otoriter, bürokratik Thun ülkesine değil de, mülkiyetçi A-İo ülkesine gitti? Neden Urras’ı oradan tanımaya başladı. Romanda, bir fizikçi olarak, A-İo’lu fizikçilerle bir süredir temas halinde olduğunu görüyoruz. Ama kendi dünyamızla paralellik kurarsak Sovyet düzeninin yansıması olan Thun ülkesinde de önemli fizikçilerin olması ve Shevek’in onlarla da temas halinde olması gerekirdi. Dolayısı ile Urras’a gitmeyi tercih ederken rotasını Thun’a da çevirebilirdi. Büyük olasılıkla bu sorunun cevabı, Ursula K. LeGuin’in, romanı yazarken, kendisi hangi coğrafyada yer alıyorsa, ana karakterini de o coğrafyalarda gezdirmesi gerektiğine karar vermesindedir. Ursula K. LeGuin bir üçüncü seçenek arayışcısı ama bu arayışı mülkiyetçi bir coğrafyada yapıyor. Üçüncü seçeneği yaratmayı başarmış toplumun temsilcisi olan ana karakterini, Urras’a geleceği zaman kendi coğrafyalarına taşımanın daha doğru bir tercih olacağına karar vermiş olmalı.

“Mülksüzler” dünyanın önemli bir döneminde, önemli bir kavşak noktası. Zamanın getirdiklerinin, bu kavşak noktasının önerdikleri ile kesişmemesi, o önerileri önemsiz kılmaz. Bugün dünya iki kutuplu değil ama mülkiyetçi ve otoriter özelliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Günün birinde insan zihninde yeni arayışlar filizlenecek ve eminim ki “Mülksüzler” o filizlenen fikirlerin ilk gübresi olacak.
  • 1984
    8.9/10 (5.747 Oy)6.060 beğeni15.948 okunma2.637 alıntı82.331 gösterim
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.632 Oy)18.180 beğeni41.209 okunma2.653 alıntı173.396 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (8.190 Oy)8.499 beğeni27.238 okunma766 alıntı132.840 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (7.101 Oy)7.670 beğeni21.561 okunma765 alıntı84.199 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.846 Oy)8.789 beğeni24.085 okunma1.619 alıntı111.791 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.322 Oy)12.888 beğeni32.972 okunma3.099 alıntı138.577 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.527 Oy)8.479 beğeni25.027 okunma2.260 alıntı108.019 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (4.188 Oy)3.701 beğeni12.255 okunma1.110 alıntı50.261 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.441 Oy)5.550 beğeni18.819 okunma772 alıntı96.210 gösterim
  • Suç ve Ceza
    9.1/10 (6.245 Oy)7.586 beğeni20.501 okunma3.667 alıntı122.565 gösterim
Le Guin'in ütopik dünyasına hoş geldiniz..Öncelikle söylemeyelim ki,kitap okumaya yeni yeni başlayanlar için zor bir kitaptır.İlk okumaya başladığımda olayları kavramakta neyin ne olduğunu anlamakta zorluk çektim.Ama biraz sabredip sonra Ursula'nın dünyasına girince içinden çıkılmaz bir maceraya sürüklüyor.Kitap size farklı görüşleri,düşünceler ve hayatları düşünmemiz sorgulamamız için ufkumuzu açıyor adeta.Le Guin üstat Dostoyevski'den etkilenmiş bir yazar.Kitabın konusu; Shevek romanın baş kahramanı,ütopik bir kitapla karşı karşıyayız. Anarres (anarşist gezegen,Ay) sakinleri bir şeye sahip değiller, sahipleri de yok.Emir alıp verme yok.Para ve evlilik yok.Üretirsen,tüketebilirsin mantığı var. Çiftleşme var,kadın ve erkeğin özgürlüğünde ancak çocukları olduğunda mülkiyet kavramı olmadığı için öğrenme çağı geldiklerinde anne ve babadan özgür bir birey olarak yetişirler.Özgürler,devletten,patrondan ve yöneticiden özgürlerdir. Shevek,burada doğan bir fizik dalında bir bilim adamıdır.Onun başından geçenler anlatılıyor.Ama kitabın kurgusu gerçekten harikaydı. Anarres ve Urras(Dünya,kapitalist ve devletçilerin gezegeni, USA ve SSCB harflerinden alınarak oluşturulmuş bir ad aslında)Komünizm ve kapitalist iki yer arasında geçiyor.Hain ve Arz toplulukları kitabın sonuna doğru kendini belli ediyorlar.Kitabın bölümleri gidiş ve dönüş üzerine kurulu,gidiş aslında eski bir dünya dönüş, dönüş ise aslında farklı bir dünya da gidiş olarak geçiyor.Orta da mükemmel bir toplum yok aslında tersine tüm eksikleriyle yeni bir dünya'yı ve sevilebilir yanlarıyla bir eski dünya'yı yan yana koyuyor.her ikisine de bakarak kendimize bir umut ufku yaratmamızı sağlıyor.Ayrıca kadın ve erkeğin eşit olduğu, erkeğin yaptığı her işi kadınında yapabileceğini hızlı ve güçlü olmasa bile daha çok ve dayanıklı yaptıklarını görüyoruz.Birbirimizi bizden ayıran duvarları fark etmemizi ve bunu yıkmamız gerektiğini düşündürüyor.Kitap,zaman kavramı üzerinde ayrıca da düşünmemizi sağlayan önemli fikirler barındırıyor.Kitabın sonuna gelirken ve ben satırları ister istemez yavaş yavaş okuyarak kitabın bitmesi adeta hiç istemedim.Umarım sizi zevkle ve sabırla okumaya teşvik eder.
KİTAPTAN ALINTILARIM;

"Nerede mülkiyet varsa orada hırsızlık vardır."
"Var olmanın yasası mücadeledir."
"Bilimsel gerçek hep sonunda galip gelir."
"Araç amaçtır."
"İnsanları bir araya getiren acıdır."
"Eğer para olmazsa insanlar bir şeyler yapmaktan hoşlanırlar,yaptıkları işi iyi yapmak isterler, yaptıklarından gurur duyarlar.Üreticilerdir."
"***Düşünceler baskı altına alınarak yok edilemezler.Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir."
"İnsanlar yapması gerektiğin için sanat yaparlar."
"Cinselliklerini erkeklerle güç mücadelesi için bir silah olarak kullanan kadınlara beden satıcısı diyordu."
"Birbirine zarar vermekle güç kazanılmaz.Yalnızca zayıflık kazanılabilir."
"Bir bebek için zaman yoktur;geçmişle arasındaki uzaklığı ölçemez,geçmişin şu anla nasıl bir ilişki içerisinde olduğunu anlamaz,şu anın geleceğiyle nasıl ilişki olacağını planlayamaz.Erişkin bilinçsiz aklı da bunun gibidir.Düşte zaman yoktur.Mit ve efsanede zaman yoktur.Bilinçsiz akıl evrenle aynı mekan ve zamandadır."
"Varlıksız oluş anlamsızdır."
"Ahlaki davranışların denklemleri çıkarılmaz."
"İnsanın sorunu hep aynıdır,Sağ kalma."
"Eğer zamanın geçmesi insan bilincinin bir özelliğiyse, geçmiş ve gelecek insan aklının işlevleridir."
"Adalet güç kullanarak elde edilmez."
"Sen bir geleneği yıkamazsın, diğer insanların yaşamasının çatısıdır o..."
"Yok edemezsen,evcilleştir."
Kitap bilimkurgu türünde oluşturulmuş (bana biraz ütopik geldi) Urras ve annares adlı iki dünyada yasam tarzını ele alıyor kitap.(Urras dünyayı annareste ayı temsil ediyor)urrasın kurallarından bıkan bir grup insan Annareste özgürlüğü kurmakicin( sonrasında içten içe bagimliliklar yaratıyor topluma)bir nevi göç eder ve orada yeni bir yasam ,toplum oluştururlar.bunlar zaten Kitabin genel özeti içersinde.Romanda anlatılmak istenen Urrasın(dünyanın) mülkiyet anlayışıyla yanı diger bir adıyla sahiplenme duygusuyla olusturulan kendi icinde kölelik , bu acıdan bakıldığında bir nevi dünyanın yerilmesi olarak algılanıyor.Bu oyle bir eleştiri ki (ustu kapalı) özellikle piramidin alt tabakasının karsi çıkması gereken bir koşullandırma.Romanin kahramanı bilim Ada'mı Shevek Annereste calışmalarını yeterince yayamamis ve ilgi toplayamamistir bu yuzden Aydan Dünyaya ayak basan ilk Ada'm olur.Amaci daha gelişmiş bir kitleye kendini duyurabilmektir.Kendi dünyasının kusurlu yapısına oranla urassin daha iyi şartlara sahip oldugunu düşünür.Lakin hiçbir sey düşündüğü gibi degildir cunku Dünya basta gördüğü lüks hayattan ibaret degildir.Diger taraftan kendi dünyasında açlık yasayan ve hayatın zor şartlarına katlanmaya çalışan bir kesim vardır.Bu onun alışık olmadığı bir durumdur cunku kendi dünyasında açlık varsa herkes açtır cunku kendi toplumu mülksüz ve sahiplenme duygusuyla yoğurulmamıştır.(Kitabin adindanda anlaşılacağı üzere "mulksuzler")kitapta beni etkileyen su cümledende Kitabin ana temasını algılayabiliriz "Nerede mülkiyet varsa orada hırsızlık olur" Annareste isleyen işleyiş dünyadakinin tam tersidir.Hersey herkesindir ve herkeste herkesin.Bu yuzden suç oranlarında azdır."Hic kimse çalınacak herhangi bir seye sahip degil.Eger bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin.Siddete gelince ,doğrusu bilemiyorum durup dururken beni oldurur müydün Oıie?Eger oldurmek isteseydin buna karsi çıkarılan bir yasa seni engeller miydi?Zorlama,düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur."diye anlatılır kitaptaki bir paragrafta.Temel prensipleri özgürlüktür sırf kısıtlandıklari icin göç etmemisler miydi zaten?.Shevek ATA'larının kaçtığı seye yakalanır daha doğrusu kaçtıkları şeyin inine gelmiştir yanı devletin olduğu yere yani kapitalizme,feodaliteye,bagimliliga,lüks yasama."Bizim erkeklerimiz kadınlarımız ozgurdur.,hiçbir seye sahip olmadıkları icin özgurdurler.Siz sahipler ise sahiplisiniz.Hepiniz hapistesiniz.Herkes yalnız,tek başına,sahip olduğu yığınla birlikte.Hapiste yasıyor,hapiste öluyorsunuz.Gozlerinizde görebildiğim yalnızca bu duvar-duvar!" zaten.Shevek atalarinin kaçtığı şeyin içine düşmüştür daha doğru bir ifade ile kaçtığı şeylerin inine girmiştir yanı devletin olduğu yere,kapitalizmin,feodalitenin,bagimliligin,lüks yaşamın.kitapta sevmediğim şeyse üslubun duygudan yoksun oluşu.Olaylari özumseyemem,anlatılanları Yazarin bana geçirememesi çeviriden de kaynaklanmış olabilir.Öbür taraftan ben kitabı"bilimsellik"adı altında bana bir faydası dokunur diye okumaya giriştim.Kahraman bilm Ada'mı olmasına ragmen cok dar bir bilgi aktarımı vardı.Örnegin "Görecelik teorisi üzerine çalışacağım."diyordu o kadar.Buna dair hic bir açıklama veya fikir beyan etmiyordu.Kitap bir taraftan ütopik diger bir taraftansa distopikti.(iki dünyayı barındırması acısından).Bana gore yazar urrasi yanı dünyayı distopik olarak Annaresi(ayı)ütopik olarak yorumlamıştı.Bu tur kitaplar arasında yer alması gerektiğini düşünüyorum.Cesur yeni dünya gibi , 1984 gibi.Bana dünyaya farklı bir acıdan bakmamı sağladı ( nede olsa Aydan bakılıyor)Belkide distopyalarin anlatıldigı korku dünyaları bizim üstünde durduğumuz,yaşadığımız dünyadır?
Pek bilim kurgu okuyamadım bu zamana kadar ama son zamanlarda bu türde de kitaplar okumaya başladım. Aklımın hep bir ucunda son zamanlarda çok övülen bir bayan yazar vardı. Ursula K. Le Guin. Bu yazarla ilgili Yerdeniz serisi ve Mülksüzler başı çekmekteydi aklımda ve Mülksüzler okumaya karar verdim.

Bu kararı vermemde 1000Kitap sakinleri ve etkinlik planlamama yardımcı olan, benimle birlikte okuyan tüm arkadaşlara teşekkür ederim.

Evet ne bu Mülksüzler ? Ama durun önce yazarın dili çok güzel bunu belirtelim. Betimlemeler, benzetmeler cümleler harika. Çeviren Levent Mollamustafaoğlu’na teşekkürler gayet akıcı bir şekilde çevirmiş. 328 sayfalık bir eser ve Metis Yayınları basmış kitabı. Elimdeki baskı da 12.Baskı ve tür olarak Bilim Kurgu denilse de alt başlık ütopya-distopya da denilebilir. 1984, Cesur Yeni Dünya benzeri bir eser.

Kitabın konusuna gelirsek; aslında bir çok konuyu içinde barındırıyor ama genel anlam taşıyan bölümü Sosyalizm – Kominizm farklarını bir çok altı çizilecek konu ve cümlelerle anlatmış yazar. Kitap öylesine bilgi dolu ve okunması zor ki gerçekten zorlanacağınızı düşünüyorum. Genel kanı da bu yönde. Uzay ve Dünya’yı kıyaslarmış gibi düşünün başta bu kitabı ya da Türkiye gibi düşünelim. Ülkenin temel taşları besin, enerji, hayvancılık gibi kısmı gibi hammadde bölümü nerede ? Doğuda, kuzeyde gibi. Ama tek başına bir İstanbul fabrikaları olan, çok iyi yönetilen ve modernleşmiş bir kent sizce hammaddesi olmadan, enerjisi olmadan bir İstanbul olabilir mi ? Bir fabrika olabilir mi ? Bunu işlemiş. Ortadoğu ve Amerika olarak aslında direk bir örnek verilebilir bu romana.

Anarres ve Urras olarak bir duvarla ikiye ayrılmış bir dünya var. Bir tarafta çok doğru bir sistem, ırk ve cinsiyet ayrımı olmayan ( bu konuda çok bariz kadın – erkek eşitliğini işlemiş ) toplumsal yaşama saygılı olan, üniversiteleri ve ilerlemeye dönük yani kısacası örnekleri çok ama çok çağdaş ama baskıcı bir bölüm yani Urras var. Diğer tarafta ise tam zıttı olan cahil, meraksız ama doğal ve özgür bir yer var.

Bu iki ülke birbirine çok zıt. Duvarın asla aşılmaması gerektiğini düşünüyorlar. Ama bir bilim adamı kendini ilerlemek için Anarres den çıkıp Urras’a gidiyor. Burada çok iyi ağırlanıyor. Devşirme bir bilim adamı oluyor. Sonrasında ilişkiler yaşıyor falan vesaire fazla spoiler vermemek adına aradaki bu duvarın olmaması gerektiğini söylüyor. Anarres olmadan Urres, Urres olmadan Anarres olmaz gibi bir sonuca varıyorlar ama gelin bakalım ki romanın ucu açık. Yazar sonucu bize bırakmış bu açıdan beğendim.

İçerdiği diğer konulara gelirsek; kısa kısa başlıklar halinde söz edeyim:
- Din ve kurallar, cinsellik, ayrımcılık, tarihi öğrenmek, yasaklar, özgürlük , devrimcilik, sendikacılık, sansür ve gazeticilik, ülke yönetimi ve sistemi, sınıf farkı ve korkusu gibi konuları bolca felsefeyle bize düşündürmeyi sağlamış.

Ülkenin toplumsal kurallarına yönelik genel bilgileri bu kitapta bulabilirsiniz. Nasıl bir toplum olunmalı sorusuna göre yazılmış bir kitap bence. Oldukça yoğun ve düşündürücü, doğruyu bulmaya yönelik. Örneklerle direk mesaj verilerek anlatılmış. Günümüz dünyasına çok benzer bir eser olmuş. Tek bir eleştirim var aynı konuyu bazı yerlerde çok fazla uzun uzadıya anlatıp tekrara düşmesi benim açımdan 1 puanlık bir eksiklik yarattı. Diğer tüm yönleriyle mükemmel bir eser.

Sorgulayan, öğrenen ve doğruyu bulmak isteyen herkese tavsiye ederim. Nasıl bir ülkede, toplumda yaşamalıyız ? Nasıl bir DÜNYA’da yaşamalıyız ?

"Farklılıklar bizim kazanımımızdır."
H.G. Wells'in Zaman Makinesi ile yakaladığı modernliğe karşı duyduğum hayretle karışık hayranlığı daha üzerimden atamamışken bir de Le Guin'in 1974'te bizlere bıraktığı Mülksüzler'i sıcağı sıcağına ekledim. Bilim kurgunun bu şahane eserinden bu kadar süre geri kaldığım için kendime kızmadım değil fakat bir yandan da düşünüyorum da, daha erken bir zamanda okusaydım bu kadar iyi anlayıp analiz edebilir miydim? Muhtemelen hayır. Mülksüzler sadece toplum etkenleri dahilinde birey oluşumu üzerine yoğunlaşmış bir roman değil, aynı zamanda Le Guin'in kendi dürüst fikirlerini fazlasıyla yansıttığı anarko-sosyalist bir bildirge.

Çoğu yazar sohbetlerinde/röportajlarında, yazdıkları kitaplarda kendilerine yakın gördükleri karakterleri olduğunu itiraf etmişlerdir. Bunu açıklığa kavuşturmaya yazarlar da vardır elbette. Işık tutmak okuyucuya düşüyor. Mülksüzleri karakter-yazar ilişkisi bakımından incelememiz gerekirse eğer fazlasıyla zorlanacağımızı düşünüyorum çünkü her karakterin neredeyse her diyaloğunda Le Guin'in fikirlerinden esintiler okuyorsunuz. Aklıma takılan alıntıları, bana dokunan bölümleri derlesem sanırım bitirme tezi bile çıkabilir ortaya.

Le Guin, kendi sözlerini bizlerle paylaştığında kitapta yoğunlukla işlenen Odoculuk'u saf anarşizm olarak belirtiyor. Alışılagelmiş anarşizmin yanlış anlaşıldığını, aslında tedhişçilik ile karıştırıldığını öne süren Le Guin, sosyal Darwinist ekonomik özgürlükçülüğün de dışında eski Taocu düşüncede öngörülen anarşizmden bahsettiğini ısrarla bildiriyor bizlere. Ayrıca, tüm siyasal kuramlar içinde en idealistinin anarşizm olduğunu savunduğunu da belirterek aslında burada bir anarşik ütopya kurmaya çalıştığını gösteriyor. Fakat, belki de her ütopya kaçınılmaz kaderi gibi Mülksüzler de kendi distopyasını yaratıyor.

Dilimize Mülksüzler şeklinde çevrilen kitabın adının asıl hikayesi de fazlasıyla ilgi çekici. "The Dispossessed", İngilizce'ye "The Possessed" dilimize de Ecinniler olarak çevrilen Dostoyevski'nin ünlü romanına bir atıftır aslında. Possessed, sahip olunanlar anlamına geldiği gibi aynı zamanda ruhu ele geçirilmiş anlamına da gelmektedir, hatta şeytan çıkarma konusunu işleyen korku filmlerinde çokça karşımıza çıkan bir tanım olarak aşinayız "ele geçirilmeye". Bülent Somay'a göre Dostoyevski'nin romanına tam zıt bir başlık seçilmesi, Le Guin'in anarşistlerin ruhu ele geçirilmiş varlıklar olmadığı, onların sahipsiz olduklarını kimsenin buyruğu altına girmediklerini vurguluyor. Romanda da Anarres halkının Mülksüzler olarak tanımlanması ve bu tanımı yaparken Le Guin'in kullandığı ölçütlere bakarsak tasvir edilenin aslında anarşist toplumun temelini oluşturduğunu görürüz. Anarres halkı emir vermez, emir almaz; bir devlete bağlı değildirler; Marx'ın proletarya tanımında üzerinde durduğu anlamda üretim araçlarından bağımsızdırlar. Le Guin bu toplum yapısını bize anlatırken bir yandan da ne olursa olsun içinde insan barındıran bir sistemin eksik yanlarının olabileceğini vurguluyor.

“Farklı güneşlerin ışıkları farklıdır, ama tek bir karanlık vardır.”
Birçok kesitten bana belki de en çok dokunan bu cümledir diyebilirim. Her düşünce, her bakış, her yorumlama ayrıdır. Her iyilik ayrıdır. Fakat kötülük en nihayetinde hoşa gitmeyecek sonuçlar doğuracaktır. Mutsuzluk, karanlık doğuracaktır. Ve karanlıkta göremezsiniz; küçük de olsa bir mum yakmak yerine karanlığa gözlerinizi alıştırmak bir nevi teslim olmak değil midir?
Ursula K. hanımefendiyi geçen günlerde kaybettik. Benim bildiğim yazarlar arasında bilim kurgu işini en estetik şekilde icra eden yazardı. Sentetik, plastik kokan bilimkurgu yoktu yapıtlarında, aksine içinde duygu ve düşünce seli olan kitaplar yazdı. Aklı-zihni için konuşursam, sanırım en değer verdiğim zihinleriden birisi bu dünyadan göçtü gitti. Aklıma uzun zaman önce okuduğum Mülksüzler kitabı geldi şimdi. Beni derinden etkilemiş kitaplardandır. Derinden derken de ne demek istediğimi anlatayım isterseniz.

Bu kitabı gerçekten de benden önce inceleme yazanların belirttiği gibi, sakin kafayla, sindire sindire okumanız gerek. İyi anlaşılması için şöyle bir örnek vereyim; aşağıdaki şu cümleye odaklanın:

“Üç liraya aldığını beş liraya satardı.”

Bu cümlenin içinden çıkarılabilecekler üzerine bir kitap yazılabilir, farkında mısınız? Kim aldı? Neyi aldı? Nereden aldı? Neden üç liraya aldı? Asıl maliyeti kaç liraydı? Ne kadarlık malı üç liraya aldı? Eh, peki 3 liraya aldığını alışından ne kadar zaman sonra, piyasa fiyatı kaç lirayken, nerede ve kime sattı? Aslında kaç liraya sattığında normal kâr elde edecekti? Ivır zıvır, falan filan feşmekan…

Bilmiyorum ne kadar isabetli bir örnek oldu ama benim gözümde yeterince açıklayıcı. Tek bir cümle ile çok şey belirtebilirisiniz. Mülksüzler gerçekten şu yukarıda yer alan cümle gibi, basit görünen ama sorguladığınız zaman ciddi ciddi felsefe, siyasi çözümleme, sistem kritiği, feminizm, ataerkil toplum eleştirisi içerdiğini görebildiğiniz cümlelerle bezeli bir eser. Ustaca örülmüş kurgu ağının ve derinlerde yatan mesajların üzerini örten olaylar zincirinin arkasında, gerçekte neyin anlatıldığını görebilmek için yazılanları okuduktan sonra sık sık durup düşünmeniz, biraz da olsa beyin fırtınası yapmanız gerekmekte.

Sanırım benim en önce gördüğüm şey şu oldu; bir tarafta anarşi, bir tarafta kapitalizm var; yani iki radikal uçta yer alan kontrast sistemler ve bu birbirine tamamen zıt sistemlerde insanlar adaletsizliklere, haksızlıklara neredeyse aynı denilebilecek derecede benzer şekillerde maruz kalıyorlar. Bunun nedenini size açıklamıyor kitap, satır aralarında olup biteni gördüğünüzde anlıyorsunuz; sistemin adı ne olursa olsun sebep aynı: insanın güç arayışı. Anarşizmde de, kapitalizmde de aynı türden haksızlıklar var ve insanlar ikisinde de hem sebep, hem sonuç.

Bu kitabı bitirdiğinizde, eğer tek amacı kitabın sonunu görebilmek ve olayların nasıl çözümleneceğine dair merakını sona erdirmek olan bir okuyucu değilseniz, büyük ihtimalle uzun zaman insan doğasının kusurlarını, topluluk olarak yaşamanın psikolojimize olan etkisini, siyasal sistemlerin insan doğasıyla temelden çeliştiği noktaları, kadınların erkeklere oranla ne kadar “temiz” varlıkları olduğunu, ataerkil toplumumuzun, kültürümüzün hatalarla dolu dokusunu düşüneceksiniz.

Bu kitabı bir bilim-kurgu kitabı ya da distopya kitabı olarak okumak, böyle nitelendirmek bana haksızlık gibi geliyor. Bilim-kurgu öğelerini alıp basbayağı günümüzdeki siyasal sistemlere ve ülkelere uyarlayabilirsiniz. Bunu yaptığınızda karşınızda toplumsal gerçekçilikle dolu bir eser kalacaktır.

Her neyse, benden önce de uzun uzun anlatılanları tekrar etmeyeyim. Son sözüm; her insan evladı ve ama öncelikle her çağdaş kadın bu eseri bir kez okumalı.
İki dünya düşünün. Birinin ayı diğerinin dünyası yani madalyonun iki yüzü. Urras ve Anarres.
Urras son derece görkemli bir yaşam alanı. Ağaçlarından , verimli topraklarından, havasından , suyundan, insanların yaşamına kadar gösterişin hakim olduğu bir dünya. Ancak her şeyiyle şahane görünen Urras’ın altında ölüm pisliği, leş kokusu var. Buradaki bu görkem yalnızca sahipler için. Onların kölesi olan alt tabakaya ise yemekten sonra ağızı kokan bir adamın iğrenç nefesi kalıyor. O süslü binaların altında kanlı cesetler yatıyor. İnsanlar özgür değil, para insanlara hükmediyor görkem ise araç oluyor.
Anarres ise bu toplumdan kaçan anarşistlerin, Odocuların kurduğu yeni dünya. Burada adeta komin bir hayat yaşıyorlar. Herkes istediği işi yapıyor, kimse aç kalmıyor , kimse kimseden üstün değil. Yasalar yok, kurallar yok. Sadece kişilerin kendi seçimleri ve iş hakim bu dünyaya. Ancak burası çorak bir dünya. Her taraf toz ile kaplı, etrafta birkaç göl ve holum ağaçları dışında neredeyse hiçbir şey yok. Sadece birbirlerine sahipler, birbirlerine ammar diyorlar yani “kardeş”. Tozun hakim olduğu bu anarşist topraklarda aile kurumu işlemiyor. Hatta aile bağlarının güçlü olunması da istenmiyor. Cinsellik ihtiyacı çok rahat karşılanabiliyor ancak aşık olmak iki insanın birbirine sahip olması bir aile kurması bencillik ve mülkiyetçilik olarak görülüyor. Ne kadar mükemmel olursa olsun , aşk ve ailenin mülkiyetçiliği en güzel şeylerden biridir bana göre. Aşkta mülkiyetçilik bir insanı kısıtlamak değil o insana hayatında yer vermek , o insana sahip olmak. Tıpkı anne ve babaya sahip olmak gibi. Ancak bu topraklarda anne ve babanın da çocuklarının yanında kalması hoş karşılanmıyor. Çocuklar bebekliklerini atlattıkları zaman toplu eğitim kamplarına yerleştiriliyorlar. Tabii ki bunlar zorunlu tutulmuyor. İstersen uymayabilirsin. Nasıl olsa burada kurallar yok.
Ancak kuralın olmadığı bu topraklarda hükümetlerin koyduğu kurallardan çok daha güçlü yaptırımı olan şeyler var. “Gelenek.” Toplumlar siyasi yönden her zaman değişime mahkumdur. Her ne kadar Anerres kendine anarşist dese de var olan kalıpların dışına çıkanı silmeye programlamış kendini. Baş kahraman Shevek işte bunun mücadelesini veriyor. Yaptığı fizikle. Fizik bilimiyle iki dünya arasında bir geçişi , en azından düşünce özgürlüğünü, bilgiyi paylaşma özgürlüğünü kullanmak istiyor. Ancak duvarlarla karşılaşıyor ve toplum onu silmeye, yok etmeye çalışıyor.
Yasasız , anarşist bir toplum yaratırken sözsüz yasalar olan törelerin, geleneklerin hükmü altına girdiğini anlamayan kocaman bir Anarres halkı ve bu gerçeğin farkına varıp , gerçek anarşizmi yaşamak isteyen bir avuç insan. Shevek eski dünyasına , aslında evine dönüyor Urras’a . Oradan Anarres’e tekrar yeni dünyasının yenisine. Çünkü ne Shevek için Anarres eski Anarres ne de Anarresliler için. Ne demiş Heraclitus “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.” Çünkü ne girdiğiz su aynı sudur ne de siz o suya ilk girdiğinizde olduğunuz insansınızdır.
Hakkında edindiğim bilgilerle okumaya karar verdiğim romanı yaklaşık bir ay önce satın almıştım. Aslında kısa süreli okuma planlarım arasında bu romanı okumak yoktu ama sitede düzenlenen bir aktivite vasıtasıyla ilk okunacak roman konumuna geldi. İyi ki bu romanla daha erken tanışmışım, buradan aktiviteye düzenleyen arkadaşa bir kez daha teşekkürlerimi iletiyorum.

Esere gelecek olursak; eserin girişinde farklı iki dünyayı birbirinden ayıran bir duvar ve diğer gezegene yolculuk eden bir uzay gemisi karşılıyor sizi. Ya da gezegen demeyelim de birbirlerinin tamamlayıcı farklı iki dünya. Birinde yaşayanlara göre kendileri dünya diğer gezegen ay; diğer gezegende yaşayanlara göre ise tam tersi. Dünyalarımızdan birisi anarşizmin hüküm sürdüğü “Anarres”, diğer ise kapitalist ve devletçilerin dünyası “Urras”.
Baş karakterimiz ise bizi romanın girişinde karşılayanlardan bir diğeri, Doktor Shevek yada unvan kullanmayan Anarreslilere göre Shevek. Kendisi, adı Anarres’i aşan bir fizik profesörü. Gemimizde Anarresten Urrasa gidiyor. Bu yolculuk sadece dışa kapalı bir alandan yapılan ticaret dışında, aralarında iletişim bulunmayan iki farklı dünya arasında yapıldığından tehlikeli olsa da, Shevek’in yüce bir amacı var. Anarres de yapamadığı fizik çalışmalarını tamamlamak ve anarşizmin başarılı olduğunu Urras’a göstermek. Tabi bu göründüğü kadar kolay değil; Urras’ın gösterişli ve rahat hayatı en büyük zorluk. Shevek gösterişe ve rahata mı kapılacak yoksa amacına ulaşabilecek mi?

Tabi bu romanın olay kurgusu, bunun altından bir öğreti bir felsefe var. Anarres, bu yakın zaman komünleriyle karıştırılmasın, tam olarak teorik anarşizmin uygulandığı bir dünya düzeni. Devlet yok, hiçbir yönetim merkezi yok, bürokrasi yok, para yok, aile yok, mülkiyet yok ve yasa yok. Elinizde sahip olduğunuz tek şey özgürlüğünüz.
Urras ise her şey ile tam bir merkeziyetçi dünya. Yönetenler, yönetilenler, yasalar, zenginler, yoksullar, basın, isyancılar, polis, gösteriş. Kısacası paranın ve hükmetme arzusunun getirdiği her şey var. Var olan her şey güzel, gösterişli, rahat ama sadece zenginler için.

Çeviri ve zorluk seviyesine gelecek olursak; bendeki çeviri Metis yayınlarının Levent MOLLAMUSTAFAOĞLU çevirisiydi. Birkaç yazım hatası dışında çevirmen ve yayınevi güzel iş çıkarmış. Özellikle çevirmeni tebrik etmek istiyorum. Böyle zor bir eser için gayet başarılıydı.
Zorluk seviyesi açısından aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Eser felsefesinin ağır olması, betimlenen yerlerin zihinde canlandırılmasının zor olması, baş karakterinin fizik profesörü olması sebebiyle teknik terim ve anlatıların olması (çok sık değil eserin yüzde onu, anlaşılmasa da eserin ruhuna zarar vermiyor) ve yazı puntosunun küçük olması sebebiyle baya bir zorluyor. Ama emin olun okuduğunuza değiyor. Eserden öğrenilecek çok şeyimiz var. Özellikle anarşizm düzeninin ne olduğunu nesnel olarak öğretiyor. Yazar olumlu yönlerini anlattığı gibi, olumsuz yönlerini de çok güzel işlemiş.

Herkese keyifli okumalar dilerim.
Mülkünüz mü olmasını istersiniz yoksa özgür olmak mı? Bu soruya teorikte hemen hemen herkes aynı cevabı verecektir ama pratikte öyle mi?

Ben her koşulda özgürlüğü seçerim. Ama toplumların olduğu yerde-hangi sistemle yönetilirse yönetilsin- tam bir özgürlükten bahsedebilir miyiz?
Sanırım bu konuda ben de Pessoa gibi düşünüyorum. İnsan yoğunluğunun olduğu bir yerde tatmin edici bir özgürlükten bahsedemeyiz. İnsanın kendi iradesiyle başkalarının etkisi altında kalmadan karar verebilmesi için yalnız olması gerekmektedir.

Mülkün olmadığı ama özgürlüğün olduğu ütopik bir dünya yaratmış yazar kitabında. Dolayısıyla aile, eş, sabit iş gibi insanı bağlayıcı ve özgürlüğünü engelleyici kavramlar da yok. Hatta çocuğunuz bile size ait değil. Öyle ki dillerinde iyelik zamiri bile yok. Kitapta şöyle tanımlıyor ordaki insanları yazar: "Hiçbir şeye sahip olmayan ve her şeye sahip olan bu insanlar" Kendilerine ait hiçbir seyleri yok ve yoksulluk içinde dahi olsa özgürce yaşamaya çalışan bir topluluk. Kadın ve erkek eşitliğinin olduğu, hatta özgürce cinsel ilişkilerin olduğu bir ütopya.

İşte böyle bir yerden kalkıp kapitalizmin baskın olduğu dünyaya gelen bir bilim adamı... Mülkiyetin önemli olduğu, kadınların hiçbir işte çalışmadığı, kocalarının soyisimlerini aldığı, erkeğin, gücün ve zenginliğin ön planda olduğu bir dünyaya geliyor. Başta afallıyor tabii ki. Sonra her iki dünyayı da sorgulamaya başlıyor. Ve aslında her iki sistemdeki çelişkileri de böylece görmeye başlıyoruz.
 
Bu sorgulamalar sayesinde anlıyoruz ki; bir ütopya bile içine ideolojiler karışınca distopyaya dönüşüyor. Düzensiz bir sistemde dahi düzenden ve kısıtlamalardan kurtulamıyoruz. Aslında ideal denilen bir şey de yok, nasıl ki insanın ve toplumun olduğu yerde özgürlük kısıtlanıyorsa ideale ulaşmak da imkansızlaşıyor.
Çünkü biz insanoğlu hiçbir şeyden tatmin olamıyoruz. Öyle ki Marsta hayat bulup yaşamaya gitsek, bir gözümüz Jüpiter'de diğer gözümüz Venüs'te olur; aklımız da terk ettiğimiz Dünya'da kalır.

Yani nerden tutarsak tutalım, nerden bakarsak bakalım, yok umut. Umut yok... Umut; sadece bizi oyalayan, insanlığı deneme tahtasına çeviren, işine geldiğinde ağzımıza balık verip balık tutmayı öğretmeyen bir olgu olmaktan öteye gidemeyecektir.
8.5
Kitap iki farklı dünyayı anlatıyor; Anarres ve Urras. İki gezegende birbirinin ayı. Urras'tan yıllar önce Anarres'e gelen Odocular burada kendilerine Urras'takinden çok farklı bir hayat kurmuşlardır.

"Yaşamın ne kadar güzel olduğunu görmenin yolu ölümün bakış açısından bakmaktan geçiyor. "

Anarres anarşizmin hayata geçtiği sosyalizmden izler taşıyan bir gezegen ve halkın yaşam biçimi de pragmatik. Her şey olması gerektiği kadar ve olması zorunlu olduğu için, lüks ya da aşırılık yok. Herkes eşit, herkes özgür. Urras ise tam zıddı kapitalizmin hüküm sürdüğü bir gezegen, bizim dünyamızın bir yansıması.

-"Bize kimin yalan söylediğini düşünüyorsun?"
-"Kim mi, kardeşim? Kendimizden başka kim olabilir ki?"

Bu iki dünya arasında da Shevek adlı bir fizikçi ve onun idealleri var. İki dünyayı da Shevek'in gözünden tanıyoruz. Annaresli, insana sadece insan olduğu için değer veren Shevek'in gözünden kapitalist sistem nasıl görünüyor siz tahmin edin! Yazarın kitapta flashbacklerden yararlanması ise çok zekice idi, bu hem kitaba ayrı bir lezzet katmış hem de sizi kitaba daha çok çekiyor.

Kitap 1974 yılında yazılmış ve yazar ortaya gerçekten çok güzel bir iş çıkarmış. Yazarın anarşizme olan bakış açısını paylaşmasam da kitaptan öğrendiğim çok şey oldu ve insanı bir kez de Ursula Guin'in gözünden okumuş oldum. Kitaptaki çoğu detay çok zekice, bunu aslında okudukça görebilirsiniz. Kitabın ikinci kez okumayı kesinlikle hak eden bir tarafı var, ileride bir daha okumayı düşünüyorum eminim ki kitapta gözden kaçırdığım çok detay var.

"Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. "

Son olarak, hiç şüphesiz kitabın beni en etkileyen kısmı ise sahipliler-özgürler ayrımı oldu. Hepimiz kendimizi özgür sanan ama sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin kölesi olan sahiplileriz. mülkiyet özgürlük değil tutsaklık getiriyor ne yazık ki. Bizi tutsak eden gereksiz her şeyden kurtulup özgür olabilmemiz dileğiyle, sağlıcakla kalın kitap dostları.

http://yorumatolyesi.blogspot.com/2017/03/mulksuzler.html
Kitapla ilgili okuduğum yorumlarda sakin bir kafayla okunması tavsiye ediliyordu hep, bu gibi yazılar benim kitaba biraz ön yargıyla yaklaşmama sebep oldu. Fazlasıyla ağır bir kitap bekliyordum korkmama rağmen başlamaya karar verdim. Fakat hiç korktuğum gibi olmadı. Kitabın dili ağır değil ama anlatilanlar birazcık ağır olabilir lâkin kitap güzel kurgusu, dili sayesinde beni hiç sıkmadı. Kısacası gözünüz korkmasin güzel bir bilim kurgu kitabını zevkle okuyacağınızı düşünüyorum. Birazda içeriğinden bahsedeyim.
Anarres ve Urras olmak üzere 2 karşıt, apayrı dünyalar var. Bu dünyalar arasında birde kimsenin geçmediği, geçemediği bir duvar mevcut. Anarres' de yaşayanlar Urras'ı ay olarak görüyorlar, Urrastakiler de Anarres'i. Baş kahraman Shevek'te Anarres'te yaşayan bir bilim adamı. Büyük bir fizikçi. Anarres'de anarşist bir düzen var. Devlet yok, para yok, fazla mal mülk yok. Oldukça fakirler. Bunun yanında insanlar tamamen özgür. Kendilerini kısıtlayan vicdanlarını, dışlanma korkularını saymazsak... Urras ise bizim dünyamıza daha çok benziyor. Orda da kapitalist düzen hakim. Zenginlik, ihtişam, para her yerde. 
Shevek büyük çalışmaları sayesinde Urras'a davet edilir. Shevek'te paylaşma isteğiyle, iyi niyetlerle ve büyük bir merakla Urras'a gider.
Kitap iki bölümde anlatılıyor, ilk bölümde Shevek'in Anarres'te geçen çocukluğundan başlamak üzere bütün hayatina yer verilmiş. Diğer bölümde de tabi Urras macerasına eşlik ediyoruz okurken. Shevek ister istemez her an iki dünyayı kiyasliyor. Benim Anarresteki yaşam daha çok ilgimi çekti daha zevkle merakla okudum. Eğer böyle bir ülkede yaşasaydık bizim hayatımız nasıl olurdu diye düşünmeden edemedim. Ve ayrica Shevek bu farklı dünyalardaki yaşamında bizleri din, ahlak, özgürlük, devlet kavramı ve daha bir çok konuda da düşündürmeye itiyor.
Bazı cümleler tekrar tekrar okunmalı ve irdelenmeli. Kısacası öyle hemen okuyup geçilecek, basit bir roman değil bu kitap. Bilim kurgu severlere, bu tarz düşündüren,  sorgulatan kitapları okumaktan zevk alanlara kesinlikle tavsiye ediyorum. İyi okumalar. :)
"Acı var," dedi Shevek ellerini açarak. "Gerçek. Ona yanlış anlama diyebilirim, ama var olmadığını veya herhangi bir zamanda yok olacağını var sayamam. Acı çekme, yaşamımızın koşulu. Başına geldiği zaman fark ediyorsun. Onun gerçek olduğunu anlıyorsun. Tabii ki, tıpkı toplumsal organizmanın yaptığı gibi, hastalıkları iyileştirmek, açlık ve adaletsizliği önlemek doğru bir şey. Ama hiçbir toplum varolmanın doğasını değiştiremez. Acı çekmeyi önleyemeyiz. Şu acıyı, bu acıyı dindirebiliriz, ama Acı'yı dindiremeyiz. Bir toplum ancak toplumsal acıyı -gereksiz acıyı- dindirebilir. Gerisi kalır. Kök, gerçek olan. Buradaki herkes acıyı öğrenecek; eğer elli yıl yaşarsak, elli yıldır acıyı biliyor olacağız. En sonunda da öleceğiz. Bu doğuşumuzun koşulu. Yaşamdan korkuyorum! Bazen ben- çok korkuyorum. Herhangi bir mutluluk çok basit gibi geliyor. Yine de her şeyin, bu mutluluk arayışının, bu acı korkusunun tümüyle bir yanlış anlama olup olmadığını merak ediyorum... Ondan korkmak veya kaçmak yerine onun... içinden geçilebilse, aşılabilse. Arkasında bir şey var. Acı çeken şey benlik; benliğin ise- yok olduğu bir yer var. Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Ama gerçekliğin, rahatlık ve mutlulukta görmediğim, acıda gördüğüm gerçeğin, acının gerçekliğinin acı olmadığına inanıyorum. Eğer içinden geçebilirsen. Eğer sonuna kadar ona dayanabilirsen."
“Siz Urras'lıların her şeyi yeterince var. Yeterince hava, yeterince yağmur, çimen, okyanuslar, yiyecek, müzik, yapılar, fabrikalar, makineler, kitaplar, giysiler, tarih. Siz zenginsiniz, siz sahipsiniz. Biz yoksuluz, biz yoksunuz. Sizde var, bizde yok. Burada her şey çok güzel. Güzel olmayan yalnızca yüzler. Anarres'te hiçbir şey güzel değildir, yalnız yüzler güzeldir. Diğer yüzler, erkek ve kadın yüzleri. Bizim onlardan başka bir şeyimiz yok, birbirimizden başka bir şeyimiz yok. Burada siz mücevherleri görüyorsunuz, orada gözleri görürsünüz. Gözlerde de görkemi, insan ruhunun görkemini görürsünüz. Çünkü bizim erkeklerimiz ve kadınlarımız özgürdür, hiçbir şeye sahip olmadıkları için özgürdürler. Siz sahipler ise sahiplisiniz. Hepiniz hapistesiniz. Herkes yalnız, tek başına, sahip olduğu yığınla birlikte. Hapiste yaşıyor, hapiste ölüyorsunuz. Gözlerinizde görebildiğim yalnızca bu- duvar, duvar!”
Parfümler, saatler, lambalar, heykeller, makyaj malzemeleri, mumlar, resimler, fotoğraf makineleri, oyunlar, vazolar, yataklar, çaydanlıklar, bilmeceler, yastıklar, taşbebekler, süzgeçler, minderler, mücevherler, halılar, kürdanlar, takvimler, kristal saplı, platinden yapılmış bir bebek çıngırağı, elmastan rakamları olan bir kol saati, küçük heykelcikler, elektrikli bir kalem açacağı, hediyeler, çerezler, andaçlar, cicili bicili biblolar ve antikalar, hepsi zaten ya kullanışsız ya da kullanılışını gizleyecek kadar süslü; metrelerce lüks, metrelerce dışkı...
... hiç kimsenin hiçbir şey için cezalandırılmadığını söylemesinden sonra büyülenmiş gibiydiler.
- Ama, dedi Oiie çabucak, insanları düzen içinde tutan ne? Neden birbirlerini soyup öldürmüyorlar?
- Hiç kimse çalınacak herhangi bir şeye sahip değil. Eğer bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, doğrusu bilemiyorum Oiie; durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.
Eğer yalnızca sayılardan oluşan bir kitap yazılabilseydi, doğru olurdu. Haklı olurdu. Sözlerle söylenen hiçbir şey tam doğru çıkmıyordu. Söze dökülen şeyler düzgün durup birbirine uyacağına eğilip bükülüyor, uçup gidiyordu...
...Her şey değişebilir ama hiçbir şey yitirilmezdi. Eğer sayıları görebilirseniz bunu anlayabilirdiniz; dengeyi, şekilleri, dünyanın yapı taşlarını görürdünüz. Ve onlar sağlamdı...
Hepsi geçmişti,düşünülmesi gereken her şey düşünülmüştü,şimdi ne yapmalıydı? Kendini bir hapishaneye kilitlediğine göre , nasıl özgür bir adam gibi davranabilirdi? Poliktikacılar için fizik yapmayacaktı. Artık açıktı bu. Eğer çalışmayı bırakırsa , eve gitmesine izin verirler miydi?
Ursula K. Le Guin
Sayfa 233 - Metis Yayınları
Bir şey eksikti - kendisinden geldiğini düşünüyordu bu eksikliğin, bu yerden değil. O kadar cömertçe sunulan şeyleri alacak kadar güçlü değildi. Bu güzel havada kendisini bir çöl bitkisi gibi kuru ve kavruk hissediyordu. Anarres'teki yaşam onu mühürlemiş, ruhunu hapsetmişti; yaşam pınarları, çevresinde dolup taşıyor, ama o bir türlü içemiyordu.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Mülksüzler
Baskı tarihi:
2013
Sayfa sayısı:
348
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789753425285
Kitabın türü:
Orijinal adı:
The Dispossessed
Çeviri:
Levent Mollamustafaoğlu
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Metis Yayınları
Baskılar:
Mülksüzler
The Dispossessed
"...Vermediğimiz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiç bir yerde değildir." Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı.

"Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.

"Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlaki ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır."
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 1.227 okur

  • bilge duran
  • Özlem Ay
  • Burhan Saydut
  • Ayşegül Gül
  • Ben Skoer
  • Miss Nobody
  • Küb
  • Enes Yılmaz
  • Çağrı Özcan
  • Elif Mert

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%6.5
14-17 Yaş
%2.8
18-24 Yaş
%18.8
25-34 Yaş
%34.9
35-44 Yaş
%27.2
45-54 Yaş
%6.5
55-64 Yaş
%1.1
65+ Yaş
%2.4

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%55.8
Erkek
%44

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%38.9 (189)
9
%26.7 (130)
8
%19.8 (96)
7
%9.3 (45)
6
%3.1 (15)
5
%1.2 (6)
4
%0
3
%0.2 (1)
2
%0.6 (3)
1
%0.2 (1)

Kitabın sıralamaları