1000Kitap Logosu
Nasıl Ölünür
Nasıl Ölünür
Nasıl Ölünür

Nasıl Ölünür

Kısa Klasikler 10

OKUYACAKLARIMA EKLE
7.6
1.170 Kişi
3.385
Okunma
785
Beğeni
15,3bin
Gösterim
48 sayfa · 
 Tahmini okuma süresi: 1 sa. 22 dk.
Adı
Nasıl Ölünür (Kısa Klasikler 10)
Basım
Türkçe · Türkiye · Can Yayınları · Ocak 2020 · Karton kapak · 9789750741074
Orijinal adı
Comment on meurt
Diğer baskılar
Nasıl Ölünür
Kim Nasıl Ölüyor?
Nasıl Ölünür
Nasıl Ölünür
Ölüm gerçek, ölüm döşeği tabu, cenaze ortak, yas bireysel… Peki ölüm herkesi eşitler mi? Romanlarından tanıdığımız Émile Zola’dan toplumsal ve ekonomik koşulların ölümü nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seren çarpıcı beş öykü. Aristokrat, burjuva, esnaf, köylü ve işçi ailelerinin bu süreci nasıl yaşadıklarını olanca sadeliğiyle ve toplumsal çerçeveden kopmadan sergileyen beş tablo.
7 mağazanın 12 ürününün ortalama fiyatı: ₺9,74
7.6
10 üzerinden
1.170 Puan · 230 İnceleme
Batuhan Bozkaya
Nasıl Ölünür'ü inceledi.
48 syf.
·
3 günde
·
8/10 puan
Fransız yazar Emile Zola’nın ‘’Nasıl Ölünür’’ adlı eseri biz okuyuculara mecburen şu soruyu sormaya mecbur bırakıyor: Ölüm dediğimiz ve herkesin önünde sonunda eline alacağı bu tek yönlü gidiş bileti, gerçekten de herkesi sanıldığı gibi eşit kılıyor mu? Ölüm zengine ayrı fakire ayrı mı davranıyor? İşte Emile Zola’nın bu eserinde beş ayrı sınıfın anlatıldığı beş ayrı hikaye üzerinden yorumlayarak bu sorulara cevap arayacağız. İlk hikayede bizi Kont Vertueil adlı bir aristokrat karşılıyor. Kont’un ölümünün ardından eşi ağlamaktan helak oldu yalanıyla cenazesine bile gitmiyor, cenazesine gidenler ise orayı adeta bir dertleşme, hasret giderme yeri olarak kabul ediyor olacak ki boş lakırdılar gırla gidiyor. Kont Vertueil’in hikayesini okurken ister istemez kendime şu soruyu sordum: Eş, dost, akraba deyip bağrımıza bastıklarımızın bizim arkamızdan da böyle bir vefasızlık yapmayacağı ne malum? Kendimize bu soruyu yöneltsek öyle sanıyorum ki kimse ‘’hayır kardeşim, olmaz öyle saçma şey’’ şeklinde bir cevap veremeyecektir. Dolayısıyla insanın böyle bir bilinç içerisinde olması da onun çevresine, dost dediklerine bakışını ister istemez değiştirecektir. Kont Vertueil’in hazin sonu beni ‘’Her ne kadar sıkı fıkı olursak olalım, dostluklar, kardeşlikler biz mezara gidene kadardır.’’demeye itti. Bir kez olsun mezarlığa gidip defin işlemini seyreden hatta bizzat bu eyleme katılanlar çok iyi bilir ki sürekli kolunun bacağının bitmek bilmeye ağrısından sızısından şikayet edenler dahi elindeki o kazmayı genç bir delikanlı gibi hızlıca toprağa daldırıp ölünün üstüne atıverir. Bu ölüye karşı son vazife gibi değil de daha çok oradaki dirilere bir gövde gösterisi halini alır. Bakın ben buradayım, dimdik ayaktayım deriz sanki herkese. Şu garabete bakın ki insan evladı önündeki hatta ve hatta üzerine toprak attığı o ölüden ders almaz da utanmadan sıkılmadan çevresine maça atmanın derdine, kendini kanıtlamanın davası peşine düşer… ‘’Para ölümü zehirlerse, ölümden bir tek öfke çıkar. Tabutların üzerinde insanlar dövüşür’’. İşte bu ifade burjuva sınıfına bağlı bulunan Bayan Guerard’ın hazin hikayesini bize tüm çıplaklığıyla anlatıyor. Kendi öz annelerinin cenazesinden dahi kısıp üçüncü sınıf cenaze arabası kiralayarak ettikleri tasarrufu kuruşuna kadar hesaplayan üç oğla sahip olan Bayan Guerard’a üzülmemek elde değil. Babalarının ölümünden sonra kendilerine düşen 500 bin franklık mirası biri kadınlara, biri gereksiz icatlara, bir diğeriyse eş dost dediklerinin elinde yok etmiştir. En nihayetinde tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır ifadesi yine gerçek oluyor ve bu üç evlat analarının dizlerinin dibine dönüyordu. Fakat kısa bir süre sonra annelerinin ölümü ardından daha annelerinin üzerine attıkları toprak dahi tazeyken miras kavgasına tutuşan bu üç kardeş bizlere o meşhur şarkının meşhur sözlerini söyletiyor: Para, para, para varlığı bir dert yokluğu yara… Üçüncü hikayemizde ise bizler bir kırtasiye dükkanını işleten karı-koca olan bay ve bayan Rousseau’ya konuk oluyoruz. Bu karı koca kendi işlerinin patronu olma sevdasıyla açtıkları bu kırtasiye dükkanından elde ettikleri kazançla günün birinde bir köy evine yerleşip mutlu bir hayat sürmeyi planlamakta ve bu hayalin gerçekleşmesi için deli gibi uğraşmaktadır. Esasında bu noktada bay ve bayan Rousseau’nun bu durumu bana ülkemizdeki orta kesimi özellikle memur kesimi anımsattı. Toplumumuzdaki birçok insan da hayatının büyük bir bölümünü kendi işinin patronu olma hayaliyle geçiriyor, canını dişine takarak çalışıyor ve tam hayalini gerçekleştirecekken bu hayat tiyatrosundaki perdesi kapanıyor. Bayan Rouessau’nun başına gelen de işte buydu. Kırtasiye dükkanını büyütüp hayallerini gerçekleştirebileceğine olan inancı öylesine fazlaydı ki sağlığını bile önemsemez hale gelmişti Bayan Rouessau. Peki sağlık elden gittikten sonra tüm dünyanın tapusunu üzerimize yapsalar ne kıymeti var? Tırnağımızın ucuna zarar gelse, dişimize ufacık bir ağrı giriverse tüm yaşam enerjisini kaybedecek kadar aciz ve zayıf canlılar olan biz insanlar nasıl oluyor da para pul uğruna gerçeklerden böylesine kopabiliyoruz? Ya da insan zaten farkında olduğu tüm bu gerçeklerden kaçabilmek için mi kendisini böyle paralıyor? En büyük hakikat olan ölümden daha çok çalışıp daha çok kazanarak mı kurtulacağımızı sanıyoruz? Bayan Rouessau öyle sanmış olacak ki ölüm döşeğinde dahi işlerin nasıl gittiğini soruyor, dükkanın gelir gider işleriyle uğraşıyordu. Fakat en büyük hakikat kendi üzerinde tecelli ettiğinde artık hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktı ve kalmadı da. Hayat arkadaşı, sırdaşı, ortağı olan kocası Bay Rouessau ise cenazeden sonraki gün acilen dükkanına girip eşinin ölümünden dolayı bir gün boyunca kapalı kalan dükkanın bu bir günlük zararı nasıl kapatacağı üzerine kara kara düşünmeye başlamıştı bile. Hani sosyal medya platformlarında sıklıkla karşılaştığımız bir söz vardır. Burası dünya, ne çok kıymetlendirdik. Oysa bir tarla idi. Ekip biçip gidecektik…. Eserin dördüncü hikayesinde çamaşırcı bir anne, duvar işçisi bir baba ve bu hayatta sahipleri oldukları tek şey olan biricik oğullarının zorlu yaşamına tanık oluyoruz. Morisseau ailesi için hayat ne kadar zor olabilirse o kadar zordu. Evdeki her şeyi hasta yatağında ateşler içinde sayıklayan evlatları için rehin vermişler hatta üzerinde yattıkları döşeğin içinde bulunan yünleri de koparıp koparıp satarak bir parça ekmek alabilmenin derdine düşmüşlerdi. Binbir güçlükle eve getirdikleri doktorsa çocuğun sıtma olduğunu söyledikten kısa bir süre sonra zavallıcık hayata gözlerini yummuştu. Tam da bu sırada devletten bir türlü gelmek bilmeyen yardım parası da gelivermişti. Ne talihsizlik! Düşündüğümüz zaman bu hayatta çoğu şeye zaten ya biz geç kalır ya da olması gerekenden çok erken davranırız. Gelen bu yardım parasını cenaze masraflarına ve ardından eş dostla içip sarhoş oldukları alemlerde yok etmeyi başaran Bay ve Bayan Morisseau için ne demeli peki? Bu hayatta başımıza gelen her şeyin tek suçlusu başkaları mı? Bizim aptalca seçimlerimizin, hatalarımızın sürekli şikayetçisi olduğumuz bu hayat üzerinde hiç mi tesiri yok? Köy hayatına biraz olsun aşina olanlar kitabın beşinci ve son hikayesinde bizi karşılayan Louis Lacour ve ailesine pek yabancı kalmayacaktır. Köyde hayat öylesine basit ilerler ki bu hayatta hiçbir şekilde sürprizlere yer yoktur. Hayatı toprakla uğraşmakla geçen köylü ise kendisinin de topraktan gelip toprağa gideceği hakikatine ne çok vakıf olan topluluktur. Şehir hayatındaki alacalı bulacalı yaşam insan evladını ölüm gerçeğinden uzaklaştırmak için tüm gücüyle saldırırken bu taşrada akıp giden bu hayat deveranında gayet normal ve sıradan bir olay gibi karşılanır. İşte yaşlı aile reisi ve tüm ömrünü köyünde geçiren Louis Lacour bir gün ansızın elden ayaktan düşüp yatağa mahkum olunca onu doktora götürme teklifinde bulunan oğullarına çıkışmış ve bunun tarladaki hasadı aksatacağını söylemiştir. Bir kez olsun köyünden çıkmayan Lacour’un belli ki tüm hayatı tarlasından ibaretti. Peki bizler için hayatın anlamı tam olarak nedir hiç düşündük mü? Para, kadın, makam, mevki…Ne elimizden giderse, elimizden ne alınırsa çılgına döneriz mesela? Neyi kaybedersek kılımızı bile kıpırdatmayız? Aile reisi Lacour’un ölümünde sonra hayat yine tüm olağanlığıyla akışına devam ediyor, tarlada hasat yapılıyor, kuşlar yuvalarında ötüşüyordu. Biz yokken de güneş tüm ihtişamıyla doğudan doğup batıdan batmaya devam edecek, dostlar arkamızdan birkaç dakika timsah gözyaşı döküp yine o olağan hayatlarına dönmek üzere bizli terk edip gidecek. Peki öyleyse bizi tüm bu anlamsızlıkların içinden çekip çıkaracak, adeta Musa(as)’ın asası gibi denizi orta yerinden yarıp bize yol açacak olan şey nedir?
Nasıl Ölünür
7.6/10
· 3.385 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
250
Bahri Doğukan Şahin
Nasıl Ölünür'ü inceledi.
47 syf.
·
1 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Emile Zola'dan Ölüme Dair 5 Öykü: Nasıl Ölünür
"Ne diye böbürlenip büyükleniyorsun. Doğumun bir damla su, ölümün bir avuç toprak değil mi?" - Şems-i Tebrizi Büyük Fransız romancı Emile Zola, 1840’da Paris’te doğuyor. Uzun yıllar boyunca çeşitli dergilere öykü ve makaleler yazmasının ardından bir süre de serbest gazetecilik yaparak geçimini sağlıyor. Büyük romanlarını yazmadan önce otobiyografik bir roman olarak çıkardığı "Claud’un İtirafları"yla dikkatleri üzerine çeken Zola, edebiyatta doğalcılık akımı üzerine yazan yazarlar arasında sayılıyor. Bir diğer önemli Fransız romancı Honore de Balzac’ın “İnsanlık Komedyası” adını verdiği dizisinden etkilenen Emile Zola da buna benzer bir temada çeşitli romanlar kaleme alıyor. Bunların arasında en çok sevilenleri Germinal, Nana ve Meyhane oluyor. Zola ayrıca bir dönem yıllarca Fransa’nın gündemini meşgul eden ve “Dreyfus Olayı” olarak bilinen olayda da başrol oynuyor ve ülkedeki aydınların bu konudaki lideri oluyor. Cesur ve sert bir dille kaleme aldığı açık mektubu “Suçluyorum”, dönemin iktidarının üzerine bir balyoz gibi iniyor adeta. Ses çıkarmaya korkan herkesin sesi olan ve sonu gelmez tartışmaların odağına kendisini oturtan Zola, bu mektubunun ardından yargılanıyor. Dreyfus’a yapılan haksızlığı en üst perdeden kamuoyuna duyuran Zola’nın bu tavrı, günümüz dünyasında hâlâ eşi benzeri görülmemiş bir tepki olarak anılıyor. Hem edebiyatçı hem de gazeteci kimliğiyle korkusuzca yazdığı bu mektuptan tam 12 yıl sonra Alfred Dreyfus, casusluk davasından aklanıyor. Bu toplumsal olay, Fransa’da, din ve devlet ilişkilerinde yeni kararlar alınmasını sağlayarak siyasi arenada da büyük çalkantılara sebep oluyor. Romanları daha fazla ön planda olan yazarlardan olan Zola’nın çeşitli temalarda yazdığı birçok öyküsü de bulunuyor. O öykülerden “ölüm” konulu 5 tanesini “Nasıl Ölünür” isimli bu kitabında bir araya getirmiş yazar. Can Yayınları’nın Aysel Bora çevirisiyle Kısa Klasikler dizisi kapsamında yayımladığı bu kitabın arka kapağında şöyle bir soru soruluyor okurlara: “Ölüm gerçek, ölüm döşeği tabu, cenaze ortak, yas bireysel... Peki ölüm herkesi eşitler mi?” “Ölüm”ün bütün insanları eşitlediği şaşmaz bir gerçek. Dünyada nasıl yaşanırsa yaşansın, hangi sosyal statüde olunursa olunsun, ölürken herkesin aynı sınırlara hapsolduğunu söylemek mümkün. Marjinal bazı dini ritüeller haricinde herkes kendisini bir gün dört tahta parçası arasında, soğuk bir toprağın içinde buluyor ve bu durum insanlığın var olduğu günden beri asla değişmiyor zira ölüme çare bulunabilmiş değil. Ölümün karşısında hayatın söyleyecek sadece birkaç sözü bulunuyor, fazlası değil. Emile Zola, kitaptaki 5 kısa öyküsünde 5 farklı ölümü anlatıyor. Farklı toplumsal sınıflara mensup insanların ölümlerini, gerçekçi bir bakış açısıyla ele alıyor. Ekonomik durumun, sosyal statünün ve diğer insanların gözündeki konumun ölüm anı geldiğinde hiçbir değeri kalmadığını söylüyor yazar. Ölümü herkes eski bir dost gibi karşılıyor ve ölenlerin ardından kalanlar için hayat tüm gerçekliğiyle devam ediyor. Birinci öyküde zengin, aristoktat bir kontun ölümü, ikinci öyküde burjuva sınıfına mensup, varlıklı bir vatandaş olan ve 3 erkek çocuğu bulunan bir annenin ölümü, üçüncü öyküde genç yaşta evlenen ve eşiyle birlikte uzun yıllar esnaflık yapan bir kadının ölümü, dördüncü öyküde köylü ve yoksul bir ailenin 10 yaşındaki erkek çocuklarının ölümü, beşinci öyküde ise hayatı boyunca işçilik yapmış olan ve malını mülkünü çocuklarına devreden yaşlı bir adamın ölümü karşılıyor okuru. Emile Zola öykülerinde ölümü anlatırken bir yandan da hayatı anlatıyor aslında. Ölümün, hayatın ayrılmaz bir parçası olduğunu üzerine basa basa ifade ediyor. Öykülerin son cümlelerinin ardından en net anlaşılan şey de şüphesiz ölen kişinin kısa bir süre sonra unutulduğu ve hayatın devam ettiği gerçeği. Emile Zola’yı bir hayli sevdiği bilinen ve eserlerinde de Zola’nın ismine rastladığımız Fransız edebiyatının güçlü ismi Marcel Proust’un "Vikont’un Ölümü” (incelemesi için bakınız: #117649241 ) isimli kısa öyküsü de hemen bu kitabın peşine 6. öykü olarak okunabilir. Ve yine ek olarak Lev Tolstoy'un Üç Ölüm kitabındaki öyküleri de tercihen ölüm temalı öyküler listesine eklenebilir zira Proust ve Tolstoy'un yaptığı da tıpkı Zola gibi insanların ölümlerini farklı açılardan anlatmak. Keyifli okumalar dilerim.
Nasıl Ölünür
7.6/10
· 3.385 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
2
50
Başakk
Nasıl Ölünür'ü inceledi.
48 syf.
·
9/10 puan
Nasıl Ölünür?
Kitap beş öyküden oluşan oldukça ince bir hacime sahip. O sebepten uzun uzun incelemeye gerek yok ki bu artık kitaba dair spoiler vermelere girecek. Ana tema ölüm. Her öykünün kahramanı, kahramanın ait olduğu sınıf farklı iken sonları hepimize mutlak olanla bitiyor ve statü farkı diye bir ayrım kalmıyor... Sade, akıcı bir dille tablo yapar gibi bir anlatım var. Emile Zola'nın daha önce bir kitabını okumuştum gerçekten sevmiştim de bunu da sevdim. Biraz Stefan Zweig tadı aldım belki de Zweig'i özellikle ince eserleriyle tanıdığımız için. Bir de son olarak şuna değineyim: 'Nasıl ölünür?' sorusunun cevabını bulmak kolay sanırsam fakat 'Nasıl yaşanılır?' onun cevabını arayanlardanım ben..
Nasıl Ölünür
7.6/10
· 3.385 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
71