Nihayet Dergi - Sayı:33 Hababam Sınıfı çok mu haksızdı?

7,0/10  (2 Oy) · 
3 okunma  · 
2 beğeni  · 
848 gösterim
Nihayet, Eylül sayısında alternatif eğitim konusunu ve bitmeyen tutkumuz kırtasiyeyi mercek altına alıyor!

Hababam Sınıfı çok mu haksızdı?

Okullarımızı daha cazip, daha yaşanılır, daha etkili, daha yaratıcı kılmanın yolları üzerinde düşünmeliyiz. Ülkemizde bunun üzerine düşünen bir avuç kadar insan var. Dünyadaysa, alternatif okullar, başka okullar, yeni mecralar ve yordamlar üzerine düşünmenin, Rousseau ve Tolstoy’u listenin başlarına eklersek, bir asırdan daha fazla geriye giden bir tarihi var.

Tabloya bakarak, “Yeni okullar hayal etmeliyiz.” dedik ve alternatif eğitim üzerine bir dosya hazırladık.

Alternatif eğitim dosyası dışında, dergimizde bir de kırtasiye aşkını ama özellikle dolma kalem, mürekkep, defter tutkusunu ele aldığımız bir dosyamız var. Yazmaya candan bir selam olan bu dosyayı, dergimiz okurlarının seveceğini tahmin ediyoruz.

Dosyalarımız dışında, hepsi birbirinden kıymetli, bizi ayrı ayrı heyecanlandıran yazılar, söyleşiler ve çizgilerle karşınızdayız.

Nihayet Dergi için yazdılar:

Akif Pamuk, “Bir meslek sahibi olmak mıdır mevzu?”

Ahmet Murat, Hababam Sınıfı niçin haklıydı?

Beyza Karakaya, Dünyayı okullulaştırmak: Beyaz adamın son yükü

Emel Topçu, Eğitimde en yeni adım: Okulsuz eğitim

Nuray Türkyılmaz Catic, Bir annenin ev okulu deneyimleri: Okulsuzluk özlemi

Sümeyye Ceylan, “Bir insanın başka bir insana bir şey öğretebileceğine inanmıyorum”

Ümit Aksoy, Alternatif eğitim için sayıklamalar

Ümmühan Karabulut, Anne ve ev kıskacında çocuk

Bazı Patikalar, İslâm Dalp

Kırtasiye Aşkına! dediğimiz küçük dosyamızda ise;

İbrahim Tenekeci, Dert söyletir kalem yazdırır.

Ahmet Turan Köksal, Kırtaşkiye.

Oruç Gazi Kutluer, “Türkiye’de dolma kalem yapmak bir hayaldi!”

İlker Şahin, Kâğıda kaleme sarılmak

Ayrıca Kültür Atlası’nda;

Bu aydan itibaren Cemile Ağaç’ın çizimlerinin eşlik ettiği bir köşemiz olacak: 100 Türk büyüğü.

Kemal Sayar, bu sayı ile birlikte terapi öykülerine başlıyor: Tereddüt.

Ömer Lekesiz, fotoğrafların hikâyeleriyle başladığı yolculuğa devam ediyor: Ol’an.

Shems Friedlander, bu yıl konuşmacı olarak davet edildiği İngiltere’deki Bradfort Edebiyat Festivali’nden Nihayet için izlenimlerini kaleme aldı.

Zeynep Özel, İranlı kadın yazar Gazâle-i Alizâde’nin bilinmeyen dünyasıyla tanıştırıyor bizi.

Zeliha Eliaçık, 44 dil bilen, Kur’an’ı şiirsel bir üslupta çeviren bir Alman dehayı tanıştırıyor: Friedrich Rückert.

Sinema ve dizi bölümünde Aybala Hilal Yüksel, Your Name (Senin Adın) filmini ve filmekimi’nde öne çıkanları Sadık Şanlı ise Will dizisini ele aldı. Ayrıca son bir sürpriz daha: Titiz ve sessiz bir Litvanyalı yönetmen Sharunas Bartas’la yapılmış kısa bir söyleşi.

Abdullah Uğur, eski bir dünyanın esintilerini bize taşımaya devam ediyor: Antiqui Orbis’te sürprizlere hazır olun!

İngiltere’nin modern meddahları diye adlandırdığı Khayaal Theatre’ı Beyza Karakaya yazdı.

Türkiye’den ve dünyadan kitaplarla zenginleşen kitap köşesi yayıncıları ve okurlarını arıyor!

Kübra Demir, Babaannem diyor ki yazılarına devam ediyor.

Ve Mustafa Özel çağı romanlarla okumaya devam ediyor: Çocuklaş ki, insan ol!
  • Baskı Tarihi:
    Eylül 2017
  • Sayfa Sayısı:
    44
  • ISBN:
    9772149036004
  • Yayınevi:
    Albayrak Medya
  • Kitabın Türü:
MAVİ DÜŞ - OKURGEZER 
30 Mar 13:32 · Kitabı okudu · 6 günde · Beğendi · 7/10 puan

Eğitim sistemi bir arabanın yürüyen sistemi gibidir. Eğitim sistemimizin öneminin anlatıldığı, mevcut eksikliklerin ve hataların belirtildiği güzel bir dergi olmuş..Kısa ama öz değerlendirmeler için okumanızı tavsiye ederim.

Kitaptan 5 Alıntı

Veysel 
14 Eyl 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Eğitim Sistemi ve Starbucks Bardakları
Bugün aynı üniformalarla,senkronik bir şekilde hareket eden,aynı şeyleri öğrenen çocuklar; gelecekte takım elbiselerine, banka hesaplarına, mesai saatlerine daha kolay adapte oluyor.Biz geçmişte aynı tedrisattan geçmiş dünya çocukları, aynı esprilere gülüyor, aynı telefonlarla konuşuyor,aynı bilgisayarlardan yazışıyoruz.Aynı zincir fastfood restoranlarından yemek yiyor, aynı markalardan alışveriş yapıyor, aynı ayakkabıları giyiyoruz, aynı şekilde kokuyoruz.

Şayet çöplerimizden sosyolojik okuma yapan biri olsa aynı manzara ile karşılacaktır.Karton bardaklara yazılı milyonlarca isim...Beyza,Karesi,Ahmad,Jacop,Micheal,Emma..zira dünya Starbucks karton bardaklarından oluşan dev bir çöplük.

Nihayet Dergi - Sayı:33, KolektifNihayet Dergi - Sayı:33, Kolektif

Kemal Sayar &Tereddüt
Seyir hâlindeyim, bu bir lütuf gibi. İnsanlara dâhil olamıyorum. Her şey kendi içimde, insanların telaşına dâhil olamıyorum. Allah ile farklı bir muhabbetim var. Hani ruh hisseder ya her şeyi, o travmadan sonra bambaşka bir insan oldum. İnsan kendisine gafil ama Allah bir tünel içerisinde beni korudu. Hırslarım vardı ve bu süreçte bunlardan sıyrıldım. Bu dünyanın kurallarını, oyunlarını bilmiyorum ve bilmek de istemiyorum. O’nun rızasıyla bir hayat istiyorum, yaşamayı istedim mi bilmiyorum, sevmek istiyorum, bir teselli arıyorum. Affedebilir miyim kalbimi kıran kişiyi? Affetmemek, “Ben Allah’tan daha iyi bilirim” demektir. Allah sana zulmetmiyor, eksik olan bir şeyi tamamlamanı istiyor. “Bu imtihanları sana kendini düzeltmen için veriyorum” diyor.
Tarazlanmış sesi, gönlü kırıkların lisanını konuşmak istiyor ama kelimeler boğazında düğümleniyor. Gönlü kırıklar böyledir, uzun sessizliklerle konuşur. Hatta konuşmaz da onları sessizliğinden tanımanızı ister. Ses veren sessizlik. Bir yün yumağına dolanmış gibi, sözler dudaklarında kımıldadığında onu bitap düşürüyor. Sadece mazinin yaralarından ibaret bir hayat, yaklaşmak isteyen istikbali hayaletleriyle korkutuyor. Karşımda bir şiir olup çağlayan bu genç kadını şaşkınlıkla dinliyorum. Kimileri dertlerinden bir şiir damıtır ve dünyaya bu şiirle meydan okur. Ama aşk duvarına toslayıp da sersemleyen ötekilerden onu ayıran bir şey var. O bu sersemletici uykudan yeni ve başka bir sabaha uyanmak istiyor. Gönlü kırıklarla beraber olan Rabbine bir cilve, bir naz var onun edasında. Hani biraz cesaret etse, “kovanım yağma olsun” diyecek ama ya içinde o kovana dair bir özlem kalırsa. Ya her şey darmadağın olduğunda, onun ruhunu sükûnet limanına vardıracak yeni bir nizam zuhur etmezse? Kovandan vazgeçmek zor. Sevilme arzusundan, hayatın bu diriltici nefesinden feragat etmek zor. Bir yakarış, Tur Dağı’ndaki Musa gibi, “Rabbim bana kendini göster!” Göster ki bütün bu ıstırabın bir karşılığı olduğunu bileyim. Beni kimse sevmese bile, Senin tarafından sevildiğimi bilmenin tesellisini ver.

Sevmek, yüreği hiç bilmediği yerlere götürür. “Gitmek daima aşina olanın bir parçasını; yabancı olan, aşina olmayan ve önceden kesinlikle bilmediğimiz bir parça için, bir yer için, yaşamın bir parçası için terk etmektir. Gitmek söz konusu olduğu zaman bizi bekleyenin ne olduğunu asla bilemeyiz” der Jean-Luc Nancy. Sevdiğimize göç ederiz. Sevdiğimizin yüzünde kendi hikâyemizi yeni baştan yazmak isteriz. Sevilen insan hayatını kaderin salvolarına karşı direngen bir ruh, kendi yatağını deşen muzaffer bir nehir gibi yeniden yazar. Madem bir âdemoğlu onu sevilmeye değer bulmuştur bu karanlık dünyada, boşuna yaşanmış bir ömür olmayacaktır hayatı. Başı sıkıştığında, boğulacak gibi olduğunda onu kurtaracak bir can simidi, tökezlediğinde yaslanacağı bir koltuk değneği vardır artık. Sonra birden kendimizi seyrettiğimiz o ayna kırılır. Aynanın ardındaki sır dökülür. Ardını gösteren bir cam, sevgilinin bütün kusurlarını serer ortaya. İşte en zoru burası. Yaşadıklarımın bir serap, kocaman bir yanılsama olduğu gerçeğiyle nasıl baş edeceğim?

İki uçurumu birleştiren bir asma köprüde yürüyor, ayak bastığı bu yardan öteki yakaya geçtiğinde bir dönüşü olmayacak sanki. Her ürkek adımda göz ucuyla geride bıraktığı yeri süzüyor. Ya o, ya O. Takat yetirebilir miyiz diğer kıyıya? Bu yardan o Yar’a geçmenin yalnızlığını üstlenebilir miyiz? Sırtımızda bir aşk ölüsünü sürüklerken yürümek pek zor. “Döküp varlığı gitmek” gerek ama o sadece şiirlerde mi oluyordu? İnsan Tanrı’yı özler ama dünya ağrısı da bir türlü dinmez.

Konuşuyoruz, kelimelerin uçan halısında şairlerin ülkelerine uğruyor, kelam-ı kadimden yaşadıklarına şerh düşüyoruz. İlk geldiğinde olduğu kadar şüpheci değil artık, bana diyesiydi ki elemim bir doktorun kârı değil. Benim elemimi siz yüklenemezsiniz doktor demeye getirdiydi. İnsan ve Tanrı arasında bocalamak her babayiğidin harcı değil. Kökten bir yalnızlıktır belki hayat ama bu yalnızlığı bile isteye seçmek, şu genç yaşta, dünya libasından soyunmak pek zor mesai. “Tanrı’nın sessiz çölü”ne düşmüş olan âşığın hiçbir şeyi yoktur ama her şeyi vardır.
Posta kutuma bir mesaj düşüyor ikinci görüşmeden sonra: “Razı olmak istiyorum” demiştim Rabbime, “hiçbir şeyde aşırı olmamam gerek” demiştim. Olanda hayır vardır, deyip yürüyorum. Bu belki güzel ve normal ama benim rabıtamda sorun çıkartıyor. Hayata karşı hevesimde, tevekkülümde, teslimiyetimde, muhabbetimde ki bunlar benim için çok önemli… Ruhun sıkıntısı hep nefsinden midir? Buna cevabım evet. Çünkü “Bir kez Allah dese aşk ile lisan, dökülür cümle günah misl-i hazan.” Yani bizde aşk yok efendim, nereye sarılsam avunamıyorum. Lakin lütfettikleriyle mutluyum; küçücük şeylere, bazen bir gökyüzüne, bazen bir yağmur damlasına, camideki çinilere, minareye, çocuklara, renkten renge bürünmüş yapraklara hayranım, gönlüme bahar doluyor. Ama işte bazen yetmiyor. Bunun adı ne? Şükürsüzlük mü, tamahkârlık mı, sahip olmadığına arzu mu? Bu yetmediği zamanda da içimdeki kötüleyen nefs hemen dalgalanmaya başlıyor. Önce geçmiş yaramı kaşıyor, hâlbuki unuttum diyorum, “yaram iyileşiyor, her şeyle, hayatla barış imzaladım” diyorum, “hiç olmadığım kadar olgun ve huzurlu hissediyorum” diyorum… Sonra imtihan hemen başlıyor. Yine yalnızlığımı ve hüznümü yüzüme vuruyor, “insanlar yine gününü gün ediyor ama sen acı çekmeye devam ediyorsun, sınanmaya devam ediyorsun” diyor. Kalkıp silkelenip yeniden umutlanacakken hayata karşı, o, filizlerin üstüne basıyor geçmişi hatırlatarak ve geleceği de karanlık sandırarak…

Bu cümleler bana ait değil, o genç hanımın. Bu metinde onun izniyle yer alıyorlar. Hani şair diyor ya, “bende sığar yedi cihan ben bu cihana sığmazam”. Bana günler, aylar ve yıllar boyu nasıl olup da insanların dertlerini dinlediğimi soruyorlar. Çünkü her insan öyküsünde gizli olan bir şiirin izini sürüyorum. Çünkü her insan, kendini hikâye etme imkânı bulduğunda sizi şaşırtabilir. Ulu dağlarda açan mevsimlik bir çiçek gibi, dikkat etmeyi başardığınızda size renklerini gösterebilir. Ona bakarken kendinizi de görürsünüz. Bana anlatılan bu hikâye benim hangi yaramı kanatıyor? Beni bilinç dışımda hangi yolculuklara çıkarıyor? Kâinatın özünü içinde taşıyan insan, bir âlem-i sagir olarak hayretinizi yenileyebilir, kendini onarırken sizi de onarabilir. Yeter ki birbirimize misafir olabilelim. Dünyada bir misafir olduğumuz gibi, bir sohbeti, bir şiiri, bir ülküyü, bir anı paylaştığımız insanları da misafir ederiz. Kimi uzun oturur, kimi kısa. Kimi içimizde varlığını sürdürür, kimi kısa misafirliğinden bize bir renk, bir koku bırakarak sırra kadem basar.

Affetmek istiyor ama zor, unutmak istiyor bu daha da zor. Çile hırkasını istiyor ama atlas kumaşlar gözünü kamaştırıyor. Onun hikâyesi hepimizde yankılanıyor. “Bir teselli ver!” diye niyaz ediyoruz ama teselliyi sadece O’nda bulabileceğimize ihtimal vermiyoruz. Ay batmadan güneş doğmuyor. Gönül yarası, sonsuzluktan bir damla tatmadan şifa bulmuyor.

Günler günleri kovaladı. Posta kutuma birkaç mesaj daha düştü. Aylar sonra yeniden görüştük, ilaç ve zaman işe yaramış, ruh âlemini buza kesen o uzun ve karanlık kış, yerini bahar cıvıltılarına bırakmıştı. O uzun yorgunluktan geriye, her birimizin içinde nöbet bekleyen o derin tereddüt kalmıştı sadece. Araftakilerin içinde bekleyen ve geçmeyen bir ağrı gibi, şakakları yoklayan o soru. Kalmak mı zordu, gitmek mi?

Nihayet Dergi - Sayı:33, KolektifNihayet Dergi - Sayı:33, Kolektif
Feyza 
05 Eyl 2017 · Kitabı okuyor

Dünya üzerinde yaşayan her çocuk aynı şekilde eğitildiğinde bundan kazançlı çıkan kim?

Nihayet Dergi - Sayı:33, Kolektif (Sayfa 21)Nihayet Dergi - Sayı:33, Kolektif (Sayfa 21)
Feyza 
24 Eyl 2017 · Kitabı okuyor

Mesela, kardeşim birinci sınıfa başladığında okuma yazma biliyor, dört işlem yapabiliyordu. Fakat Öğretmeni onu standart olana sabitlemek için ısrarla çizgi çizmesini, “E” yerine “tarak ” demesini bekliyordu. Aynı şekilde küçük kuzenim Yiğitalp, bir hayat bilgisi testinden düşük not almış, öğretmeni annesine Yiğitalp’in yanlışlarını gösterip, durumun ciddiyetini anlatıyordu. “Üzgün olan arkadaşınıza nasıl davranırsınız?” sorusuna, “Hiçbir şey olmamış gibi” cevabım veren Yiğitalp, neden bu soruyu "yanlış işaretlediği sorulduğunda, “hiçbir şey olmamış gibi davranırım çünkü arkadaşım derdini anlatmak isterse anlatır, onu zorlayamam” demişti. Yiğitalp’in cevabı, karakter özelliği olarak değil yanlış olarak sınıflandırıldı, Zira standartlaştırılmış bir eğitim sisteminde, normlara uygun olan cevap arkadaşına neden üzgün olduğunu sormasıydı.

Nihayet Dergi - Sayı:33, Kolektif (Sayfa 19 - Beyza Karakaya)Nihayet Dergi - Sayı:33, Kolektif (Sayfa 19 - Beyza Karakaya)
Feyza 
24 Eyl 2017 · Kitabı okuyor

Eskiden Çin’de sağlık hizmetleri şöyle işlermiş: Hastalar, hekimlere hasta oldukları günler için değil de, hasta olmadıklarında para öderlermiş. Yani asıl olan hastalık değil de sağlıkmış.

Nihayet Dergi - Sayı:33, Kolektif (Sayfa 50 - Ümit Aksoy)Nihayet Dergi - Sayı:33, Kolektif (Sayfa 50 - Ümit Aksoy)