Adı:
Olağanüstü Bir Gece
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
111
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057936103
Orijinal adı:
Phantastische Nacht
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bildiğin Kitap
Ailesinden kalan büyük bir servete sahip olan bir adam, hayatını lüks içinde sürdürmektedir. Ancak hayatı giderek durağanlaşmaya başlamıştır. Artık yaşamdan zevk almayan, hiçbir şey hissetmeyen bir insan haline gelmiştir. Sıradan bir pazar günü, her zaman yaptığı gibi, at yarışlarını izlemeye gider ve içgüdülerine yenik düşerek, hayatında ilk kez suç işler. Hissettiği heyecan ve haz, duygularının harekete geçmesini sağlar. Hiç beklemediği bir anda, insan olduğunun yeniden farkına varan genç adam, gece boyunca bu aydınlanmanın peşine düşer.
80 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda Olağanüstü Bir Gece kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/D5hFSk0ntRM

İnsan kendinden bir şeyler bulduğu kitapları daha çok sever, bu bir gerçek. Olağanüstü Bir Gece'yi okurken benim için yazılmış bir biyografi kitabı okuyor gibi bir hisle okudum. Neden mi? Hadi beni dinleyelim isterseniz.

Zamanında herhangi bir şeye dair kıpırtı bile uyanmayışlarım, duygudan ve manevi değerlerden uzak kalışım, tam bir donukluk halinde hayata ve olaylarına karşı bakışım, yapay heyecanlarım, gösterişlerim... Bu kitap tamamen benim hafızamı tazelememi sağladı. Bunun başka bir önemi daha var benim için. Kitabın konusunun geçtiği yerler Ring Caddesi, Prater gibi mekanlar. Viyana'dayken ve kendimi tanımak için henüz bir çabam yokken bu mekanlarda bulunmuştum. 1913'te değil fakat 2013'te. 100 yıl farkımız var kitabın karakteri ile tam olarak. Fakat tek bir farkımız var ki o da, karakterin bu donukluk halinin farkındalığında olması, benim ise o zamanlar bunun farkındalığında bile olmamam. Beni benden iyi tanıyan bir arkadaşım sayesinde bunun farkına varmıştım.

Prater'de bulunduğum ve anın tadını çıkarmaya çalıştığım o zamanlarda, insanların tekrarlarından ve boş sözlerinden duyulan bir sıkılmışlık, kitabın karakterinde olduğu gibi bende de mevcuttu. Karakterin parayla yaşadığı şiddetli istemsizliği ve kabullenememezliği kendi benliğimle yaşamıştım. Karakterin bu kabullenememezlik için bir nedeni vardı fakat benim nedenlere bile ihtiyacım olmadığını hissetmiştim sanki. İlgilenmemesi gerektiğini hissettiği şeylerle ilgileniyor oluşu o kadar güzel bir bellek tazelemeydi ki benim için... Sadece o ruh halinde bulunan insan anlayabiliyor sanırım, Zweig'ın da dediği gibi; Kelimelerle anlatılamıyor bazı şeyler.

İnsanların bizim içimizdeki ruhsal dönüşümleri görememesi o kadar güzel bir nimet ki, hayatlar belki de sırf bunun için yaşanılabilir şeyler. Zira hiç kimsenin göründüğü gibi olmadığı bu kitapta sık sık bahsedilen konulardan.

Kitapta bahsi geçen at yarışı mevzusu benim için insanların hayatlarını ortaya koyma ihtiyacından kaynaklanıyor. Bir risk alınıyor, en olmadık insan kazanabiliyor ve hayatı değişebiliyor sırf bu yüzden.

Sarhoşluğun en güzelinin kendini tanımak için bir kıvılcım olduğu bu hayat sadece 70 sayfalık bir kitaba sığdırılmış. Bazen lafı uzatmaya gerek yoktur, dünya size sadece Viyana'da iken bile çılgınca görünebilir.

Bunu okuyan ve beğenen Aslı Erdoğan'ın Mucizevi Mandarin kitabını da mutlaka sever diye düşünüyorum.
80 syf.
·Beğendi·9/10
Spoiler olabilir siz yine de bir okuyun da gelin.
Yine Stefan Zweig yine tek atımlık ama sindirmesi zor,düşünce bağırsağında emilmesi daha da zor bir başyapıt. Ama dikkat çekilmesi gereken nokta bu kitabın aslında Zweig'in kaleminden çıkmamış olduğudur. Ayrıntılı bilgiyi inceleme altındaki yorumda vereceğim. :)

Bir an için çok çok aç olduğunuzu düşünün, yıllardır bir şeyler tüketmişsiniz ama hiçbir şey yememişsiniz, arayış içindesiniz ve sonra çok lezzetli ama küçücük bir tatlı(hadi baklava olsun) atmışsınız ağzınıza, bitmesin diye hareketsiz bekliyorsunuz ama eriyor, tükeniyor sonunda. İşte kitap bitince uzun zamandır hissetmediğim bu hissi tattım tekrardan. İşte dedim, incelemeye değer bir kitap.

Hepimiz hayatımızın bir döneminde bir tükenmişliğe doğru ilerleriz, yaşamın anlamsızlığı bir yana bizim yüklediğimiz, gerçek olmasını umduğumuz, hayat dağına tırmanırken kullandığımız kamamız olan anlamımız elimizden kayıp terk eder bizleri.
Duygusal bir donukluk sendromuna tutuluruz, bazısı için her şeyi yapacak parasının olmasıdır sebep; bazısı içinse hiçbir şeye sahip olamamanın acısıdır. İntihar düşüncesi de geçer zihnimizden, sanki varlığını yok olarak kanıtlamak mümkünmüş gibi.
İşte bunun son bulduğu, zamandaki bir kopma noktası vardır, Zweig buna olağanüstü bir gece demiş. Hepimizin böyle bir gecesi vardır (ya da olacaktır) kim bilir. O andan sonra başka biri oluruz,hayatımızın geri kalanında o gecenin izini taşırız. Eğer o bilet ayağımızın dibine düşmese o gece belki de hiç gerçekleşmeyecekken, kaderimiz üzerindeki etkimizin bir yanılsamadan ibaret olduğu daha iyi nasıl suratımıza çarpılabilir ki?

Yalnızlığın insan ruhunda uyandırdığı dalgalanmaları bu kadar güzel ortaya koymak, betimlemeler ve karakter analizlerindeki derinlik kendisinin bir Freud hayranı olmasının bir getirisi olsa gerek.

Toplum insanın tutkularını öyle bir köreltir ki tek tip bir insan olursunuz. Başkaları ne yapıyorsa siz de ben kimim demeden aynısını yaparsınız. Sınıfsal toplum düzeninin ve insanları belli kalıplara sığdırarak ayrıştırmanın mantıksızlığı insanların belli toplulukların akımına kapılıp onun üzerinden kendini tanımlamasının yetersizliği de bunun bir sonucudur zaten.
At yarışı yapılan stadyumun kapanmasıyla sembolize edilen, Hayat yolculuğumuzda daha fazla daha fazla diyerek kendimizi boş bir hevese kaptırmamız sonra bunun devamında hayatımızı harcamamız, sonra her şeyin bitmesi ölüm geldiğindeki ruh halimizi anlatıyor. Öfkeliyiz çaresiziz haksızlığa uğramış gibiyiz ama yapacağımız bir şey yok. Zaman celladı karşısında çaremiz var mıdır?

Kısa kitapları daha çok severim, en uzun olanlar onlardır çünkü. Birkaç saatte okunur ama sindirmesi bazen birkaç ciltlik kitap okumak kadar uzun sürer. Beynime üşüşen düşünce ırmaklarına bir su yolu açar, yön verir.
Son olarak bu kitabın modern klasikler arasında hep ayrı bir yeri olacağını biliyorum çünkü her insan zaman çizgisinin sonuna gelip aşağıya düşer ama hiç tükenmeyecek, daha da değerlenecek olan şey insanın kendini buluşunun, benliğinin okyanusunu keşfinin hikayesidir. Zweig'in ifadesiyle:

"Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”
80 syf.
·2 günde·Beğendi·9/10
Kendi iç mahkemesiyle hesaplaşip kendi kendisini sorguya ceken icindeki 'Ben'i farkedip kabugundan siyrilarak ozunu kesfeden yani aydinlanma yasayan bir adamin öyküsü..

Zweig'in de dedigi gibi;
"Bir insan kendisini bulduktan sonra, onun bu dunyada kaybedebilecegi hiç bir sey yoktur.Ve o kisi kendi içindeki insanligi anladiktan sonra, bütün insanlari anlayacaktir."
80 syf.
·3 günde·10/10
Tatilimin bu başyapıtla başlaması ne güzel oldu. Bu sıkıcı, kara bulutların her yeri griye boyadığı pazar günü, dodi yanıbaşımda artık on dokuzuncu yaşının ortalarına giderken zar zor nefes alarak, ciğerlerinde gürültüyle solumaya çalışarak yatarken, içerden çamaşır makinasının sesi, annemin sesi, komşuların sesi birbirine karışmış odama doluşurken, ve odamda, yani koca ömrümün neredeyse tamamının içinde geçtiği loş ışıklı, soluk ve artık kirli mavi renkli duvarlı odamda, raflarımda artık çok sevdiğim iki insanın birbirinden güzel hediye kitapları sıralanmış bana gülümseyerek bakarken, okunacakları güne dek böyle mahcub ve güzel; pespaye, dağınık, ayrıca uykusuz uzandım yatağıma ve öyle okumaya devam ettim kitabımı. Dün başlamıştım okumaya, aylar olmuştu Stefan Zweig okumayalı, en son okuduğum kitabını sevdimse de çok da iyi bulmadığımı hatırlıyorum, öyle de yazmıştım hem..ama şimdi... Olağanüstü Bir Gece'yi okurken hem yazarı neden sevdiğimi hatırladım hem de kendimi bu tadı doya doya tadabilmek için sayfalara bıraktım. Hayatı sahteliklerle, kendi sınıfının göz aldatıcı konforlarıyla darmadağın olmuş bir adamın, artık duyguları nasırlaşmış, hiç birşey hissemediğinin farkına azar azar varan bir insanın bir suçla kendine gelişini, silkelenişini, hakikatin farkına varışını anlatıyor kitap. Hayatım boyunca en çok ilgimi çeken temalardan birisi bu olmuştur: kendi kendiyle karşılaşan, konforlu hayatları bu karşılaşmayla dağılan, kendini tanıdığını sandığı onca senedir aslında sadece bir yanılsamayla yaşadığını anlayan karakterler...Orhan Pamuk'ta aşk bir başkasına dönüşmekti, insan ancak o insana dönüştükçe kendi oluyor ama bir yandan da kendisi ortadan kayboluyordu; Katzenbach'ın psikoanalist'inde karakterimiz bir suç aracılığıyla kendini 50 yaşında tanımaya başlıyor ve o da suçla canlanıyor ve hayat buluyordu. Vampirle Görüşme adlı muazzam güzellikteki eserinde Anne Rice, vampire dönüşen bir karakter aracılığıyla insan olmanın ya da olamamanın trajedisini anlatıyordu. Ancak hiç bir karşılaşma, hiç bir dönüşüm, hiç bir yüzleşme Zweig'ın bu eserindeki kadar güzel değil; çünkü suçtan, suçun insana yaptıklarından böylesi hayat fışkırması, betonlaşmış ve insanı öldüren, ruhunu güdük bırakmış yaşamamışlıkları yıkarak ışık dolu bir hayat sevinci çıkaran hiç bir suç, hiç bir yüzleşme yok o eserlerde. Kitabın son 20 sayfası herhalde yazarın da eserleri arasında çıtanın en yükseklere çıktığı, hayat ve insan sevgisiyle, varoluş sevgisiyle üslûbun şiirleştiği ve içimizi titretmeden bırakmayan güzellikte bir karşılaşma, ve insanlaşma öyküsü olarak son buluyor. Karakterimiz kendini bulmak üzere kendini kaybederken, hiç yapmadığı şeyleri yapmak üzere ilk kez samimi ve kendisi olurken, yakaladığı bu damarda hissettiği yaşam sevgisi şaşırtıyor insanı. Kendimiz olabildiğimiz anlar, kendimiz olduğumuz yerler, yani şu an burası gibi, bu kitap sitesi gibi yerler, ve sevdiğimiz nice insan, kendimiz gibi olabildiğimiz, zayıflıklarımız ve suça meyillerimizle bizler ne kadar da sahiyiz, ne kadar da gerçeğiz. Kınayan bir bakıştan ya da sözden incinmeden bu sayfalara bırakırken kendimizi, biz edebiyatla iyileşenler Zweig'ın bu karakterine ne kadar da benzemekteyiz.. çünkü bizler de aynı dertle muzdarip ve aynı yükle beli bükülmüş insanlar değil miyiz, bizler de samimi olamamanın derdiyle yorgun ve bitap düşmüşlerden değil miyiz, ve buraya, bu siteye gelip de okudukça ve okuduklarımız üzerine nice şeyler yazdıkça bizler de bir suçla aydınlanmayı, kendimizi bulabilmeyi, kendimize ya da bir başkasına dönüşebilmeyi umut etmekte değil miyiz? Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti diyen yazarın karşısında, bir gün bir suç işledim ve bütün hayatım değişti diyen bu Zweig karakteriyle aynı damardan, aynı soydan değil miyiz bizler de? O yüzden buralarda değil miyiz? İçimizde biriken ve artık dışa taşan bunca söz, bunca kelime ve hikâye, bu karakter gibi bir suçla kendini bulmayı bilerek ya da bilmeyerek isteyen ve arzulayan bizlerin suç ortağı değil mi? ve buraya her yazdığımızda, kendi düşünce ve hislerimizi, bizler de yaşadığımız yüzleşmelerle biraz daha samimi ve sahici değil miyiz? Bütün hayatımız bizim, kitabın son satırlarında söylediği gibi yazarın, "bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde kaybedecek birşeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar" sözleriyle kalbimize fısıldadığı gibi, insanın kendini anlaması, kendini anlayan insanların bütün insanları anlaması ve bu anlayış sebebiyle şefkat ve merhametle insanları kucaklaması uğruna ter döküşümüz ve gayret edişimizden ibaret değil mi?

yani edebiyatla içi dolup taşan bizler; ancak bir suçla kendine gelebilen, ve iyileşmek için suça bulaşan bizler edebiyata ve onun sıcak ve sarmalayıcı sıcaklığına ve arkadaşlığına, yarenliğine muhtacız... yani; edebiyat bir suçtur. Bu suç bize kendimizi keşfetmeyi, kendimizle yüzleşmeyi ve bu yüzleşmeyle başkalarına şefkat ve sevgi duyabilmeyi öğretir. Sait Faik bir suçludur, aynen Çehov gibi. Jack London gibi. Bizler, yani edebiyatla hayatı ve insanları sevmeye çalışan ve edebiyatla kendini iyileştirmeye çalışanlar, biz yalnızlar, biz pazarları ve sair günler evlerinin küçük odalarında bir başka suça gönül indirenler, bütün sokak dozer sesleriyle inlerken ve baktığımız onca kedi kayıpken, artık kalp ağrısından saklanarak yataklara, ama anlamaya ve sevmeye yazgılı bütün edebiyat seven insanlar gibi, suçumuzla yaşamaya devam ediyoruz. O halde; nice zamandır söylediğim gibi, iyiki edebiyat var.

iyiki edebiyat var.
80 syf.
Olağanüstü bir gecedeyim!
Öylesine siyahi öylesine kimsesiz bir gecenin içindeyim
Kaçışlarıma sarılmış bir aydınlanma bekliyorum şimdilerde
Kendimden,
Ruhumun bu donukluğundan, kendimi bana yabancılaştıran bu hissiyatlardan kaçış planları düzenliyorum.

Zihnim niçin bedenime itaat etmiyor?
Niçin bedenim zihnime itaat etmiyor?
Çelişkiler beni daha da derine iteliyor,
Öyle bir gecedeyim ki sorgulamalarımın hiçbirine hiçbir yanıt bulamıyorum

Beni bu denli kendimle, sevgisizliğimle, nefretimle, öfkemle, bu kadar iç içe bırakan bu kaçınılmaz geceye hapseden olağanüstü güç neydi?
Niçin bir davranımda bulunamıyor, zihnimde irdelediğim şeyleri dillendiremiyorum.

Kaç kişi yaşıyor şu an benim gibi gecenin kuytu köşesinde kendisiyle içten içe kendi dünyasıyla veyahut bir başkasının dünyasının ağırlıyla.
Sorgulamalara bel bükmüş bir şekilde üstesinden gelmeye çalışıyor bu kendinden ödün vermeyen,ölümcül insani yaklaşımların.

Olağanüstü bir gecedeyim, soruların yığınlığı karşısında pusuya yatmış olan cevapları arıyorum.
Siyahi bir gecede.

Olağanüstü bir gecedeyim ve öyle bir ana erişiyorum ki tam anlamıyla sıyrılıp tüm donukluğumdan, belirsizliğimden buluyorum olağanüstü bir gecede kendimi.

İşte Zweig bunları böyle ifade ediyor; Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.

Sevgili Zweıgcığım seni pek çok severim bilirsin, ama son cümlen için nedense katılamadım sana kim kendini tam anlamıyla anlayabiliyor ki? Bütün insanları anlayabilsin.

Buraya kadar kitabı okuduktan sonra yazdığım şeyleri paylaşmış oldum.

Kitapta insanın kendi “benliğinin” arayışına çıkması kendinden, kendinde duyduğu rahatsızlıklarından veyahut geçmişinden kaçışını görüyoruz çoğunlukla.
İşte ben böyle düşünürken Zweig bu durumu böyle ifade ediyor; “Ben yaşamı daha önce hiç bu denli arzuyla yaşamamıştım -bundan eminim- ve şimdi biliyorum ki, kendiyle ilgili durumlar karşısında kayıtsızlaşan herkes (tek çare olarak) bir suç işleyecektir.”

Bir suç işlendikten sonra anlayacaktır içinde bulunduğu dünyanın tüm inceliklerini ve anlayacaktır yine birçok şeyi.

Zweig en sevdiğim yazarlardan birisidir.
Dönüp dolaşıp okuyacağım hiç sıkılmayacağım bir yazar.
Bende çoğunluğumuz gibi onu “Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu” ile tanıdım. Doyumsuz bir okur oldum sonra (Zweig doyumsuzu tabi).
Çoğu yazarlar belli bir kitabıyla bir popülariteye ulaşıyor ama ne yazık ki diğer eserleri o kadar da benimsenmiyor ve o eserler için zannımca üzücü bir durum bu.
Ama Zweig için aynı durum geçerli değil diye düşünüyorum diğer eserlerinin de göz önünde bulundurulup hak ettiği değere taşınmaları, yazarın sitede en çok okunan bir yazar olması ve aynı zamanda birçok okur tarafından benimsenmesi beni epey mutlu ediyor. Diyemeden edemeyeceğim her ne kadar bu duruma tepki gösterenler olsada.

Niçin bir eserin sayfa yapısı göz önüne alınarak değeri ölçülsün ki?
Önemli olan içeriği, okurda bıraktığı tat değil midir? Etki değil midir?
Zweig okuyanlar bilir, ben yazarın kesinlikle eserlerinde insan psikolojisini etkili bir biçimde ele aldığını düşünüyorum.
Toplum içerisinde biz insanların etrafa bıraktığı tüm psikolojik durumları ve bu süreçteki tüm doğruları, yanlışları sonuçları, bıraktığımız etkileri zannımca çok anlamlı, ölçülü bir şekilde ele alıyor.

Zweig’ın eserlerinde tamamen kendi biyografisinden sahneler izliyor gibi hissediyorum açıkcası, kendi iç dünyasını farklı durumlarda karşımıza sunmuş gibi.
Ordan oraya savrulan bir hayatı,
Nazilierin baskılarına dayanamaması ve sonunda eşiyle intihar etmesi.
Bunları bilmeyen yoktur ve okuyan herkes eserlerinde yaşadığı bu üzücü hayatın parçalanmışlığını görecektir.

Kitapla ilgili aktarabildiklerim bu kadar zaten Zweig okuyanlar bilir okudukça anlam kazanıyor yazdıkları öyle içselleştiriyor insan eseri.

Keyifli okumalar :))
80 syf.
·1 günde
Bu kitabı 19.yy'da,Zweig ile aynı çağda yaşayıp okumuş olsaydım önce ''bu adam kendini bir gün öldürecek'' derdim, sonra bir gün kendini öldürdüğü haberini aldığımda ise Kilise'de ki cenaze töreninde yeni icad olan televizyonun mikrofonlarına ''bunu kendisine yakıştıramadık...hiç böyle bir şey yapacak biri değildi...son şakasını yaptı...bu sefer düşündürmedi...'' tarzında şeyler derdim.Öyle ya,insan ruhunun her köşesinde bir seyyah gibi dolaşan,ruhsal dünyanın iktidarını da,iktidarsızlığını da en iyi şekilde bilip bunu tasvir eden birinin her ne kadar çalkantılı bir ruhu olsa da,her ne kadar zor şeyler yaşasa da,sonunda iktidar yanlısı olacağını tahmin ederdim.Ama aynı zamanda ruhunun iktidarsız olduğunu,kendiyle ve zalimlerle çatıştığını da tahmin ederdim.Yani meselesi iktidar değil,istikrar.Okuyucu olarak beni bile bu kadar karmakarışıklaştırdıysa,kendisinin kör düğüm olduğunu anlamak hiç de zor değil.

Kitap,7 Haziran 1913 günü,36 yaşında,elit kesimden olan,hayata karşı tükenmişlik sendromu yaşayan bir Yedek Subay'ın hipodromda başlayıp,kenar bir mahallede biten ruhsal buhranlarını,belli bir yaşı ve yaşanmışlıkları olan okuyucuya,kadın-erkek ayırt etmeksizin ''aaaa bu şey değil mi ya;BEN ! '' dedirten,bir solukta,hayretle,merakla,korkuyla,şaşkınlıkla okutan bir kitap.Bu kitap ile ilgili spoiler vermek söz konusu olamaz,verilemez.O ruh hallerinin içine girip gezilmeli.Yer,mekan,zaman spoiler konusu olamaz.Hepsini buraya tek tek yazsam bile,birbirleriyle hiç ilgisi olmayan, böylesine tesadüfi olayların,neredeyse sönmüş bir hayatı bir büyü gibi yeniden ateşleyebileceğini kitaptaki o ruh hallerinin içine girmeden deneyimlemeniz asla mümkün değil.


Ruhsal yolculuğunuzu yapacak olduğunuz kitabın yazarı son sayfada son söz olarak şunu söylüyor;

''Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.'' (S.69)

Sonrasında kitaptaki karakter için olmasa bile,yazar için derin bir ''ahhhh'' çekiyorsunuz.Ben extradan bir de Fatiha okudum.Ruhu şad olsun.
80 syf.
·1 günde
Yolculuk esnasında okuduğum ince bir kitap. Çok okunanlar listesinde olduğu ve çevremde hep fazlaca olumlu yorumlar yapıldığı​ için beklentisini yüksek tuttum sanırım. Bana çok ilgi çekici gelmedi. Abartılacak kadar iyi bulmadım. Tabi herkesin bakışı farklı.
Akıcı bir anlatımı var. Her şeye sahip olan, her istediğini yapan, zengin bir hayat süren amaçsız bir insanın yaşadığı gel-gitleri psikolojik tahlillerle sunmuş yazar. Parasal yönden zengin bir hayat yaşayan etrafında da bu tarz insanlar bulunan bir adamın hissisleştiğini farketmesi ve bu farkındalıktan yola çıkarak kendini bulmasını anlatıyor. Maddi yönden zengin olsa da insan manevi açıdan boşluktaysa yaşamının bir değeri olmuyor. İllaki buhranlar, huzursuzluklar yaşıyor.
Zaten yazar kitabın sonunda son nokta atışı yapmış :
" Ve bir kez kendi içindeki​ insanı anlamış olan bütün insanları anlar. "
Keyifli okumalar...
80 syf.
·1 günde·Beğendi·9/10
"Sevginin gerçek zenginlik olduğunu gösteren eserlerde bugün"

Bir incelemeden daha hepinize merhabalar efendim. Öncelikle böyle bir kitabın ana sayfasında öyle güzel incelemeler var ki benim öyle yazmak haddim değil. Bu yüzden bilakis biraz kısa olacaktır.

Stefan Zweig'in okuduğum 3. Kitabı olarak yine beklentilerimi karşıladı. Yine az derecede sayfa ve yine yüksek anlam...

Spoiler içerir.
Hikayede seçkin bir burjuva sınıfı bir sefillikten bihaber yaşayışını sürdüren bir adamın Olağanüstü Bir Gecesi anlatılıyor. Sıradan bir pazar gecesi. At yarışı kumarında sahtekârlık yaparak belki de o elit tabaka ahlâkından bağımsız olarak suç işliyor. Bunun sonucunda bence hayatın gerçekleri gözünün önüne geliyor. Ve o gece sefillik içerisindeki hayatları görüyor. Onları sevindirmenin insanlık vasfına katkı sağlayacağını öğreniyor.

Kitabın kurgusu, dili çok rahat ve anlaşılır. Ancak yoğun düzeyde göndermeler oluyor. Bu da Zweig'in bir çok kitabında yaşadığımız şeyler. Okuyun efendim zaten hikaye 70 sayfalık...

Değerli zamanınızı ayırdığınız için çok teşekkür ederim efendim. Bir dahaki incelememde görüşmek dileğiyle.
80 syf.
·7/10
‘ Ey siz insanlar, siz benim sırrımı nereden bileceksiniz..! ‘
Stefan Zweig eserinde çokça betimlere ve yaşanılmış bir bulanımı..;
Karakterlerin hissizliği miydi yoksa kendisinin donukluğumuydu ?
‘ O an içimdeki bu donuklaşma sürecinin ne kadar ilerlemiş olduğunu birden görüverdim - hiçbir yere tutunmadan, hiçbir yerde köklenmeden, akan suyun üzerinde kayar gibi yaşıyordum ve bu soğuklukta ölü, cesedimsi bir yan olduğunu gayet iyi biliyordum... ‘
Yoğun bir psikolojik durumunda kendi benliğine doğru ilerleyen bir serüven...
‘ Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar. ‘
Olağanüstü bir anlatımıyla ele alınan eser, yazarın bir diğer eseri olan satranç kadar tat vermese de okunası bir eser...
80 syf.
·1 günde·9/10
Kahramanımız ailesinin bıraktığı miras ile hayatını idame ettiren, zenginlik içinde yaşayan bir beyefendidir. Otuz altı yıllık yaşamında her şeyi elde etmiş, doymuş ve hayattan hiç bir beklentisi olmayan günü yaşayan ve kendisi ile aynı şartlara sahip arkadaş çevresinde söz sahibi, sevilen, sayılan bir birey olarak da hiç bir beklentisi olmadığı için artık iyice hissizleşen bir adamdır...

Katıldığı bir at yarışında başına gelen küçük bir olay onun duygu dünyasında çelişkiler yaşamasına sebep olurken daha fazlasını deneyimleme dürtüsünü de beraberinde getirir...

Şehrin aylak takımının takıldığı yere gittiğinde ise kendisine yabancı olan ama çok mutlu olan bu insanların bir şekilde varlığından rahatsız olduklarını, kendi iç dünyasında hissederken, hissizleşen duygularının artık farkına varmaya başlamasına ve kendini yeniden keşfetmesini sağlayacaklardır..
Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan bütün insanları anlar.
"Eğer nasıl biri olduğumu bilseydiniz, şu anda beni selamlarken yüzünüzde gördüğüm o tatlı, dostane gülümse kim bilir nasıl donup kalırdı dudaklarınızın kıyısında!"
Gülerek, sohbet ederek dalgalanan bir insan kalabalığının ortasında ben kendi kendimi arıyordum, içimdeki o yitik insanı arıyordum…
"Gülen, sohbet eden binlerce insanın içinde ben kendi içimdeki o kayıp insanı arıyordum."
Stefan Zweig
Sayfa 51 - Indigo Kitap 2. Baskı
Birisi üzerime aniden bir tabanca çevirse yüreğim etrafımdaki bunca insanın yüreğinin bir avuç para için attığı kadar atmazdı.
Stefan Zweig
Sayfa 14 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Olağanüstü Bir Gece
Baskı tarihi:
2018
Sayfa sayısı:
111
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786057936103
Orijinal adı:
Phantastische Nacht
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Bildiğin Kitap
Ailesinden kalan büyük bir servete sahip olan bir adam, hayatını lüks içinde sürdürmektedir. Ancak hayatı giderek durağanlaşmaya başlamıştır. Artık yaşamdan zevk almayan, hiçbir şey hissetmeyen bir insan haline gelmiştir. Sıradan bir pazar günü, her zaman yaptığı gibi, at yarışlarını izlemeye gider ve içgüdülerine yenik düşerek, hayatında ilk kez suç işler. Hissettiği heyecan ve haz, duygularının harekete geçmesini sağlar. Hiç beklemediği bir anda, insan olduğunun yeniden farkına varan genç adam, gece boyunca bu aydınlanmanın peşine düşer.

Kitabı okuyanlar 24.475 okur

  • Ethereal
  • Lokman kahraman
  • Erol Turan
  • eziz amanov
  • Öznur Yurtseven
  • Yasemin J.
  • dy
  • Hilal Çınar
  • İhsan İnan
  • Ümmühan aksoyek

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%71.4
Erkek
%28.6

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0 (2)
9
%0 (1)
8
%0.1 (4)
7
%0 (3)
6
%0 (2)
5
%0 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları