·
Okunma
·
Beğeni
·
17.808
Gösterim
Adı:
Ölü Evinden Anılar
Baskı tarihi:
2003
Sayfa sayısı:
360
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kum Saati Yayınları
376 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Suskunlar'ı izleyen var mı hiç aramızda? Kendi açımdan söylemek gerekirse bu dizi bittikten sonra hiçbir Türk dizisi izleyememiştim. İnsanın boğazında her daim kocaman bir yumru bırakan, yarım kalmış hayatları anlatan en güzel dizilerden biriydi bence. Yöneticilerin ve fiziksel olarak güçlülerin hapishanelerde her daim üstün geldiğini hatırlatırdı.

Esaretin Bedeli'nde insanın içinden alınamayacak ve başkalarının dokunamayacağı şeyden bahsedilirdi, yani umuttan. Umudu arayıştan. Bunu içinde bir kez olsun hissettin mi zaten hayatın boyunca o umut düşüncesi bırakmazdı insanı.

Prison Break'te ise aslında hapishanelerdeki iç bürokrasinin işleyişinin ne kadar pis kurallara, birtakım rüşvet, şantaj, para döngüsüne bağlı olduğuna ve kaçış fikrinin her ne kadar hapis hayatı boyunca canlı durmasına rağmen mahkumların çoğunun buna cesaret edemediğini görürdük.

Ölüler Evinden Anılar ise bu 3 dev yapımın tam olarak birleşimi. Yeri geliyor kırbaçlar, sayısı gittikçe artan sopalar sizin sırtınıza iniyor. Bazen de yeri geliyor her hapishanede en az 1 kere de olsa düşünülmüş olan kaçma düşüncesinin cezbediciliğine tanıklık ediliyor. Bazıları atılan binlerce sopaya hiç sesini bile çıkarmıyor, bazıları ise dayak yemeyi kanıksamış bir şekilde emri yeni verilen her dayağı alışkanlıkla karşılıyor. Zaten Dostoyevski de bu kitabının 11.sayfasında "İnsan, her şeye alışan bir yaratıktır." diyor bu sözleri kanıtlayacak nitelikte.

Gözyaşları ve neşenin çetin savaşının anlatılmasını o zamanlardaki Rus milletinde özgür düşüncenin -bırakın bahsedilmeyi- düşünülmesinin bile yasak olmasıyla, hayatında ilk kez kar yağışı görmüş gibi mahkum arkadaşlarıyla çocuklar gibi kartopu oynayarak etrafına gülüşler saçan mahkumlara pis pis, aşağılayıcı, ayıplayıcı, mutluluk antivirüsü gözlerle bakan üstlerle, fakat tüm bunlara rağmen de hapishaneye düşmüş insanların kültür seviyesinin standart Rus milletinin kültür seviyesinden yüksek olmasını 14. sayfadaki "Rus halkının büyük kitle halinde bulunduğu başka hangi yerde, aralarından ayıracağınız iki yüz elli kişinin yarısı okuma yazma bilir?" alıntısıyla anlayabiliyoruz. Dostoyevski olay örgüsünün içine böyle siyasi göndermeleri teker teker olsa bile çok ustalıkla serpiştiriyor.

Dostoyevski okurken yemek yediğimi hissediyorum sanki. Adamın edebiyatı gerçekten de insanın karnını, gözünü, yalnızlığını, ruhunun atmosferinin düşünce kirliliğindeki kaybolmuş fikirleri doyuruyor ve bu sadece fonksiyonel bir doygunluk da değil üstelik. Aynı zamanda "Biçim, işlevi takip eder." diyen bir Louis Sullivan gibi onu okurken hem günlük kalsiyum, magnezyum miktarı misali alınması gereken dozda belirtilen ihtiyaçlar gibi işlev kavramı dahilinde edebi zevk ihtiyacınızı karşılıyorsunuz hem de estetiksel, biçimsel ve daha çok da iğneleyici olarak araya serpiştirdiği ve bizim de bazı yemeklerde sevdiğimiz acı, tuzlu, ekşi tatlar gibi farklı tat ihtiyaçlarınızın giderilmesini sağlıyorsunuz.

Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski'nin sürgünden sonraki yazdığı Ezilenler kitabından sonraki 2. roman ve uzun yıllar sürgünde kalmanın verdiği deneyimle birlikte kendi hayat sürgünümüzü ne kadar sorgulayarak yaşadığımızı görmemizi de istiyor. Dedik ya başta, Esaretin Bedeli'nde nasıl umut düşüncesi hep sapasağlam ise ve 1984'te de insanların içlerinden her şeyin alınsa bile umudun, sevginin alınamayacağı düşüncesi ne kadar açık ve roman boyunca canlı ise, Ölüler Evinden Anılar'da da soylulardan farklı olarak aşağı sınıfla soylu mahkumların çatışmasına şahit olabiliyorsunuz. Hatta bazen yeri geliyor soylu mahkumlara "Fakat, siz bizle nasıl arkadaş olursunuz?" diyen bir mujik (aşağı seviyeden) adam çıkıyor karşınıza. O zaman diyorsunuz ki ulan arkadaşlıklar bile sınıf sınıf ayrılmış da haberimiz yok...

Ölüler Evinden Anılar, fiziksel olarak olmasa da ruhsal olarak ölü sayılabilecek insanların içlerindeki hayat belirtilerini Dostoyevski marka fenerle arayabileceğiniz bir roman, aynı zamanda bundan sonra gelecek olan Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler gibi dev yapıtlar için bir referans kitabı olabilecek nitelikte. Bu yüzden böyle epik yazarları kronolojik sırasıyla okumanın elzem olduğunu düşünenlerdenim. Duyguları, sorgulamaları, anlatı yetenekleri Şahan'ın Tehlike Çanı'nda Reytingmetre'yi artırmak için masaya yumruğunu vurması gibi şaha kalkmaya başlıyor bu kitapta. Dostoyevski severler kaçırmasın.
369 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Etkinliğe ev sahipliği yapan Sevgili Arkadaşımhttp://1000kitap.com/SinestezikMuz’a Selam olsun...

Bunlar hep baharın etkisi!
Kitap okuyamıyorum...
Bu kitabı o kadar zor bitirdim ki..
Memleketime bahar gelmiş, kuşlar böcekler ötüyor...papatyalar gülümsüyor...güneş göz alıcı...Deniz çok girilesi...Dondurma yenilesi...Etraf çilek kokuyor...
Beni bu havalar mahvetti!!!
https://i.hizliresim.com/76nZdP.jpg

https://i.hizliresim.com/QV3G0G.jpg

https://i.hizliresim.com/3EZJ3r.jpg



Böyle havada ben “Ölüler Evinden Anılar” okuyorum...(Yanlış zamanlama)

Kitap okumak için ruh hali çok önemli.Kitabı bitirir bitirmez hemen çiçekli böcekli aşk kitabı okumaya başladım :)
Neyse uzatmıyorum hemen konuya gireyim efendim.

———————

Dostoyevski’nin sürgün dünyasının temel taşlarını oluşturan iki romandan birisi de Ölüler evinden anılardır.

Tolstoy bu kitabı okuduktan sonra Dostoyevski'yi Puşkin'den bile üstün tutarak, modern Rus edebiyatında Puşkin'in eserleri dahil, böylesine iyi bir kitap hiç okumadığını söyler.sanırım ne kadar iyi bir yazar olduğunu anlatmaya yeter.
Bknz;https://tr.sputniknews.com/.../201507131016524160/

*Spoiler
Hapishanenin karanlık bölümünde olup özel hücrede tutulan ağır suçluları anlatıyor. Kitapta tam bir akış yok bölüm bölüm hayat hikayelerini anlatıyor. Dostoyevski’nin sözcüsü Aleksandır Petrovic Goryançikov hayatından kesitler sunarken kişi analizlerini, psikolojik ruh hallerini kusursuz aktarıyor. Betimlemeler o kadar güzel ki adeta kendinizi koğuşta Goryançikokov’un yanında hissediyorsunuz.Aslında sürpriz bozanlı inceleme çok nadir yaparım gereksiz bulduğum bir şey çünkü, ama bunun sonu o kadar derinden etkiledi ki...Vurgulama ihtiyacı hissettim..

Kitabın sonlarında “Şikayet” bölümünde hikayeyi bize anlatan karakterin ölümünden sonra yayımlanan Baba katili gencin Aslında suçsuz olduğu.Kitapta bu genci bu katili pek neşeli,zıpır,sefih ve aptal olduğu kadar anlayışsız da olduğundan bahsediyor.
Boşu boşuna Sibirya’nın en ağır suçlularının olduğu bölümde kaldı, buna çok hüzünlendim empatisini kurdum da içim cıs etti dile kolay 10 yıl...Suçsuz yere...

Buda Dostoyevski ile geçirdiğimiz vakitlerden birisi;
https://i.hizliresim.com/4aoO6L.jpg



Şu incelemeyi yazarken bile bahar içimi kıpır kıpır ediyor;
“Çık şu siteden,bırak telefonu sahile git!”
Çiçekli böcekli günlere sevgili okur... :)
376 syf.
·4 günde·8/10
"Duuur!" emriyle idam mangası indirdi namlularını aşağı. Yüce Çar Hazretleri'nin cezayı hafiflettiğini söylediler. Ne yücelik ama son saniyeye bırakılan! Bir idam mahkumunun son anlarında hissettiklerini meşhur "Budala"sında tek tek anlatacaktı Dostoyevski. O yüzden biz o hafifletilen cezaya dönelim, kürek mahkumiyetine.

"Kitaplardan okuyarak veya düşünerek, gözlem yaparak varmadım ben bu sonuca. Gerçekleri yaşadım, öğrendiklerimi doğrulamak için de çok zamanım vardı." Ne yazdıysa yaşadı, ne yaşadıysa yazdı. Gerçeklerin fotoğrafını çekmedi, fotoğrafın içinde yer aldı. Dört sene; dile kolay, çekene zor. Bulunduğu yerden duvarın ötesi bir hayaldi, gerçekler ise kendi tarafındaydı. Dört sene boyunca her gün öldü ama mezarında bile yalnız kalamadı. En çok da yalnızlığı özledi. Bu özlemle prangalar eskitti. Pranga onun ayağındaydı, terbiye ediciler! ise kendi zihinlerine geçirmişlerdi.

Tolstoy da Diriliş'inde bu ceza sistemini eleştirmiyor mu? Tolstoy'a göre ceza verenler de suçlu, onlar da günahkar çünkü. O yüzden kim kimi ıslah ediyor? Suçlu suçluyu yargılayabilir mi? Tolstoy, bir hayli sevdiği bu kitaptan oldukça etkilenmişe benziyor. Anna Karenina'sında da Levin'in abisinin ölüm sahnesi buradaki bir veremlininkine baya benziyor. Bazı yerler kelimesi kelimesine aynı hatta. Tolstoy metinlerarasılığı keşfetmiş de kimse farketmemiş mi yoksa? Ama konudan uzaklaştım. Gerçek Postmodernlik bu değilciler gelmeden kitabımıza dönelim.

Suçlu psikolojisinin zirvesinde uçuran Tanrılık eserin Suç ve Ceza'ya giden yolda attığın ilk adımlarında emeklemeden koşmayı ne zaman öğreniverdin? Baltacı Raskolnikov Paşa'yı daha anasının karnında vitamin olarak bile düşünmediğin zamanlarda ortasına atıldığın şu evde öldürülürken, kendinden bir Tanrı Parçacığı yaratıldığının farkında mıydın acaba Dostoyevski? "Seni, anlatabilmek seni..." Ama ben kitaba hala dönemedim.

Suçlu insanlarının ruhları, ellerine balta alamayacak kadar masumdur henüz. Vahşetle değil, şefkatle durulur isyanları. "Birkaç şefkatli söz, mahpusların ruhça dirilmesine yeterdi. Çocuklar gibi sevinirler, sonra da çocuklar gibi sevmeye başlarlardı." Tolstoy sayesinde öğrendiğimiz Hristiyanlığın meşhur "sana tokat atana diğer yanağını da uzat." öğretisi Dostoyevski'de de hakimdir o zamanlar. Haksızlığa boyun eğer, başkaldıramaz. Gel tezkere yerine gel Raskolnikov diye türkü tutturur durursunuz kitap bitene kadar. Kendisinden daha kötü şartlarda bulunan mahkumlara değinip halimize şükür havasındadır. Bu sebepten, kendimi yiyip bitirdiğim doğrudur. Ama gel gör ki Dostoyevski Ağa'nın eli tutulmaya gelmez. Bir şeyler verir bana diye öylece bekler durursun. Ancak bu eserinde pek de bulamazsın. Dediğim gibi Tanrılığı'ına biraz daha vardır.

Şimdi kitabın bize bakan yönlerine değinelim:

Kaçımız cezaevi ortamı gördük? Ben gördüm biraz ama ucundan yani sadece ziyaretçi olarak. Demir parmaklığın içeri tarafını bilemem. O yüzden anlatılan hikayeleri ne kadar içselleştirebiliriz? Yaşayanların ya da Dostoyevski'nin tabiriyle ölenlerin hislerine vakıf olmamız mümkün mü?

Sağolsun hükümetimiz artık Olağanüstü'lüğü kalmayan Hal'imizde hapse girmeyi kolaylaştırdı. Böyle bir imkan sayesinde, değerli kitaplarla bütünleşmek daha kolay olmaya başladı. Ama biz nankörler bilemiyoruz kıymetini. Sanıklar, kendilerine yöneltilen iddiaları çürütmekle uğraşıp hayatına renk katmak varken, iddia sahibine sen kanıtla kolaycılığına kaçıyor. Neyse ki devletimiz yargılanma sürecinin genellikle tutuklu olmasına karar veriyor da Ölüler Evinin ihtişamını görüyor insanlar. Günler ayları kovalıyor, anılarını biriktiriyorlar gül gibi, kendilerini öldürdükleri, yaşattıkları zamanda. Bir gün densiz bir hakim çıkıp artık serbestsiniz diyor. (Şükür ki o hakimin hesabı görülüyor sonra) Dışarıda tekrar canlanan adam da devletten bir "pardon" bekliyor. Elinde tuttuğun o anılar senin için bir armağan değil mi? Bu ne yüzsüzlük, ne kadir kıymet bilmezlik? Bir de üzerine "siee siee siee" diye söyleniyor. Ama konudan gayrıciddi bir şekilde uzaklaştım bu sefer. Şimdi bu laubaliliğe bir es verip biraz hiddetlenelim.

Her okuduğum Rus klasiğinden sonra bir kez daha görüyorum ki Türkiye ve Rusya, Doğu'da kalamamakla, Batı olamamakla, kısaca Doğu-Batı arasında sıkışmışlığıyla, soylusuyla-köylüsüyle, inançlarıyla-batıl inançlarıyla, ideolojileriyle-demokrasicikleriyle birbirlerine o kadar benziyorlar ki. Rusya 19 senedir, Türkiye de 16 senedir belasını bulmuş durumda. Bugünün modası korktukça ve sustukça, sıranın herkese geleceğini görmeyecek miyiz hala? Dostoyevski gibi 4 yıl ya da daha fazla süre içeride suçsuz yatan onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce kaç kişi daha var ve olacak? Gerçi Türkiye artık koskocaman 800 bin kilometrekarelik bir Ölüler Evi haline getirilmedi mi? Sokaktaki kalabalığın yüzlerini bir inceleyin, insanlar yürüyen cenazelere dönüşmedi mi? Otobüste, metroda bir hayat belirtisi var mı? Kimler yatağa uzandığında gözünü kapatır kapatmaz uyuyor? Kimler sabah pürneşe bir canlılıkla yataktan fırlıyor? Bunca kasvet yetmedi mi?

Görünmez bir kafesle hapsedildiğimiz bu buhrandan çıkmak ve Dostoyevski'nin özgürlüğe kavuştuğunda yaşadığı şu güzel anın bir gün bize de geleceğinin umuduyla:

"Hürriyet, yeni hayat, yeniden doğuş... Ah ne tatlı bir an bu!"
369 syf.
·105 günde·Beğendi·9/10
"Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum"
Sezai Karakoç

Bazen hayat sadece beklemektir. Bir şekilde yaşamaya devam edersiniz , bir diri gibi veya bir ölü gibi. Ölü gibi nasıl yaşanır ? Mecbur kalınca bal gibi yaşanır.

Dostoyevski bu kitabında , otobiyografik diyebileceğimiz kendi sürgün cezası yıllarını anlatmaktadır. Kısıtlı hareket imkanının olduğu bir bakıma cezaevi bir bakıma ise "ölü bir ev". Sibirya ikliminin doğal zorluklarına eklenen tutsaklık koşulları , özgürlüğün kısıtlandığı yerde insan kalabilmek , hayallere tutunmak , vazgeçmemek ve sonunda sayılı gün geçer gider.

Yaşadığınız her yer aslında bir çeşit evdir. İster doğduğunuz baba evi olsun , ister askerlikteki koğuşunuz olsun , ister bir cezaevi , ister bir gurbet , her neresi olursa olsun bir çeşit evdir , çünkü insan her şeye alışan bir varlıktır.

Kitabın ismini çok önemsedim. Neden "ölü bir ev" ? Bence temelde 2 nedeni var. Birincisi Sezai Karakoç'un dediği gibi "yaşamıyor gibi yaşamak" olsa da işte bir şekilde yaşıyor insan ölü gibi , ruhu yaralı olsa da. İkincisi ise yaşanıp geçmiş olan her duygunun , her zaman diliminin , her anının artık "ölmüş" olmasıdır. Biz insanoğlunun en büyük sorunu , geçmiş olanın geçmiş olduğunu kabullen-e-memek değil mi zaten ?

Yani bana göre Dostoyevski'nin vermek istediği en önemli mesaj şu , orada bir şeyler yaşadın ve bitti gitti öldü artık , geçmiş geri gelmez bırak artık takılıp kalma !!

Hepimiz yaşadığımız sürece ne zorluklarla ne acılarla muhattap oluyoruz . Bazen kendi evimiz bizim için ölü bir evdir , ölü gibi yaşarız ve bazen bunu seneler sonra fark ederiz , ahlanır vahlanırız da geçmiş geri gelmez. Bazen evlilik hayatı ölü bir ev gibidir. Bazen yaşadığımız köy , kasaba , şehir ölü gibidir de biz onu canlı zannederiz , sonradan fark ederiz de bazen gücümüz yetmez o yaşadığımız ölü yeri diriltmeye , bazen de bunu beceririz irade ve mücadeleyle.

Kendi adıma söyleyebilirim ki , uzun seneler içinde yaşadığım ve canlı zannettiğim evin zaman zaman ölü veya yarı ölü bir ev olduğunu sonradan fark ettim. Fark etmek acıtır fakat her şeye rağmen yüzleşmek güzeldir. Bu benim acım diyebilmek güzeldir , geçmişle başımız derttedir evet ama hep söylenen "şimdi" meselesi gerçekten yabana atılamaz , elde var "şimdi".

Anıların tatlı olanlarıyla yetinemeyiz , çünkü şimdi de yeni tatlı yaşantılara ihtiyacımız var. Anıların acı olanlarına takılıp kalmamalıyız , çünkü zaten yeni acı yaşantılarımız da olacaktır.

Dostoyevski neden bu kadar büyük bir yazardır ? Çünkü iyiyle kötünün , siyahla beyazın birlikte olacağını belki de en iyi anlatan adamdır. Oysa pek çok yazar veya pek çok insan hep bir taraf seçmeye zorlanmış ve insanları da zorlamıştır. Oysa hayat "gri" bir tondadır , hele ki okuyan , yazan , düşünen insanlar için daha çok böyledir. Fakat bu gri tekdüze bir gri de değildir , bazen siyaha yakındır bazen beyaza.

Hayat bir bakıma bir çelişkidir. Şimdi bütün bu söylediklerimle , kendime ve bu yazıyı okuyanlara cesaret verip harekete geçirecebileceğim gibi , tersine kendimi ve okuyanları karamsar bir ruh haline sevk etmem de mümkündür.

Eninde sonunda herkes ölür , hayatın kıymetini bilelim. En gösterişli evde yaşayan da ölür , sokakta yaşayan da ölür. Ruhun ölümsüzlüğü diye bir şey varsa eğer sanki bu yaşarken de gereklidir , şartlar ne olursa olsun ruhumuzu öldürmemek belki de yaşamanın ta kendisidir. Biliyorum hiç de kolay değil , fakat başka çare var mı ?
376 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Yazarın Sibiryada'daki kürek mahkumiyeti cezasının bitiminden sonra yayınladığı ve oradaki anılarını yazdığı kitap. Kitapta bize bu anıları, Aleksandr Petroviç Goryançikov karakteri üzerinden aktarmaktadır.

Kitapta , öncelikli olarak Çar'lık Rusyasının Sibiryasın'daki cezaevlerinin ve kampların durumu hakkında geniş ve ayrıntılı bilgi sahibi oluyoruz. Mahkumların yıllarca gece ve gündüz ayaklarındaki prangalarla ve sürekli dayak cezalarıyla yaşamaları bizleri etkiliyor.

Dostoyevski , yıllarca yaşadığı bu ortamda bir yandan cezasının gereklerini yerine getirirken, diğer yandan ise etrafındaki insanları çok iyi bir şekilde gözlemlemiş. Onların ruh hallerini çok iyi incelemiş. Ben, yazarın sonraki kitaplarında, özellikle karakterlerin psikolojik anlatımı konusunda bu derece başarılı olmasının sebebinin, bu mahkumiyet yıllarında kazandığı yeteneklerden kaynaklanmış olduğuna inanıyorum.

Kitapta onlarca mahkumun yaşadığı olayların yanı sıra, muhteşem bir şekilde kişilik analizleri de beraberinde bizlere aktarılmaktadır. Evet, kitap biraz durağan ilerlemektedir. Bu da bir anı özelliği taşıyan kitap için olağan bir durumdur. Ama müthiş bir insan sarraflığı özelliği taşımaktadır. Kitap boyunca neredeyse her türlü suçu işlemiş çeşitli karakterlerde onlarca insan analiz edilmektedir. Ve bu da, okuyucuyu sıkmadan sade bir dille yapılmaktadır.

Çok fazla sürükleyiciliği olmamasına rağmen , dönemin cezaevi yapısını anlatması, olayların akışı ve suçlu insan psikolojilerinin muhteşem analizleri dolayısıyla ben kitabı beğenerek okudum. Okunmasını da tavsiye ederim.
376 syf.
Yazar, dönemin baskıcı yönetimine (I. Nikola) karşı gelir ve kurşuna dizilme cezasına çarptırılır. Bu ceza daha sonra sürgün ve zorunlu askerliğe çevrilir. Sibirya'daki cezasını tamamlayan yazar daha sonra sürgünde gördüklerini, yaşadıklarını başarılı bir şekilde bu eserinde dile getiriyor. Kitapta sürekli özgürlüğün insanlar için ne kadar önemli olduğuna değinilir. hapishanedeki kişilerin ruhsal, psikolojik durumlarını tahlil ederken tarif ettiği karakterlerin yanı sıra hapishanede yaşamak zorunda kalan hayvanlarada deginir. Dostoyevski kaleminden özgürlük.
376 syf.
·2 günde·8/10
Hapishane ve mahkumlar o kadar güzel tasvir edilmiş ki, orada mahkumlarla birlikte yaşamış kadar oluyorsunuz. Her zamanki gibi muhteşem betimlemeler yapmış Dostoyevski. Mahkumiyetin, insanlar üzerinde yarattığı psikolojik ve fiziksel etkiyi anlamak için mükemmel bir kitap.
376 syf.
·4 günde·7/10
Kitabı okurken zorlandığımı belirtmek istiyorum. Nedeni ise, ortada bir hikayeden ziyade bölüm bölüm hapishanedeki karakterler ve genel ruh halinin anlatılması.

Bir Dostoyevski eseri olması itibariyle karakter tasvirleri ve duygu/düşünce betimlemeleri oldukça etkileyici. Ama sürükleyici bir olay örgüsü olmaması kitabı yorucu kılıyor.

Kısaca kitap hapishanenin karanlık dünyasını an be an anlatıyor. Bunu bilerek okuma listenize alın derim.

İyi okumalar.
376 syf.
Dostoyevski'nin yazarlık kariyerini bu konuda ilgisi olup biraz kafa yoran herkes iki kısma ayırır:
- Sürgünden Önce
- Sürgünden Sonra

Sürgünden önce İnsanciklar ile parlak bir başlangıç yapan Dostoyevski, bu eserin ardından birtakım sebeplerden ötürü Gogol'a özenme noktasına giden diyebileceğimiz bir noktaya gider. Aslında Gogol okumadim hiç ancak Dostoyevski hakkında okuduğum biyografi ve onun hakkında yaptığım okumalarda otoriteler hep bu yönde eleştiride bulunmuşlar. Mesela benim çok beğendiğim Öteki eseri, Gogol'un Burun hikayesiyle çok benzermis. Bunu öğrenince hayalkirikligi yaşamıştım.

Yazarlık hayatında bir nevi verimsizlige ve tikanikliga giren Dostoyevski siyasal nedenlerle önce idama sonra idamdan kurtulup sürgüne mahkum edilir. Sibirya'ya yollanir. Bu olayın sonucuna bakınca her ne kadar ceza gibi gözüken bu olay, Dostoyevski'ye en azından yazarlık kariyeri açısından bir ödül etkisi yapar. Dostoyevski adeta acı ile kendine gelir, acı ile yogrulur ve dünyanın en büyük yazarı olur. Bunda kuşkusuz Ölüler Evinden Anılar adı altında kurguvari bir anlatımla kaleme aldığı bu eserde yaşadıklarını ortaya koyar. Biz, Dostoyevski hayranlarına da bu büyük yazarın neler yaşadığına ve yazarlık kariyerine büyük etkisi olan bu sürgün hayatını incelemek düşüyor.

*

Dostoyevski, babası toprak sahibi ve köleleri diyebilecegimiz yanında çalışan işçilere sahip bir insandır. Hatta babası bu kişiler tarafından öldürülür. Bu açıdan Dostoyevski soylu sayılabilir. Nitekim sürgünde özellikle ilk yıllarında bu doğrultuda muamele görür. Diğer mahpuslar tarafından her soylu gibi soğuk karşılanır ve uzun bir süre dislanir. Bu esnada diğer soylularla ilişkide bulunsa da onların da yazarı pek etkilemedigi ve bu iliskilerde yalnız kalmamak adına bulunduğu anlaşılıyor. Sürgünun sonlarına doğru bu soğukluk ortadan kalkıp kendisini sevdirdigini anlıyoruz Dostoyevski'nin.

Dostoyevski, Sibirya'da Rusya'nın en alt tabakalarindan insanları gözlemleme, inceleme ve tanışma imkanı bulmuş. Bu insanlar arasında en azılı canilerden, siyasal suclulara, muzmin hirsizlardan komutanini öldüren askerlere varana kadar geniş bir skala suçlu tipine ve de insan tipine ulaşmış. Aslında kitaptan anlıyoruz ki, Dostoyevski, tanıdığını sandığı Rus toplumunu aslında tam manasıyla tanımadığının farkına varır. Ayrıca normal hayatta herkesin cani, suçlu diye igrenerek baktığı insanların dahi iyi incelendiginde bambaşka insanların çıktığını farkına varır. Yani insanları tek bir açıdan tek bir fiiliyatindan dolayi yargilamanin ve onu bu teklikten tanidigini düşünmenin ne kadar yanlış olduğunun farkına varıp, bilinclenir. Ve Dostoyevski'nin zihninde parlamalar ve yeni romanları için karakterler de ortaya çıkıyordur belki de bu esnada, kim bilir:

"Suçun büyük bir günah olduğunu anlamak hiçbir şey ifade etmez; ondan tamamen vazgeçmek gerekir..."

satırlarında her ne kadar eseri okuyali uzun zaman olmuş olmasına ve yanlış tahlil ediyor olabilme ihtimaline karşın, Suç ve Ceza'daki Raskolnikov karakterinin Dostoyevski'nin zihninde sekillenmeye başladığını gördüm diyebilirim.

*

Dostoyevski'nin mahkumların psikolojisi hakkında yaptığı tespitlere değinmek de istiyorum. Çünkü bu konu oldukça ilgimi çekti. Yakın zamanda Netflix'te(bunu reklam vb için değil, belgesele nereden ulasabilirsiniz, onun için belirtiyorum) "Dünyanın En Zorlu Hapishaneleri" programını izlemiştim. Ve Dostoyevski'nin yaptığı tespitlerin ne kadar doğru olduğunu o programdaki mahkumların düşünceleriyle ne kadar uyuştugunu gördüm. Bunlardan birkaçını belirtmek istiyorum:

- Azılı suçluların en çok saygıyı görmesi.

- Mahremiyetten Yoksunluk: Programda aslında birçok bölümde(her bölümde dünyanın farklı yerindeki hapishanelere gidiliyor) mahkumların belki de en çok şikayet ettikleri ve rahatsızlığını duydukları husus buydu. Sanırım Tayland'daki bir hapishanede iki salon büyüklüğünde bir alanda 100'den fazla mahkum tutuluyordu. Yatak da yoktu. Bu arada şunu belirtmek istiyorum: Programın formatı şu şekilde, sunucu her bölümde 1 hafta süre ile bu konuk olduğu hapishanede yaşıyor. İkinci ve Üçüncü sezonda sunucu değişiyor. Bu sunucu da İngiltere'de haksız yere uzun yıllar hapis yatmış bir insandır.

- Yazısiz bir kural diyeceğimiz bir kural: Mahpuslarin eğer onlar kendileri anlatmadigi sürece, neden dolayi hapiste oldukları sorulmaz. İsteyip de anlattiginda dahi çok detaya inen suçlulara da iyi gözle bakılmaz.

- Mahpuslar ne suç işlemiş olurlarsa olsun çoğunlukla kendilerini suçlu veya haksız görmezler. Vicdan azabı duymazlar. Daha açık ifade edecek olursak, kader kavramına basvurarak veya başka gerekceler bulunup, senaryolar kurularak vicdan azabı yükünü yok ederler. Nitekim içerde olmak yeterince büyük bir yukken ekstra yuke gerek yok.

- Hapiste meşgale bulmak: Küçükken veya önceleri hapiste insanların neden çalıştırildiklarina anlam veremezdim. Ancak özgürlüğü elinden alınmış bir insanı bunun üstüne hepten boş birakirsaniz istenilmeyen olaylara yol açacağını ve mahpusun da muhtemel iyi olmayan ruhsal durumunu hepten uçuruma süreceğini Dostoyevski'nin satirlarindan ve izlediğim programdan çok iyi anlamış bulunmaktayım. Mesela şu an neresi olduğunu hatırlamadigim bir bölümde, hapishanede zanaat öğrenme kısımları kapalı olan ve mahkumların herhangi bir aktivite ve is yapma olanağı neredeyse sıfırdi. Mahkumlar durduk yere sık sık kavga ediyorlardi haliyle.

- Para: Bunu da hiç anlamazdim. Mahkumun parayla ne işi olabilir ki? Ancak Dostoyevski paranın mahpuslar için hürriyetin simgesi olduğunu ve tabiki kaçak göçek sokulan şarap gibi şeyleri almak için lazım olduğunu vurgulamis. Ancak para biriktirmenin olmadığını olsa da bir günde hepsinin şaraba verilip veya kumarda harcandigini anlıyoruz. Para bir nevi dışardaki hayattır ve onun harcandigi anlar da bir nevi dışarda geçen dakikalardir diyebiliriz.

- Umu ve hayal: İnsanın olmazsa olmazı umut etmek tabiki. Dostoyevski ömür boyu ceza alanların dahi sanki yakın zamanda çıkacak gibi hayaller kurduğunu yazar. Aklıma şu efsane replik gelir hemen:

https://youtu.be/jRu6FAYaXYo

- Onur: Her ne kadar en iğrenç suçları işlemiş de olsalar veya herhangi suçlar işlemiş olsalar da halk tarafından igrenilerek bakilsalar da her mahpusun en çok arzuladigi hususun özgürlükle beraber kendilerinin de onurunun olduğunun bilinmesi ve buna uygun muamele görmek olduğunu da Dostoyevski'nin yazılarından anlayabiliyoruz.

Bu noktada belki de en onur kırıcı noktanın ve de mahkuma her an kendisinin suçlu olduğunu ve asagilanmasini gerektiğini hatırlatan sihirli aracın Pranga olduğunu Dostoyevski çok güzel ifade eder.

Ve hapishane, mahkumlar söz konusu olur da ceza mi yoksa ıslah mi hedef tartışması olmaz mı? Dostoyevski bu konuda uzun uzun kafa patlamisa benziyor ve en azından içinde bulunduğu sartlardaki ortamın islahla uzaktan yakından alakası olmadığına ve salt ceza amacının guduldugune ikna olmuştur. Bunun faydasının olmadığını da düşünüyor diyebilirim.

Bu husus hakkında herkese önerdiğim programin özelikle Norveç hapishanesindeki bölümünü izlemelerini öneririm. Hatta önce Norveç dışında herhangi bir bölümü mesela Tayland veya Kolombiya hapishanesini sonra da hemen peşine Norveç hapishanesi bölümünü izlemenizi öneririm.

*

Herkese keyifli okumalar.
320 syf.
·12 günde·8/10
Yine uzun sürede bitirebildiğim bir eser... Yanlış bir zamanda okudum sanırım. Bazen kitapta tekrara düşmeler, okuma süremi uzattı diyebilirim.

Kitabın konusuna gelirsek; soylu sınıfından Aleksandr Petroviç Goryançikov, karısını öldürmek suçundan yargılanır ve 10 yıl kürek çekme cezası verilir. Aleksandr Petroviç Sibirya'da, cezaevinde bir günlük tutmuştur. Günlüğün adı, kitabın isminden anlaşılacağı üzere Ölüler Evinden Anılar...

Çeşitli suçlardan yargılanmış, bir arada yaşamak zorunda olan suçluların psikolojisi çok iyi anlatılmış. Okurken kendinizi bir suçlunun yerine koyabilecek ve prangalarla yaşama hissini anlayabilecek kadar iyi bir analiz yapmış yazar... Kitap farklı bölümlerden oluşuyor ve beni çok etkileyen, okurken gözlerimin dolmasına sebep olan bölüm, Akulka'nın Kocası adlı hikâyeydi. Bir kadının gerçek olmayan, sadece halk arasında çıkan söylenti sebebiyle namus cinayetine kurban gitmesi beni derinden etkiledi. Soylu ve halktan olan mahkumlar arasındaki ilişkilere ve dini konulara yazarın geniş yer verdiğini söyleyebilirim.


Yazar Aleksandr Petroviç'in ağzından anlatsa da aslında kendi hapis cezası sırasında gözlemlediklerini yazmıştır. Beni sıkan yalnızca biraz yavaş ilermesi ve tekrara düşmesi. Dostoyevski'nin dünyasını merak edenlere tavsiyedir. Keyifli Okumalar...
336 syf.
·24 günde·Beğendi·8/10
Dostoyevski’nin mahkumiyet yıllarındaki kendisini ,Sibirya ‘da kürek mahkumu Aleksandr Petroviç üzerinden anlattığı anılar derlemesidir diyebiliriz.Kitabı okurken tasvirler o kadar başarılı ki bir çok sayfada kendinizi ,ranzalarla kaplı yüzlerce adamın olduğu, adımladıkça tahta gıcırtıları sesini duyabileceğiniz yer zemininde, üzerinde yamalı redinkot ceketli ,dağınık beyaz ve kirli saçlı,havalandırması olmayan ,aksıran ,tıksıran ,odada ağır geniz akıntısı olan insanlardaki iltihap kokusu bazı satırlarda burnunuzun direğini kırabilir duygusu içinde kendinizi fazlasıyla bulabileceğiniz bir kitap..Çok ama çok gerçekçi bir anlatım..Kendime geçmişimi sorgulama gibi bir deneyim kazandıracak olsa bile hayatta ve hayatta olmak istemiyeceğim bir yer..En büyük korkumdur zaten hapsedilmek..Hele bir hamam sahnesi var ki Allah düşmanımın düşmanının başına bile vermesin dedirtecek tasvirler..Aleksandr Petroviç’in bir de hastane sahnesi var ki midemin yerle bir olduğu ikinci başarılı anlatımdır..O hastaların üzerine giydirilen hastane kıyafetleri ile ilgili🤢..Burda yazamıyorum bile..Ama düşündürücü ,insanlık olgusunu sorgulayan pek çok yer de var kitap da..Mesela mahkumları her daim taşımak zorunda oldukları ayaklarındaki zincirlerle ilgili bölümde veremli ve ölüm halinde bir mahkum üzerinden iliklerinize kadar hissettirir çektiği acıyı Dostoyevski..Veremden bir deri bir kemik kalmış mahkumun yatağında hâla prangalar içinde olmasını insanlık dışı bulur ve sorguladıkça sorgular artık satırları okudukça kitabın içine girip mahkumun prangalarını çözmeye çalışma hayali içinde kendinizi bulabilirsiniz..Başka bir yerde de namus yüzünden adam öldüren ile gözün üstünde kaş ın var ,Sen bana mı bakıyon lan saçma repliği anlamında hayatını manasız ve boşvermiş yaşıyan düşüncesiyle adam öldürenin aynı eylem sonuçta aynı olduğu gerekçesiyle aynı benzer cezanın verilmesini fevkalade sorgular..Şu dünyada insan kadar adapte yeteneği kuvvetli başka canlı yoktur.Varolan hayatınızı sevmek ve şu hayattaki tüm iç sıkıntılara birebir iyi gelen şükür duygusunu hissetmek için okunası bir kitap..Tavsiye olunur..
Hiç tanımadığınız birinin gülüşü daha ilk karşılamanızda hoşunuza giderse, karşınızdakinin iyi bir adam olduğundan tereddüt etmeyiniz.
Dostoyevski
Sayfa 47 - İş Bankası Kültür Yayınları / Çeviri /Nihal Yalaza Taluy
_Bir tutuklu için en önemli, paradan da önemli olan nedir?
+Özgürlük; veya hiç olmazsa onun hayali...
Dostoyevski
Sayfa 97 - Kumsaati Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ölü Evinden Anılar
Baskı tarihi:
2003
Sayfa sayısı:
360
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Kum Saati Yayınları

Kitabı okuyanlar 2.253 okur

  • Yıldız Taşdemir
  • mustafabiral
  • Zeynep BAKAN

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.2 (1)
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları