Ölüler Evinden Anılar

·
Okunma
·
Beğeni
·
22124
Gösterim
Adı:
Ölüler Evinden Anılar
Baskı tarihi:
2014
Format:
Karton kapak
ISBN:
8690103405080
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Записки из Мёртвого дома
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Çise Kitap
376 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, bütün kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

Suskunlar'ı izleyen var mı hiç aramızda? Kendi açımdan söylemek gerekirse bu dizi bittikten sonra hiçbir Türk dizisi izleyememiştim. İnsanın boğazında her daim kocaman bir yumru bırakan, yarım kalmış hayatları anlatan en güzel dizilerden biriydi bence. Yöneticilerin ve fiziksel olarak güçlülerin hapishanelerde her daim üstün geldiğini hatırlatırdı.

Esaretin Bedeli'nde insanın içinden alınamayacak ve başkalarının dokunamayacağı şeyden bahsedilirdi, yani umuttan. Umudu arayıştan. Bunu içinde bir kez olsun hissettin mi zaten hayatın boyunca o umut düşüncesi bırakmazdı insanı.

Prison Break'te ise aslında hapishanelerdeki iç bürokrasinin işleyişinin ne kadar pis kurallara, birtakım rüşvet, şantaj, para döngüsüne bağlı olduğuna ve kaçış fikrinin her ne kadar hapis hayatı boyunca canlı durmasına rağmen mahkumların çoğunun buna cesaret edemediğini görürdük.

Ölüler Evinden Anılar ise bu 3 dev yapımın tam olarak birleşimi. Yeri geliyor kırbaçlar, sayısı gittikçe artan sopalar sizin sırtınıza iniyor. Bazen de yeri geliyor her hapishanede en az 1 kere de olsa düşünülmüş olan kaçma düşüncesinin cezbediciliğine tanıklık ediliyor. Bazıları atılan binlerce sopaya hiç sesini bile çıkarmıyor, bazıları ise dayak yemeyi kanıksamış bir şekilde emri yeni verilen her dayağı alışkanlıkla karşılıyor. Zaten Dostoyevski de bu kitabının 11.sayfasında "İnsan, her şeye alışan bir yaratıktır." diyor bu sözleri kanıtlayacak nitelikte.

Gözyaşları ve neşenin çetin savaşının anlatılmasını o zamanlardaki Rus milletinde özgür düşüncenin -bırakın bahsedilmeyi- düşünülmesinin bile yasak olmasıyla, hayatında ilk kez kar yağışı görmüş gibi mahkum arkadaşlarıyla çocuklar gibi kartopu oynayarak etrafına gülüşler saçan mahkumlara pis pis, aşağılayıcı, ayıplayıcı, mutluluk antivirüsü gözlerle bakan üstlerle, fakat tüm bunlara rağmen de hapishaneye düşmüş insanların kültür seviyesinin standart Rus milletinin kültür seviyesinden yüksek olmasını 14. sayfadaki "Rus halkının büyük kitle halinde bulunduğu başka hangi yerde, aralarından ayıracağınız iki yüz elli kişinin yarısı okuma yazma bilir?" alıntısıyla anlayabiliyoruz. Dostoyevski olay örgüsünün içine böyle siyasi göndermeleri teker teker olsa bile çok ustalıkla serpiştiriyor.

Dostoyevski okurken yemek yediğimi hissediyorum sanki. Adamın edebiyatı gerçekten de insanın karnını, gözünü, yalnızlığını, ruhunun atmosferinin düşünce kirliliğindeki kaybolmuş fikirleri doyuruyor ve bu sadece fonksiyonel bir doygunluk da değil üstelik. Aynı zamanda "Biçim, işlevi takip eder." diyen bir Louis Sullivan gibi onu okurken hem günlük kalsiyum, magnezyum miktarı misali alınması gereken dozda belirtilen ihtiyaçlar gibi işlev kavramı dahilinde edebi zevk ihtiyacınızı karşılıyorsunuz hem de estetiksel, biçimsel ve daha çok da iğneleyici olarak araya serpiştirdiği ve bizim de bazı yemeklerde sevdiğimiz acı, tuzlu, ekşi tatlar gibi farklı tat ihtiyaçlarınızın giderilmesini sağlıyorsunuz.

Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski'nin sürgünden sonraki yazdığı Ezilenler kitabından sonraki 2. roman ve uzun yıllar sürgünde kalmanın verdiği deneyimle birlikte kendi hayat sürgünümüzü ne kadar sorgulayarak yaşadığımızı görmemizi de istiyor. Dedik ya başta, Esaretin Bedeli'nde nasıl umut düşüncesi hep sapasağlam ise ve 1984'te de insanların içlerinden her şeyin alınsa bile umudun, sevginin alınamayacağı düşüncesi ne kadar açık ve roman boyunca canlı ise, Ölüler Evinden Anılar'da da soylulardan farklı olarak aşağı sınıfla soylu mahkumların çatışmasına şahit olabiliyorsunuz. Hatta bazen yeri geliyor soylu mahkumlara "Fakat, siz bizle nasıl arkadaş olursunuz?" diyen bir mujik (aşağı seviyeden) adam çıkıyor karşınıza. O zaman diyorsunuz ki ulan arkadaşlıklar bile sınıf sınıf ayrılmış da haberimiz yok...

Ölüler Evinden Anılar, fiziksel olarak olmasa da ruhsal olarak ölü sayılabilecek insanların içlerindeki hayat belirtilerini Dostoyevski marka fenerle arayabileceğiniz bir roman, aynı zamanda bundan sonra gelecek olan Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler gibi dev yapıtlar için bir referans kitabı olabilecek nitelikte. Bu yüzden böyle epik yazarları kronolojik sırasıyla okumanın elzem olduğunu düşünenlerdenim. Duyguları, sorgulamaları, anlatı yetenekleri Şahan'ın Tehlike Çanı'nda Reytingmetre'yi artırmak için masaya yumruğunu vurması gibi şaha kalkmaya başlıyor bu kitapta. Dostoyevski severler kaçırmasın.
369 syf.
·1 günde·Beğendi·8/10
Etkinliğe ev sahipliği yapan Sevgili ArkadaşımQuidam’a Selam olsun...

Bunlar hep baharın etkisi!
Kitap okuyamıyorum...
Bu kitabı o kadar zor bitirdim ki..
Memleketime bahar gelmiş, kuşlar böcekler ötüyor...papatyalar gülümsüyor...güneş göz alıcı...Deniz çok girilesi...Dondurma yenilesi...Etraf çilek kokuyor...
Beni bu havalar mahvetti!!!
https://i.hizliresim.com/76nZdP.jpg

https://i.hizliresim.com/QV3G0G.jpg

https://i.hizliresim.com/3EZJ3r.jpg



Böyle havada ben “Ölüler Evinden Anılar” okuyorum...(Yanlış zamanlama)

Kitap okumak için ruh hali çok önemli.Kitabı bitirir bitirmez hemen çiçekli böcekli aşk kitabı okumaya başladım :)
Neyse uzatmıyorum hemen konuya gireyim efendim.

———————

Dostoyevski’nin sürgün dünyasının temel taşlarını oluşturan iki romandan birisi de Ölüler evinden anılardır.

Tolstoy bu kitabı okuduktan sonra Dostoyevski'yi Puşkin'den bile üstün tutarak, modern Rus edebiyatında Puşkin'in eserleri dahil, böylesine iyi bir kitap hiç okumadığını söyler.sanırım ne kadar iyi bir yazar olduğunu anlatmaya yeter.
Bknz;https://tr.sputniknews.com/.../201507131016524160/

*Spoiler
Hapishanenin karanlık bölümünde olup özel hücrede tutulan ağır suçluları anlatıyor. Kitapta tam bir akış yok bölüm bölüm hayat hikayelerini anlatıyor. Dostoyevski’nin sözcüsü Aleksandır Petrovic Goryançikov hayatından kesitler sunarken kişi analizlerini, psikolojik ruh hallerini kusursuz aktarıyor. Betimlemeler o kadar güzel ki adeta kendinizi koğuşta Goryançikokov’un yanında hissediyorsunuz.Aslında sürpriz bozanlı inceleme çok nadir yaparım gereksiz bulduğum bir şey çünkü, ama bunun sonu o kadar derinden etkiledi ki...Vurgulama ihtiyacı hissettim..

Kitabın sonlarında “Şikayet” bölümünde hikayeyi bize anlatan karakterin ölümünden sonra yayımlanan Baba katili gencin Aslında suçsuz olduğu.Kitapta bu genci bu katili pek neşeli,zıpır,sefih ve aptal olduğu kadar anlayışsız da olduğundan bahsediyor.
Boşu boşuna Sibirya’nın en ağır suçlularının olduğu bölümde kaldı, buna çok hüzünlendim empatisini kurdum da içim cıs etti dile kolay 10 yıl...Suçsuz yere...

Buda Dostoyevski ile geçirdiğimiz vakitlerden birisi;
https://i.hizliresim.com/4aoO6L.jpg



Şu incelemeyi yazarken bile bahar içimi kıpır kıpır ediyor;
“Çık şu siteden,bırak telefonu sahile git!”
Çiçekli böcekli günlere sevgili okur... :)
376 syf.
·4 günde·8/10
"Duuur!" emriyle idam mangası indirdi namlularını aşağı. Yüce Çar Hazretleri'nin cezayı hafiflettiğini söylediler. Ne yücelik ama son saniyeye bırakılan! Bir idam mahkumunun son anlarında hissettiklerini meşhur "Budala"sında tek tek anlatacaktı Dostoyevski. O yüzden biz o hafifletilen cezaya dönelim, kürek mahkumiyetine.

"Kitaplardan okuyarak veya düşünerek, gözlem yaparak varmadım ben bu sonuca. Gerçekleri yaşadım, öğrendiklerimi doğrulamak için de çok zamanım vardı." Ne yazdıysa yaşadı, ne yaşadıysa yazdı. Gerçeklerin fotoğrafını çekmedi, fotoğrafın içinde yer aldı. Dört sene; dile kolay, çekene zor. Bulunduğu yerden duvarın ötesi bir hayaldi, gerçekler ise kendi tarafındaydı. Dört sene boyunca her gün öldü ama mezarında bile yalnız kalamadı. En çok da yalnızlığı özledi. Bu özlemle prangalar eskitti. Pranga onun ayağındaydı, terbiye ediciler! ise kendi zihinlerine geçirmişlerdi.

Tolstoy da Diriliş'inde bu ceza sistemini eleştirmiyor mu? Tolstoy'a göre ceza verenler de suçlu, onlar da günahkar çünkü. O yüzden kim kimi ıslah ediyor? Suçlu suçluyu yargılayabilir mi? Tolstoy, bir hayli sevdiği bu kitaptan oldukça etkilenmişe benziyor. Anna Karenina'sında da Levin'in abisinin ölüm sahnesi buradaki bir veremlininkine baya benziyor. Bazı yerler kelimesi kelimesine aynı hatta. Tolstoy metinlerarasılığı keşfetmiş de kimse farketmemiş mi yoksa? Ama konudan uzaklaştım. Gerçek Postmodernlik bu değilciler gelmeden kitabımıza dönelim.

Suçlu psikolojisinin zirvesinde uçuran Tanrılık eserin Suç ve Ceza'ya giden yolda attığın ilk adımlarında emeklemeden koşmayı ne zaman öğreniverdin? Baltacı Raskolnikov Paşa'yı daha anasının karnında vitamin olarak bile düşünmediğin zamanlarda ortasına atıldığın şu evde öldürülürken, kendinden bir Tanrı Parçacığı yaratıldığının farkında mıydın acaba Dostoyevski? "Seni, anlatabilmek seni..." Ama ben kitaba hala dönemedim.

Suçlu insanlarının ruhları, ellerine balta alamayacak kadar masumdur henüz. Vahşetle değil, şefkatle durulur isyanları. "Birkaç şefkatli söz, mahpusların ruhça dirilmesine yeterdi. Çocuklar gibi sevinirler, sonra da çocuklar gibi sevmeye başlarlardı." Tolstoy sayesinde öğrendiğimiz Hristiyanlığın meşhur "sana tokat atana diğer yanağını da uzat." öğretisi Dostoyevski'de de hakimdir o zamanlar. Haksızlığa boyun eğer, başkaldıramaz. Gel tezkere yerine gel Raskolnikov diye türkü tutturur durursunuz kitap bitene kadar. Kendisinden daha kötü şartlarda bulunan mahkumlara değinip halimize şükür havasındadır. Bu sebepten, kendimi yiyip bitirdiğim doğrudur. Ama gel gör ki Dostoyevski Ağa'nın eli tutulmaya gelmez. Bir şeyler verir bana diye öylece bekler durursun. Ancak bu eserinde pek de bulamazsın. Dediğim gibi Tanrılığı'ına biraz daha vardır.

Şimdi kitabın bize bakan yönlerine değinelim:

Kaçımız cezaevi ortamı gördük? Ben gördüm biraz ama ucundan yani sadece ziyaretçi olarak. Demir parmaklığın içeri tarafını bilemem. O yüzden anlatılan hikayeleri ne kadar içselleştirebiliriz? Yaşayanların ya da Dostoyevski'nin tabiriyle ölenlerin hislerine vakıf olmamız mümkün mü?

Sağolsun hükümetimiz artık Olağanüstü'lüğü kalmayan Hal'imizde hapse girmeyi kolaylaştırdı. Böyle bir imkan sayesinde, değerli kitaplarla bütünleşmek daha kolay olmaya başladı. Ama biz nankörler bilemiyoruz kıymetini. Sanıklar, kendilerine yöneltilen iddiaları çürütmekle uğraşıp hayatına renk katmak varken, iddia sahibine sen kanıtla kolaycılığına kaçıyor. Neyse ki devletimiz yargılanma sürecinin genellikle tutuklu olmasına karar veriyor da Ölüler Evinin ihtişamını görüyor insanlar. Günler ayları kovalıyor, anılarını biriktiriyorlar gül gibi, kendilerini öldürdükleri, yaşattıkları zamanda. Bir gün densiz bir hakim çıkıp artık serbestsiniz diyor. (Şükür ki o hakimin hesabı görülüyor sonra) Dışarıda tekrar canlanan adam da devletten bir "pardon" bekliyor. Elinde tuttuğun o anılar senin için bir armağan değil mi? Bu ne yüzsüzlük, ne kadir kıymet bilmezlik? Bir de üzerine "siee siee siee" diye söyleniyor. Ama konudan gayrıciddi bir şekilde uzaklaştım bu sefer. Şimdi bu laubaliliğe bir es verip biraz hiddetlenelim.

Her okuduğum Rus klasiğinden sonra bir kez daha görüyorum ki Türkiye ve Rusya, Doğu'da kalamamakla, Batı olamamakla, kısaca Doğu-Batı arasında sıkışmışlığıyla, soylusuyla-köylüsüyle, inançlarıyla-batıl inançlarıyla, ideolojileriyle-demokrasicikleriyle birbirlerine o kadar benziyorlar ki. Rusya 19 senedir, Türkiye de 16 senedir belasını bulmuş durumda. Bugünün modası korktukça ve sustukça, sıranın herkese geleceğini görmeyecek miyiz hala? Dostoyevski gibi 4 yıl ya da daha fazla süre içeride suçsuz yatan onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce kaç kişi daha var ve olacak? Gerçi Türkiye artık koskocaman 800 bin kilometrekarelik bir Ölüler Evi haline getirilmedi mi? Sokaktaki kalabalığın yüzlerini bir inceleyin, insanlar yürüyen cenazelere dönüşmedi mi? Otobüste, metroda bir hayat belirtisi var mı? Kimler yatağa uzandığında gözünü kapatır kapatmaz uyuyor? Kimler sabah pürneşe bir canlılıkla yataktan fırlıyor? Bunca kasvet yetmedi mi?

Görünmez bir kafesle hapsedildiğimiz bu buhrandan çıkmak ve Dostoyevski'nin özgürlüğe kavuştuğunda yaşadığı şu güzel anın bir gün bize de geleceğinin umuduyla:

"Hürriyet, yeni hayat, yeniden doğuş... Ah ne tatlı bir an bu!"
369 syf.
·105 günde·Beğendi·9/10
"Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum"
Sezai Karakoç

Bazen hayat sadece beklemektir. Bir şekilde yaşamaya devam edersiniz , bir diri gibi veya bir ölü gibi. Ölü gibi nasıl yaşanır ? Mecbur kalınca bal gibi yaşanır.

Dostoyevski bu kitabında , otobiyografik diyebileceğimiz kendi sürgün cezası yıllarını anlatmaktadır. Kısıtlı hareket imkanının olduğu bir bakıma cezaevi bir bakıma ise "ölü bir ev". Sibirya ikliminin doğal zorluklarına eklenen tutsaklık koşulları , özgürlüğün kısıtlandığı yerde insan kalabilmek , hayallere tutunmak , vazgeçmemek ve sonunda sayılı gün geçer gider.

Yaşadığınız her yer aslında bir çeşit evdir. İster doğduğunuz baba evi olsun , ister askerlikteki koğuşunuz olsun , ister bir cezaevi , ister bir gurbet , her neresi olursa olsun bir çeşit evdir , çünkü insan her şeye alışan bir varlıktır.

Kitabın ismini çok önemsedim. Neden "ölü bir ev" ? Bence temelde 2 nedeni var. Birincisi Sezai Karakoç'un dediği gibi "yaşamıyor gibi yaşamak" olsa da işte bir şekilde yaşıyor insan ölü gibi , ruhu yaralı olsa da. İkincisi ise yaşanıp geçmiş olan her duygunun , her zaman diliminin , her anının artık "ölmüş" olmasıdır. Biz insanoğlunun en büyük sorunu , geçmiş olanın geçmiş olduğunu kabullen-e-memek değil mi zaten ?

Yani bana göre Dostoyevski'nin vermek istediği en önemli mesaj şu , orada bir şeyler yaşadın ve bitti gitti öldü artık , geçmiş geri gelmez bırak artık takılıp kalma !!

Hepimiz yaşadığımız sürece ne zorluklarla ne acılarla muhattap oluyoruz . Bazen kendi evimiz bizim için ölü bir evdir , ölü gibi yaşarız ve bazen bunu seneler sonra fark ederiz , ahlanır vahlanırız da geçmiş geri gelmez. Bazen evlilik hayatı ölü bir ev gibidir. Bazen yaşadığımız köy , kasaba , şehir ölü gibidir de biz onu canlı zannederiz , sonradan fark ederiz de bazen gücümüz yetmez o yaşadığımız ölü yeri diriltmeye , bazen de bunu beceririz irade ve mücadeleyle.

Kendi adıma söyleyebilirim ki , uzun seneler içinde yaşadığım ve canlı zannettiğim evin zaman zaman ölü veya yarı ölü bir ev olduğunu sonradan fark ettim. Fark etmek acıtır fakat her şeye rağmen yüzleşmek güzeldir. Bu benim acım diyebilmek güzeldir , geçmişle başımız derttedir evet ama hep söylenen "şimdi" meselesi gerçekten yabana atılamaz , elde var "şimdi".

Anıların tatlı olanlarıyla yetinemeyiz , çünkü şimdi de yeni tatlı yaşantılara ihtiyacımız var. Anıların acı olanlarına takılıp kalmamalıyız , çünkü zaten yeni acı yaşantılarımız da olacaktır.

Dostoyevski neden bu kadar büyük bir yazardır ? Çünkü iyiyle kötünün , siyahla beyazın birlikte olacağını belki de en iyi anlatan adamdır. Oysa pek çok yazar veya pek çok insan hep bir taraf seçmeye zorlanmış ve insanları da zorlamıştır. Oysa hayat "gri" bir tondadır , hele ki okuyan , yazan , düşünen insanlar için daha çok böyledir. Fakat bu gri tekdüze bir gri de değildir , bazen siyaha yakındır bazen beyaza.

Hayat bir bakıma bir çelişkidir. Şimdi bütün bu söylediklerimle , kendime ve bu yazıyı okuyanlara cesaret verip harekete geçirecebileceğim gibi , tersine kendimi ve okuyanları karamsar bir ruh haline sevk etmem de mümkündür.

Eninde sonunda herkes ölür , hayatın kıymetini bilelim. En gösterişli evde yaşayan da ölür , sokakta yaşayan da ölür. Ruhun ölümsüzlüğü diye bir şey varsa eğer sanki bu yaşarken de gereklidir , şartlar ne olursa olsun ruhumuzu öldürmemek belki de yaşamanın ta kendisidir. Biliyorum hiç de kolay değil , fakat başka çare var mı ?
376 syf.
·11 günde·10/10
"Yanacak ve yanarak tükeneceksin; iyileşecek ve yeniden geleceksin."
[Karamazov Kardeşler]

Ah, güzel Dostoyevski! Ey yüce acıların bahşettiği olağanüstü güçleri bünyesinde barındıran Dostoyevski! Sun bize karanlığın göğsünü delip geçen ışıklarını! İnsanoğlunun saplandığı bataklığa gökyüzünü indir ve bizleri ay'a tutunarak çıkar göğe! Sevginin yıldızlarıyla sar benliğimizin en tutulmaz yerlerinden! Ah, güzel Dostoyevski! Yaşamın ve insanın her şeyini görünür kıldın, ama sen de sadece yaşadın. Bir insandın. Yalnızca bir insan...


Suyun, dünyayı sarması ve her boşluğu doldurması. Ne anladınız? Düşünün. Muhtemelen çok büyük saçmaladığımı ve boşa attığımı düşünüyorsunuz. Size bir hikâye anlatayım. Gezegenimizin içi, dışı ve üzerindeki her şey milyarlarca yıldır değişiyor. Kim bilir neler neler oluyordur. Fakat bir tane maddenin yaptıkları hep aynı olmuştur. Sonuçları da zamanla anlaşılabilmiştir. Su, bu dünyada ne yapmıştır peki? Önce gezegendeki her boşluğu doldurmuştur. Bunu hem saf varoluşu ile yapar, hem de içinde barındırdıklarıyla yapar. Havayı içinde barındırdıkları oluşturur ve döngülerini sağlamaya sürekli devam eder. Karaları içinden doğurmuştur ve kendi üzerinde tutmaya devam eder. Bir de kendi olduğu gibi neredeyse her yerde varolmaya devam eder. Ve en önemlisi hayatın oluşmasını sağlamıştır. Tüm bunların Dostoyevski ile alâkası ne peki? O da bizim saf suyumuz olmuştur. İnsanın bünyesinde barınan her hücreye girmiştir ve boşlukları doldurmuştur. Derinliklerde ne varsa içlerine girmiş ve onları yüzeye çıkarmıştır. Hatta onları anlamlandırmış ve aynı zamanda ait olduğu yeri de çözümlemiştir. Hayatı üflememiş olabilir, ama onun sunabileceklerine götürmüştür. Hem her şey olabilmiştir, hem de basit ve şeffaf kalabilmiştir. Saf gücü ile herkesi kendi çevresinde birleştirebilmiştir. Velhasıl kelam, su gibi aziz olmuştur.


Okurken Yazdığım Not 1:
"Mahpusların karmaşık karakterleri ve tekdüzelikten uzak eylemleri. Daha doğrusu farklılıkları ile sıyrılabilmişlerdir. Toplumun dayattığı çizgilerden yürümeyi reddetmişlerdir ve bunları çoğunlukla sadece kendileri yürümek istemedikleri için yapmışlardır. Peki ya bizler? Hâlâ suç işlememiş ve dışarıda gezebilenler ne yapıyoruz? Kafamızın üstünden ipe bağlanmış et parçasının peşinden koşturuyoruz. Bizi koşturan da eti arzulatan da ve ikisinin sonunu getirecek olan da ipin ucunu tutanlardır."


Düşünebiliyor musunuz mahpuslar da insanmış. Dostoyevski, onları tıpkı insanlar gibi çeşit çeşit ve birbirinden farklı olduğunu söylüyor. Ve bunları da anlatıyor. İşin garip yanı, kitaba yakından baktığımız zaman dışarıdaki topluluk ile içerideki topluluk arasında çok fazla ilginçlik farkı var. Bu farkın oluşturduğu terazide de ağır olan taraf içeridekilerdir. Dışarıya çıktığınızda görecekleriniz hep tekdüzedir. Her şey insanı bütünüyle -somut ve soyut- saran bir görünmez perdenin arkasında gerçekleşir. Hep bir şeylerin peşinde koşturan insanlardır. Ya para için işe yetişirler, ya para kazanmak için okula giderler, ya para için karınca sürüsü gibi kalabalık ortamlarda dururlar, ya para için paralı olanların karşısında acınacak hâlde dururlar, ya para için rastgele birilerini kendi ağlarına çekmeye çalışırlar vs. binlerce farklı eylemlerde tek amaç uğruna hareket ederler. Ama görünmez perde yüzünden bu sebep saklanmış olur. Bu sayede de arkada yatan sebebi saklayabilir ve sanki kendisi de diğerleri gibi sadece varolma çabasındaymış izlenimi verir. Diğerlerinin bakış açısından ayrılmadığı sürece her zaman onlar gibidir. Ne çizginin dışına çıkmaya çalışır, ne de herhangi bir şekilde çizginin dışında görünmek ister. Her şeyi ve herkesi birbirine benzetir. Sonunda kendisi de onlara tıpatıp benzer. Dışarıdan bakan biri, hepsini tek sıra halinde giden karıncaları algıladığı gibi algılar. Ne fiziksel farklılıklarının farkına varabilir, ne de öznelliklerinin. Sadece karıncalardaki kusursuz düzenin yerini alan kaosu fark edebilir. Çünkü neredeyse her şey rastgele oluyor havası verir. Fakat bir şekilde her şey yine de birbirine benzemektedir. İçerideki hayatta ise bambaşka Dünya vardır. Orada nesnel bir sınır vardır, fakat fizikselliğin ve metafiziksel durumun sınırları ortadan kalkar. Eylemler azalır. Sonuçlar neredeyse ortadan kaybolur. Tüm bunlara rağmen nedenler her zaman artar. Her birinin farklı arzuları olur. Bunu takiben izledikleri yol da farklılaşır. Aynı olsa bile ilerleme şekli farklılaşır. Dışarıdan her şey bellidir ve sınırlıdır, ama içeriden her şeyi siler geçerler. Sadece kendilerine odaklanırlar. Böylece sıyrılırlar dışarıdaki herkesten. Önce kendileri olurlar. Sonra birlik olurlar. Ne kadar düzgün, yamuk, anahtar, kilit vs. farklılıklara takılmadan bir uyum yakalarlar. Hepsini içine alabilen ve aynı zamanda hiçbirinin yanlış ya da bozuk olduğunu hissettirmeyen bir çoklu yaşam formu oluştururlar. Ancak öznelliğinin getirdiği arzular ve özellikler kaybedilmez. Dışarıda ise kendine dair neredeyse her şeyi silmeden bütüne karışamazsın. Şimdi, içeridekilere dışarıdan bakıldığında bu öznellikler anında görünürler. Orada kimse herhangi bir 'insan' değildir. Bir ismi vardır. Kimse söylemeden aklımızda doğar bu isim. Onu ismiyle anlamaya başlarız. Ne yaptığı eylemle ne de arzularıyla. Uzun lafın kısası, vay arkadaş! Mahpuslarda da gerçekten insanlar varmış. Hem de bizlerden daha ilginç insanlar. Şaşılacak şey doğrusu!


Okurken Yazdığım Not 2:
“Ah, ikiyüzlü insanoğlu!
Ezilir ve yadırgarsın.
Yükselir ve ezip gülmeye başlarsın.
İhtiyaç duyarsın ve hor görülürsün.
Öfkelenir ve nefret kusarsın.
Sahip olursun ve paylaşmazsın.
Umursamaz ve tiksinirsin.
Sen sadece gücü istersin ve gücün kucağında kendini gösterirsin.”

Yukarıdaki sıralama alttan başlayarak yukarı doğru giden ve bürokrasi içeren yükselişte insanın izlediği yol. Tevazu, anlayış ve sevginin izlerini silen her yola mirketler pislesin!


Bir taşın tepesine çıkın ve başınızı göklere çevirin. Bedeninize sürtünerek kendi yolunda ilerleyen hava ve bulutları tasavvur edin. O akışa karşı duyumsadığınız aidiyet ve rahatlama hissini anlamaya çalışın. İşte, Dostoyevski de böyle etkiler yaratan bir üsluba sahiptir. Sanki sizin fazla varlığınıza rağmen her şey yerli yerindedir ve yollarında doğal bir sükunet içinde kayıp gitmektedir.


Özgürlük nedir? Neredeyse her bireyin farklı cevaplar verebileceği bir soru değil mi? Kelime tek başına orada dururken, taşıdığı anlamların uçsuz bucaksız bir sonsuzluğa gitmesi ne kadar garip değil mi? İşin aslı, bugün yaşayan insanlar için özgürlük kavramının hiçbir yere vardığı yoktur. Ne hapishanelerde, ne dışarıda, ne de doğanın kucağında yoktur. Onu sadece ararız. Ama Kafka'nın dediği gibi yanımızda taşıdığımız kafeslerimiz vardır. Bunlardan kurtuluş var mıdır, yok mudur burada tartışmam yersiz olur. Kafeslerimizin giderek büyümesi ve diğerlerini de hapsetmesini kısaca ele alacağım. Aklınızda herhangi bir hayvanı canlandırın. Sonra onun nerede olduğunu düşünün. Daha sonra ne yaptığını düşünün. Şimdi de onun yerine kendinizi koyun. Sonra da onun gibi yaşadığınızı tasavvur edin. Sonucunu da aklınıza, yorumlara ya da boş bir kağıda yazabilirsiniz. Kendiminkini buraya yazıyorum. Çita. Afrika'nın neredeyse insan boyuna ulaşan otları arasında taşın üzerinde yatan bir çita. Karnım tok ve susuzluğum yok. Öylece etrafa bakıyorum. Tehlike yaratma ihtimali olmayan canlıların geçişlerini izliyorum. Sonra da bir aslan sesi duyuyorum. Ürperti geliyor. Kendime daha güvenli bir yer bulmak için kalkıyorum ve yürümeye başlıyorum. Otların arasında kayboluyorum. Güvenli bir yer bulduğumu hissedene kadar da gideceğim. Çünkü gidebiliyorum. Tüm bunları yapabilecek kadar çitayım ve özgürüm. Pat diye bir kafesin içine hapsediliyorum. Korkuyorum. Ama hareket edemiyorum. Gitmek istiyorum, ama kapana kısılmış durumdayım. Yaşıyorum, hâlâ bir çita olmalıyım. Fakat özgür değilim. Özgürlüğü elinden alınan çita ne olur? Artık bir isim ve canlı olmaz. O sadece kavramdır. Hepsi bu. Tıpkı ilkokul fişlerinde geçen "Ali, ata bak." gibidir. Ne Ali diye biri, ne at, ne de Ali'nin bakma yetisi vardır. Hepsi boş bir kelimeler ve kavramlardan başka bir şey değildir. İnsan da böyledir. Özgürlüğünü aldıktan sonra sadece bir kavram olarak varolmayı sürdürür. Öteye gidemez diye düşünürüz. Fakat insan bir şekilde kavramın kendisini doğuran kozalığını yırtar ve ondan çıkabilir. Çünkü her durumda umut besleyebilir. Kendine ve hayata bağlayacak bir şeyi bulabilir. İçeride de bulabilir, dışarıda da. Özgürlüğünden, yani kendi özünden yoksunluğuna direnebilir ve hatta onun üzerinden geçebilir. Bunu kendi kendini özgürlükten mahrum bıraktığında bile yapabilir. İnsanın özündeki güç öyle ya da böyle bir şekilde özgürlüğün ve/veya hayatın meyvelerine ulaşabiliyor. Kendini değiştirerek de olsa ulaşıyor. Nereye gideceği de bizlere bağlı. Demir bir kafeste de yaşayabiliriz, kafatasımız içindeki bir kafeste de. Ya da varoluşun ait olduğu her yerde...


"Genel olarak mahpuslarımız hayvanları severdi; izin verilse, hapishanede seve seve birçok ev hayvanı ve kuş beslerlerdi. Hem bence mahpusların sert, vahşi yaradılışlarını bu kadar yumuşatıp inceltecek başka bir meşgale yoktur. Ama buna izin vermezlerdi. Buna yönetmelik de, yerimiz de elverişli değildi."

Varoluş bir felakettir, dostlarım! Hem de sadece insanlar için değil, tüm canlıları içine alır. Felaketimizin getirdiği ortaklığı ve oluşturduğu birlik ile samimiyeti koruyalım, dostlarım! Çünkü her an bedenimizden geçip gidebilecek hayatı bile güvenilir ve seçilebilir kılar. Sevginin yolunuzu ve Dostoyevski'nin aklınızı aydınlatması dileğiyle hoşçakalın.
376 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Sibirya denince kaçınılmaz şekilde akıllara ilk olarak ne gelir? Meşhur soğuklarıyla ünlü bir bölge. Bitti. Bu kadar. Sibirya konusunda bilgili bünyelerin bile ilk düşünecekleri şey 'soğuk' olacaktır. Oysa akıllara ilk gelmesi gereken, Sibirya'nın, soğukları ve buzları arasından dünya edebiyat tarihine doğan güneşin doğuşuna, istemeden ve dolaylı şekilde bile olsa ev sahipliği yapmasıdır.

Sibirya olmasaydı Dostoyevski olur muydu? Şu an bildiğimiz şekliyle olmayacağı kesin. Bugün Rus edebiyatı denildiğinde hayran olduğu ve etkilendiği büyük öncüllerini dâhi geçerek ilk akla gelen isim olması, edebiyat otoritelerince oluşturulan listelerde sürekli başı çekmesi ve o listelerde bulunan eserlerinin nedeni büyük ölçüde Sibirya'dır. Dosto, Sibirya gibi bir dönüm noktası yaşamasaydı, Sibirya öncesi gidişata bakarak, ilk eseriyle ümitlendiren, diğer eserleriyle eleştirmenler tarafından yerden yere vurulan, başarısız bir Gogol taklitçisinden öte bir yazar olamayacaktı. Şu cümlelerle Sibirya öncesi eserleri çöpe atmış gibi görünebilirim. Ama öyle bir amacım yok. Değinmek istediğim nokta, mesela ilk eseri İnsancıklar'ın sitede 8246 okunma sayısına sahip olmasının nedeni, Sibirya sonrası muhteşem eserler veren yazarın, ilk kitabını okuma dürtüsünden öte bir şey değildir bence. Bu dönüm noktası olmasa İnsancıklar bu kadar okunur muydu? Hiç sanmıyorum. Tabii Dostoyevski'nin ulaştığı mertebe açısından baktığımızda, bu büyük yazarın edebi yolculuğunu deneyimlemek açısından hepsi çok kıymetli eserler. Öte yandan bu eserlerinin başarısızlığı, Dosto'yu sürgüne ve dolayısıyla başarıya götürmesi açısından da bana göre çok önemli. Çünkü sürgüne gönderilme nedeni olan Petraşevski grubuna katılması, bu grubun kendi fikirleriyle uyuşmasından ziyade eserlerinin başarısızlığı neticesinde boşluğa düşmesinden kaynaklıdır. İnsancıklar romanından sonra edebi anlamda uğradığı başarısızlıklarla beraber Dosto'nun bile yeteneğinden şüpheye düştüğünü, ilk romanın başarısı için, tesadüf müydü acaba, diye düşündüğünü biliyoruz. Üst üste gelen başarısızlıklarla beraber içindeki yazma ateşinin büyük oranda söndüğü ve hayatı boyunca yazarlık dışında herhangi bir mesleğe ilgi duymamasından dolayı boş boş takıldığı bir dönemde Petraşevski grubuyla tanışıyor. Başarılı eserler vermeye devam etseydi ve o aralar bir yazı projesiyle uğraşsaydı, Petraşevski grubuna girme ihtimalini çok çok düşük buluyorum. Çünkü Dosto'yu fikir anlamında çekebilecek bir oluşum kesinlikle değil.

Ölüler Evinden Anılar'ın konusu, Dosto'nun Sibirya dönemlerine ait olduğundan, incelemem Sibirya dönemi ve sonuçları odaklı. Bu yüzden sürgünün nedeni olan Petraşevski grubuna aşırı yer vermek biraz gereksiz gibi geldi. Merak edenler için Oğuz'un mizahi bir başlıkla sunduğu şu video tavsiyemdir:

https://youtu.be/8IZfoxK5BTc

Sürgün ve idam kararıyla ilgili genel bir yanılgı var. İdam mangasının önüne geldiklerinde genellikle son saniye bir kararla idamdan vazgeçildiği yazılıyor ve doğal olarak öyle biliniyor. Ama Dostoyevski hakkında onaylanmış bir idam kararı hiç olmamıştır. Dosto, idam mangasının önüne çıkmadan önce zaten cezası belli ve onaylanmıştır. Belinski'nin mektubunu yaymaktan dört yıl kürek ve dört yıl askerlik hizmeti. İdam kararı, I. Nikola'nın bu asi gruba unutulmaz bir ders verme amacıyla hazırlattığı bir tiyatrodan fazlası değil. Son saniye insafa gelen bir adamdan ziyade insanların psikolojisini darmadağın eden bir insafsızdır. Aslında hiç olmayan idam kararı, tüfekler doldurulduğu ve askerlerin nişan aldığı sırada durduruluyor ve karar açıklanıyor; "Ölüm cezasına çarptırılan suçlular, imparator hazretlerinin (adı batsın) sonsuz şefaatleri sayesinde bağışlanmıştır". Nikola'nın bu piyesi, gruptan birinin delirmesi ve geri kalanlarda iyileşmeyecek yaralar açılmasıyla birlikte sonuçlanıyor. Dosto'muz ise 27 yaşında bu sıralar. Yolun sonuna geldiğini ve beş dakika sonra dünyada olmayacağını düşünüyor. Kalan son beş dakikasını üç parçaya ayırıyor. İki dakika dostlarına veda, iki dakika düşünme ve kalan son bir dakikası son kez dünyaya bakma. Gerçekten basit bir durum değil. Nikola, ders vereyim derken, edebiyat tarihine kafayı çizmiş bir Dostoyevski de armağan edebilirdi.

Ölüler Evinden Anılar, bir önceki romanı Ezilenler'e yaptığım incelemede de bahsettiğim, Dosto'nun, kardeşiyle birlikte kurduğu Vakit adlı dergide yayınlanmaya başlar. Dosto, ilk başlarda bu projesini makale olarak nitelendirmiş. Kafasında bu kadar geniş olarak oluşturmadığı kesin. Ama daha sonra proje roman hâline bürünür. Sansür, belirli budamalar şartıyla bu projenin yayınlanmasına izin verir. Vakit adlı dergi, Ölüler Evinden Anılar yazılmaya başladıktan sonra abonelerini ikiye katlar ve eleştirmenler ise ilk kez görüş birliğiyle Dosto'yu göklere çıkarır.

Dostoyevski, karısını öldürdüğü için kürek cezasına çarptırılmış soylu Aleksandr Petroviç Goryançikov karakteri üzerinden kendi Sibirya anılarını anlatır. Tek fark budur. Bunun dışında hepsi birebir şekilde Dosto'nun yaşanmışlıklarından gelir. Romanda mahkûmların başlarındaki binbaşının lakabından, kişiliğinden, verdiği cezalardan tutun, mahkûmlar ve hikayelerine, diğer mahkûmların soylulara bakış açısından, verilen cezalara, mekan tasvirlerinden, hapishanede bulunan hayvanlara, hatta Goryançikov'a verilen İncil'in içine gizlenmiş paraya kadar hepsi gerçektir. Dosto, Sibirya anılarının arasına insan ve mahkûm psikolojisine dair muhteşem tespitlerini saçar. Sansür'ün izin vereceği ölçüde eleştiriler getirir ve okura da bazı noktaları düşündürür durur. Örneğin; bir mektubu bırakın yazmayı, sadece yaymakla suçlanan bir adamın, 6-7 kişiyi öldüren mahkûmlarla aşağı yukarı aynı şartlarda cezalandırılmasının nedenini sorgularsınız. Dosto bu konuyu da irdeler. Suçlar ve o suçlara biçilen cezaları.

Büyük eserlerini okumadan önce, özellikle Suç ve Ceza öncesi kesinlikle okunması gereken bir eser. Bu eseri okunmadığı takdirde ne kadar nitelikli bir okur olursanız olun, Dostoyevski'yi anlamak hep eksik kalacaktır.

İyi okumalar.
376 syf.
·5 günde·Beğendi·8/10
Yazarın Sibiryada'daki kürek mahkumiyeti cezasının bitiminden sonra yayınladığı ve oradaki anılarını yazdığı kitap. Kitapta bize bu anıları, Aleksandr Petroviç Goryançikov karakteri üzerinden aktarmaktadır.

Kitapta , öncelikli olarak Çar'lık Rusyasının Sibiryasın'daki cezaevlerinin ve kampların durumu hakkında geniş ve ayrıntılı bilgi sahibi oluyoruz. Mahkumların yıllarca gece ve gündüz ayaklarındaki prangalarla ve sürekli dayak cezalarıyla yaşamaları bizleri etkiliyor.

Dostoyevski , yıllarca yaşadığı bu ortamda bir yandan cezasının gereklerini yerine getirirken, diğer yandan ise etrafındaki insanları çok iyi bir şekilde gözlemlemiş. Onların ruh hallerini çok iyi incelemiş. Ben, yazarın sonraki kitaplarında, özellikle karakterlerin psikolojik anlatımı konusunda bu derece başarılı olmasının sebebinin, bu mahkumiyet yıllarında kazandığı yeteneklerden kaynaklanmış olduğuna inanıyorum.

Kitapta onlarca mahkumun yaşadığı olayların yanı sıra, muhteşem bir şekilde kişilik analizleri de beraberinde bizlere aktarılmaktadır. Evet, kitap biraz durağan ilerlemektedir. Bu da bir anı özelliği taşıyan kitap için olağan bir durumdur. Ama müthiş bir insan sarraflığı özelliği taşımaktadır. Kitap boyunca neredeyse her türlü suçu işlemiş çeşitli karakterlerde onlarca insan analiz edilmektedir. Ve bu da, okuyucuyu sıkmadan sade bir dille yapılmaktadır.

Çok fazla sürükleyiciliği olmamasına rağmen , dönemin cezaevi yapısını anlatması, olayların akışı ve suçlu insan psikolojilerinin muhteşem analizleri dolayısıyla ben kitabı beğenerek okudum. Okunmasını da tavsiye ederim.
376 syf.
·Beğendi·10/10
Dostoyevski’nin doğrudan doğruya cezaevi anılarından faydalanarak yazdığı bu roman ilk 10 romanı içinde beni en zorlayan kitap oldu. Neden mi? Cevabı videoda:
https://youtu.be/6X3kIBjwoQ8
376 syf.
Yazar, dönemin baskıcı yönetimine (I. Nikola) karşı gelir ve kurşuna dizilme cezasına çarptırılır. Bu ceza daha sonra sürgün ve zorunlu askerliğe çevrilir. Sibirya'daki cezasını tamamlayan yazar daha sonra sürgünde gördüklerini, yaşadıklarını başarılı bir şekilde bu eserinde dile getiriyor. Kitapta sürekli özgürlüğün insanlar için ne kadar önemli olduğuna değinilir. hapishanedeki kişilerin ruhsal, psikolojik durumlarını tahlil ederken tarif ettiği karakterlerin yanı sıra hapishanede yaşamak zorunda kalan hayvanlarada deginir. Dostoyevski kaleminden özgürlük.
376 syf.
·2 günde·8/10
Hapishane ve mahkumlar o kadar güzel tasvir edilmiş ki, orada mahkumlarla birlikte yaşamış kadar oluyorsunuz. Her zamanki gibi muhteşem betimlemeler yapmış Dostoyevski. Mahkumiyetin, insanlar üzerinde yarattığı psikolojik ve fiziksel etkiyi anlamak için mükemmel bir kitap.
376 syf.
Dostoyevski'nin yazarlık kariyerini bu konuda ilgisi olup biraz kafa yoran herkes iki kısma ayırır:
- Sürgünden Önce
- Sürgünden Sonra

Sürgünden önce İnsanciklar ile parlak bir başlangıç yapan Dostoyevski, bu eserin ardından birtakım sebeplerden ötürü Gogol'a özenme noktasına giden diyebileceğimiz bir noktaya gider. Aslında Gogol okumadim hiç ancak Dostoyevski hakkında okuduğum biyografi ve onun hakkında yaptığım okumalarda otoriteler hep bu yönde eleştiride bulunmuşlar. Mesela benim çok beğendiğim Öteki eseri, Gogol'un Burun hikayesiyle çok benzermis. Bunu öğrenince hayalkirikligi yaşamıştım.

Yazarlık hayatında bir nevi verimsizlige ve tikanikliga giren Dostoyevski siyasal nedenlerle önce idama sonra idamdan kurtulup sürgüne mahkum edilir. Sibirya'ya yollanir. Bu olayın sonucuna bakınca her ne kadar ceza gibi gözüken bu olay, Dostoyevski'ye en azından yazarlık kariyeri açısından bir ödül etkisi yapar. Dostoyevski adeta acı ile kendine gelir, acı ile yogrulur ve dünyanın en büyük yazarı olur. Bunda kuşkusuz Ölüler Evinden Anılar adı altında kurguvari bir anlatımla kaleme aldığı bu eserde yaşadıklarını ortaya koyar. Biz, Dostoyevski hayranlarına da bu büyük yazarın neler yaşadığına ve yazarlık kariyerine büyük etkisi olan bu sürgün hayatını incelemek düşüyor.

*

Dostoyevski, babası toprak sahibi ve köleleri diyebilecegimiz yanında çalışan işçilere sahip bir insandır. Hatta babası bu kişiler tarafından öldürülür. Bu açıdan Dostoyevski soylu sayılabilir. Nitekim sürgünde özellikle ilk yıllarında bu doğrultuda muamele görür. Diğer mahpuslar tarafından her soylu gibi soğuk karşılanır ve uzun bir süre dislanir. Bu esnada diğer soylularla ilişkide bulunsa da onların da yazarı pek etkilemedigi ve bu iliskilerde yalnız kalmamak adına bulunduğu anlaşılıyor. Sürgünun sonlarına doğru bu soğukluk ortadan kalkıp kendisini sevdirdigini anlıyoruz Dostoyevski'nin.

Dostoyevski, Sibirya'da Rusya'nın en alt tabakalarindan insanları gözlemleme, inceleme ve tanışma imkanı bulmuş. Bu insanlar arasında en azılı canilerden, siyasal suclulara, muzmin hirsizlardan komutanini öldüren askerlere varana kadar geniş bir skala suçlu tipine ve de insan tipine ulaşmış. Aslında kitaptan anlıyoruz ki, Dostoyevski, tanıdığını sandığı Rus toplumunu aslında tam manasıyla tanımadığının farkına varır. Ayrıca normal hayatta herkesin cani, suçlu diye igrenerek baktığı insanların dahi iyi incelendiginde bambaşka insanların çıktığını farkına varır. Yani insanları tek bir açıdan tek bir fiiliyatindan dolayi yargilamanin ve onu bu teklikten tanidigini düşünmenin ne kadar yanlış olduğunun farkına varıp, bilinclenir. Ve Dostoyevski'nin zihninde parlamalar ve yeni romanları için karakterler de ortaya çıkıyordur belki de bu esnada, kim bilir:

"Suçun büyük bir günah olduğunu anlamak hiçbir şey ifade etmez; ondan tamamen vazgeçmek gerekir..."

satırlarında her ne kadar eseri okuyali uzun zaman olmuş olmasına ve yanlış tahlil ediyor olabilme ihtimaline karşın, Suç ve Ceza'daki Raskolnikov karakterinin Dostoyevski'nin zihninde sekillenmeye başladığını gördüm diyebilirim.

*

Dostoyevski'nin mahkumların psikolojisi hakkında yaptığı tespitlere değinmek de istiyorum. Çünkü bu konu oldukça ilgimi çekti. Yakın zamanda Netflix'te(bunu reklam vb için değil, belgesele nereden ulasabilirsiniz, onun için belirtiyorum) "Dünyanın En Zorlu Hapishaneleri" programını izlemiştim. Ve Dostoyevski'nin yaptığı tespitlerin ne kadar doğru olduğunu o programdaki mahkumların düşünceleriyle ne kadar uyuştugunu gördüm. Bunlardan birkaçını belirtmek istiyorum:

- Azılı suçluların en çok saygıyı görmesi.

- Mahremiyetten Yoksunluk: Programda aslında birçok bölümde(her bölümde dünyanın farklı yerindeki hapishanelere gidiliyor) mahkumların belki de en çok şikayet ettikleri ve rahatsızlığını duydukları husus buydu. Sanırım Tayland'daki bir hapishanede iki salon büyüklüğünde bir alanda 100'den fazla mahkum tutuluyordu. Yatak da yoktu. Bu arada şunu belirtmek istiyorum: Programın formatı şu şekilde, sunucu her bölümde 1 hafta süre ile bu konuk olduğu hapishanede yaşıyor. İkinci ve Üçüncü sezonda sunucu değişiyor. Bu sunucu da İngiltere'de haksız yere uzun yıllar hapis yatmış bir insandır.

- Yazısiz bir kural diyeceğimiz bir kural: Mahpuslarin eğer onlar kendileri anlatmadigi sürece, neden dolayi hapiste oldukları sorulmaz. İsteyip de anlattiginda dahi çok detaya inen suçlulara da iyi gözle bakılmaz.

- Mahpuslar ne suç işlemiş olurlarsa olsun çoğunlukla kendilerini suçlu veya haksız görmezler. Vicdan azabı duymazlar. Daha açık ifade edecek olursak, kader kavramına basvurarak veya başka gerekceler bulunup, senaryolar kurularak vicdan azabı yükünü yok ederler. Nitekim içerde olmak yeterince büyük bir yukken ekstra yuke gerek yok.

- Hapiste meşgale bulmak: Küçükken veya önceleri hapiste insanların neden çalıştırildiklarina anlam veremezdim. Ancak özgürlüğü elinden alınmış bir insanı bunun üstüne hepten boş birakirsaniz istenilmeyen olaylara yol açacağını ve mahpusun da muhtemel iyi olmayan ruhsal durumunu hepten uçuruma süreceğini Dostoyevski'nin satirlarindan ve izlediğim programdan çok iyi anlamış bulunmaktayım. Mesela şu an neresi olduğunu hatırlamadigim bir bölümde, hapishanede zanaat öğrenme kısımları kapalı olan ve mahkumların herhangi bir aktivite ve is yapma olanağı neredeyse sıfırdi. Mahkumlar durduk yere sık sık kavga ediyorlardi haliyle.

- Para: Bunu da hiç anlamazdim. Mahkumun parayla ne işi olabilir ki? Ancak Dostoyevski paranın mahpuslar için hürriyetin simgesi olduğunu ve tabiki kaçak göçek sokulan şarap gibi şeyleri almak için lazım olduğunu vurgulamis. Ancak para biriktirmenin olmadığını olsa da bir günde hepsinin şaraba verilip veya kumarda harcandigini anlıyoruz. Para bir nevi dışardaki hayattır ve onun harcandigi anlar da bir nevi dışarda geçen dakikalardir diyebiliriz.

- Umu ve hayal: İnsanın olmazsa olmazı umut etmek tabiki. Dostoyevski ömür boyu ceza alanların dahi sanki yakın zamanda çıkacak gibi hayaller kurduğunu yazar. Aklıma şu efsane replik gelir hemen:

https://youtu.be/jRu6FAYaXYo

- Onur: Her ne kadar en iğrenç suçları işlemiş de olsalar veya herhangi suçlar işlemiş olsalar da halk tarafından igrenilerek bakilsalar da her mahpusun en çok arzuladigi hususun özgürlükle beraber kendilerinin de onurunun olduğunun bilinmesi ve buna uygun muamele görmek olduğunu da Dostoyevski'nin yazılarından anlayabiliyoruz.

Bu noktada belki de en onur kırıcı noktanın ve de mahkuma her an kendisinin suçlu olduğunu ve asagilanmasini gerektiğini hatırlatan sihirli aracın Pranga olduğunu Dostoyevski çok güzel ifade eder.

Ve hapishane, mahkumlar söz konusu olur da ceza mi yoksa ıslah mi hedef tartışması olmaz mı? Dostoyevski bu konuda uzun uzun kafa patlamisa benziyor ve en azından içinde bulunduğu sartlardaki ortamın islahla uzaktan yakından alakası olmadığına ve salt ceza amacının guduldugune ikna olmuştur. Bunun faydasının olmadığını da düşünüyor diyebilirim.

Bu husus hakkında herkese önerdiğim programin özelikle Norveç hapishanesindeki bölümünü izlemelerini öneririm. Hatta önce Norveç dışında herhangi bir bölümü mesela Tayland veya Kolombiya hapishanesini sonra da hemen peşine Norveç hapishanesi bölümünü izlemenizi öneririm.

*

Herkese keyifli okumalar.
376 syf.
·4 günde·7/10
Kitabı okurken zorlandığımı belirtmek istiyorum. Nedeni ise, ortada bir hikayeden ziyade bölüm bölüm hapishanedeki karakterler ve genel ruh halinin anlatılması.

Bir Dostoyevski eseri olması itibariyle karakter tasvirleri ve duygu/düşünce betimlemeleri oldukça etkileyici. Ama sürükleyici bir olay örgüsü olmaması kitabı yorucu kılıyor.

Kısaca kitap hapishanenin karanlık dünyasını an be an anlatıyor. Bunu bilerek okuma listenize alın derim.

İyi okumalar.
Hiç tanımadığınız birinin gülüşü daha ilk karşılamanızda hoşunuza giderse, karşınızdakinin iyi bir adam olduğundan tereddüt etmeyiniz.
Dostoyevski
Sayfa 47 - İş Bankası Kültür Yayınları / Çeviri /Nihal Yalaza Taluy
Eğitim bile yeterince güvenilir bir ölçü sayılmaz. Bu talihsizlerin arasında cahil, ama ince ruhlu adamlar tanıdım. Hapishanede bazen bir adamın yıllar boyu insanlıktan çıkmış, vahşi bir hayvan olduğunu düşünüp ondan iğrenirsiniz. Sonra bir an gelir adam, ruhunu çırılçıplak bırakıverir; öyle bir zenginlik, duyarlılık ve sıcaklık, hem kendisinin hem de başkalarının acılarına karşı öyle bir farkındalık görürsünüz ki inanamazsınız. Bazen de tersine; eğitim kimi zaman vahşetle ve hayasızlıkla yan yanadır; iyi niyetiniz bile buna özürler bulamaz.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ölüler Evinden Anılar
Baskı tarihi:
2014
Format:
Karton kapak
ISBN:
8690103405080
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Записки из Мёртвого дома
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Çise Kitap

Kitabı okuyanlar 2.805 okur

  • Uzayda kitap
  • Delal Acar
  • Ebru Demiralp

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0.1 (1)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları