Özgürlükten KaçışErich Fromm

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.125
Gösterim
Adı:
Özgürlükten Kaçış
Baskı tarihi:
Mart 1996
Sayfa sayısı:
234
ISBN:
9789753880428
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Escape From Freedom
Çeviri:
Şemsa Yeğin
Yayınevi:
Payel Yayınları
... Çağdaş toplumlarda birey, kendi yazgısıyla başbaşa bırakılmakta bu da kendisine korku ve güçsüzlükten başka bir şey getirmemektedir. Kendini içinde yaşadığı dünyadan ve toplumdan soyutlanmış duyan bireyler gittikçe çaresizleşerek yeni diktatörlüklere, totaliter yönetimlere verimli bir zemin oluşturmaktadır. İşte Dr. Fromm, bu çok önemli konuyu bilimsel yöntemlerle inceleyerek, herkesin anlayacağı bir dille gözler önüne sermektedir.
(Arka Kapak)
Özgürlük nedir? Şuan sokağa çıkıp ortalama eğitim alan herhangi bir kişiye sorsak bize vereceği yanıt şu olurdu " Başkalarının haklarına zarar vermeden istediğini yapabilmek. Peki sen özgür müsün? Yine muhtemelen özgür olduğunu dile getirmekten geri durmazdı. Peki bu kavram bu kadar basit mi? Günümüzde bizi çepeçevre saran kuşatan her hareketimizi denetim altında tutan yetkeleri yadsımak bizi özgür kılar mı? Aileden başlayarak bizi şekillendiren toplumsal düzeni nasıl açıklarız? , Eğitim adı altımda bizi tektip bir robot haline getiren özgünlüğü ortadan kaldıran sistem için ne dememiz gerekir? Artık sermayeyi elinde bulunduranların, ve iktidarın tetikçisi haline gelen medya bizim adımıza araştırıyor,bizim adımıza doğruya karar veriyor ve biz orada duyduklarımızı kendi fikirlerimiz ve doğrularımız gibi kabul edip savunuyorken,burda fikir özgürlüğü varmıdır? Biraz daha toplumsal boyutta bakacak olursak demokrasi halkın, halk için halkın çıkarlarının korunarak yönetilmesi olmasına rağmen bugün sadece önceden belirlenmiş adayları seçen kitle gerçekten özgür seçme hakkınımı kullanmıştır? Günümüzde bağlarından kopan kendini toplumdan soyutlayan birey yalnızlık ve çaresizlik içinde yetkeye karşı boyun eğme eğilimi göstermek zorunda mı kalmıştır? Yoksa boyun eğme eğilimi bireyin sorumluluktan kaçmak için kullandığı bir savunma mekanizmasımıdır? Bu soruları sormayı sürdüre biliriz. Bu kitapta özgürlüğün çağdaş insan için iki yönlü anlam taşıdığı, İnsanın geleneksel yetkelerden kurtulup özgürleşerek bir birey haline geldiği ama aynı zamanda soyutlanmış, güçsüz kendisinin dışındaki amaçların bir aracı,kendisine ve başkalarına yabancılaşmış duruma geldiği, üstelik bu durumun kendi benliğini hiçe saydığı, onu zayıflattığı ve ürküttüğü bireyi yeni türden bağlılıklara boyun eğmeye hazır hale getirdiği savunulmaktadır.Öte yandan bireyin olumlu anlamda bir özgürlük kazanması için özgünlük ve kendiliğindenlik üzerine durmaktadır. Özgürlüğün kendi karşıtına dönüştüğü bir dönemde bize yeni bir kavrayış ve bakış açısı kazandırırken kendimizi sorgulamamıza, kendi benliğimizle ilgili hiç düşünmediğimiz noktaları kavramamıza olanak tanıyor. Günümüz toplumunu ve insanın psikolojisini anlamada bize yön verecek bir eser.
Yazar özgürlük kavramını analitik olarak incelerken özgürlüğü farklı boyutlarla ele almış, aktörün ruhsal yapısı ve iç dinamiklerinden hareketle aktörün psikolojik tutumlarının topluma yansıyan yönünü değerlendirmiştir. “ Özgürlük ancak ve ancak çağdaş insanın kişilik yapısının bütünüyle çözümlenmesi temel alındığında tam anlamıyla anlaşılabilir” açıklamasından da anlaşılacağı üzere toplumu oluşturan bireyin hem fiziksel hem de ruhsal olarak incelenmesi gerektiğine, özellikle kişilik yapısının çözümlenmesine vurgu yaparak bu düşüncesini dile getirmiştir.
Hem toplumun hem de toplumu oluşturan aktörün dinamik yönü düşünüldüğünde özgürlük kavramını değerlendirmek ve kavramsal olarak bir sınır çizmek neredeyse imkânsız görünmektedir. Bu imkânsızlık düşüncesini değişkenlik kavramı çerçevesinde sosyolojik düzlem içerisinde tekrar ele alırsak hem toplumun hem de bireyin hangi yönde ve nasıl bir evrilmeye doğru ilerlediğini çözümleyebilir ve bir olumlamaya ulaşabiliriz. Kültür kalıpları içerisinde kendi değişimini devam ettiren bireyle toplumsal sürecin kendi dinamiğini anlamak aynı kitabın farklı dillerde okumaya benzemektedir. Her yapının ontolojik olarak var ettiği sistemler kontekstinde kendine kavramlar sistemi ve adeta bir lisan da oluşturmuştur diyebiliriz. Bu iki lisan ne birbiri ile aynı ne de tamamıyla birbirinden farklı bir dil olup her iki dilin de çok iyi anlaşılması semantik yanlışlıklara mahal verilmemesi gerekmektedir.
Özgürlük kavramı insanın varlığı ile birlikte ortaya çıkmış bir olgu olarak görünse de aslında insan kendi varlığından önce dış dünyanın farkına varmış ve evereni gözlemlemiş, sorgulamış, anlamlandırmış, şekillendirmiş ve hatta olanı değiştirmeye çalışmıştır. Doğaya egemen olduğunu yaratılmış her şeyin kendine hizmet ettiğini anladıktan sonra kendi iç dünyasını bizatihi kendi varlığına bir dönüş yaşamış artık içindeki “ben” i sorgulamaya başlamıştır. Burada yazar insanın kendi özgürlüğünü keşfetme sürecini anlatırken özellikle Avrupa’da yaşanılan skolastik döneme ve insan üzerindeki baskısına hayli vurgu yapmıştır. Zira bu dönemde insan kendi varlığını doğadan ya da dini tekelinde bulunduran kiliseden ayrı bir varlık olarak düşünmemekte onun bir parçası olarak görerek özgürlük gibi bir düşünceye de ulaşamamış durumdadır. Aynı zamanda kilisenin bu baskıcı ve totaliter tutumu insanın kendi varlığını sorgulamasına, özgürlük kavramına doğru ilerlemesine de neden olmuştur. İnsan da sürekli olarak kendini var eden değişim bir kalıba dökülmese de kendi içinde bir tutarlılık bir ahenk barındırmaktadır. Tıpkı uçsuz bucaksız gökyüzünde uçan kuşların belli bir koordinatta uçması gibi.
Bu bağlamda yazarın şu cümlesi bu düşüncemizi destekler mahiyettedir. “ İnsanı hem kendi iç dünyasında hem de toplum hayatında denetleyen davranışlarının tutarlı olmasını sağlayan ruh ile beden arasında dengeyi kuran bir kuvvet vardır.”
İnsan ontolojik olarak farklı kişilik ve karakter özelliklerinde yaratılmış, hem karmaşık hem de bu karmaşanın içinde “uyarlanabilen” bir mekanizmaya da sahip bir canlıdır. İçinde yaşadığı zamanın ve toplumun ayrıca kendi içsel dürtülerinin de yadsınamaz etkilerinden hareketle uyum sağlama ya da uyarlanma iç denetimiyle varlığını sürdürmede kararlı ve güçlü bir yapıdadır.
“ İnsan varoluşu ve özgürlüğü en baştan birbirinden ayrılmaz iki öğedir.” Cümlesinden hareketle yazarın özgürlüğe olan bakış açısını anlayabilmekte, hem anlamsal hem de sosyolojik olarak incelenmesi gereken bir kavram olduğu sonucuna varabilmekteyiz.
Yazarın özellikle üzerinde durduğu diğer iki kavram ise “yapma özgürlüğü” ile “ yapmama özgürlüğü” söylemleridir. Bu iki kavram arasında gözle görülmeyen fakat insan ruhunda belli yaptırımlara sahip bir konum bulunmakta bu iki olgu arasındaki mesafenin artmasıyla kişi kendini yalnızlaşmış, tükenmiş ve özgürlüğünü sorgular halde bulmaktadır.
Bu kitapta özgürlük tanımı yapılırken özellikle çağdaş yani modern insanın özgürlüğüne değinilmekte var olan bireysellikten hareketle ortaya çıkan soyutlanma, bireysel önemsizlik, güçsüzlük duygusu ve yalnızlık hissine atıfta bulunulmaktadır. Skolastik düşüncenin belli aşamalarla önemini yitirmesi, pozitif ve rasyonel düşüncenin hayata entegre olmasıyla birlikte insan kendini ekonomik ve kültürel bağlamda bireysellik yarışında bulmuş, bu yarışı kazandığını düşündüğünde ise varlığını temellendirdiğini düşündüğü manevi bağlardan koparak anlamsızlık seremonisinin içinde kendini yeni bir anlam arayışı içinde bulmuştur. Zira gelenekten gelen dinin ortaya koyduğu normlar ve değerler kapitalizmin de etkisiyle seküler bir yaşam süren insana artık yeterli gelmemekte kopan bağlar “yeni” oluşturulacak manalara yönelmektedir. Bireyselleşen insan özgürlüğünü her açıdan kavradıktan sonra daha önce yaşadığı tutsak düşünce kalıplarına dönüşü reddetmekte değişen manevi istek ve arzularıyla kendi değer ve inanışlarını oluşturmaya başlamıştır.
Dinsel özgürlük ile göbek bağını kendi elleriyle kesen insan hem özgürlüğü talep etmekte hem de bir dine bir manaya bir ideolojiye bağlanma ihtiyacı duymaktadır. Çağdaş özgürlük insanı böylesi bir ikilemle baş başa bırakmış ruhen ve karakter olarak evrilen aktörü kendi güçsüzlüğüyle tanıştırmıştır. Kapitalizm insanı özgürlük söylemi altında modern bir köleliğe doğru sürüklerken kişiyi hem köklerinden koparmış hem de yalnızlığa iterek kendine bağımlı hale getirmiştir. Calvinizmin dikte ettiği “ çalış, israf etme, sermayeye dönüştür” söylemleri çağdaş insanın adeta kutsal metinleri haline gelmiştir.
Ekonomik hayattaki niteliksiz ve çıkar ilişkileri toplumsal ve kişisel ilişkilerde de kendini göstermiş bu ilişkilerin “insansı” özelliğinin yitirilmesine neden olmuştur.
İnsan içinde yaşadığı toplumda yaptırımların katı kuralların ve değişmez dini normların etkisinden kurtulduğu anda kendi özgürlüğünün peşine düşmüş maddeye hükmetmeye başlamış her anlamda hazza ulaşmaya çalışmıştır. Bu hazcılık ve bitmek bilmeyen tüketim arzusu bireysellik çıkmazı ortasında kalan insanı köksüz ağaçlara dönüştürmüş manen içsel bir çöküntüye uğramasına neden olmuştur.
Bu özgürlük paradoksu içinde bunalan insan kendine kaçış mekanizmaları geliştirmiştir. Bu mekanizmalar fundamanadalist bir yaklaşım olup ya boyun eğme ya da egemenlik kurma olarak ortaya çıkmıştır. Bu ortaya çıkan durumlar aşırılıkları ve insanın ruhsal düzlemde bir saplantıya dönüştüğü için “sadizm” e ve “ mazoşizm” e dönüşmüştür.
Sadist eğilimde de mazoşist eğilimde de soyutlanmış bireyin tek başına ayakta kalma yetersizliğiyle bu yalnızlığı yenecek bir ortak yaşamsal ilişki gereksiniminin bir sonucudur. Kişi ekonomik özgürlüğe kavuşurken yalnızlaşmış güçsüzleşmiş ve yetkeci bir kişiliğin etkisi altına girme ihtiyacı hissetmeye başlamıştır. Bu da yeni dini hareketlerin ve marjinal grupların ortaya çıkmasına ya insanın kendini karizmatik bir lidere körü körüne bağlanarak özgürlükten kurtarmasına ya da üstünlük duygusuyla kendini vazgeçilmez bir güç olarak görmesine neden olmuştur. Hitlerin nevrotik kişiliği ve sadist gerçekliğiyle bu aşırılığa bir örnek oluştururken kendine acı çektirerek mutluluğa erişeceğini düşünen toplu intiharlara kadar giden cemaatler de mazoşizme örnektirler.
Sonuç olarak yazar değişen toplumu ve toplumun yapı taşı insanın fiillerinin nedenlerini anlamak için aktörün karakter analizinin, ruhsal çözümlenmesinin yapılması gerektiğini, ayrıca çağdaş insanın içine düştüğü buhranın, yalnızlığın ve durdurulamaz değişimin hangi yöne doğru ilerleyeceğinin bir ön değerlendirmesini yapmıştır. Yazar tarihi arka plan bağlamında, değişen çağdaş insan portresinin oluşmasında var olan her bir fırça darbesini analitik olarak ortaya koyarken sosyal gerçekliklerin dinamik insan doğasında ne denli önemli değişiklikler meydana getirdiğini de örneklerle izah etmiştir. Yaşadığı evrende bir parça konumda olan insan kendi varlığını keşfe çıkmış var olan dinsel hayat, ekonomik değişim ve buna bağlı piyasa hareketleri, kutsallığın yön değiştirmesi özellikle de sekülerleşme ile kapitalizmin yeni normları ile adeta var ettiği özgürlüğünden kaçmaya kaybettiği köklerini yeniden inşa etmeye karar vermiştir. Yapılan tanımlardan hareketle özgürlük, yaşama anlam ve güven veren tüm bağlardan kurtulan çağdaş toplumda soyutlanmış ve güçsüz kalmış bireyin güvensizliğidir.

Benzer kitaplar

tüm zamanlarda hayata gelmiş, bana en benzeyen yazardır Erich Fromm. Üstad da benim gibi ruhbilimi ile toplumsal kaygıları birlikte değerlendirmeye çalışmış. yani birbirine kenetli psikoloji&sosyoloji ikilisinin konu alanları oluşturuyor çalışmalarının temelini.

asla kendimi bir psikolog gibi görmedim. ancak şahsım da tıpkı Fromm gibi toplumu büsbütün kuşatan kaygı anaforunu, toplumları eylemsiz kılan ve hatta yıkıma sürükleyen nekrofilizmi, psikolojinin organizmik nimetlerinden yararlanmadan çözümlemek mümkün değildir diye düşünmektedir.

yani insanın ruhunda, derinlerde bir yerde kalmış; bilinçdışının hoyratlığına teslim edilmiş düğümleri çözümlemek için psikolojiden yararlanmak zorundayız. ancak bu sayede toplumu reforme edip kitlesel dönüşümlere öncü olabiliriz. ve sosyoloji de tam olarak bunun çabasındadır; toplumları analiz ederek yanlış giden kitle mekanizmalarını düzeltme çabası... biz değilse bile, sonraki nesillerin, uygarlıkların istikbali ancak bu şekilde mümkün olacaktır.

işte benim Erich Fromm'da gördüğüm ve kendimi de naçizane nispet ettiğim ana akım budur.

(bkz: ruknamçe dogması :)) )
Özgürlük? Gerçekten özgür müyüz? Yılların getirdiği gelişmişlik insanın doğaya hakim olmasını sağladı. Özgür olacağımızı, olduğumuzu düşündük fakat ekonominin küçük dişlileri robotları haline geldik. Fromm kitabında özgürlüğü ruh bilimsel açıdan; tarihsel, ekonomik, davranışsal öğeleri de katarak incelemiş. Naziler için farklı bir başlık açmış. İnsanların nasıl kendi özgürlüklerinden vazgeçip kendilerine göre yüce olan bir değere adadıklarından bahsetmiş.
Çoğu kitapta gördüğümüz 'Öz Türkçe' kelimeler kullanma kaygısı bu kitabın çevirmeninde de görülmekte. Görüngü, edim gibi kelimelerin kitabı okumamı zorlaştırdığını söyleyebilirim.
Özgürlük bir ruhbilimsel sorun mudur, özgürlüğün yok edilmesi, insanın köleleştirilmesi, itaatin yüceltilmesi konularını derinlemesine ele alan bir Erich Fromm kitabı. Reform çağındaki özgürlük ortamından başlayıp Hitler dönemi, oradan da günümüz çağdaş insanının özgürlük anlayışı irdelenir. Çağdaş insanın özgür olmaktan, soyutlanmasından, toplumsal yalnızlığa itilmesinden niçin korktuğu ele alınmış. Özgür olduğunu zanneden bireylerin aslında bir yanılsama içinde bulunduğu gerçeği insanın yüzüne çarpılmış. Çağdaş insanın ruhsal bunalım ve yanılgılarının anlatıldığı her sayfada kendinizi görmeniz muhtemel.
"Özgürlük iyi güzel hoş da, aşırı özgürlük o kadar da iyi değil sanki" cümlesini anlatmaya çalışan , sizi ve içinde yaşadığımız toplumun davranışlarını yer yer iğnelerken bir taraftan "harbiden doğru söylüyo adam" dedirten bir kitap olduğunu söyleyerek başlayalım. Açıkçası kitabın felsefi anlatımının ağır bastığını söyleyebilirim o yüzden okurken sıkılmanız normal. Böyle kitaplar da zaten toplumumuzda pek ilgi görmez. Bizde böyle aşk hikayesi,kavuşamayan sevgililer, "ayy ne kadar da romantik adam bu yhaaa" dedirten yaldızlı ve süslü kapakları olan "romanlar" yok satar.

Kitaba dönecek olursak aslında yazarın anlattığı şey, yeri gelip kendi özgürlüğü için gözünü kırpmadan canını veren halk nasıl oluyor da bir süre sonra bunu kendi elleriyle yarattıkları liderlere vermekte hiç bir sakınca görmüyorlar? Yani diktatörlüklerin insanları zorla kontrol altında tutmadığını, asıl insanların fazla özgürlükten ve tek başına sorumluluk almaktan bıkıp kendilerini diktatörlere bırakmak ihtiyacı hissettiklerini anlatmaya çalışıyor. Dediğim gibi ağır bir anlatımı olduğundan yazarın bazı yerlerde tam ne demek istediğini cümleyi okuduktan 3-4 saniye sonra anlayabildim. Ya da kapasitem bu kadar olabilir bilmiyorum.

Sonuç olarak insana farklı bir bakış açısı kazandırması ve zamanınızı boş yere çalmadığı için tavsiye ederim. Bu bakımdan aslında okullarda ders olarak okutulması gereken bir kitap. Okutuluyor da olabilir üniversitelerde o yüzden hemen vurmayın arkadaşlar. İyi okumalar.
"Tanrıyla olan ilişki, kuşku ve korkudan çok güven ve sevgi içeriyordu. Tıpkı bir köylüyle bir kentlinin kendilerinin olan küçük coğarfik alanın sınırları ötesine pek çıkmamaları gibi zihinler de sınırlı ve anlaşılması kolay bir evrenin dışına çıkmıyordu.Dünya ve insan evrenin merkeziydi, cennet ya da cehennem, gelecekteki yaşam yeri, doğumdan ölüme dek bütün etkinliklerse, birbirleriyle olan nedensel ilişkileri açısından saydamdı." Ve devam eder yazar, bugün ki davranışlarımızın bazen topluma bazen de kendi doğamızdan kaynaklanan nedenlerini sıralamaya ...
Sevgi, eşitlik ve özgürlük temeline dayanır. Eğer taraflardan birinin
boyun eğmesi ve bütünselliğini yitirmesi temeline dayanıyorsa, ilişki nasıl
ussallaştırılırsa ussallaştırılsın, hangi kılıf altında gösterilirse gösterilsin,
mazoşist bir bağımlılıktır.
Erich Fromm
Payel Yayınları EPUB
Nefret, tutkulu bir yok etme arzusudur: sevgiyse, bir "nesne"nin tutkuyla olumlanmasıdır. Sevgi bir "etki" değil, amaçlı mutluluk olan nesnenin gelişmesi ve özgürlüğü olan etkin bir özlem, içsel bir ilgililiktir.
Fiziksel açlık nasıl bedeni ölüme götürürse, tümden yapayalnız ve soyutlanmış hissetmek de aynı şekilde insanın zihnini parçalanmaya götürür.
Ben, kendim için değilsem,
kim benim için olacak?
Yalnızca kendim içinsem, neyim ben?
Şimdi değilse ne zaman?
-Talamud deyişi
...bulunduğu konuma uygun bir yaşam sürmesine yetecek servetin peşine düşmek bir insanın hakkıdır,daha fazlasını aramak girişimcilik değil oburluktur ve oburluk ölümcül bir günahtır...
İnsanların bazı konularda, örneğin siyaset konusundaki görüşlerini incelediğimizde de aynı görüngüyle karşılaşıyoruz. Ortalama bir gazete okuruna, belli bir siyasal sorun konusunda ne düşündüğünü sorun. "Kendi" görüşü olarak size, okuduğu şeyleri az çok eksiksiz bir şekilde aktaracaktır, ama gene de -işte bu nokta önemlidir- söylediklerinin, kendi öz düşünmesinin sonucu oldukları inancındadır.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Özgürlükten Kaçış
Baskı tarihi:
Mart 1996
Sayfa sayısı:
234
ISBN:
9789753880428
Kitabın türü:
Orijinal adı:
Escape From Freedom
Çeviri:
Şemsa Yeğin
Yayınevi:
Payel Yayınları
... Çağdaş toplumlarda birey, kendi yazgısıyla başbaşa bırakılmakta bu da kendisine korku ve güçsüzlükten başka bir şey getirmemektedir. Kendini içinde yaşadığı dünyadan ve toplumdan soyutlanmış duyan bireyler gittikçe çaresizleşerek yeni diktatörlüklere, totaliter yönetimlere verimli bir zemin oluşturmaktadır. İşte Dr. Fromm, bu çok önemli konuyu bilimsel yöntemlerle inceleyerek, herkesin anlayacağı bir dille gözler önüne sermektedir.
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 154 okur

  • Ramazan KOCAKAYA
  • Emir
  • Batuhan
  • Açelya
  • Xeyas
  • Tayyibist
  • daral_1988
  • Barış Karahan
  • Yusuf Mirza
  • Felat Aya

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%2.8
14-17 Yaş
%2.8
18-24 Yaş
%14.1
25-34 Yaş
%40.8
35-44 Yaş
%22.5
45-54 Yaş
%15.5
55-64 Yaş
%1.4
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%36.1
Erkek
%63.9

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%28.9 (13)
9
%33.3 (15)
8
%26.7 (12)
7
%6.7 (3)
6
%0
5
%2.2 (1)
4
%2.2 (1)
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları