Giriş Yap

Perde Arası

Toplu Eserleri 8

6.510 üzerinden
22 Puan · 8 İnceleme
175 syf.
Bir Sıkışmışlık Alegorisi: Perde Arası
İkinci Dünya Savaşı’nın en sıcak çatışmalarının yaşandığı 1941 yılı. ‘Üzerinde güneş batmayan’ ülke İngiltere savaşın baş aktörü Almanya tarafından aralıksız bombalanıyor. Yarattığı vehametin yanında, en ağır darbeyi anlamsızlığıyla zihinlere indiriyor. İşte tam da bu sırada yitimsiz bir karanlığın en izbe köşesinden fırlayıp yüzünü güneşe dönen kırılgan bir duvar çiçeğinin naifliğine sahip, delilik ve dahilik arasındaki tekinsiz çizgide ilerleyen özgün bir ruh; onu ölümün kıyısına iten veda mektubunu müthiş bir ruhsal gerilimle yazmayı sürdürüyor. Kan ve gözyaşından bir sel gibi önüne kattığı her şeyi yerle yeksan eden bu savaşın sadece uygarlığın değil, onun yaratıcılığının da sonu olacağı gibi bir saplantıya daha fazla katlanamayan Virginia, kendisi için kaçınılmaz olan kehaneti yerine getirerek
Dalgalar
’ın uzak ülkesine yelken açıyor,. “Senin üzerine atacağım kendimi, yenik düşmeden, boyun eğmeden. Ah. Ölüm!”#136671656 İhtişamlı bir trajedinin gönülsüz bir parçası haline gelen bu kitap, Woolf’un intiharından yalnızca iki ay önce kaleme alınmıştır.Öyle ki eseri biricik eşi ve sevgili dostu Leonard Woolf yayınlamış, bu durum kitabın ön sözünde buruk bir mahcubiyetle belirtilmiştir. Tıpkı
Mrs. Dalloway
’de olduğu gibi tek bir günün içinde rastgele çekilen fotoğraf karelerini hatırlatır okuyucuya anlatım.Belirli bir olay örgüsü yoktur.Zihinle gündelik hayat aynı tuvaldeki boyalar gibi birbiri içinde kaybolur.Yazar, karakterlerin düşsel dünyalarını yan yana duran kaftan sandıklar gibi rastgele açar ve kapatır.(Hatta bazılarını açık bırakır, biz kapatırız.) Oldukça alengirli olan bu kafa karıştırıcı anlatım, girmesi cesaret isteyen derin ama muhayyilesi zihinden kolay silinemeyen berrak bir koy gibi serilir okuyucunun önüne. Onun başyapıtları içinde sayılamasa da, devamı niteliğinde olduğu telakki edilebilir. 1939 yılının sıcak bir Haziran ikindisinde (yani aynı yılın Eylül’ünde patlak veren İkinci Dünya Savaşı’ndan yalnızca iki ay önce) kırsaldaki Points Hall isimli konak, ve bahçesi hikayenin geçtiği yerdir.Yedi yıldır köylüler tarafından sahnelenmesi bir gelenek halini alan ve konusu İngiltere tarihinden oluşan temsil, burada gerçekleşir.Acemi oyuncularla oldukça amatör bir şekilde sahnelenen ve büyük ölçüde Viktorya Dönemi’ni alaya alan bu temsilde en sevdiğim kısım, oyuncular tarafından sahneye izleyicileri kendi gerçeklikleriyle baş başa bırakan dev aynaların yerleştirilmesi oldu.”Gözünüzü açın!” demek istedi Virginia “Asıl oyuncu sizlersiniz! Sahnelenen sizin kendi hayatınız!” Buna mukabil, izleyecilerin hepsi kendileriyle müsemma tepkiler verdiler, kimi ağladı, kimi güldü, hatta kimileri dudağındaki ruju tazeledi.(!) Kitap için söyleyebileceğim tek olumsuz nokta; sahnelenen tiyatro oyununu oluşturan metnin yetersiz kalmış olması.Ama canına kıyacak denli harap olan psikolojisini düşündüğümde, bu konu ister istemez geri planda kalıyor.Kaldı ki, diğer eserlerinde dünyanın güzelliğine bel bağlayan o şiirsel dili burada maalesef umutsuzluk ve yoğun bir düş kırıklığı ile harmanlanmış.Temsilin sonuna doğru sahnenin üzerinden geçen savaş uçakları, okuyucuya yaklaşan kıyametin ayak seslerine işaret ediyor. İncelememi kitaptan benim için başlı başına bir sanat eseri konusu olabilecek bir fotoğraf karesiyle sonlandırmak istiyorum.Avladığı kurbağayı yut(a)mayan bir yılan, eril karakterimiz Giles Oliver tarafından hışımla ezilerek öldürülür.(Kan dökmek size mahsustur ey eriller) Savaşın yarattığı kaosun içinde ne geçmişe sığınma, ne de gelecekle avunma imkanı olan insanın, azap dolu bir ‘şimdi’ye sıkıştırılması ancak böylesine yaratıcı bir alegoride gösterilirdi! Perde Arası; Banksy'nin Kırmızı Balonlu Kız tablosu misali Virginia’nın kendi kendini imha eden eşsiz imgeleminin son meyvesi. Bu dünyadan Virginia Woolf geçti. Hem lirik, hem cesur, hem feminist.
·
5 yorumun tümünü gör
Reklam
200 syf.
·
4 günde
·
Beğendi
·
9/10 puan
Bir eleştirmene göre Perde Arası, ‘İngiliz dilinde intihardan önce yazılmış en uzun mektup.’ Bu cümleden de anlaşılacağı gibi Virginia Woolf’un ölmeden önce yazdığı son romanı. Bir önceki romanı Yıllar’da klasik yazım tarzını denedikten sonra, Perde Arası’nda tekrar bilinç akışı tekniğine dönmüştür. Bu romanı II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere hava saldırılarına uğrarken büyük bir depresyon ve korku içinde yazmış Woolf. Kitabı tamamladıktan 2 ay sonra da intihar etmiştir. Roman ölümünden sonra eşi tarafından basılmıştır. Hikaye İngiltere kırsalında bir köyde, 1939 Haziran’ında bir günde geçiyor. Köydeki toprak sahiplerinden birinin bahçesinde her yıl, köy halkının da katılımıyla geleneksel olarak bir tiyatro sergilenmektedir. Bu yılki oyunun konusu İngiltere Tarihi’dir. Oyunu köyde yaşamaya başlayan bir oyun yazarı Miss La Trobe yazmış olup yönetmenliğini de o yapar. Köy halkından oluşan oyuncular tarafından oynanır oyun. Romanda iki metin var. Bir tanesi romanın metni bir tanesi de sergilenen oyunun metni. Bu iki metin roman içinde birbirine geçmiştir. Perde Arası’nda bir yandan karakterlerin iç dünyaları sergilenirken geri planda da ikinci dünya savaşı öncesindeki iklimden esintiler yer almaktadır. Virginia Woolf okumamış kişilere bir şey ifade etmeyebilecek ama Woolf sevenler için mutlaka okunması gereken bir roman. Virginia Woolf, hayatta yaşadığı zorluklar, travmalar ve eşitsizliklere rağmen başardıklarıyla benim kalbimde çok özel bir yere sahip bir yazar. Yazdıklarına negatif bir eleştiri yapmam mümkün değil ki ben eleştirmen de değilim. Her eserini büyük bir zevkle ve pozitif ayrımcılıkla okurum. Thomas Mann sonrası beni kendime getirecek kitap İlknur Özdemir çevirisi bir Virginia Woolf romanı olabilirdi. Ben Woolf eserlerini okurken İlknur Özdemir çevirilerini tercih ettim. Farklı çevirmenleri okuyunca çevirinin önemi fark ediliyor.
175 syf.
·
21 günde
·
Puan vermedi
Perde Arası’nı II.Dünya Savaşı sırasında bombardıman altında yazmış Virginia Woolf.Yıllar ile geleneksek gerçekçi romana dönen Woolf, Perde Arası ile kendine özgü roman anlayışına tekrar dönmüş olur.İntihardan önce yazılmış en uzun mektup diye tanımlamış bir eleştirmen Perde Arası’nı.Gerçekten kitabı tamamladıktan birkaç ay sonra intihar eder Woolf. Tek bir günde geçen romanda mekân, kırsal bölgede bulunan bir konak ve konağın bahçesidir. Savaşın başlamak üzere olduğu sık sık hatırlatılır okuyucuya.Virginia Woolf bu romanda karakterlerinin iç dünyasını yansıtırken, dış dünyada olup bitenlere de yer verir. İç içe geçen iki metin vardır romanda.Açık havada verilen temsilin metni ve romanın metni olmak üzere. Yine beni çok zorlayan, içimi sıkan bir Virginia Woolf kitabı oldu Perde Arası. Eleştirmen Lord David Cecil’e göre, “ Okuyucu, Mrs.Dalloway, Deniz Feneri, Dalgalar ya da herhangi başka güç bir roman için yapabileceği gibi, romanı ilk okuduktan sonra araya kısa bir süre koyup yemiden okursa, çok daha iyi anlar, anladıkça da daha çok keyfine varır.” syf 208, Virginia Woolf, Mîna Urgan, Yapı Kredi Yayınları Bir gün Virginia Woolf’un okuduğum kitaplarını tekrar dönüp okumak istiyorum ama kısa sürede değil.
175 syf.
Darmadağınığız!
Virginia Woolf’un son eseri ya da dünyadakilere son notası, öyle ki bir elveda bile diyemeden gidişiydi çünkü basımını bile görmemişti bu eserinin. Son demleriydi, olasılıkların tükendiği noktadaydı. Perde kapanmadan seyircilere son oyunuydu. Dünya bir insan olmuştu, benliğini parçalayan o gelgitler ise Alman uçakları hani köylülerin oyunlarına sesleriyle karışan o uçaklar. Galiba üstüne düşme ihtimalini düşünürken her bir bombanın, aklında tek soru vardı, “bu oyunun bize iletmek istediği düşünce ya da mesaj ne?”… Birinci Dünya Savaşı ile İkinci Dünya Savaşı arasındaki perde arası değildi bu, varlığın sancıları arasındaki perdeydi, düşünmek ve düşünmeyi rafa kaldırmak arasındaki perdeydi… Papaz efendi çıkıp hepimiz aynıyız diyordu, eşitlik miydi bu mesaj yoksa kılıfsızlığımıza vurgu mu? Düşünmeye gerek var mıydı, bak daha sonunu dinlemedik, kiliseye yardım, kiliseye yardım hadi az çok demeyelim elimizi atalım ve metal paraların sesleri, “Yine de, hâlâ yüz yetmiş beş paundluk bir açığımız var. Demek ki bu gösteriyi beğenen herkesin elinde henüz bir fırsat, var bağış yapmak için.”… Peki adına dünya dedikleri bu oyun için en büyük teşekkürü kim hak ediyordu! Ellerindekilerle çırpınan insanlar mı yoksa oyunun yazarı mı? Hem oyun daha güzel olamaz mıydı? Bak uçak filosu yine göründü; sahi “bu oyunun bize iletmek istediği düşünce ya da mesaj ne?”… Ama manzara güzeldi, aşk vardı, haz vardı, araya sıkıştırılmış kaçamaklar vardı ve bir de bizi oyunda tutan aşk ve nefret ikilemi… Yok yok bu oyuncular halinden memnun, ya ben “Neyin peşindeyim ben? Bir uçup gitsem buradan, geceden ve gündüzden, çok uzak bir ülkeye, ne ayrılık, ne ölüm -sevgiliyle göz göze-... Aaa!” Ama bu müzik ne tezattı düşüncelerime “Darmadağınığız, darmadağınığız!”
·
2 yorumun tümünü gör
Reklam