Phaidon Ruh Üzerine

10,0/10  (2 Oy) · 
21 okunma  · 
6 beğeni  · 
795 gösterim
Platonun ölümsüz eserleri arasında yer alan ve ilk kez Yunanca özgün metinden Türkçeye çevrilen Phaidon, Sokratesin ölümle yüzleşme anını konu ederken aslında hakiki bir filozofun ölümle karşı karşıya kaldığı anda takınması gereken tavrı dile getirir: son anlarını nasıl korkusuzca, nasıl kayıtsızca, nasıl ironiyle yaşaması gerektiğini. Bu yüzden bu eser yalnızca teori ve savlardan ibaret salt bir felsefe metni olarak değil, arka plandaki Sokrates ruhunu duyumsamak için de okunmalı.
  • Baskı Tarihi:
    Kasım 2012
  • Sayfa Sayısı:
    272
  • ISBN:
    9786055272111
  • Çeviri:
    Nazile Kalaycı
  • Yayınevi:
    Kabalcı Yayınevi
  • Kitabın Türü:

Kitaptan 4 Alıntı

"Çokluk içinde, birliği görebilen bir adama rastlarsam, Tanrı'nın izinde yürür gibi yürürüm arkasından."
Platon

Phaidon Ruh Üzerine, PlatonPhaidon Ruh Üzerine, Platon
Ali Arslan 
27 Nis 21:25 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Sokrates
Ama tanrılara eşlik etmek felsefeyle hiç uğraşmamış ve mutlak saflıktan uzak kalmış olana değil, sadece bilgi tutkunlarına nasip olacaktır.

Phaidon Ruh Üzerine, Platon (Sayfa 46 - Roman oda yayınları)Phaidon Ruh Üzerine, Platon (Sayfa 46 - Roman oda yayınları)

“Ruh, kendisinde duyma, görme, acı, haz ve benzeri şeyler olmadığı zaman daha iyi düşünür. Böyle olunca kendi kendine döner ve bedenden uzaklaşır. Bedenden uzak durdukça hakikati anlamaya çalışır.”

Phaidon Ruh Üzerine, PlatonPhaidon Ruh Üzerine, Platon

-Platon, Menon’da öne sürülen ilk pozitif öğretiler olarak ruhun ölümsüzlüğü öğretisiyle matematiksel ve felsefi bilginin a priori ya da deneyimden bütünüyle bağımsız olduğunu dile getiren anımsama kuramını, burada kendi metafiziğinin en önemli unsurunu meydana getiren meşhur idealar kuramıyla tamamlar.

-Phaidon’daki Sokrates artık Sokratik diyaloglardan aşina olduğumuz sorgulayıcı, tartışmacı, insanlara ahlaki konulardaki bilgisizliklerini gösteren Sokrates değildir. Sokrates artık yeni bir Sokrates olarak Platon’un görüşlerinin sözcülüğünü yapacaktır.

Sokrates: “Hazzı, örneğin yemek yemekten elde edilecek hazzı aramak bir felsefeciye yakışır mı?”

“Peki bedene ait hazlar söz konusu olursa? Sence felsefeci bunları umursar mı? Örneğin güzel elbiseler, ayakkabılar ya da süslere bakar mı?”

-Aristoteles’in bu sözlerden incineceği çok açık. Süslü bir şekilde giyinir ve yapay bir şekilde zariflere benzemek için peltek konuşurdu.

“Peki ruh hakikate ne zaman ulaşıyor? O, bir şeyi bedenle beraber incelemeye kalkışırsa, bedenin onu kandıracağı açık.”

“Ruh, kendisinde duyma, görme, acı, haz ve benzeri şeyler olmadığı zaman daha iyi düşünür. Böyle olunca kendi kendine döner ve bedenden uzaklaşır. Bedenden uzak durdukça hakikati anlamaya çalışır.”

“Yani bu sonucu en tam biçimde gerçekleştiren kimse, şeyleri incelemek için sadece düşüncelerinden yararlanan ve düşünürken de görme duyusundan veya diğer duyularından yararlanmayan insan değil midir? Böyle bir insan kulak ve gözlerinden ayrılacaktır. Bu organlar sadece ruhun kafasını karıştırmaya ve onun gerçek bilgeliği elde etmesine engel olmaya çalışırlar. Oysa bahsettiğimiz tür bir insan tüm bunlardan ayrılıp şeylerin özünü kavramaya çalışacaktır, Simmias! Bu insan dışında birisi hakikati öğrenebilir mi?”

“Konuşmamızdan çıkan sonuca göre gerçek felsefecilerin şöyle düşünmeleri ve konuşmaları yerinde olacaktır. Belki de ölüm sayesinde amacımıza ulaşabiliriz. Çünkü beden ve akıl bir arada, ruhumuz da kötü şeylerle beraber oldukça, amacımıza yani hakikate ulaşamayacağız. Bedenimiz onu beslememiz zorunlu olduğu için, bize çok sayıda sorun çıkarır. Ayrıca beklenmedik zamanlarda gelen hastalıklar da hakikatin peşinden gitmemizi engeller. Yine beden bize çeşitli arzu, korku, heyecan ve benzeri duygular verir. Bu duyguların varlığından dolayı kısa bir süreliğine dahi gerçekten düşünemeyiz. Kavga, dövüş, tartışmalar beden ve onun isteklerinden kaynaklanmıyorsa, nereden kaynaklanır? Her şey para ve mal isteğinden kaynaklanıyor. Mal ve para edinme isteği ise kölesi olduğumuz bedenden çıkıyor. İşte bundan dolayı felsefeyle ilgilenecek zamanımız kalmıyor. Bir de beden bize fırsat tanıyarak hakikati araştırmamıza izin verse bu kez de işimize karışıp bizleri hataya sürükleyerek gerçeği görmemize engel olur. Bu nedenle hakikati gerçekten öğrenmek istiyorsak bedenden ayrılmamız, ruhla ve şeylerin özüyle ilgilenmemiz gerekir. Bu noktada anlaştık. İşte böylece kendisine aşık olduğumuzu söylediğimiz bilgeliğe ulaşabiliriz. Ancak buna aklın da gösterdiği gibi yaşarken değil, öldükten sonra varabiliriz. Eğer bedenle birlikteyken şeylerin özünü kavramamız mümkün değilse, iki durumdan birinin olması kaçınılmazdır. Ya gerçek bilgiyi elde etmek diye bir şey söz konusu değildir ya da bunu ancak öldükten sonra elde edebileceğiz. Çünkü ancak öldükten sonra, ruh bedenden ayrılacak ve kendi başına kalacaktır. Bu durum gerçekleşmeden de şeylerin özünü kavramaya olanak yoktur. Yaşarken ise bedenden mümkün olduğunca uzaklaştığımız, zorunlu ihtiyaçlarımızı karşılamak dışında kendisiyle ilgilenmediğimiz, onun bizi kandırmasına olanak tanımadığımız ve tanrının bizi kendisinden kurtarmasını beklediğimiz sürece hakikate yaklaşmış oluruz. Daha sonra bedenden kurtulacağız ve büyük olasılıkla bizimle aynı durumdaki canlılarla beraber yaşayacağız. Şeylerin, hakikatin ta kendisini oluşturan özünü ancak böylelikle kendimizde tanıyabiliriz. Kendisi saf olmayan birisi için saf olanı anlamak imkansızdır. Sevgili Simmias! Gerçek filozofların düşünceleri ve birbirlerine söyleyecekleri bu şekilde olmalıdır. Sen de benim gibi buna inanıyor musun?”

-Simmias’ın cevabını ben de tekrar ediyorum. “Sokrates! Buna her şeyden daha çok inanıyorum.”

“Sokrates: Tamam o zaman beni iyi dinle Kebes. Gençliğimde fiziğe ilgi duymuştum. O zamanlar her şeyin nedeni, oluşumu, var olma gerekçesi, kim tarafından var edildiği, kim tarafından yok edildiği gibi harika şeylerin yanı sıra şunları da incelerdim: Canlılar kimilerinin iddia ettiği gibi sıcak ve soğuğun karışmasından mı ortaya çıkarlar, yoksa hayat beden hava ve ateş kan tarafından mı getirilir? Veyahut duyma görme ve koklamayı beyin mi sağlar? Hatırlama ve düşünme buradan kaynaklanmaz mı? Yenide hatırlayarak ve düşünmeden bilgi elde edilmiyor mu? Ayrıca tüm bu şeylerin yok oluşları yeryüzü ve gökyüzüne ait şeyler de ilgimi çekiyordu. En sonunda tüm bu araştırmalar için yeterli olmadığımı gördüm. Şu örneği vermeliyim: İlk başta kendisine ve diğerlerine öyle görünen şeyler hakkında yeterli bilgim vardı. Ancak bu araştırmayı yaptıktan sonra, insanın büyüyüp gelişmesine varıncaya kadar her türlü bilgiyi bana unutturdu. Daha önceleri büyüyüp gelişmek için yemek ve içmek gerektiğini, bunlar sayesinde etlerle kemiklerin ve bedenin diğer parçalarının tamamlandığını sanıyordum. Bu nedenle önceleri küçük olan zamanla büyüyor diyordum. Evet ilk başta düşüncem böyleydi, sence de mantıklı değil mi?”

-Eflatun uzun bir pasajda, şeylerin sebebi olarak şeylerin kendisini görenlerin tutumunu eleştiriyor. Her şeyi bir arada tutan mutlak iyiyi görmedikleri için birbiriyle çelişen bir sürü yararsız laflar ettiklerini söylüyor. –Teolojik ilke.

“Konuyu incelemekten yorulduğum zaman güneş tutulmasını izleyenlerin başına gelenlerin benim de başıma gelmemesi için dikkat ettim. Onlar suda ya da benzer bir başka yerdeki yansımayı görmediklerinden bazen kör olurlar. Buna benzer şeyler düşündüm. Eğer nesnelere gözlerimle bakarsam ya da herhangi bir duyu organıyla onları kavramaya kalkışırsam, ruhumun kör olacağını düşündüm. Bunun üzerine teorilerin içindeki hakikati anlamaya çalıştım. Belki örneğim doğru sayılmaz. Zira kendisini olgularla sınırlayan bir araştırmanın nesneleri kendi gerçekliği içinde görmektense onları bir imge üzerinden incelmesini istemiyorsam; teori yoluyla gerçekleşen bir araştırmanın da “suretleri” kullanmasını tercih etmiyordum.”

-Yani elindeki mum ile güneşi bulmaya çalışma diyor.

“Bir şey daha var. O da dünyanın çok büyük olduğudur. Phasis’ten Herakles sütunlarına kadar olan bölgede, bizler su kenarındaki karınca ya da kurbağalar gibi küçük bir yer kaplarız. İnsanlar bunlara benzer çok sayıda yer yerleşmiş durumdalar. Çünkü dünyanın her yerinde su, sis ve havanın olduğu büyük çukurlar vardır. Ancak yeryüzü üzerinde yıldızlar olan ve bu konudaki fikir sahiplerinin “eter” diye adlandırdıkları havayla çevrili bir gökyüzüne sahiptir. Yeryüzü çukurlarında biriken su, hava ve sis bu “eter”de toplanır. Biz de bu çukurlardan birinde yaşadığımız için, yeryüzünün üstünde ya da altında yaşadığımızdan kuşkulanmıyoruz. Okyanusun dibinde olan bir insan, her yere aynı uzaklıkta olmasına karşın, kendisinin denizin üstünde olduğunu sanabilir. Bu, onun güneşi ve gökyüzünü suların arasında görmesine benzer. Onun ağırlığı ve zayıflığı suyun üzerine çıkmasına engeldir fakat denize batmış bu olan bu insan bizim olduğumuz yere doğru kafasını kaldırması halinde, nerenin daha güzel ve saf olduğunu görebilir. Onun olduğu yeri de hiç kimse görmediğinden kimse ona bir şey öğretmez. Bizler de aynı şeyi yaşıyoruz. Yeryüzündeki bir çukurda yaşarken aslında onun üstünde olduğumuzu sanıyoruz. Yıldızların oldukları yer gökyüzüymüş gibi ona hava diyoruz. Burada da aynı şey vardır. Zayıflığımızdan dolayı, havanın diğer yanına gidemiyoruz. Eğer birisi kanatlanıp uçsaydı ve aynı balık gibi deniz yüzeyine çıkıp dışarı bakabilseydi, o da dışarıdaki dünyayı fark edebilirdi. Doğamızda bu güç var. İşte bunu yaparsak asıl konu olan gerçek gökyüzünü ışığı ve toprağı fark edebiliriz. Bu toprak, kayalar ve diğer yerler, denizdeki tuzluluğun onu bozması gibi bozulmuştur.”

-Yeri yıldızlarla beraber gördüğümüz gökyüzüyle bir görüyor. –Fanustaki balık benzetmesi, algımızın çarpıtılması, dördüncü boyutu göremememiz…

“Evet ölümsüzlüğe inanmak göze alınabilir bir deliliktir

Phaidon Ruh Üzerine, PlatonPhaidon Ruh Üzerine, Platon