Prospero ile Caliban

·
Okunma
·
Beğeni
·
92
Gösterim
Adı:
Prospero ile Caliban
Baskı tarihi:
1961
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
---
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Varlık Yayınları
Nurullah Ataç'ın son yazılarından birkaçı ile eski yazılarının en seçkinlerini biraraya getiren bu kitapçık gençliğin Ataç'a olan saygı ve sevgisinin yeni bir belirtisine vesile olur umarız. Yazıldıkları günlerden yıllar sonra da değerlerinden bir şey kaybetmeyen bu yazılar gerçek bir düşünürün olgunluğunu size duyuracaktır.
80 syf.
Nurullah Ataç'ın William Shakespeare'in oyunundaki iki karakterin adını verdiği eleştiri kitabı. Ataç da Prospero'yu çok sevenlerden. Ona gore Prospero aydın kesmi temsil ediyor. Prospero gibi aydın kişilere ihtiyacımız olduğunu neredeyse her satırda belirtiyor. Caliban ise cahil çoğunluğu temsil ediyor. Caliban'ı sevenlerin onun gibi olanların çokluğundan yakınıyor. Caliban gibi değişmekten korkan, yeni bilgiler edinmeyen kendini yenileyemeyen kişilere kızıyor. Öğrenmek istemeyen birine yeni bir şey öğrettiginde onun değerini bile anlamaz diyor. Öyle ki Prospero Caliban'a konuşmayı öğrettiği halde "Siz bana konuşmayı öğrettiniz de ben bundan ne kazandım sanki? İlenmeyi biliyorum, işte o kadar..." der Caliban. Ataç'ı hakli çıkaran bir söz söylemiş. Kendisi yeni şeyler öğrenmenin ona faydası olduğunu düşünmüyor bile. Hatta ona yeni şeyler öğreten Prospero'ya sövüp duruyor, onu öldürmek istiyor. Ataç toplumda Caliban'a benzettiği büyük çoğunluğun da hep Prospero'yu öldürmenin pesinde olduğunu söylemiş. Aydınların önüne konulan tüm engelleri hep zaten sayısı az olanları tüketmek olarak görmüş. Onların önünde bunca engel yasak olmasını eleştirmiş. Sözde aydın geçinen kimselerin Caliban'ı yükselttiğini söylüyor. "Bugün Caliban’ı başa geçirmeye kalkıyorlar. Görmüyor musun? Çoğunluğun anlayışı, beğenisi (zevki), ölçü diye alınıyor. Birtakım saçmasapan kitaplar yazılıyor, duyuyorsun, bütün gün radyolarda tatsız, bayağı ezgiler çalınıyor. Niçin? Çoğunluk bundan hoşlanıyormuş, ancak o saçmasapan kitapları anlayabiliyormuş.
Caliban'a acımıyor bügünün aydını, acınacak bir durum görmüyor ki Caliban’da! Üstünlüğün ta kendisi diye bakıyor ona, yaranmaya çalışıyor. Dilimizi düzelteceğiz, dünkü dil bugünkü düşüncelerimizi söylemeye yetmiyor diyoruz, birtakım yeni tilcikler (kelimeler) kurmaya çalışıyoruz. «Olmaz!» diyorlar. Neden? Çoğunluk anlamıyormuş da onun için olmazmış.
Bütün değerleri çoğunluk yargılayacak... Çoğunluğun da koltukları kabarıyor, en büyük yargıç diye bakıyor kendine, anlamadığını, beğenmediğini de ezivermeye kalkıyor. Aydın denilen kimselerin, dörüterlerinin de çoğunun işine geliyor bu, uyuveriyorlar çoğunluğun dileklerine, çoğunluğun bildiği, daha doğrusu yarım yamalak bildiği birkaç yüz tilcikle çoğun­ luğun kolayca anlayabileceği konulan işliyor, sonra da «Biz çoğunluğu yükseltiyoruz!» diye övünüyorlar.
Hayır, çoğunluğu yükseltmiyorlar, kendilerini alçaltıyorlar. Prospero, Caliban’ı kendine kaldırmıyor, kendisi Caliban'in durumuna inmeye özeniyor. Çoğunluğa uymak, çoğunluğa boyun eğmek..." diye söylüyor.
Kitapta işlenen bir diğer konu ise daha doğrusu eleştirdiği bir diğer konu. "Yazarin, en çok da öykü yazarının geçim sıkıntısı çekmiş, yoksulluktan geçmiş olması daha iyiymiş. Kendisi aç kalmış olacak ki bilsin açlığın ne olduğunu. Acılar duymamış olan anlar mı acı nedir?" sözlerine hatta Ataç'ın deyimiyle lakırdılarına. Bu sözün doğruyla bir ilişiği olmadığını düşünüyor. Bu düşüncenin yanlış olduğunu şu sözlerle belirtmiş. "Sıkıntı çekmiş, aç kalmış, yoksulluk içinde olgunlaşmış yazarlar vardır, büyük öykücüler gösterebiliriz bunlar arasında. Peki, ya ötekiler, varlık içinde yetişmişler arasında büyük, çok büyük yazarlar, öykücüler yok mudur? Balzac, Stendhal büyük varlıklı kişiler değilmiş ya, yoksul da değillermiş, çocuklukları, gençlikleri sıkıntı içinde geçmemiştir, aç kalmamışlardır onlar. Ya Tolstoy? Ya Proust? Tolstoy, baydır (zengindir), ağadır, büyük toprakları, sayısız kulları vardır. Proust da büyük gelirli bir ocağın çocuğudur. «Pişmemişler mi» onlar? Anlamamışlar mı kişioğlunu? Tolstoy için de, Proust için de, Balzac’la Stendhal için de öyle bir söz söylenemez. Öyle ise «Öykücünün sıkıntı çekmiş, yoksulluktan geçmiş olması gerekir» savı da ayakta duramaz."
Ataç yoksulluğu hastalığa benzetir. Insan hasta olduğunda nasıl bütün dünya umrunda olmuyorsa yoksullukta da böyle olduğunu düşünüyor. O yüzden türlü sıkıntılar içinde olan insanların bütün dünyayı anlamalarinin mümkün olmadığını söylüyor. "Çevremizi düşünmek, bizden başkalarının sıkıntılarını, acılarını, çektikleri güçlükleri kavramak için kendimizden az çok kurtulabilmemiz gerektir. Kendisi sıkıntılar içinde çabalayan kişi, onları unutup da kendinden kurtulabilir mi? Hem bu hayatta sadece sıkıntı olmadığını mutluluk olduğunu da söylüyor. Çok zorlu yollardan geçmiş insan bunu tatmazsa nasil olur da bütünüyle hayati anladığını düşünürüz diyor. "Başkalarını düşünebilmek, acunu kavrayabilmek için kişinin öyü (vakti) de olması gerektir. Bütün gün işiyle uğraşan, geçimini, ocağının geçimini sağlamaya çalışan kimse kolay kolay bulabilir mi o gereken öyü? Yorgun argın çıkıyor işinden, çoğu vurulmuşa döner de başkalarını değil, kendini, kendi acılarını bile düşünemez olur." Bu sözüne hak vermemek elde değil. " Kendimizi tutkularımıza kaptırabilmemiz, önümüzde aşılmaz engeller olmamasına bağlıdır. Romeo bir yandan da geçimini sağlamak için çalışmakla ödevli olsa, sevgisini dilediği gibi geliştirebilir mi? Sayrı düşüp de odlar içinde yansa, gene Juliet’i düşünebilir mi? Başka bir sıkıntısı, başka bir yükümü olmayacak ki, yalnız sevgisine versin kendini, yalnız sevgisi önüne dikilen engellerle uğraşabilsin." Ataç bu şekilde sıkıntı çekenlerin dünyayı daha iyi anlayabilecekleri savını çürütmeye çalışıyor. Kim bilir Tevfik Fikret'i sevmesi de bundandır
166 syf.
·1 günde·5/10 puan
Nurullah Ataç'in bir eleştirmen olarak dergilerde bir çok Aydın kişiye yaptığı eleştirilerin (ona göre aydın değiller, Bedri Rahmi Eyüboğlu bile) toplandığı bir kitap. Temelde Shakespeare'in Prospero ve Caliban örneğinden yola çıkarak gerçek aydınların, yarı hayvan yarı insan olan caliban (köylü) ile ugrasmasinin doğru olmadığını, yarım yamalak olduğunu, kalkınmanın kentle köyle bireyle toplumla birlikte olması gerektiğini vurguluyor. Aykırı bir tavrı var. Her konuda farklı bir bakışı var. Ve gerçekten sert bir eleştirmen.
— Günaydın, Allı! dedim.
— Aydın gün! dedi.
Günaydına karşılık «aydın gün» demek iyi olu­yor.
...
«Günaydın» gibi «aydın gün» de doğru bir kuruluş­ tur, yayabiliriz bunu. Neyse!
Geçen gün benim kötümser ol­duğumu söyleyerek çıktın gittin. Beni kötümser gö­rünce sana çıkıp gitmek mi düşer? Beni o kara kara düşüncelerimden uzaklaştırman, beni avutman gerekmez mi?
Bizim en büyük sı­kıntımız, en büyük yoksulluğumuz aydın sıkıntısı, gerçekten aydınlarımız olmayışı... Varsa da pek az, devede kulak derler, öylesine. Hep Caliban'a ilgileni­yoruz, Ariel’ı çağırabilecek, Ariel’in dilinden anlaya­cak Prosperolar yetiştirmeye çalışmıyoruz, buna özen­miyoruz, anlayamıyoruz bir türlü Prospero'nun de­ğerini. Kendilerini aşmak isteyen kişilerimiz pek yok, en iyileri bile yetiniveriyorlar edindikleri bir parça bilgi ile, onunla kurum satmaya kalkıyorlar. Birey­lerin, toplum içinde bir takımın yoksulluğu ile ilgile­niyoruz, bütünün yoksulluğu üzerinde durmuyoruz.
Açlığa, kursağın açlığına önemli diye bakıyoruz da, daha büyük bir açlığa, kafa açlığına aldırmıyoruz...
Caliban özgürlük istemez, özgürlüğü boş bir süs, sayar. Eskinin, geçmiş, ölmüş kapıların, inançların, baskısı altındadır, o baskıdan da kurtulmak istemez.
Dedelerinden, sekiz on göbek ötesi dedelerinden kalma inançları, kanılan, kuralları, doğrunun ta kendisi sanır, sağduyunun öğrettikleri diye bakar onlara, bir türlü ayrılamaz onlardan. Prospero’nun, aydın kişinin ödevi ise bugünü kurmak, bugünü dünün bas­kısından kurtarmaktır. Özgürlük ancak böyle olur.
Ancak mutluluğu, inanmanın ereği diye göstermeyi anlayamıyorum. İnandığım doğrunun beni mutluluğa değil de mutsuzluğa götüreceğini bilsem, yüz mü çevireceğim ondan?
Çoğunluğun anlayışı, beğenisi, ölçü diye alınıyor. Bir takım saçma sapan kitaplar yazılıyor, duyuyorsun, bütün gün radyolarda tatsız, bayağı ezgiler çalınıyor. Ne için? Çoğunluk bundan hoşlanıyormuş. Ancak o saçma sapan kitapları anlayabiliyormuş.
Şair "dün mektebe varmış, bugün üstad olayım der." demiş. Bizim aydınlarımızın hemen hepsi öyle, daha dün okuyup düşünmeye başlamış, yorulmuş çalışıp uğraşmaktan, bugün o bir parçacık bilgisininin ürünlerini toplamak istiyor.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Prospero ile Caliban
Baskı tarihi:
1961
Sayfa sayısı:
80
Format:
Karton kapak
ISBN:
---
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Varlık Yayınları
Nurullah Ataç'ın son yazılarından birkaçı ile eski yazılarının en seçkinlerini biraraya getiren bu kitapçık gençliğin Ataç'a olan saygı ve sevgisinin yeni bir belirtisine vesile olur umarız. Yazıldıkları günlerden yıllar sonra da değerlerinden bir şey kaybetmeyen bu yazılar gerçek bir düşünürün olgunluğunu size duyuracaktır.

Kitabı okuyanlar 6 okur

  • Edebiyat Hayattır
  • Merve Sibel Gülbeyaz
  • Ramazan Tekdemir
  • Murat
  • Gaye Gür
  • Batuhan

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%100 (1)
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0