Remains of the Day

·
Okunma
·
Beğeni
·
21,4bin
Gösterim
Adı:
Remains of the Day
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
213
Format:
Ciltli
ISBN:
9780307961440
Kitabın türü:
Dil:
English
Ülke:
United States of America
Yayınevi:
Alfred A. Knopf
Baskılar:
Günden Kalanlar
Günden Kalanlar
Günden Kalanlar
Remains of the Day
Remains of the Day
Here is Kazuo Ishiguro's profoundly compelling portrait of Stevens, the perfect butler, and of his fading, insular world in post-World War II England. Stevens, at the end of three decades of service at Darlington Hall, spending a day on a country drive, embarks as well on a journey through the past in an effort to reassure himself that he has served humanity by serving the "great gentleman," Lord Darlington. But lurking in his memory are doubts about the true nature of Lord Darlington's "greatness," and much graver doubts about the nature of his own life.
208 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
" Düşünüyorum da, belki her şey daha iyi olurdu, Yüce Tanrı bizi -ne bileyim- bitkimsi bir şey olarak yaratsaydı. Yani toprağa sıkı sıkı gömülmüş olarak. "

Farklı bir kitap, farklı bir karakter bambaşka duygular. Oldukça " kibar " bir üslûpla yazılmış. Etkileyici ve anında sizi içine alan bir anlatım tarzı var yazarın. Ve bunun içindir ki 2017 Nobel Edebiyat Ödülü almış ve oldukça hakkını vermiş bir kitap.
İşine aşk ile bağlı bir başuşak. İşini her şeyden üstün tutan, en büyük tutkusu, kendisine verilen görevi eksiksiz yerine getirmek olan Stevens 'ın hikâyesi.
Ama ne hikâye !.. Hayal kırıkları, kaçırılmış fırsatlar ve en acısı bunların farkına bile varamamış olmak...I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı arasında dünya gündemine oldukça değiniyor yazar.( Ama itiraf etmeliyim ki bu bölümler sıkıcıydı.)
Veeee benim için bir kitapta olmazsa olmaz " Aşk "... Hiçbir zaman itiraf edilememiş, hiç dile getirilememiş bile olsa aşk.. Kırık bir aşk hikâyesinden daha fazlası belkide..
Ishiguro " Ne de olsa, zamanı geriye döndüremezsiniz artık, insan oturup böyle olmasaydı nasıl olurdu diye ömür boyu kafa yoramaz." dedi..
Amma Velakin tüm hayatını " Kusursuz hizmete " adayan Stevens, hikâyenin alt metninde;
" Şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler, şimdi bana seninle bir ömür vaad etseler, ben yine vazifemi yapar, yine hayatı kaçırmayı göze alırdım, " diyor ;) ;)
Siz siz olun bi' Stevens olmayın...Tutun hayatı sıkı sıkı bırakmayın, anı yaşayın, yaşatın...
208 syf.
Eğer gözümden kaçmadıysa, galiba tek bir metafor yoktu kitapta. Oysa günümüz yazarları için metafor okuru hipnotize etmek için başvurulan bir sihirdir. Altı hemen çizilir. Alegori, imge ve sembol peki? Gırla gitsin kullanılır yazarlarca. Mesela bizde H.A. Toptaş bayılır. Ben de. Bunlar peki, varlar mıydı bu eserde? Belki önemsiz birkaç tane. Billahi fark bile edemedim.

Mesela Birgül Oğuz, harika öykü kitabı Hah’a şöyle başlar. “Anam beni doğurmamış. Tutmuş, bir akasyanın dibine bırakmış. Ve vaki olmuş ki ben kendimi Akasya'nın dibinde bulmuşum. O hışıldamış ben tutunmuşum, o hışıldamış ben tutunmuşum. Bir pirinç tanesi kadarken, koca, koygun bir akasya gölgesi olmuşum.” Ne kadar çarpıcı değil mi? Ben şahsen bayıldım. Zira ilk darbeyi daha girişte aldım.

Bu kitapta işte, yok böyle yazar cambazlıkları.

Çünkü Başuşak Stevens anlatır. Çünkü Stevens’ın derinliği bu kadardır. Kitap boyunca derinliği olan tek söz edemez Stevens. İşte bunu, ki her satırda hem de gözünüze sokmadan hissettirir size. İyi yazarlık böyle bir şey işte.

Londra’ya yerleşen biraderim bir gün dedi ki, bak Ziko, bu İngiliz asilzadeleri, aristokratları öyle alçak gönüllü insanlar ki anlatamam. İkisiyle tanıştım çalıştığım zengin Musevi sahipli barda. Sabaha kadar muhabbet etmişliğim bile oldu. Sonra öğrendim ki, bu iki, alçak gönüllülükten ve kibarlıktan kırılan, herif bilmem ne malikanelerinin sahipleriymiş. Adam kadehini tazeletirken bile, bin kere özür diliyordu.

Kaldı ki çok Amerikalı zenginle tanıştım. Bir saniye gecikmemde “bok suratlı herif, o boklu donunu benim bahşişimle ancak değiştirebilirsin, acele et,” gibi laflar ediyorlardı. Üstelik bahşişleri asla o iki, yüzü kızararak konuşan asilzadenin yarısı bile etmiyordu. Bu minvalde anlattı, bolca da küfür yedi benden.

İşte bu romanı okuyunca hak verdim biradere, anlattığı şeylerin doğru olduğuna karar verdim. İki göçmenin gözlemi de aynıymış. Biri TC’den diğeri Japonya’dan. Stevens anlatıyordu zira aynı şeyleri.

Aristokratın yine aynı sınıftan vaftiz babası olduğu bir Kardinal var, Stevens’ın onunla yaptığı muhabbeti okuyunca biradere hak vereceksiniz. (Romanın hissettirdiklerini doğru buldum. Elbette bu benim öznelim tamamen)

Biraz konusuna girersek, ki bazı kitapları tüm detaylarıyla anlatsanız da temasını, asla bir spoiler olamazsınız. Bu kitap da öyle. Stevens’ın başuşak olduğu malikanenin sahibi aristokrat adam bir Nazi hayranı. Hayranlıkla kalmıyor, hatta İngiltere'nin Hitler’le işbirliğine gitmesi için toplantılar düzenliyor malikanede. Ama yine alçak gönüllü yine kibar. Hatalarını fark ediyor, itiraf ediyor, telafi için samimiyetiyle uğraşıyor, ama kaybediyor. İşe alınışları kendi direktifiyle olan iki Yahudi hizmetçiyi yine kendisi ve yine Yahudi oldukları için atar. Çok sonra, hem de tek bir zorunluluk olmadığı halde bu iki Yahudi hizmetkarı araması bunun için güzel bir delildi.

Kitapta benim için vurucu üç noktayı vurgulamak istiyorum. İlki, malikanenin sonraki sahibi olan Amerikalı sonradan görme zenginin, bizim Başuşak Stevens’ı izine gönderirken emrine verdiği Daimler marka lüks arabayla verdiği mesajdı, ki olağanüstüydü. Ama Stevens’in bu mesajı almadığını hissetmeniz gerçekten yıkıcıydı. Daimler bir Alaman markasıdır zira.

İkincisi, İngiltere’nin ileri gelenleri yine malikhanede bir toplantıdadırlar. Bunlardan biri, Stevens’e bazı sorular sorar. Alacağı cevabı bilmektedir elbette. Biri sorulardan ““O zaman, belki başka bir konuda yardım edersin bize. Fransızlarla Bolşevikler arasında bir silah anlaşması yapılması durumunda Avrupa’daki döviz oranları iyiye mi yoksa kötüye mi gider sence?” Stevens’ın tüm bu sorulara cevabı aynıdır. “Çok özür dilerim, efendim, ama bu konuda size yardımcı olamayacağım.”

Bu zatı şahanelerinin varmak istediği yer, ta o zamandan, şudur. “Bu ulusun geleceğiyle ilgili kararları şu dostumuzun ve onun gibi birkaç milyon daha insanın ellerine bırakma düşüncesinde diretiyoruz hâlâ. Bize ayak bağı olan bu parlamento sistemimiz varken sorunlarımıza çözüm bulamamamız şaşılacak şey mi?” Kısacası der ki, hiç dağdaki çobanla benim oyum bir olur mu!”

"Peki ya şu sınıf çatışması? Bilimsel çalışmalar gösteriyor ki sosyal sınıflar denen bir şey yok, toplumda farklı zeka eğrileri var. Nedir bu zeka eğrileri ve doğrudan sonuçları: Yeryüzünde tüm toplumlarda, tüm kültürlerde değişmez bir gerçeklik var: Daha düşük ortalama zekaya sahip olan gruplar, daha düşük gelir seviyesine sahiptir." Bu son parantez içi fikirler bana, Plotinuss'a ait ve inanıyorum. Ama bu, oy vermede eşitliğin benim için bir tabu olduğunu asla değiştirmez.

Adam, insanların tek eşit olduğu, insanlığın bulduğu en önemli hakkı olan, “herkese eşit ve tek oy”u çalma düşüncesine delil yapar Stevens’ın cevabını.

Üçüncüsü için, ki kitabın temi buydu. Bunu uzun uzun anlatmayacağım. Verdiğim linkten Tatar Çölü’nün Drogo’suna yaptığım incelemeyi okuyun eğer merakınızı cezbederse. Benim değil, eleştirmenlerin ekserisinin Drogo’ya yaptıkları, Dino Buzatti’yi meşhur eden tespitler aslında Stevens’de gerçek anlamını buluyor.

#22408332

Ve aşk, Drogo'yu da Stevens'ı da seven kadınlar vardı. Farkı anlamanızı romana bırakıyorum. Tatar Çölü'ne eleştirmenlerin yaptığı tahlillere bakışınız değişecek.

K.Işiguro iyi yazar.
208 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10 puan
‘’İnsan sevdiği işi yapmalı’’ derler hep. Bende buna kesinlikle katılıyorum. Ama sevdiğin işi yapmak, naçizane deyim yerindeyse işine âşık olmak tamam ama bir işe tüm hayatını adamak ne kadar doğru?

İşimizi çok sevmekten kaynaklı o fazla sorumluluk duygusu ile acaba neleri kaçırıyoruz? Kimleri kırıyor, hırpalıyor ve özensiz davranıyoruz? Onları sevmemiz ve zaman ayırabilmemiz için gözümüzün içine bakanları görebiliyor muyuz? Herkesi geçtim kendimize bu döngünün içinde ne kadar değer veriyoruz, yeterli zamanı kendimize ayırabiliyor muyuz? Dışarıdaki hayatın farkında mıyız, yoksa biz de:
“Yaşamın gerçekleri, Stevens. Kuşlar, arılar… Bilirsin değil mi?” diyen lorda verdiği cevap “Ne yazık ki sizi pek anlayamıyorum efendim.” olan Stevens gibi miyiz?

Günden Kalanlar, hayatını görevine adamış, görevinden başka her şeye gözünü ve kalbini kapamış bir baş uşağın hikayesidir. Stevens’ın işine bağlılığı ve işinin çerçevesinden hayata bakışı beni çok etkiledi ancak en etkilendiğim bölümlerden biri Stevens’ın babasının ölümünde bile, malikanedeki çok önemli toplantının aksamaması için, hiçbir şey olmamış gibi davranarak işine devam etmesiydi.

Peki kitap sadece bundan mı ibaret? Tabi ki değil. Günden Kalanlar aynı zamanda 2. Dünya Savaşı öncesinde savaşa yön veren Avrupa aristokrasisi ve diplomasisi ile hiç yaşanmamış, kırık dökük bir aşk hikayesini de anlatır.

Bitirmeden önce kitabın Oscar ödüllü filminin Netflix’de yayında olduğunu da not olarak buraya bırakayım: ‘’The Remains Of The Day’’
Henüz bende izlemedim ama yakın zamanda mutlaka izleyeceğim.

İyi okumalar, iyi seyirler!
208 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10 puan
2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan ve bunu sonuna kadar haketmiş bir yazardan harika bir eser okudum. Yazarla yeni tanışmama rağmen aşırı sevdim ve diğer kitaplarını da okumak için sabırsızlanıyorum. Hatta şu an elimde “Beni Asla Bırakma” var... Okuyanların yorumlarını bekliyorum ve sizleri daha fazla bekletmeden kendi düşüncelerimi anlatayım kitap hakkında;

Birçok klasik yapıtta İngiliz saraylarını, malikanelerini, gösterişli salonlarını sayfalarca okumuş ve hayran kalmışızdır, bu bir gerçek evet. Hayalimiz de oralara gitmek(şahsen benim öyle) Hele İngiliz dizilerini, filmlerini izlediyseniz bu kitaba biteceksiniz.

Köklü bir aileye ve malikaneye hizmet etmiş olan bir baş uşağın gözünden okuduğum bu roman, eski çalışma arkadaşı olan ve mektuplaştığı bir hanımefendiye yolculuğunu ve kısa süren tatilini anlatıyor. Artık yaşını başını almış bu adamın İngiltere’nin değişen sürecinde yaptığı uşaklığı, verdiği disiplinli hizmetleri kibar bir bakış açısıyla okuyoruz.

Efendi-uşak ve çalışanların birbirleriyle olan ilişkilerini ve iletişimlerini çok farklı bir açıdan değerlendiren bu kitap bize İngiltere’nin muhteşem güzellikteki doğasını, havasını da yansıtıyor. Yapılan betimlemeler o kadar tadında ve öz olmuş ki hiç sıkılmadan usanmadan sonuna geldim. Şunu belirtmeliyim ki daha önce bu tür bir anlatımı olan kitap hiç okumamıştım. Çok farklı bir anlatımı var ve buna isim bulamıyorum ama hoşunuza gideceğine yüzde yüz eminim... Herkese tavsiyemdir.
208 syf.
işini hayatı yapmış baş uşak stevens'ın gözünden anlatılır bütün roman bizlere. romanda stevens'ın anlatabildiği kadarıyla metaforsuz bir dünyada geziyorsunuz fakat bu romanın duygularını yine onun ağzından her kelimenin içinde gizli şekillerde buluyorsunuz. romanda bir de bize söylemeden hissettirdiği o kadar fazla duygu var ki, yaşamınızda geçirdiğiniz evreleri düşünüyorsunuz durmadan.
208 syf.
·15 günde·Puan vermedi
Vakur olmak nedir? Tüm hayatını vakur olmaya adamış başkarakterimiz başuşak Stevens’a göre vakar: bir başuşağın sahip olduğu mesleki duruşu terk etmeme becerisine derinden bağlılığıdır. Biz de kitap boyu bu düşünce yapısına sahip karakterin bir yandan hayatı boyunca aldığı ilk izin günlerini takip ederken bir yandan da geçmişindeki anılarını, kayıplarını ve pişmanlıklarını dinliyoruz.
Kazuo Ishiguro yazdığı bu yapıtında kaybı, pişmanlığı belki de olabilecek en nazik ve sinsi biçimde anlatmıştır. Öyle sinsi ki ana karakterimiz bile bunları kitabın sonunda fark etmiştir. Biz tüm kitap boyunca ana karakterimizin Bayan Kenton’a iş teklifi etmek için çıktığı yolculuğunu takip etsek de ana karakterimiz Stevens geçmişte kalmıştır. Babasının tepsiyi düşürdüğü yere geri gitmesi gibi Stevens da sürekli geçmişe gidip nerede hata yaptığını bulmaya çalışmaktadır.
Stevens geçmişinde Lord Darlington için çalışmaktadır. Birinci dünya savaşının sona ermesiyle imzalanan Versay Barış Antlaşması’nın ağır şartları, Lord Darlington’un yakın bir arkadaşının intiharına yol açar. Bu intihardan kendisini sorumlu tutan Lord Darlington bu anlaşmaya bir son verebilmek ve Almanlara yardım edebilmek için çevresindeki soylularla birlikte toplantılar düzenlemeye başlar. Elbette ki çok onurlu bir davranıştır bu yaptıkları fakat kimse geleceği ön göremez. Bu sıradaysa Stevens’ın –ne kadar ilgilenemese de- kendi dertleri vardır. Babası yaşlanmış ve artık uşak olarak işlerini yerine getiremez olmuştur. Toplantı günü geldiğindeyse babası ağır hastalanır fakat Stevens babasını onun yanında olmaktansa hizmet etmesini isteyeceğini düşündüğü için işine devam eder. Öyle ki babasının ölüm haberi bile- ne kadar onu etkilese de- onu işinden alı koyamaz. Kitapta bunun gibi birçok bölümde Stevens’ın vakur bir uşak olmak uğruna bireyselliğini kaybettiğini görürüz. Kendi hisleri yoktur, düşünceleri, ilkeleri doğruları yoktur ve bu dünyaya sadece hizmet etmek için gelmiştir. Hizmet ettiği Lord Darlington ise hatasızdır ve Stevens ona gözü kapalı bağlıdır. Burada Bayan Kenton devreye girer. O da Darlington malikânesinin çalışanlarından biridir ama o Stevens gibi bireyselliğini kaybetmemiştir. Ölüm döşeğinde Stevens’ın babasının yanında da o durmuştur. Ne kadar birbirlerinden farklı görünseler de aslında Stevens ve Bayan Kenton birbirlerine çok benzerler. İkisi de işlerine çok önem veren kişilerdir. Bu sebeple de birbirlerine çok saygı duyarlar. Aslında aralarındaki bağ yalnızca iki çalışanın birbirine duyduğu saygıdan ibaret değildir. Stevens ne kadar bunu kitap boyunca kendisine bile itiraf edemese de aslında Bayan Kenton’a karşı hisler beslemektedir. Öte yandan Bayan Kenton hislerini sürekli dile getirerek adeta Stevens’a meydan okur. Hayatları böyle geçer, Stevens profesyonellik ve vakur olmak adı altında kendisini, içindeki derinlere gömer. Lord Darlington’un toplantıları da devam etmektedir fakat artık eskisi kadar çok katılımcısı yoktur. Bunun nedeni Lord Darlington Naziler tarafından manipüle edilmesi ve bunun -Stevens dışındaki- herkes tarafından görülmesidir. Bir gün Lord Darlington, Stevens’dan çalışan iki Yahudi’yi kovmasını ister. Stevens bu yapılanın doğru olmadığını düşünse de Lord Darlington’un doğrularını kendisininkilerden üstün gördüğü için isteğini yerine getirir. Bu sırada Bayan Kenton’la olana ilişkisi de değişmemiştir. Özel görüşmelerinde Bayan Kenton, Stevens’a olana ilgisini belli etse de Stevens bunları anlamaz. Bu da Bayan Kenton’un sabrının taşmasına ve artık Stevens’dan ümidini kesmesine yol açar ve ne kadar istemese de başkasıyla evlenmesine sebep olur. Stevens da aslında Bayan Kenton’la konuşmak ister fakat bunun profesyonelliğe yakışmadığını düşünerek bundan vazgeçer. Yeniden işi ve vakur bir uşak olma isteği kendi hayatına engel olur. Bayan Kenton Darlington malikânesini terk eder. Yalnızlığı Stevens’ın gözünün iyice körleşmesine ve Lord Darlington’a olan bağlılığının iyice artmasına neden olur. Öyle ki Lord Darlington hakkında gelen uyarıları dinlememeye devam eder. Günümüzde bile Stevens Lord Darlington’ın Nazi sempatizanı olduğunu kabul etmez. Bunun nedeni kendini adadığı Lord Darlington’u haksız olması kendisinin de haksız olması demektir. Bu da bizi kitabın geçtiği asıl zamana getirir. Stevens yeni patronun isteğiyle izine çıkar ve bu izini o sıralarda eşinden ayrılmayı düşünen Bayan Kenton’u geri getirmek için kullanmayı planlar. Stevens’ın Bayan Kenton’u geri getirmek istemesinin nedeninin evde yardıma ihtiyacı olmasını söyler ama Bayan Kenton’un geri gelmesini istemesinin asıl nedeni: eğer geri gelirse kendisinin hatalı olmadığını, tüm hayatını bir hataya adamadığını göstereceğini ve belki de ayrı geçirdikleri kaybolan yirmi yılı telafi edebileceklerini düşünmesidir. Yolculuk boyunca geçmişi yâd eder ve sonunda Bayan Kenton’la buluşur. Buluşmaları ne kadar iyi geçse de Bayan Kenton’un eşiyle barışacağı haberini almasıyla teklifinden bahsetmekten vazgeçer. Bu kısımda neredeyse ilk defa Stevens’ın duygularından bahsettiğini görürüz. Yine de vedalaşırken bile Bayan Kenton’a olan hislerini zamanı geri almak için artık çok geç olduğu için söylemez. Stevens’ın bireyselliğinden vaz geçmesi kendisi de dâhil hayatındaki birçok kişinin kayıplar vermesine yol açmıştır; Lord Darlington’un irtibatı, Bayan Kenton’un asıl sevdiği kişiyle geçireceği mutlu bir hayat, babasının ölüm anı ve en önemlisi de kendi hayatını bunlardan birkaç tanesidir. Kendisini bu düşünceden kurtarabilecek tek şeyse vakur bir baş uşak rütbesine ulaşabilmesidir. Bu yüzden bu düşünceye bu kadar bağlıdır. Kitabın sonunda Stevens’ı bir bankta ağlarken buluruz, sonunda kendi kendini kandırdığının farkına varmıştır. Yaptığı her şeyden, hayatını yaşama biçiminden, vakur bir uşak olmaktan son derece pişmandır. O anda yanına oturan bir adam ona pişmanlıklara bu kadar kafa yormaması gerektiğini ve akşamın günün en sevilen vakti olduğunu çünkü günden kalanları en iyi şekilde değerlendirme fırsatı verdiğinden bahseder. Fakat Stevens bu cümleyi tamamen yanlış yorumlayarak bir kez daha kendini kandırmaya başlar. Böylelikle kitap acı bir trajedi olarak sonlanır.

Vakar: Ağırbaşlılık- haysiyet sahibi olma
208 syf.
·4 günde·9/10 puan
"Yaşamımın kalanı bir boşluk olarak uzanıyor önümde."

Bu alıntıyla başlamak istiyorum incelememe. Basit, öylesine söylenmiş bir söz. Aforizmalar, büyük sözler dolu, büyük karakterlerle bezenmiş kitaplarda göremeyeceğimiz, görsek bile gözümüze çarpmayacak kadar sade ve basit bir cümle. Zaten incelemeye bu sözle başlamamın sebebi de bu sözün, bu kitabın ruhunu en iyi yansıtan sözlerden biri olması. Boşa gitmiş hayatların, söylenememiş sözlerin, açığa vurulmamış duyguların, özlemlerin ve en önemlisi kendi hayatının bile seyircisi olmuşların kitabı bu. Hüznü de buradan geliyor ya. Arka kapağında da belirtildiği gibi, asıl anlattığı şeylerden hiç söz etmeyen bir kitap.

Çok sade ve duru bir anlatıma sahip. Karakteri de anlatımı gibi, bu dünyada milyonlarcası gibi doğmuş, yaşamış ama kendi fikirlerine bile sahip olamamış, hayatı bu yüzden hiçbir zaman kendine ait olamamış bir karakter. Hikaye de onun gibilerin hikayesi. Daha doğrusu, her şeyin daha farklı olabileceğine duyulan özlemin hikayesi. Çok da güzel bir anlatımla, yormadan, sıkmadan.
208 syf.
·16 günde·Beğendi·10/10 puan
Yaklaşık 20 sene önce Yeditepe İstanbul isimli bir dizi vardı , çok severdim başka türlü bir atmosferi vardı. Sabri Usta isminde orta yaşlarda inşaatta ustabaşı olarak çalışan emektar bir adamcağız vardı, hiç unutmam bir keresinde yaklaşık şöyle söylemişti işinden bahsederken, "Patron sever beni, adamın işi bana emanet. Ustalığımın kıymetini de bilir, bakar yaptığım işe takdir eder beni , sonra sırtıma iki kere vurur pat pat "

Sabri ustaya göre inşaatı ayakta tutan temel ya da beton demir falan değil kendisiydi, haksız mıydı peki kim bilebilir ?

Stevens, kahramanımız. İngiltere'de bir malikanede uşak, bir başuşak, uşakların başı, belki de her şey demek bu adam..

1930lar,40lar,50ler boyunca çeşitli yerlerde uşaklık hizmetinde bulunur, en çok da Darlington Malikanesi'nde. Malikane sahibi devrin ileri gelen şahsiyetidir, lord hazretleridir. Siyasetçilerden tüccarlara kadar pek çok kişinin akıl danıştığı ve neredeyse İngiltere'yi avuçlarına almış bir adamdır, örneğin bugün ve uzun yıllardır Amerikada hüküm süren meşhur bir aile misali..

2. Dünya Savaşının gidişatıyla ilgili çok önemli kararlar bile bu evde alınır, İngiltere başbakanı, Avrupalı elçiler ve daha nice önemli şahsiyetler bu evin misafiri olurlar, toplantılar peş peşe gelir. Bütün bu süreçte Stevens nelere tanıklık etmez ki ! Bir doktor, bir mühendis , bir hukukçu falan değildir fakat bu gibi mesleklerdeki kaç kişi onun kadar hayatın içindedir ? Fakat alt tarafı bir uşak değil mi ? Bir başuşak..

Stevens yalnız bir adamdır, seneler boyunca bu çok sevdiği işiyle evlidir adeta. Bu zaman zarfında uzun yıllar birlikte çalıştığı ve malikanede kendisinden biraz alt kademede ama ciddi bir yetki sahibi olan Bayan Kenton ile karşılıklı bir yakınlaşmaları olsa da bunu hiç itiraf edemezler, kadın biraz daha fazla girişimde bulunmaya çabalasa da Stevens'ın duvarlarını aşamaz.. Bir süre sonra da işinden ayrılır ve başka bir şehre taşınarak bir adamla evlenir.

Kitapta biz Stevens'ın yaşlılık dönemini görürüz öncelikle ve artık işinin hızlı devrinin geride kaldığı, malikanenin daha ortalama seviyede bir sahiple el değiştirdiği dönemde yola çıkarız. Stevens birkaç günlük ve birkaç şehri kapsayan bir geziye çıkar. Bu günlerde çeşitli insanlarla karşılaşır, küçük çaplı yol maceraları yaşar, bu sürede ise geçmişine döner ve geçmiş onlarca yılı bize anlatır. Bu gezinin finalinde ise Bayan Kenton ile buluşurlar, birkaç saatlik bir sohbetten ibarettir bu görüşme, eski mesai arkadaşları olarak.. Fazlası olamamışlardır ve bunu hüzün eşliğinde iyice hissederler seneler sonra..

İshiguro'nun okuduğum 2. kitabıydı, ilki Beni Asla Bırakma, çok sevmiştim.Bütün kitaplarını okumak istiyorum. Henüz çok küçük yaşlarda ailesiyle birlikte Japonya'dan İngilitere'ye göç eder İshiguro. Adeta bir İngiliz Japonudur. Bana göre bu kadar hüzünlü oluşunun da temel sebebi budur. Anlaması ve anlatması zor bir adam, daha çok okunmayı hak ediyor diye düşünüyorum. Herkese iyi okumalar..
208 syf.
·4 günde·Puan vermedi
İnsan, geriye dönüp bakabilmenin aydınlığında geçmişinde bu tür "dönüm noktaları" aradı mı, bunları her yerde görmeye başlıyor galiba. Kişi buna yatkınsa, yalnızca akşam buluşmalarımız konusundaki kararımı değil, odamdaki olayı da bu tür bir"dönüm noktası"olarak görebilir.

Alıntıdan da anlaşılacağı üzere; naif, istikrarlı, incelikli, ayrıntılı ve "ayrıcalıklı" bir metin karşılıyor bizleri..
Yazarla "Uzak Tepeler" kitabıyla tanışmıştım. Zira beni o kadar etkilemiş ki, bir çırpıda okudum bu naif kitabını da
Ana karakterlerimiz Bay Stevens. Hikayeyi anlatan da kendisi. Ancak yazar öyle bir yön çiziyor ki; ana karakter, kusurlarını hiç çekinmeden "kendisi" anlatmış okuyusuna. Başlangıç noktasına geri dönecek şekilde uyarlıyor kendince.Tabii bu da, hikayeye farklı bir lezzet katıyor
Olaylar, kahramanımızın etrafında şekilleniyor. Bunun sonucunda da, çevresindeki kişileri de ihmal etmiyor.
Kahramanımız geleneksel bir "İngiliz" kâhyası. Donanımlı, ihtiyatlı, saygılı ve çok ağzı sıkı bir adam. Hikâye, Stevens' ın kariyerinin sonuna yaklaştığı 50'li yıllarda kendi hayatından geriye kalanlara bakıyor.
Sadakatini sorgulamayı bile aklına getirmeyen Lord Darlington ,(efendisi) toplum tarafından dışlanan bir kişi. Bunun neticesinde de kendisine bağlı olan uşağı her zaman efendisini yüceltiyor.
Hikâyede dikkatimi çeken başka bir karakter ise; Bayan Kenton gerek düşünceleri, gerek kendisiyle çelişen duyguları beni gerçekten kendisine hayran bıraktı. Kendisi Stevens'ın dile getiremediği "aşk"ı bir nevi ama bunu kitabın sonunda anlayabiliyoruz(belki ben anlayamadım, kim bilir)
Booker Ödülü sahibi olan bu kitap, her detayıyla gönlüme taht kurdu diyebilirim.
Mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.. Keyifli okumalar diliyorum..
Bu yazıyı yazarken kitabı bitirmiş değilim, bitirmek üzereyim. Ama kitap hakkında yazacak kadar oluduğumu biliyorum. Ve yine biliyorum ki kitap kesinlikle okunması kitaplardan.

Kitap Avrupa aristokrasisini, göreve bağlılığı veya anlatılmamış aşkı anlatıyor gibi gelebilir. Bence öyle değil. Bir pişmanlığın geç kalmışlığın hikayesi Günden Kalanlar. Bu pişmanlığı direkt olarak aktarmıyor size kitap. Satır aralarında ince ince işliyor.

Stevens Darlington Malikanesinin başuşağıdır. Ve görevine öyle bağlıdır ki babasının öldüğü sırada evde gerçekleşen toplantının aksamaması için yanına bile çıkamaz. İşte Stevens bu göreve bağlılık yüzünden hayatını yaşayamamış göreviyle birlikte gelen 'vakar' yani alçakgönüllülük yüzünden kendi hayatını hep geri planda tutmuştur.

Kitap Stevens'ın kendi ağzından yıllar sonra Bayan Kenton'dan gelen bir mektup yüzünden çıktığı yolculuğu ve Stevens'ın yolculuk boyunca anlattığı anıları konu ediniyor. Bahsettiğim pişmanlık anlatılan yolculuk sayesinde açığa çıkıyor.

Bu pişmanlık ne Stevens'ın Bayan Kenton'a ne de Bayan Kenton'ın Stevens'a olan ilgisini açamadığından kaynaklanıyor. Yıllar boyunca hep kendini geri planda tutan Stevens Bayan Kenton'ın mutlu olmadığını öğrenince yine kendisine bile açmadığı bir umutla yola çıkıyor. Sözde malikaneye davet etme bahanesiyle yola çıkmış olsa kendine söylemese bile biz biliriz ki Stevens
Bayan Kenton'ın başkasıyla evlenmiş olmasıyla engellenen sevgisinin yeniden fitilini ateşleme umuduyla çıkıyor yolculuğuna. Yolculuk boyunca kendi kendime "Stevens aşsa da sınırlarını açsa içini artık söylenmeyenler söylense hayatını biraz da olsa yaşayabilse." dedim. Ama ne Stevens bu yıllar sonra gelen imkanı değerlendirdi ne ds Bayan Kenton bir şey dedi. Stevens bu şansın ellerinden kayıp gitmesine izin verdi ve Bayan Kenton eşiyle birlikte kalmayı seçti.

Hayalkırıklığına hazır olan Stevens eve dönüş yoluna geçti ve bize de gizli gizli işlenen o pişmanlık ve onun buruk hüznü kalıyor. Sadece "Keşke..." diyebiliyorsunuz.

Yazıyı bitirdiğimde artık kitabı da bitirmiş bulunmaktayım ve kesinle hem kitabı hem de filmi deneyimlemenizi tavsiye ediyorum çünkü ben ne desem ne Kazuo Ishiguro gibi anlatabilirim ne de Anthony Hopkins'in muhteşem oyunculuğuyla yaptığı gibi sizleri hayran bırakabilirim. Hayatta geç kalmamamız dileğiyle.
208 syf.
·5 günde·10/10 puan
Merhaba bugün size Japon edebiyatının usta yazarı Kazuo Ishiguro' nun Günden Kalanlar kitabından bahsedeceğim. Yazar hakkında bir bilgim olmamasına rağmen kitap alırken kendimi kaybettiğim için iki kitabını birden almışım. Bunu fark ettiğimde biraz canım sıkıldı çünkü yazar hakkında hiçbir bilgim yoktu ve yazarın üslubunu beğenmeseydim kendi adıma üzülürdüm. Fakat bu kitabı okuduktan sonra iyi ki almışım dedim eğer bu ay ki okuma planımı yapmamış olsaydım kesinlikle diğer kitabını da hemen okuyacaktım. Kitap baştan sona karamsar bir karakteri canlandırıyor ki ben bu tarz kitapları okumayı çok seviyorum. Bazı yerlerde karaktere kızdım çünkü olaylara olan soğukkanlılığı beni bile çileden çıkarttı. Bir insanın yaşaması gereken şeyleri hiçbir şekilde yaşamayıp bunu fark ettiğinde de her şeyin artık geçmiş olması ancak bu kadar güzel anlatılırdı. Özellikle yazar ince eleyip sık dokuyarak bir aşkı öyle güzel anlatmış ki uzun bir süre sonra ilk defa bu duyguyu bu kadar çok gerçekçi ve sarsıcı hissettim. Aşk insana pişmanlık, farkındalık, yücelik, alçaklık gibi pek çok duyguyu yaşatır ama bir hayat boyunca aşktan bihaber yaşayıp sonlarına doğru pişmanlık yaşamak maalesef gideni geri getirmiyor... Söyleyeceklerim bu kadar umarım içinizde bu kitaba dair bir umut kırıntısı oluşturmuşumdur. Herkesin okumasını istediğim bir kitap oldu.
208 syf.
Görece müreffeh ve entelektüel insanlara yakıştırılan yaşam krizlerini uşağa yaşatmış Ishiguro. Bu krizler alt sınıfların hayatında ifade edilmekte çok zorlanılan krizler. Bir lorda hizmet etmekle geçirilmiş bir ömür. Uşak olmaktan başka bir yaşam motivasyonu yok. Hayatını düşünmeye başladığında da asla yüzleşemiyor karakter kendisiyle. Varoluşu yalnızca daha iyi hizmet edebilmesiyle anlamlı olan birinin yüzleşmesini de beklememeliyiz. Karakter tıpkı babasının kaplan hikayesini anlattığında olduğu gibi sadece işiyle gururlanabiliyor. Ishiguro alt sınıfların onurunu koruma isteklerini ve yaşamlarının büyüklüğünü çok zarif bir şekilde anlatıyor. Kitabın sonunda İngilizlerin nazizme yalnızca saflıklarından destek verdiklerini söyleyerek aklamaya çalışmasıydı tek olumsuz şey.
“Ama insan, geriye dönüp bakabilmenin aydınlığında geçmişinde bu tür ‘dönüm noktaları’ aradı mı, bunları her yerde görmeye başlıyor galiba.
en azından yaşamının sonunda bütün hatalarından kendisinin sorumlu olduğunu söyleyebilme ayrıcalığına sahip oldu.
art arda gelen düş kırıklıklarına karşı sarsılmayan kararlılık ve dirençlerine tanık olmak, insana alçakgönüllülüğü öğretiyordu.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Remains of the Day
Baskı tarihi:
2012
Sayfa sayısı:
213
Format:
Ciltli
ISBN:
9780307961440
Kitabın türü:
Dil:
English
Ülke:
United States of America
Yayınevi:
Alfred A. Knopf
Baskılar:
Günden Kalanlar
Günden Kalanlar
Günden Kalanlar
Remains of the Day
Remains of the Day
Here is Kazuo Ishiguro's profoundly compelling portrait of Stevens, the perfect butler, and of his fading, insular world in post-World War II England. Stevens, at the end of three decades of service at Darlington Hall, spending a day on a country drive, embarks as well on a journey through the past in an effort to reassure himself that he has served humanity by serving the "great gentleman," Lord Darlington. But lurking in his memory are doubts about the true nature of Lord Darlington's "greatness," and much graver doubts about the nature of his own life.

Kitabı okuyanlar 2.183 okur

  • Adem Taşdemir
  • Rahib İsmayılov
  • Ayse Gocer
  • Ümmü Kılıç
  • Beyza

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları