Adı:
Romeo ve Juliet
Baskı tarihi:
2019
Sayfa sayısı:
211
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056904226
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Tropikal Kitap
Oyunları ve şiirlerinde insanlık durumlarını dile getiriş gücüyle yaklaşık 400 yıldır bütün dünya okur ve seyircilerini etkilemeyi sürdüren efsanevi yazar, Romeo ve Juliet’de birbirinden farklı pek çok toplumda benzerleriyle karşılaşılan trajik bir ilişkiyi, düşman ailelerin çocukları arasında doğan aşkı ele alır. Romeo ile Juliet’in umutsuz aşkını romantik örgüsünün yarı karanlık örtüsüyle sarmalayan eser, buna rağmen insan ilişkilerini gerçekçi bir anlayışla gözler önüne serer.
133 syf.
·1 günde·Beğendi·10/10
Not1: Bu bir inceleme değildir. Tür olarak ne olduğunu henüz ben de bilmiyorum. Bir denizkızının ruh birikintilerinden fazlası da olmayabilir.
Not2: (Hâlâ eserin konusu ya da işleyişi hakkında hiçbir fikri olmayanlar varsa) bol miktarda ipucu içerir.
Not3: Eserde geçen ve denizkızı tarafından bozuma uğratılmış cümleler ' ' ile, doğrudan alıntı yapılan cümleler " " ile belirtilmiştir. Denizkızının yapmış olduğu sürç-i lisanlar yazara ya da çevirmene mal edilmesin. (Hasan Ali Yücel Klasikleri/XIII. Basım)

Bir Denizkızı Güncesi

Bir gün, bir denizkızı açtı gözlerini yarı aydınlık bir sabaha. Daha yeni uyumuştu oysa. Son günlerde fena alışkanlık edinmişti bunu da. Geceleri uyumak istemiyor; gözleri acıyana dek kitaplara gömülüyor, kitap okuyamayacağını anlayınca da tavandaki yıldızlarına dikiyor gözlerini. Işıklar kapandıktan bir süre sonra onların da ışığını yitirmeye başladığını yeni keşfetmişti mesela. Oysaki o her gece o yıldızların ışığı ile uykuya dalardı. Sabahları da uyanmak çok zor geliyor hal böyle olunca. O sabah da aynı duygu-suzluk-lar içinde giyindi, çıktı evden. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı. Yeterince büyük bir nefes alırsa, tüm dertleri de verdiği nefesle çıkıverecekti sanki. Yolu biraz uzatıp yürümeye karar verdi. Attığımız ya da atmadığımız her adımın bizi nereye götüreceğini bilemeyeceğimizi düşünmeden, gökyüzüne baka baka yürüdü. Bir bu vardı elinde çünkü. Gökyüzü griliğe teslim olmamıştı henüz; çok şükür. Yürüdü bir müddet böyle. Derken, bir ses duydu. Sıcaklığını yüreğinde hissettiği bir sesti bu. Yürüdü sese doğru, bir amca çıktı karşısına. Kocaman yüreğini tek gözüne yansıtarak bakan bir amcaydı bu. “Bir simit alayım” dedi denizkızı. Açlığı o an aklına gelivermiş gibi. Midesi de hep bunu bekliyormuş gibi harekete geçti. Simit değil, can simidi belledi elindekini. Kavuşmak istedi bir an önce. Simidini yerken kitabından bir iki sayfa okuma fırsatı kaçırmamak için en yakın parka doğru yürümeye başladı farkına varmaksızın. O anda, parkları salıncaklardan ibaret sayan bir şehirde olduğunu unutmuştu bir an için. Parkın iki bankından güneş gelenini ve tek ağacına en yakın olanını seçti, oturdu. Güneş, olmazsa olmazıydı denizkızının. “Bir denizkızı olmasam güneşkızı olurdum herhalde” diye düşünürdü zaman zaman. Simitini daha yeni bölüyordu ki bir resim ilişti gözüne. Üç tane balık… Ama daha önce gördüğü/çizdiği/hayal ettiği hiçbir balığa benzemiyordu bunlar. İlk kez görüyordu asık suratlı bir balık. Bir de değil üstelik üç tane yan yana. Ne düşüneceğini bilemedi önce, arkadaşlarına yapılan haksızlığa kızdı. Kendini de onlara benzetti sonra. Daha çok kızdı. Bir müddet sonra çıkardı şu eli ayağı olan aleti, doğduğu/büyüdüğü şehrin fotoğraflarına baktı. Canı sıkılınca gidip sığındığı limanlara bakıp iç geçirdi. İçini döktü sonra, hiç tanımadığı insanlara. En yakınları görmüyordu çünkü nasıl boğulduğunu bu şehirde. Ama araya suretler girmezse daha mı kolay oluyordu bir insanı anlayabilmek? Yahut içini döktüğü insanların her biri, kendini kitaplarda bulmuş insanlar olduğu içindi belki de bu anlaşılabilirlik. Mutlaka tanık olmuşlardı bir kitabın sayfalarında, denizinden uzak kalan bir denizkızının yakarışlarına. Bilemedi, durmadı da üstünde. Yalnızca içini dökmek istedi. “Suskun insanın içi sözcük kuyusudur derler.” Diye sesleniyordu üstelik Hasan Ali Toptaş elindeki kitaptan. İyi geldi içini dökmek. Ne yapması gerektiğini anlamıştı kalbi. Ayağa kalktığını duydu sonra kendinin. Belli ki kalbi, aklına anlatmamıştı henüz, mani olmasın diye. Yürüdü, yine düşünmeden. Mümkünmüş gibi. Koşar adım geçiyordu bu defa az önce dalgın dalgın yürüdüğü sokakları. Biri görür de gitmesi gerekenin tam tersine gidiyor diye yolundan çevirir diye korktu galiba. Soluk soluğa kalmıştı, durakta bekleyen otobüse atladığında. Yanlış bir gündü oysa; çantasındaki kitap daha yol bitmeden bitiverdi. “En az iki kitapla çık bundan sonra yola” diyerek payladı kendini.

Otobüsten iner inmez, sahile varmadan önce kitapçıya koştu. Aklında yoktu ama görür görmez alıp bağrına basacağı kitap onu bekliyordu. “Ah Romeo, neden Romeosun sen?” diyordu bir ses. Kayıtsız kalamadı sese. Ama akıllanmıştı, iki kitap aldı oradan. Koşar adım sahile indi sonra. Az önce içini döktüğü mecradaki profil resminde, kucağında kitaplar ile kıyısında oturup hayallere daldığı sisli bir Akdeniz çok uzaktı belki o anda ama kapak fotoğrafındaki kuşlarla bezeli Ege tam karşısındaydı. Tam o noktada, fotoğrafı çektiği noktada, durdu. Nefes aldı. Gerçek bir nefesti. Bugüne kadar aldığı her nefesi haklı kılan bir nefesti bu. İndi denizkızı kayalıklara, rahatça oturabileceği bir yer aradı. Hava da öyle güzel... Oturdu sonra, sarıldı kitaplarına. Bir satır okuyup bir kafasını kaldırıp martılara bakıyordu denizkızı. Aklının kapılarını ve kulaklarını diğer tüm seslere kapadı, yalnızca deniz ve martılar vardı. Bir de Romeo’nun yakarışları. Aşka mı aşıktı Romeo? Bir anda önündeki deniz ‘aşıkların gözyaşları ile beslenen bir deniz oluverdi’ sanki. ‘Kederli saatlerin’ zaman dilimine girdi denizkızı. Amma da uzundu kederli saatler. Onları kısaltmak mümkün müydü? Mümkündü elbet fakat ne Romeo ne de denizkızı sahipti onları kısaltacak olan şeye. ‘Her şeyi gören güneş, o anın benzerini görmemiştir dünya yaratılalı beri’. Öyle sanıyordu denizkızı. Romeo da öyle sanmıştı, görene kadar Juliet’i. Oysaki engellenemez an gelip çattığında şu sözler dökülüyordu dudaklarından: “Gönlüm hiç sevdi mi bugüne dek?/Sevdiyse, yalanlayın gözlerim. Görmedim çünkü/Bu geceye dek gerçek güzelliği.” Yakarıyordu Romeo’nun dudakları, inanç dönmesin umutsuzluğa diye. Juliet’in kalbine de bir kez düşmüştü tohum. ‘Biricik sevgisi, biricik nefretinden doğuyordu.’

Ürperdi denizkızı nereden geldiği belli olmayan bir rüzgâr ile. Kalktı kayalıklardan. Biraz daha yürümeli, yalnızca denizin değil denizin çevresinde hayat bulan her şeyin tadını çıkarmalıydı. İlerledi biraz. Küçük bir çocuğu sevdi, güneşte dinlenen kedilere bakıp uzun uzun gülümsedi, bir köpeğe selam verdi. Oysaki aklı hep Verona’daydı. Köpeğin gözlerinde bile görüyordu o soruyu: sevgi atlatabilir mi her engeli? ‘Dönüp gidebilecek miydi Romeo yüreği oradayken’? Bir an önce koşup şahit olmalıydı o ana; bir aşığın dudaklarından dökülen aşk tiradına. Diğerinin gönlünde filizlendirdiği o muhteşem çiçeklerin kokusunu eklemeliydi deniz kokusunun yanına. Koştu, denizler aşıp vardı Verona’ya. ‘Aramak boşunaydı bulunmak istemeyeni.’ Fakat aşk saklayamazdı bir türlü kendini. Juliet, o gencecik yüreğinde nasıl derin bir aşkın başlangıcıydı böylesi, şaştı denizkızı. Rahip Lawrance okudu denizkızının aklından geçenleri. “Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulur” diye düşünüyordu denizkızı da kayalıklara vuran dalgalara bakarken. Saymaya kalkacaktı az daha denizkızı, o an’ı an yapan ne varsa; Juliet uyardı: “Dilencidir ancak servetini sayanlar” diyerek. Anladı denizkızı, öyle büyüktü ki serveti, söze gerek yoktu.

Acıktığını duydu yine denizkızı. Devam etmeliydi başladığı yola. Biraz daha yürüdü yolun götürdüğü yere. Tüm yolculuğun buraya ulaşmak için olduğunu bilmiyormuş gibi yaptı o an. Yiyecek bir şeyler söylerken bile kendi açlığından çok balıklar vardı çünkü aklında. Kendi bir ısırıyorsa, balıklara üç atıyordu. Gülümsediklerini en içinde hissediyordu onlar ekmekleri kapışırken. O sırada Romeo ve Juliet evlenmiş, bulutlarda geziyorlardı. Fakat uzun sürmedi bu mutluluk. Romeo ne kadar aksini anlatmaya çalışsa da ikna edemedi Tybalt’ı. Aklını isimle bozmuş, kavganın tek çözüm olduğuna inanıyordu çünkü. Kulaklarını tıkamıştı egosu. Durup dinleyemezdi, dinlese de anlayamazdı Romeo’nun niçin ‘onun adına da kendi adı kadar değer veriyor’ olduğunu. Son nefesini verirken ne düşündüğünü merak etti denizkızı. O sırada bir çiçek kondu masaya. Balıklar hâlâ ekmeklerin peşinde. Kendi geçiminin derdinde bir çocuk; çok uzaklarda olduğu belli olan bir denizkızına bir barış çubuğu uzatıyor. Elbet, onun da beklentisi var. Çiçek ikram ama selpak paralı. Gülümsüyor denizkızı, aklı Verona’da. Romeo sürülünce çok uzaklara, taze evli Juliet nasıl kaldıracak bunca acıyı? Bulacak elbet bir yolunu. Rahip Lawrance bulur elbet en doğru yolu.

Juliet rahibin hücresine doğru yola çıkmışken denizkızı da kalktı masadan. Daha bitmemişti yol. İki perde daha vardı. Görülecek yerler, alınacak nefesler vardı. Yürüdü kaleye doğru her adımın tadını çıkara çıkara denizkızı. Bir dahaki sefere kediler için yiyecek getirmeyi aklının bir köşesine yazmayı ihmal etmedi. Bu defa sola dönüp tavuskuşlarını en sona –ve aceleye- bırakmak istemedi. İlk onların yanına gitti. Uzun uzun baktı, içini döktü onlara. Boyunlarını uzata uzata, kuyruklarını sallaya sallaya dinledi onlar da. Bir de özür mırıldandı bu defa yiyecek bir şey yok diye. Çok hazırlıksız gelmişti çünkü. Ama onlar daha cömertti bugün. Uzun zamandır aradığı tavuskuşu tüyüne kavuşmuştu denizkızı. Bir süredir kuş tüyleri biriktiriyordu. Günün birinde denize açılıp kaybolamazsa diye yedek bir plan. Yeterince kuş tüyü biriktirirse uçabileceğine inanıyordu çünkü. Bir denizkuşu! O sırada Juliet de rahip ile bir plan yapmış, ölümü kandırırsa herkesi kandıracağını düşünmüştü. Sevgisi söz konusu ise her şeyi göze almıştı Juliet. Romeo’ya haber ulaşmamıştı henüz. Onun gözünde yaşasın güzel Juliet diyerek kapattı kitabı denizkızı, yürüdükçe yürüdü.

Son perdeyi okumamaya karar verdi. Onun da zamanı gelecekti elbet. Esen bir rüzgâr, içindeki tüm duygu kırıntılarını ortalığa saçıverecek diye korktu, düzene koyması gerekiyordu önce. Oturdu deniz kenarında, balıkları görebileceği bir masaya. Kitabın 134. Sayfasını açtı ve başlık attı: Bir Denizkızı Güncesi.

(Denizkızı, bu günceyi yazmaya başlarken eve döndüğünde masasında mavi bir unicorn bulacağını bilmiyordu. Günceyi yazdığı kalemle aynı renkte; denizin ve gökyüzünün en güzel tonunda. Bu unicorn ona çok şey anlatacaktı. Değişim anının, ben geldim demeden geldiğini anlatacaktı sözgelimi gözleriyle. Ya da hava değişimine değil, manevi değişime ihtiyacı olduğunu ve bu anın tam da eşiğinde olduğunu. Oturdu ve beşinci perdeyi okudu denizkızı, kararmaya başlayan hava ile birlikte ışık saçmaya başlayan yıldızların altında.)
133 syf.
·Beğendi·10/10
Sözlerle anlatılabilir mi, bir acının derinliği... Konuşabilir miyiz, hissedemediklerimizi... Romeo ve Juliet gibi delicesine sevmişsek birini.

Tarih boyunca iki düşman aileye mensup, sevgililerin ölümsüz aşkları dolanmıştır dilimize. Aslı ile Kerem, Leylâ ile Mecnun misâli. Romeo ve Juliet'de ailelerin düşmanlığına rağmen, baş koymuşlardır aşkın yoluna. Bu öyle bir aşktır ki, anlatılmaz... Onlar gönül verseler de birbirlerine, bakalım kader yollarını birleştirecek mi?

Ah! Ebeveynler... Hep kendi pencerelerinden bakarlar dünyaya. Düşünmezler mi, evlatları mutlu olsun, huzurlu bir yuva kursun. Keşke engel olabilsek öfkeli düşüncelerimize... Öfkeli düşüncelerimizin adaletsiz bencilliğinden yaşanmaz mı, bütün bu kavgalar. Hep bir isyan, hep bir başkaldırı. Ne var ki bunda, iki genç birbirini sevdiyse. Neden rahat bırakmayız onları. Destek olacağımıza, köstek oluruz, acımasızca...

" Sevgi olmasaydı, dünya donardı. " diyen, Mevlânâ Celaleddin Rumi'ye inat, sevgi yerine nefret dağıttığımız halde, geleceğe dair umutluyum yine de. Bir gün, insanlığı felakete sürükleyen bu kan davaları son bulacak ve sevenler sevdiklerine kavuşacak!
Sanmayın ki, bütün aşklar yarım kalacak! Elbette bu atmosferde, vuslatın mahşere ertelenmediği kavuşmalarda yaşanacak.

Shakespeare'in eşsiz kaleminden, muhteşem bir eser. " Bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, o öykünün yazarı tarafından ele alınışında var olur. " der, Özdemir Nutku. Shakespeare hakkında bütün dile getirmek istediklerimi diğer eserlerin incelemelerinde ifade etmiş olsam da, keskin nükte ve kelimelerle oynamasına değinmeden geçemiyorum. Hele ki, Romeo ve Juliet'i ışık imgelemine benzetmesi, Shakespeare'den başka hangi yazarın aklına gelir.

Harry Potter serisini bilmeyen yoktur. Şimdi dikkat edin bakalım, bu cümle size bir yerden tanıdık gelecek mi!
" Ya duyarsam topraktan sökülen adamotlarının çığlıklarını? ( sayfa: 108 ) " Benim gibi sizde, J. K Rowling'in adamotları imgelemini Shakespeare'den aldığını anladınız, değil mi?

" Doktor olmasak da, reçetemiz şudur:
Öfkeyle kalkan zararla oturur.
Unutun,
Bağışlayın,
Barışın,
Ve anlaşın. "
Shakespeare ( 2. Richard- 7 )

" Daha acıklı öykü yoktur, bunu böyle bilin
Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ile Juliet'in. "
Bu da ne? Canım sevgilimin avucunda bir şişe!
Demek ki, zehirden sevgilinin bu vakitsiz ölümü.
Cimri! Hepsini içmiş; bir damla bile
Bırakmadın demek kavuşabilmem için sana?
Öyleyse dudaklarından öperim,
Orada bir parça zehir kalmıştır belki;
Bir zamanlar hayat veren dudakların
Bu kez son versin hayatıma.
(Öper.)
133 syf.
·1 günde·Puan vermedi
"Aşkımızın güçlü ve gerçek olduğunu anlamak için birden fazla buluşmaya gerek mi var?" dedi Romeo.
-Çağımızda göremediğim bir söylem.
133 syf.
·32 günde·Beğendi·8/10
Klasik bir kitap evet ama her klasiği de harikaydı diyerek okumayacağız tabi ki. Biraz değişik bir bakış açısından bakayım istedim. Romeo'nun aşkından ölmeyi göze aldığı başka birinin olduğunu, bu kişiye rağmen bir anda Juliet'e aşık olduğunu okuyunca, aşkın kendisinden şüphe etmedim değil. Sevip sevildiğinde daha mutlu olursun, gerçek aşk budur gibi bir şey aktarmaya çalışmış yazar ama yine de hoş karşılamadım.
En kötü sahne hangisi idi derseniz: Juliet'in babası Capulet'in, sevmediği biriyle evlenmek istemeyen kızına hakaretler ettiği sahneyi okurken şok geçirdim. Karşımda kızını zorla evlendirmek isteyen bir Türk babası vardı sanki, töre bunu gerektirir demediği kaldı bir. O sahne gerçekten bu kitaba yakışmamış. Shakespeare sonuçta bu, bir bildiği vardır diyorsunuz ama kabullenemedim.
En iyi sahne diye bir sahne yoktu, bu kadar geç yaşta okuyunca belki beklentim yüksek kalmış olabilir. Tabi ki iyi bir tiyatro eseri. Keyifle okumalar.
133 syf.
·3 günde·Puan vermedi
"Yüzyıllardır oynanmasına rağmen hiçbir seyirci sahneye fırlayıp Romeo'nun zehirli iksiri içmesine engel olmamıştır. Sonunda geminin batacağı bilindiği halde Titanic defalarca izlenmiştir. Bitecektir korkusuyla aşktan kaçarsan hayattan hiçbir tat alamazsın. Çünkü Romeo ölmeli, Titanic batmalı, ama aşk her şeye rağmen yaşanmalı."
Olasılıksız kitabında geçtiğini zannettiğim ama aslında Attila Şanbay'a ait olan bu sözü pek severim. Romeo'nun zehiri içtiğini, Juliet'in hançeri kalbine sapladığnı hep biliyordum ama kitabını okumamıştım. Artık okumanın vakti geldi deyip okudum. Romeo'yu Romeo yapan, Mecnun'u mecnun yapan şeyle aynı. Mecnun Leyla'sına kavuşsaydı duyulmazdı aşkları ve aşk olmazdı onların yaşadıkları. Romeo da sevgilisi Juliet'e kavuşsaydı yazılmazdı onların aşkı.
Tiyatro sahnesinde izleyememiş olmak büyük eksiklik ama ne yapalım, inşallah bir gün o da olur.
133 syf.
·2 günde
Herkesin az çok bildiği Romeo ve Juliet’in hikayesine ben de biraz aşinaydım. Ancak buna rağmen bu kitabı hiçbir zaman bir aşk hikayesi olarak adlandırmadım ve kitabın henüz önsözünü okurken yanılmadığımı görmek beni biraz sevindirdi.

Evet, temelde bir aşk hikayesi gibi görünün Romeo ve Juliet’in hikayesi bundan daha fazlası..
Romeo ve Juliet iki düşman ailenin çocukları ve bu düşmanlık da aralarındaki imkansız aşkın tek sebebi.
İki ailenin birbirine karşı beslediği düşmanlığın etkileri yalnızca aile fertlerini değil daha pek çok kişiyi olumsuz etkilediğini ve toplumun da birbirine karşı düşmanlık besleyip taraf tutmasına sebep olduğunu kitap boyunca görmek mümkün.
Ayrıca kitabın önsözünde her bir karakterin ve her bir sahnenin ne gibi anlamlar taşıdığını öğreniyoruz, bu da olayları ve imgeleri aklımızda canlandırmamıza daha çok yardımcı oluyor.

Bu hikayede sevginin olmadığı ve yalnızca düşmanlığın var olduğu bir ortamın ne gibi geri dönülmez sonuçlara yol açtığını okuyoruz.
Romeo ve Juliet herkesin kendine pay çıkarabileceği ve davranışlarımızın nelere sebebiyet verebileceğini sorgulayacağımız güzel ve düşündürücü bir eser.
133 syf.
İNCELEME DEĞİL, İMGELEME

Çokça eski zamanlarda kalmış olan bir serüveni anlatmıyordu bu kitap. Belki de hepimizin başından geçen; talihsiz değil, anlamsız bir savaşın; mutlak kaybedeni oluyor AŞK.

Romeo ve Juliet'in aileleri birbirine düşmandı, bizlerin ise ideolojileri düşman.

"Ah Romeo, Romeo, neden Romeo'sun sen?"

İşte bu sorunun ardından, Romeo vazgeçmişti Romeo olmaktan. Biz ise asla ödün vermiyoruz, insanları kategorize eden şu ahmak ideologyadan.

Neyse, iyi okumalar!
133 syf.
·9/10
Klasik okuyamıyorum diyenlere kesinlikle Shakespeare tragedyalarını tavsiye ederim. Biraz arayıp taradım ve 2014'te Orlando Bloom'un Romeo'yu canlandırdığı 2 saatlik oyunu buldum YouTube'ta, izlemek isteyebilirsiniz :)
133 syf.
·3 günde·Beğendi·9/10
ROMEO VE JULİET;gerçek sevginin ve aşkın hikayesi.E tabi William Shakespeare’in fırınından çıkınca gerçekten duygusal niteliği ağır basıyor.İki düşman aile ve iki nefret ancak o nefretin içinden bir aşk filizleniyor.Öyle bir aşk ki,ölümün bile ayırmadığı bir sevda hikayesi.Kitabın bitmemesi için yavaş yavaş okudum,diyalogların şiirsel bir nitelik taşıması da ayrı bir güzelliği Shakespeare’in.Tiyatro metinlerine merak sardığım şu sıralarda Shakespeare’in diğer bir eseri olan Hamlet’i okumayı düşünüyorum büyük bir heyecanla,ancak Romeo Ve Juliet’in yeri her daim benim için bir başka olacak.Bir kitap insanı ne kadar etkileyebilir ki? Evet,beni tam bir hafta etkiledi,bazen açıp bazı diyalogları tekrar okuyorum,o ana tekrar dönüyorum,bazen Juliet’in balkonunda olup o aşkı tekrar haykırıyorum,bazen sonunda ölüm dahi olsa o yârime kavuşuyorum bazen de sevda uğruna zehir içip ölüyorum…Evet,bu kitap beni derinden etkiledi ve sizleri de derinden etkileyeceğini düşünüyorum.Herkesin bir Julieti,Aslısı,Leylası ve Şirini illa ki vardır…
133 syf.
·3 günde·Beğendi·8/10
İngiliz şair ve oyun yazarı William Shakespeare ile tanışmış bulunmaktayım. Hayatı boyunca kırka yakın tiyatro eseri yazmış Shakespeare'in en çok okunan, beğenilen, sahnelenen ve bilinen dört yüz yıldan bu yana değerinden bir şey kaybetmeyerek günümüze dek gelen oyunu Romeo ve Juliet'i seçtim ilk kitabım olarak.

Romeo ve Juliet bilinen bir aşk konusunu ele alır: Birbirine düşman iki ailenin gençlerinin birbirini sevmesi. Bu sıradan denebilecek konuyu ele alış biçimiyle ölümsüz bir başyapıt haline getirmiş Shakespeare. 1597'de ilk metni basılan Romeo ve Juliet'in esinlendiği kaynak Arthur Broke adlı ozanın yazdığı Romeus and Juliet adlı şiirmiş. Kitabın başında bu gibi bilgilerin yer aldığı çevirmene ait yazı bulunuyor ve biz de böylece oyun hakkında bir ön bilgiye sahip oluyoruz.

Çok fazla oyun okuyan birisi değilim ancak bugüne kadar okuduğum oyunların en kolayı oldu benim için Romeo ve Juliet. Kitabın başındaki kişiler bölümüne bakma gereksinimi bir kez bile duymadım okurken. Çok akıcı, anlaşılır ve güçlü bir yapıya sahip Romeo ve Juliet. Shakespeare'in kaleminin ağır olacağı gibi bir önyargıyla başlamıştım ancak beni iyi anlamda yanılttığına sevindim.

"Tüm göklerin en güzel yıldızlarından ikisi,
Yalvarıyorlar onun gözlerine işleri olduğundan:
Biz dönünceye dek siz parlayın, diye.
Gözleri gökte olsaydı, yıldızlar da onun yüzünde;
Utandırırdı yıldızları yanaklarının parlaklığı."

Romeo ve Juliet'in birbirlerine ışık imgesiyle seslenişleri, o dizeler, romantik atmosfer naifliğiyle büyülüyor insanı. Kitaptaki benzetmeler, güçlü betimlemeler harikaydı tek kelimeyle. Romeo ve Juliet'in acı sonlarından sonra söylenen "Güneş, kederinden gösteremiyor yüzünü." cümlesi de anlatıyor her şeyi. Romeo ve Juliet'in yanı sıra diğer karakterler de bir o kadar güçlüydü oyunda. Okuduktan sonra sahneye yansımasını merak etmeye başladım.

"Daha acıklı bir öykü yoktur, bunu böyle bilin
Bu öyküsünden, talihsiz Romeo ve Juliet'in."
133 syf.
·Puan vermedi
Shakespeare'in en bilinen eseri. Bu kadar bilinmesinin nedeni belki de sayısız filme oyuna konu olması. Ama hiçbir film kitabın verdiği tadı vermiyor elbette. Yine de Leonardo di caprio'nun oynadığı 1996 yapımlı Romeo ve julieti de izlemek gerek . Kitapta diyaloglara bayıldım. Özellikle romeonun juliet için yaptığı ışıkla ilgili benzetmeler oldukça hoşuma gitti. Eksik kalmamanızı dilerim.
Şiddetli hazlar şiddetle son bulur,ölümleri olur zaferleri,öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.En tatlı bal bile tadıla tadıla bıkkınlık verir,aynı lezzet iştâhı köreltir.Onun için ölçülü sev de uzun sürsün sevgin.Hedefe hızla giden yavaş kadar geç varır.
DADI: Erkeklerde inanç, bağlılık, dürüstlük olmaz; hepsi yalancı, iki yüzlü, hepsi boş, içten pazarlıklı...

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Romeo ve Juliet
Baskı tarihi:
2019
Sayfa sayısı:
211
Format:
Karton kapak
ISBN:
9786056904226
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Tropikal Kitap
Oyunları ve şiirlerinde insanlık durumlarını dile getiriş gücüyle yaklaşık 400 yıldır bütün dünya okur ve seyircilerini etkilemeyi sürdüren efsanevi yazar, Romeo ve Juliet’de birbirinden farklı pek çok toplumda benzerleriyle karşılaşılan trajik bir ilişkiyi, düşman ailelerin çocukları arasında doğan aşkı ele alır. Romeo ile Juliet’in umutsuz aşkını romantik örgüsünün yarı karanlık örtüsüyle sarmalayan eser, buna rağmen insan ilişkilerini gerçekçi bir anlayışla gözler önüne serer.

Kitabı okuyanlar 6.772 okur

  • Elif
  • Emel güçlü
  • Yağmur Kalafatoğlu
  • Tuna Ülker
  • Saye Mey Güven
  • Gökhan
  • Serhat Alchemist
  • Pınar Baser
  • Bahar Özge Ediz
  • Aleyna Boyraz

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.9 (16)
9
%0.7 (12)
8
%0.3 (6)
7
%0.2 (4)
6
%0.2 (3)
5
%0.1 (1)
4
%0
3
%0.1 (1)
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları