Ruh Dememi Bağışlayın

·
Okunma
·
Beğeni
·
170
Gösterim
Adı:
Ruh Dememi Bağışlayın
Baskı tarihi:
Mayıs 2018
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752482746
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ketebe Yayıncılık
Hikâye anlatmayı hem tutkuyla sevmek hem de neredeyse mühendis titizliğiyle öykü “çalışmak”, yazmak ne yazık ki bugün çok az yazarda rastladığımız bir durum. Günümüzün hastalığı da bu değil mi zaten? Sevdiklerimize karşı savruk davranmayı marifet saymak illeti. Emre öyle değil. İşi buymuş gibi titiz, iş değilmiş gibi heyecanlı ve coşkulu yazıyor. Üstelik ortaya sıkıcı öyküler çıkmıyor. Garip? Eğlenceli? Ürkütücü? Derinlikli? İronik? Şaşırtıcı? Evet evet hepsi…

Onun öykü evreninde ejderhalarla, son fil sürüsünü korurken bir katliama seyirci kalan BM Barış Gücü; bir sorguda ölüp ölüp dirilen bir kurbanla, Şehrazad’ın kardeşi Dünyazad, üç kollu mutantlarla, kızıl saçlı insanların ölümünü emreden bilgisayarlar yanyana. Ve en güzeli de bütün bu öykülerin insanlığın garip açmazlarına gözünü dikmiş bir yazarın bilgeliğiyle anlatılıyor olması.

“Alarmın ilk çalışında uyandım, evet. Bir buçuk yumurta, iki dilim peynir. Cüzdanım yerinde, ceket janti, telefonun şarjı yüzde seksen yedi. Aylardan haziran, günlerden cumartesi. On altı saat oldu seni görmeyeli. İstesem de daha fazla acele edemem. Gökyüzü simetrik, yer de ona paralel. Usul usul sallanıyor ağaçlar. Kavak ağaçları, aynı mezarlıktakinden. Konuyu değiştiriyorum; ya değiştiremezsem?”

(Tanıtım Bülteninden)
144 syf.
·2 günde·Beğendi·7/10
İçerisinde 13 sayı öykü bulunuyor. Ama öyle sıradan öyküler değiller. Kimisi içsel bir yolculuk, kimisi bilimkurgu, bazısı fantastik. Bunlardan 5'ini sevdim. Ama en çok betiğin de adı olan "Ruh Dememi Bağışlayın" oldu. Pinokyo'nun kendini ve çevresini sorgulamasına değişik bir bakış açısı getirilmiş. Öykünün bu pencereden görünüşünü öneririm. Varoluşsal bir yanı var. Gerçeğin yapay ile kıyaslaması var. Oldukça güzel.

Bir diğeri "01101011 01111010 01101100" idi. Adı da konusu da ilgi çekiciydi. Bir makine var. Her şeyin matematiksel çözümlemesini yapıp insanlık yararına olacak sonuçları çıkaran. Bu kez de 250 milyon kızılın öldürülmesi sonucu çıktı. Bir kızılın gözünden insanlığın ve kurduğu düzenlerin sorgulamasına tanıklık ederken öte yandan bir boyun eğişi okuyoruz makine karşısında. Yine güzeldi.

3. Olarak "Klimanjaro'nun Gözleri", bir halkın iki ucu sivri sopadan kaçışı ve buna tanıklık eden gözleri okuyoruz. Daha günümüzde geçen bir öykü. "Konuyu Değiştiriyorum", bir sevgi öyküsü. Sevdiği ile paylaşacak yeni anılar oluşturan bir yandan da kendini sorgulayan bir adamın öyküsü. "Yeniden Yeniden Yeniden" ise bir acımasızlığın, çoklu şansın ve ilginç bir anlayışın öyküsü. En ilgimi çekenler bunlardı. Son öykü olan "Ölmüş Bir Dünyaya Mersiye" ise en uzun ve psikolojik olanı idi. Bir sırrın açığa çıkmaması için ne denli ileri gidebilirsiniz? Bir sır tüm yaşama değer midir?

Sonuç olarak değişik bir öykü çalışması olmuş. Sevdim. Kutluyorum. Öneririm.
144 syf.
·Beğendi·9/10
Her öykü kitabı okumamda aynı sonuca varıyorum, ben öykü okuruyum. Bu yüzden Emre Ergin'in "Ruh Dememi Bağışlayın" kitabını, diğer tüm kitapları gibi çok severek okudum.
notlar da aldım ama o notları kendime saklayacağım…

Siz hiç kehribarın içindeki böceğin gözleriyle baktınız mı dünyaya? Soru şu mu olmalıydı, bir kehribarın içinde sıkışıp kalmak nasıl bir duygu? hepimiz bir kehribarın içinde saklı kalmışız Dünyazad'ın Aynasını okurken ruhum sıkıştı bu yüzden. Böcekle beraber kurtuldum...

Kaf-Lethe'de Bilal'in umudu çok tanıdık geldi mi size de? çağlar değişiyor, insanlar doğup ölüyor ama Bilal aynı umudu aynı korkuları taşıyor, ne kadar gerçek ama bir ejderha bizi gerçekten nasıl da koparıyor?

Beni en çok etkileyen Ruh Dememi Bağışlayın hikayesinde Pinokyo'nun yalan söylediğini burnunun uzamasından anlaması? İnsan kendine bile yalan söyleyebiliyor, iyi ki burnumuz uzayan bir şey değil...

Konuyu değiştiriyorum. biz konuyu değiştirelim, çünkü görmezden geldiğimiz canımızı sıkan o kadar şey var ki, inşallah değiştirdiğimiz yerde kalırlar...

Kilimanjaro'nun Gözleri her şeyi görüyordu, keşke elleri kolları da olsaydı, belki kendine kaçanlara açardı o kolları...

Yeniden Yeniden Yeniden. teknolojinin esiri olduğumuz şu dönemde ne kadar da bir bilgisayar oyununa dönüştük değil mi? Bir gün evet tuşunu bulamayacağız ve dünyayı yönetenlerin bizim için yazmış olduğu senaryoda payımıza düşen rolü oynarken sırtımızı döndüğümüz gerçek dünyaya yüzümüzü dönme fırsatı bulamadan, pişmanlıklarımızla gideceğiz menzile.

Sevgili Ester'i alıntılarla anlatmak zorundayım, çünkü yazar demiş ve çok da güzel demiş... demiş ki: "ölülerin ve çocukların gözleriyle baktım kendime. ölüleri mezarlarda buldum. çocukları okullarda. konuşarak anlaşabilirdik." "oysa gerçek daha basit-bu yüzden daha karanlık." "devasa bir adasaklı içimde." "ellerimi yumruk yapmazsam senin ellerini hissediyorum içinde." "bir hayal kurmanın bir amacı olmaz Ester. Bir mektup yazmanın da. hele bir adres yazmayacaksan zarfa. "
İmha ekipleri bana biraz "yakma zevki" öykülerini hatırlattı. geleceğe yazılmış bir öyküydü o, gelecek düşü olanlar okusun derim.

011010110111101001101100, tek tek bakarak yazdım, yazar da öyle yapmıştır diye düşünüyorum :) bu da bir gelecek öyküsü ve maalesef makinelerin bizim yerimize kararlar aldığı o geleceğe girmiş bulunmaktayız. kızılların idamı henüz gerçekleşmedi ama adı kızıl saçlı olmayan çok değeri idam etmedi mi elimizdeki makineler?
jezamin ve nasab'a itirazım var. belki de ucube olan 4 kollular değil de biziz?
Ölmüş dünyaya Mersiye için yazar birsorum var: Sen bu hikayeyi nereden öğrendin sevgili Emre?
144 syf.
·7/10
Fantastik edebiyat hakkında (ayakları biraz daha yere basan büyülü gerçekçiliği hariç tutarsak) iki tane temel sıkıntım var. Aslında bunlara önyargı demek daha doğru olur. İlki, fantastik eserlerde yazarların kurduğu dünyayı anlatmaktan o dünyadaki insanı anlatmayı unuttuklarını düşünüyorum. Ya da, daha fenası, o kurduğu dünyayı derinliksiz karakterler üzerinden anlatma ihtimali. Karakterin, hatta tip demeli, tahmin edilebilirliği, zannımca yazara kurduğu dünyada kolay hareket imkânı tanıyor. Önemli olan o dünyada vuku bulacaklardır, ya da epik sahnelerin birinden ötesine atlanmak isteniyordur ve bu noktada gri karakterler değil siyah-beyaz tipler ilerleyişi kolaylaştırmaktadır. Yazarın okuru karakterin yerine değil de o dünyaya koyma arzusu da buna sebep oluyor olabilir. Hem iyi-kötü mücadelesi her devirde ilgi çekicidir ve fantastik edebiyat yazarının isteyeceği biçimde görkemli hikâyeler yazmasına vesile olur. Fantastik edebiyata karşı ikinci önyargım ise, kısaca, çoğunlukla, boş olmaları. Bu büyük bir itham oldu, hatta belki ayıp dahi oldu; ama her ne kadar tamamı boş diyemesek de, dünya kurma, okurun dünyaya iyice dalması için gereksizce abartılır gibi görünür benim gözüme. Evet, başka bir dünyadan esen soğuk rüzgârlar elbette heyecanlandıran bir ferahlık verir; ama bu serin rüzgârın nefsimizi okşamaktan başka işlevi var mıdır? Bu sorunun sadece fantastik eserlere mahsus bir sıkıntı olmadığını ama fantastik eserlerde ayyuka çıkmasının daha kolay olduğunu düşündüğümü ekleyeyim. Emre Ergin’in fantastik öykülerle bezeli Ruh Dememi Bağışlayın isimli kitabını bu iki önyargı üzerinden değerlendirince şaşırıyorum; çünkü yazar çoğunlukla bu iki önyargıyı bertaraf eden öyküler kaleme almayı başarmış. Kitaptaki baş döndürücü tematik zenginliği de eklediğinizde, “rollercoaster” kelimesi beliriyor zihnimde. Türkçe çeviri olarak “heyecan treni” öneriyor tureng.com. Bu kelime, inişleri ve çıkışlarıyla kitabı özetleyici bir niteliğe sahip.

Tabii bu kanaatlere varmadan önce, kitabın kapağıyla karşılaşıyorum. Siyahlar içinde bir kahraman, çorak bir arazi, yanmış ağaçlar, etrafta lav birikintileri... Yukarıda belirttiğim önyargıları iyice artıran bir kapak bu. Karmaşık bir kurgusu olan fantastik roman serisinin sekizinci kitabına aitmiş gibi duran bu kapak, yazarın niş sayılabilecek öykü dünyasını karşılıyor denebilir belki; ama kitabın içindeki tematik zenginliği adeta yutuyor. Bu kitap içinde Şehrazad, Pinokyo, nesli tükenen filler ve dört kollu mutantlar var; hatta ve hatta video oyunlarından ilhamla yazılmış öyküler var; ama kapak bu çeşitliliği kapsayıcılıktan uzak ve fantastik dünyalara mesafeli okurları dışlayan cinsten. Ama aşağıda da açıklayacağımız üzere, bu kitaba fantastik damgası yapıştırıp kitabı es geçmek kitaptaki öykülerin çerçevesini yok saymak demek oluyor.

Peki nedir o çerçeve? Aslında kitabın isminin bu çerçeveyi çizdiğini söyleyebiliriz. Belki de yazarın kastettiği bu değildi (hatta muhtemelen değil); ama benim kitap ismi üzerine yorumum, yukarıda bahsettiğim önyargılardan ilkine yönelik olduğu. Yazar sanki kâğıttan karakterlerle tekinsiz düşlerden fırlamış fantastik dünyalara dalmaya hazırlanan okura durun diyor, ruh dememi bağışlayın diyor; ama ben bu dünyaları o dünyalardaki insanların (mutantların, kuklaların…) kalplerine bakmak için yazdım. Bu kalplerde bizlerden bir şeyler buldum diyor yazar ve haklı da. İşte bu vesileyle önyargılarımdan biri kırılmış oluyor. Kaf-Lethe isimli öykü bunun en net örneği. Çünkü tam da “hayal ettiğim” fantastik okurunun seveceği şekilde başlıyor, epik bir manzarayla. Ama sonra geri gidiyor hikâye, o kahramanın o ejderhayla her şeyi sonlandıracak savaşının öncesine, o kahramanın git gide büyüyen endişesine gidiyor. Ve orada kalıyor. Yani, aslında kalmıyor, git gide büyütüyor o önceyi yazar, derinlik katıyor karakterine; onu tip olmaktan çıkarıyor. Ben de bu öykü ile beraber bu kitabı kabullenmeye başlıyorum.

Öykülere ruh girince, ikinci önyargım da temelini kaybediyor. Bu öyküden sonra kitaba ismini veren Ruh Dememi Bağışlayın geliyor; Pinokyo’nun çocuk olma hayaline ciddi bir bakış bu. Kitabın en derinlikli hikâyesinin Pinokyo hakkında olması ilginç geliyor kulağa; ama cidden de öyle. Gerçek çocuk olmanın getirdiği bir sürü yük var aslında: Mesela çocuklar acıkıyor, susuyor, uyuyor ve hatta büyüyüp yaşlanıyorlar ve ölüyorlar. Ama Pinokyo onlardan ayrı olmaya, onlardan farklı kalmaya dayanamıyor. Hissizlik, başından bir olay geçmezlik zor ve sıkıntılı. Artık şu renge ya da bu renge boyanıp durmak istemiyor Pinokyo. Hatta şöyle bile diyor: “Gerçek bir çocuk olmak, yalan söyleyebilmek, insanları kandırabilmek demekti, daha güzeli, kendini kandırabilmek demekti.” Ve hikâye öyle güzellikle işliyor ki Pinokyo’nun insan olmadığını, robotlaşan insan tabiri yerine odunlaşan insan tabirini koyup, modern insanın hayatını bu hikâyenin oluşturduğu paradigma çerçevesinde yeniden değerlendirme isteği doğuyor.

Öykülerin karakterler üzerine inşası boşluklara tamamen mani olmuyor ne yazık ki. Dünyazad’ın Aynası var meselâ, kitabın ilk öyküsü ve yukarıda bahsettiğim iki öyküyle beraber masalsı diye bir kategoriye dahil ettiğim. Yazarın çocuk karakter konuşturma yeteneğini zaten Beş Kere Halil’de de görmüştüm; burada da Şehrazad’ın -benim de bu öykü vesilesiyle varlığından haberdar olduğum- küçük kız kardeşi Dünyazad kanlı canlı bir karakter olarak keyif verici bir şekilde konuşturulmuş. Eniştesinin hediye ettiği gizemli bir aynanın peşinden koşuyoruz öykü boyunca. Peki, bittiğinde ne oluyor? Neden diye soruyorsunuz. Öykü bir şey anlatmak derdinde değil de, sadece anlatmak derdinde sanki. Bu bir bakıma yazarın anlatmak hususunda ne kadar hevesli olduğunun da işareti aslında. Geçenlerde yazarın internette yayınlanan söyleşisi, kafamdaki bu neden sorusunun sebebine cevap gibi. Bu öykü hakkında şöyle diyor yazar:

“Sözlükten rastgele seçilmiş üç kelimenin odağında olduğu bir öykü yazmaya çalışıyorum. Bunu da bir zaman kısıtı altında yapıyorum. İlki bana özgün bir kurgu bulma konusunda, ikincisi ise bulduğum herhangi bir konunun üzerine gitmek zorunda bırakmasıyla yardımcı oluyor. … Her şey öyküleştirilebilir gibi muğlak bir şey değil söylediğim. … “Dünyazad’ın Aynası” için kullandığım kelimeler şunlardı: Kehribar-Ayna-Enişte. Kehribar bir masal dünyasıyla alakalıymış zihnimde. Enişte hediye veren bir kişi olarak kayıtlıymış, ben de bir enişte olduğumdan kötülük yakıştıramamışım. Ayna da güzel bir hediye olurmuş. Bütün öykü esasında bu başlangıç cümlelerinin üzerine oturuyor.”

Her ne kadar altı çizili kısım yukarıda belirttiğime ters yönde bir ifade olsa da, ben Dünyazad’ın Aynası’nı bu renkli kitaba renkli bir mukaddime olarak okumayı tercih ediyorum. Öbür türlü öykünün istikametsizliği meselesini aşamıyorum.

Masalsı öyküleri bitirdikten sonra hayalî isimli bir kategoriye dahil ettiğim öyküler geliyor. Konuyu Değiştiriyorum, kitabın en duygusal öyküsü: Eşi ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir kocanın, eşiyle hastalıktan başka bir şeyler konuşmak istemesi, konuşmaya çabalaması, anılara dönmesi, dokunaklı ve yazarın enerjisine uygun bir teknikle işlenmiş. Sonrasında gelen Klimanjaro’nun Gözleri ise neredeyse hiçbir fantastik öge barındırmıyor; zira nesli tükenmekte olan filleri korumaya gelen ve hiçbir şey yapamayan Birleşmiş Milletler Barış Gücü yeterince fantastik. Yazarın aslında bu yönde ilerlemesi daha geniş bir kitleye hitap etmesine vesile olabilir: Fantastik dünyalarda gerçek dünyaya ait bir şeyler bulmaktansa, gerçek dünyadaki gerçek dışılıklara fantastikmiş gibi işaret etmeyi kastediyorum.

Bu öykülerden sonra karşımıza Yeniden Yeniden Yeniden ve Sevgili Ester öyküleri çıkıyor, ki benim için kitabın en zayıf öyküleri oldular. İlki, video oyunlarından aşina olduğumuz yeniden başlama olgusunu içinden çıkılmaz bir duruma yediriyor ve oyunlarda yeniden başlamak bir fırsatken burada acz hâline geliyor. Ancak öykü ilk başlarda çektiği ilgiyi, sonrasındaki sündürme nedeniyle çabucak kaybediyor. Sonrasında gelen Sevgili Ester ise Dear Esther isimli bir oyundan ilhamla yazılmış (Bu öykü ve Transistor isimli bir oyundan ilhamla yazıldığını öğrendiğim ve tüm ismini yazmaktansa sıfırlı birli diyeceğim öyküde bu oyunlara ismen atıf verilmesi iyi olurdu notumu da ekleyeyim.). Acaba ben mi öykünün içine giremedim diye tekrar okuyayım dedim; ama öykü kesinlikle beni içine almadı. Bu haliyle bir öyküden çok “fan-fiction” denen (ve tureng.com’un hayran kurgusu diye çeviri sunduğu) bir metne benziyor ve bir hayran kurgusunun aynı tutkuyu paylaşmayan insanlarca beğenilebilmesi pek kolay değil. Öte yandan, bu iki öykü, yazarın öykü yazımında neden adeta “Konuyu Değiştiriyorum” öyküsündeki anlatıcı gibi dur durak bilmeden ilerlemeye çalıştığını da gösteriyor. Yazarın bu tip ağırdan aldığı metinlerde, okurun ilgisini diri tutacak bir şey kalmıyor. Herhalde bunun yazarın fantastik temelli yazmasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Zira pek fantastik olmayan Klimanjaro’nun Gözleri öyküsü de ağır sayılabilecek bir öykü; ama bu iki öyküdeki sorunları barındırmıyor. Yeniden Yeniden Yeniden’de okurun ilgisini çekebilecek bir karakter dahi yokken, Sevgili Ester’de ilgi çekici karakterler mevcut olmasına rağmen bir ilerlemenin bulunmadığı muğlak kurgu öyküyü zayıf gösteriyor.

Bu öykülerin nihayetinde kitabın distopyalar kısmına varmış bulunuyoruz. Distopik öykülerin ister istemez karakterlerden ziyade kurgulanmış düzeni aktarması gerekiyor. Hatta düzen elemanları adeta bir karakter olur. 1984’ün Büyük Birader’ini ya da Cesur Yeni Dünya’nın somasını örnek verebiliriz bunlara. Distopik romanlar yazmak daha kolay görünüyor bana; dünyayı etraflıca anlatabilirsiniz. Ama distopik öyküde hem etkileyici bir dünya kurmalı hem de bunu fazla kelime kullanmadan yapmalısınız. İmha Ekipleri ile Jezamin ve Nasab bu açılardan harika örnekler. İlk hikâyede üretimin çok fazla arttığı yakın gelecekten bahsediliyor. Tüketimin sürdürülebilmesi için, eski eşyaların vergilendirildiği bir dünya kuruluyor. Bu akıl almaz düzen, artık ağır vergileri ödeyemedikleri için yadigâr eşyalarından ve hatta eski evlerinden vazgeçen bir karı-koca üzerinden olabildiğince sade ama dehşete düşürücülüğünden taviz verilmeden anlatılıyor. Jezamin ve Nasab ise çok daha etkileyici; çünkü kısa bir öykü olmasına rağmen sizi öyküyü karmaşıklaştırmadan mutantların (hoş bir ifade ile, genibozuk olarak anılıyorlar) dünyasına götürüyor ve dallandırıp budaklandırma ihtiyacı duymadan belki de başka bir yazarın üzerine roman yazabileceği bir öykü altı buçuk sayfada tamamlanıyor. Ama bu öyküde de yukarıdaki gibi yine bir an neden diye sorasım gelmedi değil. Özellikle öykülerin sonunda kurulan muzip cümleler öyküde inşa edilen gerçekliği sarsabiliyor. Tam da bu anda, bu öykülerden fantastik olmalarının getirdiği ürpermeyi ve ürpermenin getirdiği saygı duruşunu çekecek olursak bir bozulma gerçekleşecek gibi hissediyorum. Ama bu his, somut bir şeylere dayanmadığı için, önyargılarımla da açıklanabilir.

Yukarıdaki iki öykü arasında bulunan sıfırlı birli öykü ise bu acayip tedirginliği giderir nitelikte çünkü o kadar çarpıcı ki okur kolayca öykünün dünyasına giriyor ve oradan çıkamıyor. İnsanlığın bütün bilgilerine sahip olan bir MAKİNE, çeşitli algoritmalarla birbirine uzak görünen verileri birbirine bağlayarak değerlendirmeler yapıyor ve git gide insanların üzerinde tahakküm kuruyor; öyle ki insanlığın faydası için kızıl saçlı insanların ölmesi gerektiğini söylüyor en sonunda. Gerek bu öykünün üzerinden anlatıldığı karakter tercihi, gerek ilham aldığı oyunun hikâyesine o kadar da yaslanmamasıyla öykü hem “fan-fiction” olmaktan kurtuluyor hem de özgün bir nitelik kazanıyor.

Bu üç değerli öykü ile kitabı yüksek bir yerde bitirebilirdi yazar ama bir öykü daha eklemiş: Ölmüş Dünyaya Bir Mersiye. Bu hacimli öykü, yazının başında bahsettiğim iki önyargıyı da kısmen haklı çıkarır nitelikte. Çok ayrıntılı ve sebep sonuç ilişkileri net bir şekilde belirtilmiş bir dünya inşası var. Buna karşın, öykünün temel gizemi belirsiz kaldığı için bu inşa temelsiz geliyor bana. Yazar bunu “ruh”u öne çıkararak telafi etmek istiyor; resmedilen yalnızlığın ürkütücü bir yanı olmadığını söyleyecek de değilim. Ama karakter istenilen derinliğe ulaşamıyor; çünkü yazarın bu ayrıntıyla inşa ettiği dünyada olan biteni anlatması lâzım. Ve bunu da çok akıcı bir şekilde yaptığını belirtmem gerek; hatta genel anlamda öykülerde sürükleyiciliğin gizemler ve çatışmalarla başarılı bir şekilde sürdürüldüğünü de yeri gelmişken belirtelim.

Ruh Dememi Bağışlayın, yazarının anlatma hevesini her yönüyle yansıtan bir öykü kitabı. Yazar, bu hevesini gerçekten ileteceği bir mesajla birleştiğinde, ki yukarıda örneklerinden bahsettik, ortaya sahiden de kayda değer öyküler çıkıyor. Ama “Neden?” diye sorduğum öykülerin nefsani tatmin tarafının ağır bastığını düşünüyorum ve bunun yeterli olmadığına inanıyorum, ki yazarın alıntıladığım söyleşisinden hareketle onun da bu yönde bir inancı olduğunu düşünüyorum. Bir heyecan treni tecrübesi demiştik; inişleri ve çıkışlarıyla, oradan oraya savurmalarıyla ve tenimizde hissettirdiği soğuk rüzgârlarla. Aslında yazı boyunca işaret ettiğim sorunlar, neden heyecan trenine bindik ki gibi saçma bir soru sormaya eş değer gibi görülebilir. Ama burada, neden o trene bindiğimizi sorgulamaktansa, o trenden indiğimizde çok şükür ömrümüzü baş aşağı geçirmiyoruz demek, ya da ne bileyim çok şükür rüzgâr sürekli saatte yüz yirmi kilometre hızla esmiyor dememiz, ya da çok şükür her inişin bir çıkışı vardır ve çıkışların inişleri olabilir gibi şeyler diyebilmemiz gerektiğini vurgulamaya çalışıyorum. Çünkü o tren, kitap. Biz o trene binmişiz. Adrenalinidir, ters dönmesidir, su sıçratmasıdır bunlar işin nefsani yanları. O trenden indiğimizde bize bir şeyler kalmalı. Ve bu şey, güzeldi demekten fazlası olmalı. Bu kitapta fazlasını fazla fazla veren öyküler mevcut zaten; ama genel olarak bakarsak, yüksek hızlı bu öykülerin belki de biraz yavaşlayıp soluklanması, soluklanırken de neler yapılabileceği üzerine düşünmek gerek sanki.

Nasıl ki yazar son öyküsünü bir soruyla bitirmiş, biz de bir soruyla bitirelim. Yazı boyunca, bu kitabın günümüz edebiyatındaki müstesna yerinden ve sırf bu yüzden kayda değer olduğundan neden bahsetmedik?
Ömrü sonsuz olduğundan bu çabasında bile bir nihayet yokmuş üstelik. Yolunu dervişane bir gayeye benzeten de buymuş, kazanamayacağı, ama yenilmemekte ısrar edebileceği bu cihadı. Ölümsüzlüğün o tekinsiz fiyatını yeniden dile getirmektense bilincini beyaz bir spatulayla kazıyıp atmaya razıymış. Ah bir de mümkün olsaymış bu!
Uykunun o her şeyi örten tılsımı, göz kapaklarını da örttü, bilincinin üzerindeki kargacık burgacık çizgileri yumuşacık dalgasıyla sildi.
Emre Ergin
Sayfa 31 - Ketebe Yayınevi
Öncesinde tüm varlığıyla peşinden gittiği hakikatin yüceliğinden başkasına işaret etmeyen duruşu, öz saygısını yitirdikçe kendi değerine emin olmak için diğerlerini daha aşağıda görmeye ihtiyaç duyan acınası bir fanatizme dönüştü.
Parmağını uzatıyor, suya daldırıyor, suyu karıştırıyor. Kaşıkla karıştırır gibi. Suda kendimizi görüyorduk ya hani, şimdi göremiyoruz. Karman çorman oluyor yüzümüz. Anlamıyorum neden yaptığını bunu. “Su artık bize bakamaz, onun gözünü oydum.” diyor

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ruh Dememi Bağışlayın
Baskı tarihi:
Mayıs 2018
Sayfa sayısı:
144
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789752482746
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ketebe Yayıncılık
Hikâye anlatmayı hem tutkuyla sevmek hem de neredeyse mühendis titizliğiyle öykü “çalışmak”, yazmak ne yazık ki bugün çok az yazarda rastladığımız bir durum. Günümüzün hastalığı da bu değil mi zaten? Sevdiklerimize karşı savruk davranmayı marifet saymak illeti. Emre öyle değil. İşi buymuş gibi titiz, iş değilmiş gibi heyecanlı ve coşkulu yazıyor. Üstelik ortaya sıkıcı öyküler çıkmıyor. Garip? Eğlenceli? Ürkütücü? Derinlikli? İronik? Şaşırtıcı? Evet evet hepsi…

Onun öykü evreninde ejderhalarla, son fil sürüsünü korurken bir katliama seyirci kalan BM Barış Gücü; bir sorguda ölüp ölüp dirilen bir kurbanla, Şehrazad’ın kardeşi Dünyazad, üç kollu mutantlarla, kızıl saçlı insanların ölümünü emreden bilgisayarlar yanyana. Ve en güzeli de bütün bu öykülerin insanlığın garip açmazlarına gözünü dikmiş bir yazarın bilgeliğiyle anlatılıyor olması.

“Alarmın ilk çalışında uyandım, evet. Bir buçuk yumurta, iki dilim peynir. Cüzdanım yerinde, ceket janti, telefonun şarjı yüzde seksen yedi. Aylardan haziran, günlerden cumartesi. On altı saat oldu seni görmeyeli. İstesem de daha fazla acele edemem. Gökyüzü simetrik, yer de ona paralel. Usul usul sallanıyor ağaçlar. Kavak ağaçları, aynı mezarlıktakinden. Konuyu değiştiriyorum; ya değiştiremezsem?”

(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 9 okur

  • Neslihan Şahin
  • Zehra Yılmaz
  • Hasan Hakan Boyraz
  • Hakan Osman Çaldağ
  • Osman Örüm
  • doksandokuzuncuharf
  • hacer çiftçi
  • Şevval Erdemir
  • Betikevi

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%12.5 (1)
9
%25 (2)
8
%12.5 (1)
7
%37.5 (3)
6
%12.5 (1)
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0