Adı:
Ruhun Yeni Hastalıkları
Baskı tarihi:
2009
Sayfa sayısı:
253
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755395043
Orijinal adı:
Les nouvelles maladies de l' âme
Çeviri:
Nilgün Tutal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Hâla bir ruhumuz var mı? Çağımızda bu mümkün mü? Eğer varsa, nerede konumlanır? Beyinde mi, kalpte mi?, beden sıvılarında mı? Ruh nedir? Konuşan varlığın diğer konuşan varlıklarla bağı ve bir anlam yapısı mıdır? Peki, çağımız anlam yapılarını yok eden bir çağ ise, ruhumuza ne olmuştur? Kristeva bu soruların, modern varlıklar olarak içinde bulunduğumuz çağın temel soruları olduğunu ileri sürüyor; üstelik ikna gücü de oldukça yüksek. Modern insan günlük deneyiminde içsel yaşamının çöküşünün izinde sürüklenmektedir. Bu çöküş, televizyon dizilerinin duygusal şantajında, romantik tatminsizlikte, dinlere yönelişte her gün açıkça ifadesini bulmaktadır. Bunlar Kristeva'ya göre sakatlanmış öznelliğin emareleridir. Bu gezgin, dur durak bilmeyen ve performans sarhoşu öznelliğin oluşum mekânını en iyi temsil eden geleceğin kent modeli New York'tur. Çağımızın bu simge kentinde yaşayan modern insan, kazanmanın, harcamanın, haz almanın peşinden koşar. Bu yaşam deneyiminde belki acı çeker, ama pişmanlık ve vicdan azabı duymaz. İmgelere boğulur, imgeler onun yerine geçer. Yaşadığı hayal âleminde, gösteriden o da bir pay almaya çalışır. Söylemi standartlaşırken, edim ve vazgeçiş anlam yorumlarının yerini alır. Bu nedenle modern narsis bu karmaşanın içinde ruhunu nereye hapsettiğini bilmez. Hatta ruhunu kaybetmekte olduğunun farkında bile varamaz.
Kristeva ruhun yeni hastalıklarının tanısını buraya koyar: Özne için temsilleri ve anlamsal değerlerini kaybeden ruh, yani psişik aygıt bozulmuştur, çalışmamaktadır. Çağımızda tıpkı ruhunu yitirmekte olduğunu bilmeyen insan gibi, kendi bilincinde olmayan bir medetsizlik çağıdır. Çağımızın hastalığı, psişik temsil imkânsızlıkları ve yetersizlikleridir. Psişik uzamı ölüme sürükleyebilecek hastalıklardır bunlar. Gösteri toplumunun aktörü ya da tüketicisi, imgesel yoksunluk hastalığına yakalanmıştır.
Tanının ardından, modern insanı bu kötürümlükten psikanalizin nasıl kurtaracağı sorgulamaları gelir. Kristeva'ya göre modern insan analistten psişik aygıtını tamir etmesini beklemektedir. Kristeva bu sorunsalın izini, Jeanne Guyon gibi bir XVII. yüzyıl gizemcisinde; Germaine de Steal gibi daha XVIII. yüzyılda entelektüel figür olarak yerini alan bir kadının şöhret ve yas tutkusunda; çağımızın isteriği dediği Sabrina Spielrein'ın temsile başkaldıran bedensel hafıza olmasında; despresyonun dilini kadınlık konumu ile birleştiren Helene Deutsche'un açık yapısında sürer. Ama temsil, aşk ve özdeşleşme konusundaki sorgulamaları bu tanılarını derinleştirir. Bu derinleşmenin uğraklarında Hristiyanlık - Musevilik ile Joyce, aşk, edebiyat, kutsallık ve özdeşleşme üzerine çözümlemeler yer alır.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Devasa bir kent, camdan ve çelikten yapılmış, gökyüzüne uzanan, gökyüzünü yansıtan, kendisini ve sizi yansıtan evler; imgelerine boğulmuş, acelesi olan, aşırı makyajlı. altınlar, incilerle kaplı ve şık
deriler giyinmiş insanlar tahayyül ediyorum; yan sokakta yığılmış pislik ve uykuya ya da paryaların öfkesine eşlik eden uyuşturucu ... Bu kent New York olabilir, yarının herhangi büyük bir kentine,
bizimkine benziyor ...Bu kentte ne yapmalı? Tek bir şey: Metalar ya da imgeler satmak ve satın almak, ikisi de aynı anlama gelir, çünkü bu metalar ve
imgeler anlamdan yoksun ve derinliksizdir... Lüksü olduğu gibi dehşeti de etkisizleştiren bir yaşama sahip olabilenler ya da sahip olmaya çalışanlar, kendileri için bir "içeri" oluşturmak zorundadır: Gizli bir bahçe, mahrem bir ev ya da basitçe ve daha iddialı bir şekilde psişik bir yaşam.
Kendimize bir ruh oluşturmak için gerekli ne zamanımız ne de yerimiz var. Bu tür bir kaygıya dair basit bir şüphe bile saçma ve
yersiz bulunuyor. Kendi kibrine ve başına buyrukluğuna göbekten bağlı modern insan, belki acı çeken, ama asla vicdan azabı duymayan bir narsisiktir. Istırap onu bedeninde yakalar- onu bedenselleştirir. Yakındığında, umarsızca arzuladığı şikayetinden daha fazla hoşnut olabilmek için yakınır. Eğer depresyona girmemişse, asla tatmin nedir bilmeyen sapkın bir arzu içinde sıradan ve değersiz nesnelerle coşarak kendinden geçer. Parçalanmış ve hızlanmış bir zaman ve uzamda ikamet eden bu modern insan, genellikle kendi
yüzünü tanımakta zorluk çeker. Cinsel, öznel ya da ahlaki bir kimliğe sahip olmayan bu amfibi bir sınır varlığıdır, bir "sınır kişilik"tir ya da bir "sahte ben"dir. Genellikle edimsel sarhoşluk coşkusu bile
hissetmeden edimde bulunan bir bedendir.
Varlığın metafizik endişesini ve anlam kaygısını psikolojik hoşnutlukla aşmış olacak yeni bir insanlığın habercisi, herhangi bir kolaylık ya da "halkın afyonu"nun yeni bir versiyonundan ziyade, belki de psişik yaşamın bu dönüşümüdür.

Bir hapla ya da ekranla tatmin olan biri olağanüstü değil midir?
Daha radikal feminist akımlar var olan iktidarı reddedip, ikinci cinsi bir karşı-topluma dönüştürmektedirler. İçinde zevk umutları­nın sığınak bulacağı dişil bir toplum, resmi toplumun bir tür alteregosu olarak oluşmaktadır. Kurbansal ve yoksun kılıcı toplumsal simgesel sözleşmeye karşı: Uyumlu olduğu, yasakların olmadığı,
özgür ve hazcı olduğu tahayyül edilen bir karşı-toplum. Ötesi olmayan modern toplumlarımızda karşı-toplum hazzın tek sığınağını oluşturmaktadır, çünkü karşı-toplumun kendisi bir olmayan-yer, yasadan muaf bir yer ve ütopyanın tesviye havuzudur. Her toplum gibi karşı-toplum da bir dışlananın dışarı atılması üzerine kurulmaktadır. Kötülükle yüklenen günah keçisi böylece kendisini artık tartışma konusu yapmayan oluşturulmuş topluluğu'
kötülükten arındırmaktadır. Talep öne süren modern hareketler eleştirilerden kendilerini korumak için bir suçlu gösterek-yabancı,sermaye, öteki din, öteki cins- bu modeli yinelemişlerdir. Bu mantık açısından feminizm de tersine çevrilmiş bir cinsiyetçiliğe dö­nüşmez mi?
Kadınların yürütme, sanayi ve kültür alanlarında iktidarı paylaş­maları bu iktidarın doğasını değiştirmedi. Bunu açık bir biçimde Doğu ülkelerinde görmek mümkün. Yönetim kadrolarına atanan ve binlerce yıldır reddedilen ekonomik ve narsisik avantajlara aniden
sahip olan kadınlar, işbaşındaki rejimlerin temel direklerine, statü­konun gardiyanlarına, yerleşik düzenin en gayretli koruyucularına dönüşmektedirler. Kadınların daha önce yoksun bırakıcı, baskıcı ya da erişilemez olarak gördükleri bir iktidarla özdeşleşmeleri totaliter rejimler tarafından sıkça kullanılmıştır: Alman nasyonal-sosyalistleri ve Şili cuntası bunun örnekleridir

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ruhun Yeni Hastalıkları
Baskı tarihi:
2009
Sayfa sayısı:
253
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789755395043
Orijinal adı:
Les nouvelles maladies de l' âme
Çeviri:
Nilgün Tutal
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Ayrıntı Yayınları
Hâla bir ruhumuz var mı? Çağımızda bu mümkün mü? Eğer varsa, nerede konumlanır? Beyinde mi, kalpte mi?, beden sıvılarında mı? Ruh nedir? Konuşan varlığın diğer konuşan varlıklarla bağı ve bir anlam yapısı mıdır? Peki, çağımız anlam yapılarını yok eden bir çağ ise, ruhumuza ne olmuştur? Kristeva bu soruların, modern varlıklar olarak içinde bulunduğumuz çağın temel soruları olduğunu ileri sürüyor; üstelik ikna gücü de oldukça yüksek. Modern insan günlük deneyiminde içsel yaşamının çöküşünün izinde sürüklenmektedir. Bu çöküş, televizyon dizilerinin duygusal şantajında, romantik tatminsizlikte, dinlere yönelişte her gün açıkça ifadesini bulmaktadır. Bunlar Kristeva'ya göre sakatlanmış öznelliğin emareleridir. Bu gezgin, dur durak bilmeyen ve performans sarhoşu öznelliğin oluşum mekânını en iyi temsil eden geleceğin kent modeli New York'tur. Çağımızın bu simge kentinde yaşayan modern insan, kazanmanın, harcamanın, haz almanın peşinden koşar. Bu yaşam deneyiminde belki acı çeker, ama pişmanlık ve vicdan azabı duymaz. İmgelere boğulur, imgeler onun yerine geçer. Yaşadığı hayal âleminde, gösteriden o da bir pay almaya çalışır. Söylemi standartlaşırken, edim ve vazgeçiş anlam yorumlarının yerini alır. Bu nedenle modern narsis bu karmaşanın içinde ruhunu nereye hapsettiğini bilmez. Hatta ruhunu kaybetmekte olduğunun farkında bile varamaz.
Kristeva ruhun yeni hastalıklarının tanısını buraya koyar: Özne için temsilleri ve anlamsal değerlerini kaybeden ruh, yani psişik aygıt bozulmuştur, çalışmamaktadır. Çağımızda tıpkı ruhunu yitirmekte olduğunu bilmeyen insan gibi, kendi bilincinde olmayan bir medetsizlik çağıdır. Çağımızın hastalığı, psişik temsil imkânsızlıkları ve yetersizlikleridir. Psişik uzamı ölüme sürükleyebilecek hastalıklardır bunlar. Gösteri toplumunun aktörü ya da tüketicisi, imgesel yoksunluk hastalığına yakalanmıştır.
Tanının ardından, modern insanı bu kötürümlükten psikanalizin nasıl kurtaracağı sorgulamaları gelir. Kristeva'ya göre modern insan analistten psişik aygıtını tamir etmesini beklemektedir. Kristeva bu sorunsalın izini, Jeanne Guyon gibi bir XVII. yüzyıl gizemcisinde; Germaine de Steal gibi daha XVIII. yüzyılda entelektüel figür olarak yerini alan bir kadının şöhret ve yas tutkusunda; çağımızın isteriği dediği Sabrina Spielrein'ın temsile başkaldıran bedensel hafıza olmasında; despresyonun dilini kadınlık konumu ile birleştiren Helene Deutsche'un açık yapısında sürer. Ama temsil, aşk ve özdeşleşme konusundaki sorgulamaları bu tanılarını derinleştirir. Bu derinleşmenin uğraklarında Hristiyanlık - Musevilik ile Joyce, aşk, edebiyat, kutsallık ve özdeşleşme üzerine çözümlemeler yer alır.

Kitabı okuyanlar 2 okur

  • indéfini
  • mehmet emin coşan

Kitap istatistikleri