Saatleri Ayarlama Enstitüsü

·
Okunma
·
Beğeni
·
38.306
Gösterim
Adı:
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Baskı tarihi:
Eylül 2017
Sayfa sayısı:
382
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759955762
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Baskılar:
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiiri sembolist bir ifade üzerine kurulmuştur. Aynı anlatım tarzı romanlarına da zaman zaman sirayet eder. Ancak muhteva açısından metafizik eğilimleri ile estetik endişelerini şiire ayırdığı halde, sosyal temalar için nesri seçmiştir. Romanları, zengin hayat hikayesinden taşarak Türkiye meselelerine kendine has yorumlar getirir. Medeniyet değiştirme girişimlerinin insanımızı soktuğu çıkmazları araştırırken yaptığı tahliller, insanımız ve toplum yapımız açısından dikkate değer hükümler taşır. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" toplumumuzun bu değişme süreci içindeki durumunu, fertten yola çıkarak topluma varan bir teknikle anlatıyor.
(Arka Kapak)
Ben bu kitapla yeniden doğdum... Okumayı sevdim, okur yazar oldum, kendimi buldum... Bu kitabı okuyana kadar yılda dört beş kitap okurdum, bu kitabı okuduğum sene yaklaşık 40 kitap okudum ve 1,5 sendedir aynı tempo ile okumaya devam ediyorum. Farkettiyseniz profil resmimi bu kitabın kapağından aldım, Hayri İrdal olmaktan çıktım Halit Ayarcı oldum... Bu kitap ile bu siteyi buldum, siz okurları tanıdım. Okuduğum kitaplara yorumlar yazdım ama bu kitap benim için özel olduğu için üzerine söz söylemeye sırrımı ifşa etmeye çekindim ve bugün Huzur'u okurken tamam dedim Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne inceleme yazacağım....

Bu kitabı on sene önce üniversitede bir arkadaşım tavsiye etmişti ama okumak yıllar sonrasına nasip oldu. Ama olsun okumaya başlamanın yaşı ve zamanı yok...

Biraz da kitaptan bahsedeyim. Konusu Hayri İrdal gibi pasif ve yılgın birisinin Halit Ayarcı gibi aktif ve özgüveni yüksek biriyle tanışıp hayatının nasıl değiştiğini ve Saatleri Ayarlama Enstitüsünü nasıl kurduklarını, başarıyı nasıl yakaladıklarını, o zamanın insanlarını ve toplumunu ince espirilerle hicv ederek anlatıyor.

Böyle bir enstitü gerçekten olmayabilir ama bence gerçekten olsa güzel olur. Geçenlerde bir camiiye girdim, camiinin duvarlarında altı tane saat var fakat her biri farklı bir zamanı gösteriyor. Bir müsliman için zaman çok önemlidir. Dakikası hatta saniyesine göre sahuru keser, iftar yaparız. Toplantılara, iş yerlerimize, randevularımıza zamanında gelememe alışkanlığımızdan bahsetmiyorum bile... Zaman tanzimi ve öncekilerin belirlenmesi toplum hayatının düzeni için çok önemlidir. Bu ve benzeri konuları hem deneme hem roman tadında, yer yer tebessümlerle ve yer yer düşüncelerle okuyacağınız güzel bir eser. Mutlaka okumalısınız.
Merhaba,
| Yazım spoiler içerebilir içermeye de bilir.
|| Okuduğum ilk kitabıyla kendisine hayran olduğum Ahmet Hamdi’nin bu kitabı hakkında bir şeyler karalamak istedim. Saatleri Ayarlama Enstitütüsü,günümüzde bile derin bir incelemeyi hak eden bir roman.
Tanpınar’ın kendi sözleriyle giriş yapmak gerekirse bu roman: “İki âlem arasında salınıp duran bir halkın boşluğu.”
||| Hayri İrdal, dini hurafelerle ve batıl inançlarla büyüyen, bu dönemde saat tamirine merak salan ve bu yüzden yanında bulunduğu -kanımca- Doğuyu temsil eden geleneksel,çalışkan Nuri efendi ile vakit geçirmektedir. İrdal bey,eşinin tabiriyle içine sinik ve sünepe bir adam olduğundan dokunduğu her şey elinde kalmaktadır. Bu ruh buhranı içinde sürüklenirken çetrefilli yollarla tanıştığı Halit Ayarcı, emek vermeyi önemsemeyen tek ilkesi yenilik yapmak olan bir “Batı” adamıdır. İrdal bey, toplumsal baskının getirdiği sonuçlara göre Nuri efendinin yolundan gidip yoksullukla mı yaşayacak ya da Halit Ayarcının yolundan gidip zenginliğe ve refaha mı erişecektir? İrdal bey, büyük bir ikilem içinde boğulmaktadır.
|||| İşte buradan sonra Tanpınar’ın Doğu-Batı ikilemi arasında bocalayan karakterleri irdelemesini,yeri geldiği zaman ağır – sık sık sözlüğe bakma ihtiyacı hissedebilirsiniz- ama akıcı bir dille okuyorsunuz. Tanpınar’ın yaptığı psikolojik “vurgunlar” karakterlerin içinde kaldığı sıkışmışlığın tam bir göstergesi. Yine, çetrefilli yollarla tanıştığı Dr. Ramiz, nerede duracağını bilmeyen kafası karışmış Türk Aydınını temsil ediyor.
Roman iki âlem arasında salınıp duran halkın boşluğunu temsil ettiği kadar, bence ironinin ve mizahın romanı da kabul edilebilir. Zira, bir başka karakter; Hayri İrdal’ın musikiden anlamayan berbat bir sese sahip assolist olmak isteyen bir baldızı vardır. İrdal bey, böylesi yeteneksizliğin gülünç olduğunu savunsa bile Halit Ayarcı bir şekilde baldızı assolist yapar hem de tüm ülkenin alkışlarla dinlediği bir assolist. İşte burada günümüz devreye gidiyor, bazılarını şarkıcı, bazılarını yazar ve televizyondaki anlamsız dizi ve programlara raiting kazandırarak kimilerini de kanal sahibi yapan kitle. Başarı gibi görünen kavram; aslında çalışmanın, bilginin, emeğin ürünü değil, Tanpınar’ın da belirttiği gibi beyinsiz bir güruhun ürünü.
Kanımca, Tanpınar’a göre modernleşme ve ilerleme Batı sevdasından mütevellit gördüklerimizi ve öğrendiklerimizi kopyalamaktansa kendi uygarlığımızı,kendi hayat şeklimize uygulamak için âhlaklı bir şekilde çalışmak.
|||Tanpınar’ın bu eseri, döneminin ikilemlerine şahit olurken yer yer güldüğünüz,ağlama hissinin içinizi kavurduğu ve yapılan mizahı anlamak için durup düşündüğünüz,psikolojik tahlillerine hayran olduğunuz oldukça başarılı Türk edebiyatına kazandırılmış yegâne bir roman.
ŞAKA MI İŞ Mİ?

Toparlanın gitmiyoruz, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kuruyoruz.
İş teklifi yapıyorum:
Pandül Müdürü: Ebru İnce
Yelkovan Şubesi Şefi:Esra D.
Zemberek Ayarı Müdür Muavini:Sezen B.
Akrep Ayarı Şube Şefi: Tuco Herrera

Kim enstitüye reis olmak ister? :)

İşi kabul edenler üniformalarını giyip en ciddi jest ve mimiklerle müdürlük binalarına geçebilirler.
Görev şu : Saat kaç? sorusuna cevap vermek. :)
Müşterilere makbuz vermeyi unutmayın.
Artık en güvenilir kurum Greenwich değil sizsiniz . :)
( İşte romanın özeti )

SAAT KAÇ?

Günde kim bilir kaç kez soruyoruz bu soruyu?
Çünkü hepimiz zamanın peşinden koşuyoruz ve zamana yetişmeye çalışıyoruz.
Halbuki saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladıkça ömrümüzü tüketiyoruz.
Renk renk kordonlarıyla aksesuar olarak da tamamlayıcı olan saatler, tükettiğimiz ömrümüzün nabzıdır bir bakıma.

Ben diyorum ki tüm roman bir yalan üzerine kurulmuş... :)

Edebiyatçılar diyor ki Marquez’den önce büyülü gerçekçiliği Tanpınar Saatleri Ayarlama Enstitüsünde kullanmış.

Esas kahramanlarımız Hayri İrdal ve Halit Ayarcı İstanbul’da Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü kurar ve aslında hiçbir işe yaramayan bu enstitüde 300 kişi çalışır, yıllarca varlığı ülkeyi gururlandırır ama gerçekler artık yadsınamayacak duruma gelince lağvedilir.
Çok mühim bir iş yapıyor görüntüsünün altında hiçbir iş yapmayan bu enstitü güya medeniyetin sembolüdür. :)

Bu romanın Türk edebiyatı için önemli olmasının bir sebebi de şudur:
Romanda Tanpınar’ın asıl amacı, Türk toplumunun elli yıl içerisinde donmuş bir hayat anlayışı ile zamanı aşmaya çalışmasının gülünçlüğünü ortaya sermektir.

Saatleri Ayarlama Enstitüsü grotesk bir eserdir , yani hem gülünç hem tuhaf hem abartılıdır .

TANPINAR

Zaman adamı...
Rüya adamı...
Hayal adamı...

Gerçek ile hayal arasında gidip gelen roman da şair Tanpınar’a yakışır nitelikte ...

Dip not: 20 günde okunmuş, araya küçük tatiller, dost sohbetleri, çikolata kaçamakları, diyet bozmaları, kafa dinlemeleri, kalp ağrıları alınmıştır... :)
Aslında kitap konusunda daha olgunluğa erişmeden bir yorum yapmak istemezdim ama konu "en sevdiğim" olunca heyecanla bir şeyler yazmak istiyorum. Şunu biliyorum ki Türk halkı olarak Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir yazara sahip olduğumuz için çok ama çok şanslıyız. O öyle biri ki Salvador Dali tablolarında, Luis Bunuel filmlerinde gördüğümüzü onun kitaplarında daha yakından ve daha bizden bir şekilde görebiliyoruz. Gerçekten dünya çapında bir yazar olması gerekirken değeri bir türlü Türkiye'de bile anlaşılamadı.

Kitaba gelecek olursak her zaman güçlü bir ana karakter ve onun çevresinde gelişen olaylara ana karakterin gözüyle baktığımız romanları çok sevmişimdir. Burada ise Hayri İrdal'ın gözünden olayları izliyoruz. Herkesin aklına Doğu-Batı çatışmasını getirmiş ancak böylece kestirip atılmasını doğru bulmam. Hatta bana göre Doğu-Batı çatışması en görünür gibi olan aslında en silik konudur kitabın içinde. Gerçi sembolik bir eser olması herkesin görüşünü farklı kılıyor. Benimki de bu yüzden biraz farklı. Bana göre bu roman hayatın kısa bir özetidir. Hatta şaşıracaksınız ama uzayda zamanın, zaman bükülmesine yer bile verilmiştir. Çoğunuza gülünç gelmiş olabilir ama ben bazı kısımlarından bunu bile çıkardım. Aslında Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitabı denilince aklıma "geçmişe özlem" geliyor. Bu kitap kötü maziye sahip bile olsak geçmişe özlemin, küçük şeylerden mutlu olabilmenin, pişmanlığın serenadı. Belki yenilik, medeniyet çok güzel bir şey ama saatlerce mahallemizde oynadığımız maçların zevkini hatırlayıp kim geçmişe özlem duymuyor ki ? Şimdilerde gökdelenlerin arasında futbol oynayan çocukları kim hayal edebiliyor ? Belki de yeni nesil de yıllar sonra ellerindeki tabletlerle oynadıkları oyunların özlemini duyacak kim bilir. Aslında en başta dediğim gibi Doğu-Batı karşılaşmasından çok Moderniteye bağlı aşırı ilerleme mi yoksa fazla değişim yaşamaksızın hayatı idame ettirecek kadarı mı sorularını sorduruyor. Bu sorularda bizleri çok ikilemde bırakıyor. Hangisi doğru acaba derken kitabın sonunu boyluyoruz. Bunun akabinde bi kaç tavsiye vermek istiyorum. Geçmişe özlem konusunda yapılmış en iyi film hatta alanında tek filmde Citizen Kane'dir. Onu da çıkarımlarım doğrultusunda tavsiye etmek isterim. Ayrıca konu açılmışken bir tavsiyede kitap olarak vermek istiyorum. Yine çoğu kişiye alakasız gelebilir ama Eric Hobsbawm'ın Aşırılıklar Çağı kitabı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün yanına anlam katacaktır şüphesiz.

Aslında çok uzatmak istemezdim ama kitabın verdiği karışık duyguları anlatmak kolay değil. Geçmişe özlem ilk aklıma gelen konu olsa da pişmanlık, küçük şeylerden mutlu olabilme, dünyada ve dünya dışı yaşamda zaman kavramı, Modernite-Yalınlık karşılaşması göze batan ince ayrıntılardı. Tabiki bunlara teker teker deyinmeyeceğim ama şunu biliyorum ki bir çok kişi benim düşündüklerimi kitap hakkında düşünmedi. İşte kitabın gizemi de burada saklı. Herkese farklı duyguları yaşatabilmek aslında gerçek sanattır. Bu tarz kitaplar artık yok. Hatta geçmişte bile bulmak zordu. Bu nadide eserlerin kıymetini bilelim. Çünkü bu kitaptan sadece 1 tane var. Toparlamak gerekirse kitapta denmek istendiği gibi ; ----- Zaman çok çabuk geçiyor. O kadar çabuk ki saatlere ve takvimlere bakacak vaktimiz yok. Bu yüzden planlı yaşayamıyoruz. Öyleyse en basitini yapalım anı yaşayalım. Anı öyle bir yaşayalım ki gelecekte derin düşüncelere dalarken keşke değilde NE GÜZELDİ diyebilelim. -----
Az biraz beğendiği bir şeyi hemen hayatının enler listesine koyan biri olarak, daha önce herhangi bir kitabı böyle bir listeye koyamamıştım. Nihayet ilk kitabımı buldum. Gönül rahatlığıyla, hayatımda okuduğum en iyi kitap ilan ediyorum 'Saatleri Ayarlama Enstitüsünü'.

Bu metni okuyan birisi, bu giriş cümlelerinden sonra doyurucu bir inceleme yazısı bekleyecektir. Haliyle bu beklentisi karşılıksız kalacaktır. 'En' özendiğim şeylerden birisi, bir kitabı okuduktan sonra, hele de kitabı çok beğendiysem, o kitabı alıp sayfalarca inceleyebilmektir. Bazen 1k'da bir kitaba yorumumu bıraktıktan sonra okurların incelemelerine bakıyorum. Bakar bakmaz gidip kendi yorumumu silmek istiyorum. Çünkü çoğu zaman yorumumumdaki kitapla ilgili tek cümle "Sade anlaşılabilir cümlelerden oluşan..." olurken, diğer bir okur yazarın yazma tekniğinden, incelediği konu hakkında eksik yazdıklarına kadar her bir şeyi tespit edip, yazmış oluyor. Bakınız bu metindeki 2. paragraf da bitmek üzereyken, hâlâ kitapla ilgili bir cümle kurmadım.

Kitap, sade anlaşılabilir cümlelerden oluşmuyor tabiki. :) Aksine kitapta çok fazla Osmanlıca kelime vardı. Bu yüzden kitabın ilk yarısını okurken sık sık sözlüğe bakmak zorunda kaldım. Tuhaf bir şekilde kitabın ortalarından sonra akıcı bir şekilde okumaya başladım. Osmanlıca kelimeler mi azaldı, yoksa hikayeye kapılınca kelimelere mi daha az takılıyor insan, anlamadım. Kürk Mantolu Madonna'yı okurken hemen hemen aynı durumu yaşamıştım. Belki de bu Cumhuriyet dönemi edebiyatına özgü bir durumdur. 'Filhakika' bu dil kullanımının ayrı bir lezzeti var. Cümleler daha bir tatmin ediyor insanı. Sanki bunları okurken Türkçe'nin kendine özgü lezzetini, insan daha çok tadıyor gibi geldi bana. Metin daha ciddi, daha saygın gibi geliyor. Pop müzik ile Türk Sanat Müziği arasındaki fark gibi. Pop müzik hoştur, fakat mesela Müzeyyen Senar ayrı bir dünyadır.

Olay bazlı bir çok kitapta, bir çizgi vardır. Yazar kitabın başlarında bize yemler atar. Kişileri tanıtır, konuşturur. Bir süre sonra olayları az buçuk tahmin etmeye başlarız. Çünkü kitabın ortalarında bazı karakterlerin, bazı olayların sadece bu sonu hazırlamak için konulduğunu anlamaya başlarız. Kitabın başarısı da bunu bize fark ettirmemesiyle ölçülür. Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi olay bazlı bir kitapta ise yazar büyük bir özgüvenle kitabın sonunu neredeyse başta söylüyor. Fakat karakterler ve olaylar o kadar güçlüki, bu durum, kitaptan aldığınız tada hiçbir zarar vermiyor.

Türkiye'nin modernleşmeye başladığı yılları, temelde kadınlar olmak üzere insanların yaşama biçimlerindeki değişimler gibi bir sürü farklı konu ele alınıyor. Bunları tahlil edecek bilgi birikimim yok. Fakat çok güzel ele aldı onu biliyorum. :)

Sonuç olarak okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Sadece ilk yarısında olay biraz karışık gittiği için zorlanabilirsiniz. Sakın yarım bırakmayın.

---Sadece kitabı okuyanlar için (Spoiler içerir)---

Ya abi, ne mükemmel kitap değil mi? :) Tıpkı Hayri İrdal gibi başta bu enstitü gereksiz diye düşünürken, ben de bu SAE'nin gerekli bir şey olduğuna inandım bir ara. Halit Ayarcı beni de inandırmıştı. Hatta itiraf edeyim, internette aradım bir ara bu SAE gerçek mi diye.

Bazen 1k'da ofise yemek getiren abiler soruyor, bu 1000Kitap ne işe yarıyor, kitap mı satıyorsunuz diye soruyorlar. Yok diyorum. Sitemiz uygulamız var, kitap sosyal ağı vs diyorum. "Hm, oradan kitap mı okunuyor" diyorlar yok diyorum. Sonra da "hmm" diyerek gidiyorlar. Allah bilir içlerinden "bu manyak kitaplarla kafayı yemiş sanırım" diye düşünerek gidiyorlar. 1k'yı muhtemelen alakasız bir şekilde SAE'ye benzettim. Kitap satmıyoruz, kitap da okutmuyoruz ama çok işe yarıyoruz. :)

---Sadece kitabı okuyanlar için (Spoiler içerir)---
Ülkemizde yaklaşık 50 milyon kişinin, günde sadece bir saniyelerini boşa harcadığını varsayarsak neye ulaşıyoruz biliyor musunuz?

Üşenmedim hesapladım.

Yaklaşık olarak bir günde toplam 13889 saatimizi, boşa/verimsiz geçiriyor olmamız anlamına geliyor bu durum.

Ne kadar korkunç bir rakam değil mi?

Peki hiç merak ettiniz mi televizyonlar ve günümüz teknolojisi olmasaydı saatlerimizi nasıl ayarlardık?

Yazarın sağlığında yayımlanmış son romanı olan bu eser, dikkatli okuyanların da fark edeceği üzere üç zamanı ele alıyor; Tanzimat öncesi, Tanzimat dönemi ve Cumhuriyet dönemi.

İşte bu üç döneme, Hayri İrdal adlı karakterin dışarıdan bakmasını, yani topluma bir yabancının gözüyle bakmasını işliyor ustalıkla Tanpınar.

Bu da şu demek oluyor ki, modernizm çabaları o dönemde bu ülkede koskocaman bir yabancılaşma sorunsalı doğurmuş.

Saatlere ve zaman olarak saat kavramına farklı bir bakış açısıyla bakmamı sağlayan bu romanın bence topluma ve okuyucuya belirli bir mesafede kalmış olması, biraz sıkıntılı bir durum yaratıyor. Ve gereğinden fazla uzatılmış gibi geldi bana.

Bu eseri okumaya karar verenler için esere ayrı bir ilgi göstermelerini istirham ediyorum. Düzenli okumazsanız konudan kopabiliyorsunuz çünkü.

Saygılarımla...
Geç okuyup da neden bu kadar geç okuduğunuz için hayıflanacağınız ve kendinize kızacağınız kitaplardandır. Okuduktan sonra sizi bilmem ama ben romana hayran kaldım.20 yaşında Oğuz Atay'ı tanırken biz böyle güzel bir eserden uzak kalmışız eminim. Oğuz Atay Tutunamayanları yazarken Ahmet Hamdi'yi okumuştu zaten.Yusuf Atılgan Zebercet'i yazarken okumuştu.Onlar bu kadar ehil bir kalemi unutmamışlardır diye düşünüyorum. Henüz okumayanlar varsa tavsiyemdir...
Hiçbir bütünlüğü olmayan bu yazıyı HAYRİ İRDAL ve HALİT AYARCI olmak arasında sıkışıp kalan ruhuma ithaf ediyorum.

(Kitabı okumayanlar için çok az da olsa sürpriz bozan içerebilir.)

Huzur romanını okuduğumdan beri Ahmet Hamdi Tanpınar için o kadar büyük bir hayranlık besliyorum ki gerçekten hayatımdaki büyük şanslardan biri olarak görüyorum onu ana dilinden okuyabilmiş olmayı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü de bu duruma tuz biber ekledi. Yalnız durum şöyle ki Huzur’u okuduktan sonra elimde kalan en büyük şey devasa bir hayranlık iken bu sefer kafa karışıklığı oldu.

Gerçekten çok kızgınım, kırgınım, anlam veremiyorum insanlığa. Hoş, ben ne yapıyorum sanki bu saatlerce sürecek bir tartışma konusu tabii. Yine de tahammül edemiyorum işte, en çok da anlamıyorum. Kitapta geçen “İnsanoğlu insanoğlunun cehennemidir.” sözünü her yere yazmak istiyorum, herkes beynine kazısın istiyorum. En kötüsü de ruhum her zamankinden daha çok atalet içinde sürükleniyor, bu kitabı bile normalde okuyabileceğimin çeyreği yavaşlıkta okudum. Belki de böylesi çok daha anlamlı oldu çünkü Hayri İrdal’ı ancak böyle anlayabilirdim. Ne yazık ki Halit Ayarcı’nın hakkını yeterince verebildiğimi sanmıyorum. O, kitap boyunca Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ne inanması için Hayri Bey’i iknaya uğraştı durdu ama asıl ben hep ikna edilmeyi bekledim. Hayran oldum, mest oldum, özenti oldum ama ikna olamadım… Neyse, belki bir dahaki okumama, bu ikinci okuyuşumdu. (Ömrüm olursa tekrar tekrar okuyacağımı söylemeye gerek var mı..?)

Dedim ya elimde kalan en büyük şey kafa karışıklığı ve belki yazdıkça sonuca vardırırım diye düşündüm ama aksine hiçbirini de ifade edemedim. Bu kitaba dair aklımda kalacak en büyük şey kafa karışıklığıma ek olarak da kitabın sonunda Halit Ayarcı’nın yaşadığı, resmen elimle tutabileceğim kadar çok hissettiğim hayal kırıklığı kalacak. Önce o kısımlar sadece bir iki sayfaya sığdırılmış ve kitap bitmiş diye rahatsız oldum, bunun üzerine de çıkıp Halit Ayarcı bir şeyler desin, bu sefer de Hayri İrdal onu ikna etsin istedim. Sonra fark ettim ki hayal kırıklığı ancak bu kadar net anlatılabilir ve insanların ikiyüzlülüğü ancak böylesine çarpıcı olabilirdi. Önünde saygıyla eğiliyorum Ahmet Hamdi Tanpınar :)

Diyorum ki bu insanlık bu kadar mı güzel eleştirilir, ironi denen şey böylesine mi güzel yapılır. Hayri İrdal’ın hayatında iz bırakan her bir insan bu kadar mı güzel betimlenir, bir kitap içinde bu kadar mı çok özgün karakter yer alabilir. Yine söz dönüp dolaşıp Tanpınar’ın ustalığına geliyor kısacası. İyi ki yazmış, okuduklarım kafamı allak bullak etse de o kadar hoşuma gidiyor ki bu durum, gerçekten iyi ki.

Şimdi aklımda tek bir soru kaldı.. Ben hayatıma el atacak bir Halit Ayarcı mı bekliyorum yoksa Halit Ayarcı olabilmeyi mi bekliyorum?

“Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında” Çok sevdiğimden ötürü bunu da buraya bırakıp kaçıyorum efendim, hoşça kalın.
Açıkçası ismine bakınca dikkatimi çekmişti Ahmet Hamdi'nin bu güzide eseri. Klişe roman tarzının üstünde yazar kendi şiirsel üslubunu burada da konuşturmuş. Biraz ağır bir üslubunun olması ve de içerisindeki karakterleri fazlaca tanıtması açısından okuyucuyu zorlasa da insan ilerde ne olacak diye de hep aynı heyecanla okuyabiliyor. Kendi zamanının doğu-batı tiplemesini, toplum yapısını iyi analiz etmiş, kitabın başkahramanı Hayri İrdal'ı ise bu iki düşüncenin yoğunlaştığı yerde ustaca betimlemiş, hayatında geçirdiği çeşitli merhalelerle düşünce yapısının değişikliğine hep beraber şahit oluyoruz. Anlaması biraz zor da olsa iyiki de okumuşum diyebileceğim, hatta ilerde bir kez daha okumak isteyeceğim kitap olmuştur. Kitabın asıl mesajı da "zaman" algısını bizlere aşılamak. Bu kitapla zaman algısı değişmeyecek bir okuyucu bulmak güç olacaktır.
Zaman mefhumu deyince akla gelen ilk isimlerdendir Ahmet Hamdi ve Ahmet Hamdi deyince de ‘saatleri ayarlama enstitüsü’… Zira “ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” dizeleri aklımıza gelir hemen. Yahut kitaptan örnekle: “saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur!”

Kitap üzerine ' Mütenahi Bey ' yazdı. Okumak için : http://1cay1kitap.com/...-ayarlama-enstitusu/
Zamandan bahseden, zamanın değişkenliğinden söz eden, zaman felsefesinden söz eden büyük bir kitap. Elbette yalnızca zamandan bahsetmiyor. Bazı ideolojilerden de söz ediyor, bu ideolojileri de bir karakterde vücut buldurarak bize sesini duyuruyor.

Karakterleri tek tek ele alır mıyım bilmiyorum fakat öncelikle zaman mefhumundan söz etmek istiyorum. Aristo mantığından da söz edeceğim fakat bu mantıktan söz ettiğini ufacık bi çıtlattığı bir alıntıyla başlayayım:

" Bu kahvede neler konuşulmazdı?Tarih, Bergson felsefesi, Aristo mantığı, Yunan şiiri, psikanaliz, ispritizma, alelade dedikodu, çıplak hikaye, korkunç veya meraklı macera, günlük siyasi hadise, birbiriyle sarmaş dolaş biri öbürünü bırakarak, çok yüklü, beraberinde her rast geldiğini taşıyan bir bahar seli gibi kabarık bu konuşmada beyhude..." diye devam eden bir pasaj vardı eserde. Sayfasını yazmadığım için kitaba geri dönüp baktığımda hemen bulamadım.

Evet, bu kitapta, bu kahvede konuşulan Aristo mantığından söz edilmişti, o açık. Aristo mantığında zaman'ı konuşalım öyleyse.

Aristo'nun zaman kavramına bakışını bundan heralde bir 4 yıl evvel okumuştum. Hala şu aklımdan çıkmaz: " Hiçbir şey olmasaydı zamandan söz edemeyecektik. Geçmiş zaman olmayacaktı. Haliyle şimdi de olmayacaktı. Gelecekten de söz edemeyecektik." minvalinde bir şeyler söylüyordu. Töz kavramına doğru bir giriş için böyle güzel bir giriş seçmişti bence. Tabii Aristo buna töz demez. Töz daha başka bir şey. O zamanla birlikte var olmayı da irdeliyordu. Varlık, zamandan bağımsız olamaz. Zaman da varlık olmadan söz edilebilir bir şey olamaz. Öyleyse nasıl var olmuştur? sorusunu irdeliyordu.

Ahmet Hamdi Tanpınar buna şu sözüyle katıldığını ifade ediyor, belki katılmıyor da kendi gözüyle bir açıklama getiriyordur. O sözü, saat ustası Nuri Efendi'nin, Halit Ayarcı'nın ifadesiyle Feylosof Nuri Efendi'nin ağzından iletiyor.

"Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır. bu da gösterir ki zaman ve mekan insanla mümkündür."

Bu eserde Tanzimat'ın sonlarından Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar güzel bir geçiş tasvirini okuyoruz. Abdülhamit'in dönemini çok kasvetli, yaşam sevincinden uzak bir dönem olarak ifade eder. Hatta toplumdaki, etrafındaki herkes için böyle bir tanımlamada bulunur. O sıralar herkes bedbahttır.

Eser, herkesin tahmin ettiği gibi modern zaman eleştirisi yapıyor. Modern zamanda var olan çarpıklığı ifade ediyor. Hatta modern zaman diyalektiği desek daha doğru. Halit Ayarcı bu çarpıklığın baş kahramanı. Hayri İrdal bu çarpıklığın jurnalcisi. O dışarıdan masumane bu fikirleri duyan, işiten, tartan, otomatlaşmamış biri. Sahici bir insan yani. Halit Ayarcı'nın tabiriyle " canlı bir insan".

Modern zaman eleştirisini herkes fark ediyor o yüzden burdan çok söz etmeye gerek yok ama "bazı kurumların boşunalığı" üstüne konuşmak gerekiyor gibi geliyor.

Eserin adını aldığı " saatleri ayarlama enstitüsü" baştan beri Hayri İrdal'ın dediği gibi " Ne diye var Halit Bey?" bir numara çevriliyor ve ordan saati öğrenebiliyorken neden böyle bir kurum var?

Halit Ayarcı türlü alicengiz oyunları ve laf cambazlığıyla birlikte bir şekilde var olması gerektiğine olan inancını ifade ediyor ama kesinlikle akla yatkın bir sebep bile bulamıyordu. Artık zamanla perişanlığın ve sefaletin içinde olduğu bu zaman diliminde Hayri İrdal bu kurumun içinde kendisine bağlanan maaşı bırakamadığı için inanmadığı bu iş için hem harap oluyor hem de Halit Ayarcı'nın ısrarlarıyla inanmaya mecbur oluyordu.

Teftişe gelen adamlar da bu kurum için daha fazla büro daha fazla insan çalışması gerektiğini daha yeni ve geniş binalarda bu "ehemmiyetli" işin devam etmesi gerektiğini söylüyordu. "İlan edilerek bu mükemmel işi duyurmak" gerektiğine inanıyorlardı.

Hakikaten bir işlevi olmayan bu kurumda " örgü ören katipler, dedikodu yapan adamlar, maaşını tıkır tıkır gelmesini bekleyen memurlar" vardı. Eserde kahve yapan kapıcı şöyle diyordu:

" Hayri Bey, ben de talihime şaşırıyorum. Öldüm de cennete mi geldim? Piyango vurdu resmen talihime Hayri Bey"

Hiçbir iş yapılmıyor ve Hayri bey de bunun farkındaydı ama " Ne işimiz var? yaptığım tuttuğumuz bir iş değildir buna inancım yok" dese de Halit Ayarcı'nın türlü dümen laflarıyla mükemmel bir inanca sahip olmuştu en sonunda.

Kapitalizm eleştirisi, kurumların kendi işlerine olmayan saygısı, bazı kurumların boşunalığı falan hakikaten çok yerinde eleştiriliyor ve kapitalizm vurgusu yapılıyor.

" Sae şimdiye kadar vaat ettiğ her şeyi yaptı diyordu. Vakıa, şehrin saatleri, ne de hususi saatler hala gereği gbii muntazam işlemiyor. Fakat insanlarımız sık sık saate bakmaya ve vakti ölçmeye alıştılar, köylerimize tamamıyla saati sokmadıksa bile saat zevkini soktuk. Bugün bir milyon köylü çocuğunun kolunda bizim sattığımız oyuncak saatler var! Bu demektir ki büyüdükleri zaman saatleme bankamızın gösterdiği kolaylıklar sayesinde hepsi birer saat sahibi olacak. Hiçbir faydası olmasa başları sıkıştığı zaman rehine verebilecekleri veya satabilecekleri az çok para eder bir malları bulunacak demektir. Saat süsünü kadınlarda bilezik şeklinden çıkarttık. Alelumum mücevher süslere tatbik ettik. Bilhassa bizim icadımız olan saatli jartiyerler bütün dünyada rağbet kazandı. Bu jartiyer taşıyan binlerce hanım var. Dünyanın en zarif hareketiyle yolda eteklerini kaldırıp saatlerine bakıyorlar..."

Kurumun kesinlikle ilgisinin olmaması gereken noktada yaptıkları ticari kurnazlıklar, kurumun kendi işini yapmak haricinde ( ki bir işi yoktur) birçok noktaya gereksiz temasları da eleştirinin, kapitalizm ağında da bir eleştirisidir.

Kapitalizmin en büyük eleştirisi Hamdi Tanpınar'ın Hayri İrdal'ı tasvirinde vücut bulur. Parası olmayan sefil, üstü başı giyimi tuhaf biridir Hayri İrdal. Yani kapitalizmin insanı nasıl delik deşik ettiğini anlatan güzel bir tasvirdir.
Kitabı 2 yıl önce elime alıp zar zor 150 sayfa okuduktan sonra bırakmıştım. Sanırım hayatım boyunca okudugum okuması en zor olan kitap buydu. 2 yıl sonra kitabı yeniden elime aldığımda 7 gün gibi bir sürede birirebildigim için kendimle gurur duyuyorum. Kitabın okunması bu kadar zor kılan şey her karakterin kendine ait derin bir hikayesinin oluşuydu. Ve yan karakterlerin hepsinin ana karakterimiz Hayri İrdal’ı nasıl etkilediğini yazarın bize yavaş yavaş hissettirmek istemesiydi. Türk edebiyatının en iyi eserlerinden biridir bu kitap. Okuyanlara önerim: biraz sabır...
İki uygarlık arasında bocalayan,toplumumuzun yanlış tutumlarını,davranışlarını alaya alan eleştirel bir romandır. Osmanlı Devleti’nin yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu bir dönemde toplumun içinde bulunduğu kimlik problemi romanın başkarakteri olan Hayri İrdal’in yaşantısında ironik biçimde dile getirilmektedir. Batıda zaman hapsedilmeye çalışılmaktadır. Zamana sahip olanlar diğerlerinin zamanını sömürme eğilimindedir. Zaman başta olmak üzere her şeyden kazanç sağlayan  bir sistem bu. İşte Saatleri Ayarlama Enstitüsü böyle bir gerekliliğin ürünü. Türk toplumunun doğu ile batı arasında bocalamasını irdeleyen romanda kahramanın ustası Muvakkit Nuri Efendi’yi doğu, kahramanın arkadaşı Halit Ayarcı’yı batı, başkarakter Hayri İrdal’ı ise eşikte kalmış olan ve toplumsal karmaşıklığın küçük çaplı bir örneğini sunan bir karakter olarak yorumlamak mümkün. Romandaki onlarca
karakter içinde namuslu ve dürüst yalnızca üç karakter vardır: Nuri Efendi, İrdal’ın ilk eşi Emine ve Emine’den olan oğlu Ahmet.
Bazen düşünüyorum, ne garip mahluklarız? Hepimiz ömrümüzün kısalığından şikayet ederiz; fakat gün denen şeyi bir an evvel ve farkına varmadan harcamak için neler yapmayız?
Bu daima böyledir. Hadiseler kendiliğinden unutulmaz. Onları unutturan, tesirlerini hafifleten, varsa kabahatlilerini affettiren daima öbür hadiselerdir.
Çok dikkat ettim, masallar adla başlar. Ceketinize veya boyun bağınıza eskiliği veya güzelliği yüzünden bir ad verin, derhal hüviyeti değişir, bir çeşit şahsiyet olur.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Baskı tarihi:
Eylül 2017
Sayfa sayısı:
382
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789759955762
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Dergah Yayınları
Baskılar:
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şiiri sembolist bir ifade üzerine kurulmuştur. Aynı anlatım tarzı romanlarına da zaman zaman sirayet eder. Ancak muhteva açısından metafizik eğilimleri ile estetik endişelerini şiire ayırdığı halde, sosyal temalar için nesri seçmiştir. Romanları, zengin hayat hikayesinden taşarak Türkiye meselelerine kendine has yorumlar getirir. Medeniyet değiştirme girişimlerinin insanımızı soktuğu çıkmazları araştırırken yaptığı tahliller, insanımız ve toplum yapımız açısından dikkate değer hükümler taşır. "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" toplumumuzun bu değişme süreci içindeki durumunu, fertten yola çıkarak topluma varan bir teknikle anlatıyor.
(Arka Kapak)

Kitabı okuyanlar 4.541 okur

  • Ahmet Aydemir
  • Ezgi Kabakolak
  • Fatma KARABACAK
  • No one
  • Unnamed...
  • Göknur Ardıç
  • Buse Yavuz
  • Özgür Çakar
  • Sena AYDOĞDU
  • Funda Sngln

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%10.6
14-17 Yaş
%4.3
18-24 Yaş
%23.5
25-34 Yaş
%33.2
35-44 Yaş
%20.9
45-54 Yaş
%5.1
55-64 Yaş
%0.7
65+ Yaş
%1.8

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%58.4
Erkek
%41.6

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%36.7 (581)
9
%23.9 (378)
8
%18.7 (296)
7
%10.2 (162)
6
%4.6 (72)
5
%1.5 (23)
4
%0.8 (13)
3
%0.4 (7)
2
%0.3 (4)
1
%0.4 (7)

Kitabın sıralamaları