SabitFikir - Sayı 29 (2013 Temmuz)

·
Okunma
·
Beğeni
·
14
Gösterim
Adı:
SabitFikir - Sayı 29
Alt başlık:
2013 Temmuz
Baskı tarihi:
Temmuz 2013
Sayfa sayısı:
76
Format:
Karton kapak
ISBN:
2880000108306
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sabit Fikir Dergisi
"Bir distopyadaymışçasına yanı başınızdan geçen tıbbi maskeli binlerce insan... Bir virüs salınmıştı sanki şehre. Eczaneden alınmış 50 kuruşluk maskelerle başladı her şey. Sonra insanlar deniz gözlükleriyle dolaşmaya başladı. Oysa İstanbul'un merkezinde yüzme havuzu bulmak mümkün değil!"

Peki, kim bu deniz gözlüklüler?

İnternetin en çok okunan edebiyat eleştiri sitesi Sabitfikir.com'un matbu versiyonu olan SabitFikir dergisinin temmuz sayısında dosya konusu, bu deniz gözlüklülerin kim olduğu sorusunu cevaplamaya çalışıyor. Hasan Cömert, dosya yazısında, Gezi Parkı için bütün gençlerin, kadınların, ötekileştirilenlerin, temsil edilmeyenlerin seslerinin yükseldiğinin altını çiziyor; ama ağırlıklı olarak "damgasını vuran"ların, Y Kuşağı'nın izini sürüyor.

"Bu topraklardaki en büyük sivil hareket olarak görülen Gezi Parkı direnişinin hem kısa hem de uzun vadede çok fazla şeyi değiştirdiği/değiştireceğini tahmin etmek zor değil. Peki böylesine büyük bir hareketin içine sızabilirsek neler görürüz? Eylemcilerin Facebook'ta ailelerine yazdığı mektuptan başlayalım: 'Biz bu ülkenin, tüm dünyada apolitikliğiyle ün salmış, küçümsenmiş, dalga geçilmiş nesliyiz. Apolitikliğimiz yüzünden sanat, spor, doğduğumuz şehir ve hatta takıldığımız mekanlar üzerine gruplaşıp birbirimize kıl olmuş, birbirimizi yemiş ve hatta öldürmüş nesiliz. Okudukça insanlardan soğumuş, uzaklaşmış, kendi çekirdek arkadaş gruplarımıza çekilmiş nesiliz. % 90'ı hayatında asla ideolojik bir mücadele vermemiş, yolda rastladığı eylemi beyhude ya da 'gereksiz yol tıkama şovu' diye nitelendirmiş gençlerden oluşan bir nesiliz.' Burada da vurgulandığı gibi eylemden uzak böylesi bir kuşak nasıl oldu da hakkını aramak için sokağa çıktı?

ÇARŞI: Süper reklamımız oldu

Dosyada ayrıca, Gezi Parkı eylemleri sırasında ön planda yer alan Antikapitalist Müslümanlar, ÇARŞI ve Öğrenci Kolektifleri'nden temsilcilerle yapılmış söyleşileri de okumak mümkün. Antikapitalist Müslümanlar, Gezi Parkı'ndaki atmosferin Kuran'daki cennet tasavvuruyla ne kadar benzeştiğini söylerken, Öğrenci Kolektifleri bu hareketin apolitik olarak görülmesinin anlamsız olduğuna değinecek, ÇARŞI ise faşizmden sıkça söz ettiği röportajında "Süper reklamımız oldu" diyerek bizi tekrar mizahi Gezi atmosferine çekecek.

SabitFikir orta sayfalarının vazgeçilmezi halini alan Kararsız Okur infografiği de kapak konusunu destekliyor. Bir ait olma-sahip olma hesabının yapıldığı eski şehrin yeni matematiğine ulaşmak için okları izleyin! Kararsız Okur'u her zamanki gibi Aysu Önen hazırladı ve Sedat Girgin resimledi.

Gezi Parkı çerçevesinde; Süreyyya Evren Türkçeyi de dönüştüren "Çapulca"yı değerlendirirken, Oylum Yılmaz da Şahane Bir Kitap sayfalarında, "Nasıl bir şehir istediğimiz sorusu, nasıl kimseler olmak istediğimiz, ne tür bir yaşam tarzı arzuladığımız, hangi estetik değerlere sahip olduğumuz sorusundan ayrı düşünülemez," diyen David Harvey'nin Asi Şehirler'ini ele alıyor. Elif Tanrıyar Kelebek Etkisi sayfalarında bambaşka bahçelere ihtiyacımız olduğunu hatırlatırken, Sibel Oral ise Okuma Listesi'nde "'Direnişçilere' ve Onlara Direnenlere" sesleniyor.

Güvenilir kitap eleştirileri...
SabitFikir'in temmuz sayısı, diğer güncel kitap eleştirileriyle de dopdolu: J.G. Ballard, Gerbrand Bakker, Jeet Thayil, Dante, Mahir Ünsal Eriş, Ferhat Uludere, Michel Faber, Jean-Christophe Grangé, Mo Yan, Jun'ichiro Tanizaki ve Hermann Broch'un yeni yayımlanan eserlerini güvenilir eleştirmenler Mert Tanaydın, Melisa Kesmez, A. Ömer Türkeş, Ceyhan Usanmaz, Ahmet Ergenç, Sevin Okyay, küçük İskender, Yankı Enki, Hayati Roman, Nazan Maksudyan ve Aysu Önen yorumluyor.

Türkü Turan'ın, Keşfet bölümünde SabitFikir okurlarına kendi el yazısı ile önerdiği kitap ise Momo.

SabitFikir'in kapak illüstrasyonu Dünya Atay'a ait. Ancak çizimler bununla sınırlı değil, iç sayfalarda dikkatli gözler, çok sayıda genç çizerle de karşılaşıyor.

İşte kapak yazısından bir tadımlık:

BİR "DİRENİŞ"İN ANATOMİSİ: KİM BU DENİZ GÖZLÜKLÜLER?
Hasan Cömert

''Fight Club'ta gibiyiz; sabah takım elbiseyle ofiste, akşam gaz maskesiyle direnişte.'' Gezi Parkı eylemlerini en iyi özetleyen tweet'lerden biri buydu galiba. Çünkü, direniş boyunca absürt bir filmin seti haline geldi İstanbul ve diğer şehirler. Taksim'e giderken deniz gözlüklü insanları görebileceğiniz bir dünyaydı bu. Bir distopyadaymışçasına yanı başınızdan geçen tıbbi maskeli binlerce insan... Bir virüs salınmıştı sanki şehre. Eczaneden alınmış 50 kuruşluk maskelerle başladı her şey. Sonra insanlar deniz gözlükleriyle dolaşmaya başladı. Oysa İstanbul'un merkezinde yüzme havuzu bulmak mümkün değil! En son profesyonel gaz maskeleri, kasket ve bilimum araç gereçle dolu çantalarla herkes direniş pozisyonu almaya başladı, hem de her gün. Başka bir dünya yaratıldığı aşikardı. 31 Mayıs ve 1 Haziran'daki çatışmalar sonrası Taksim'e giren kalabalık, devlet tekrar müdahale edene kadar bir bienal yarattı adeta. Dışarıdan gelenlerin şaşkınlığını gizleyemediği canlı şehir müzesi. Barikatlar arasında "kurtarılmış bir bölge." (Eylemciler dışında geniş bir katılım vardı; sonradan direnişçi olan da, bir bakıp çıkacağım diyen de, merak edeni de oldu.) Hem direniş hem de Gezi Parkı içinde kendiliğinden oluşan dayanışma hayranlık uyandırıcı olmasının yanı sıra göz yaşartıcı bir etkiye de sahipti. Yapılan espriler, nostaljik göndermeler gerçeğe dönüştürülmüştü adeta. Voltran oluşturulmuştu mesela. Şaka değil; Red Hack'i, Çarşı'sı, Kırmızılı Kadın'ı, Siyahlı Kadın'ı, Duran Adam'ı, TOMA'nın önüne yatan engelli vatandaşı, Vendetta teyzesi, uzaklardan sosyal medya desteği vereni, tencere tavasıyla binlerce insan polisin orantısız gücüne karşı bir araya gelmişti. Cümle kurulduğunda bile fazla romantik, olağandışı gelse bile gerçek buydu. Ve şimdi, neydi bu dayanışma, nasıl bir direnişti gibi soruların cevabını bulmaya çalışmak o yaratılan atmosferin, yaşananların, çekilen görüntülerin, çizimlerin, duvar yazılarının, atılan tweet'lerin yanında bir hayli sıkıcı kalacak elbette. O yüzden o ana/anlara dönme çabası belki biraz daha içeriden bakmaya, anlamaya yardımcı olabilir diye düşünüyorum.

Kimsenin beklemediği, tahmin dahi edemediği, büyümesini öngöremediği, nasıl biteceğini kestiremediği bir hareketti bu. Her şeyin nasıl başladığı malum. Neler yaşandığı da çokça yazıldı, çizildi. Şimdiden onlarca makale, sosyolojik inceleme kaleme alındı. Kitaplar yazılacak, belgeseller çekildi ve daha da çekilecek hakkında. Bu topraklardaki en büyük sivil hareket olarak görülen Gezi Parkı direnişinin hem kısa hem de uzun vadede çok fazla şeyi değiştirdiği/değiştireceğini tahmin etmek zor değil. Peki böylesine büyük bir hareketin içine sızabilirsek neler görürüz? Eylemcilerin Facebook'ta ailelerine yazdığı mektuptan başlayalım: "Biz bu ülkenin, tüm dünyada apolitikliğiyle ün salmış, küçümsenmiş, dalga geçilmiş nesliyiz. Apolitikliğimiz yüzünden sanat, spor, doğduğumuz şehir ve hatta takıldığımız mekanlar üzerine gruplaşıp birbirimize kıl olmuş, birbirimizi yemiş ve hatta öldürmüş nesiliz. Okudukça insanlardan soğumuş, uzaklaşmış, kendi çekirdek arkadaş gruplarımıza çekilmiş nesiliz. % 90'ı hayatında asla ideolojik bir mücadele vermemiş, yolda rastladığı eylemi beyhude ya da 'gereksiz yol tıkama şovu' diye nitelendirmiş gençlerden oluşan bir nesiliz." Burada da vurgulandığı gibi eylemden uzak böylesi bir kuşak nasıl oldu da hakkını aramak için sokağa çıktı?

Direnişi ilk günlerinde sansürleyen ana akım medya, etki arttıkça bu kitleyi görmek zorunda kaldı (yine eksik ve yanlıydı elbette) ve hemen haftasonu eklerinde eylemcilerin profilini çıkarmaya çalıştı. Ancak, Y kuşağı olarak adlandırılan ve apolitik olarak nitelendirdikleri bu kuşağı anlatırken kitabi olmaktan kurtulamadılar. Yıllardır yazılanları tersyüz etmiş bir kuşağı anlatmak için yine belli kalıpları kullanmak baştan sorunlu bir yaklaşımı beraberinde getiriyordu çünkü. Yukarıdaki alıntıda olduğu gibi eylemciler kendilerini gayet açık ve net anlatıyor zaten. Onların yazdıkları onları anlamak için en doğru yol. Sonrasında ise sorulara cevap bulmak daha da kolaylaşıyor. Gerçekten çoğu kesimin ve kendilerinin de tanımladığı gibi apolitikler mi? Yoksa, tam tersine, sokağa çıktıkları ve polisin aşırı şiddetine rağmen vazgeçmeden eyleme devam ettiklerinden dolayı apolitik olmadıkları çıkarımı yapılabilir mi? Ya da şöyle soralım; sokağa çıkmak için illa ki politik mi olmak gerekir? Kişisel olan her şeyi politik olarak kabul ettiğimizde ise tüm bu sorular anlamını yitiriyor zaten.

Nedir bu Y kuşağı?

1981-99 yılları arası doğan, yaşları 15-33 arasında değişen grup Y kuşağı olarak tanımlanıyor. Gezi Parkı direnişini elbette bu kuşakla sınırlamak mümkün değil "direniş bütün gençlerin, kadınların, ötekileştirilenlerin, temsil edilmeyenlerin direnişiydi" ama ağırlıklı olarak bu yaş grubunun damgasını vurduğu ortada. Peki, yıllarca neredeydi bu kuşak? Ellerinden akıllı telefonlarını düşürmedikleri ya da sokaktan uzak çocukluk geçirdikleri, idealist ol(a)madıkları gibi türlü sebeplerle eleştirilmiş, mutlaka hanesine eksi notlar düşülmüş bu kuşağın derdi apolitik olması mıydı? Meseleyi sadece politik-apolitik üzerinden okursak hiç anlamamış sayabiliriz kendimizi. Önce, kıyaslandıkları 68 kuşağının yaşayan önemli isimlerinden biri olan BDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü'ye kulak verelim: "Direnişin tamamına rengini veren bir unsur var; özgürlüğünü ve şahsiyetini başka şeylerin önünde tutan bir genç nüfus. Bir yandan polisle çatışıp öbür taraftan polisi eğitmeye çalışan ya da aynı anda bir devrimci Müslümanla ya da bir gay'le ıkınıp sıkınmadan dayanışabilen bir başka davranış kalıbı var. Bu direnişten geriye bir şey kalacaksa eğer, siyasete gelen bu yeni insan topluluğuyla ilişkiler olduğunu düşünüyorum." Anahtar kelime olarak bu basit "özgürlük" sözcüğü kabul edilmeli. Birçok kesimden insanı aynı tarafta buluşturan ve dayanışmaya iten şey farklı farklı dayatmalara maruz kalınmasıydı. Yirmi günlük süre içerisinde yapılan araştırma ve anketlerde de hep benzer sonuçlar çıktı. Gezi Parkı içinde eylemini sürdürenlerin yüzde 80'i kendisini özgürlükçü olarak tanımlıyor ve siyasi bir partiye ait hissetmediğini söylüyor. Ve, yine eylemcilerin büyük bir çoğunluğu "neyi protesto ediyorsunuz" sorusuna; sırasıyla Başbakan'ın otoriter tavrı, hayat tarzına müdahale ve polis şiddeti cevabını veriyor.
Kitaba henüz inceleme eklenmedi.
Kitaba henüz alıntı eklenmedi.

Kitabın basım bilgileri

Adı:
SabitFikir - Sayı 29
Alt başlık:
2013 Temmuz
Baskı tarihi:
Temmuz 2013
Sayfa sayısı:
76
Format:
Karton kapak
ISBN:
2880000108306
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sabit Fikir Dergisi
"Bir distopyadaymışçasına yanı başınızdan geçen tıbbi maskeli binlerce insan... Bir virüs salınmıştı sanki şehre. Eczaneden alınmış 50 kuruşluk maskelerle başladı her şey. Sonra insanlar deniz gözlükleriyle dolaşmaya başladı. Oysa İstanbul'un merkezinde yüzme havuzu bulmak mümkün değil!"

Peki, kim bu deniz gözlüklüler?

İnternetin en çok okunan edebiyat eleştiri sitesi Sabitfikir.com'un matbu versiyonu olan SabitFikir dergisinin temmuz sayısında dosya konusu, bu deniz gözlüklülerin kim olduğu sorusunu cevaplamaya çalışıyor. Hasan Cömert, dosya yazısında, Gezi Parkı için bütün gençlerin, kadınların, ötekileştirilenlerin, temsil edilmeyenlerin seslerinin yükseldiğinin altını çiziyor; ama ağırlıklı olarak "damgasını vuran"ların, Y Kuşağı'nın izini sürüyor.

"Bu topraklardaki en büyük sivil hareket olarak görülen Gezi Parkı direnişinin hem kısa hem de uzun vadede çok fazla şeyi değiştirdiği/değiştireceğini tahmin etmek zor değil. Peki böylesine büyük bir hareketin içine sızabilirsek neler görürüz? Eylemcilerin Facebook'ta ailelerine yazdığı mektuptan başlayalım: 'Biz bu ülkenin, tüm dünyada apolitikliğiyle ün salmış, küçümsenmiş, dalga geçilmiş nesliyiz. Apolitikliğimiz yüzünden sanat, spor, doğduğumuz şehir ve hatta takıldığımız mekanlar üzerine gruplaşıp birbirimize kıl olmuş, birbirimizi yemiş ve hatta öldürmüş nesiliz. Okudukça insanlardan soğumuş, uzaklaşmış, kendi çekirdek arkadaş gruplarımıza çekilmiş nesiliz. % 90'ı hayatında asla ideolojik bir mücadele vermemiş, yolda rastladığı eylemi beyhude ya da 'gereksiz yol tıkama şovu' diye nitelendirmiş gençlerden oluşan bir nesiliz.' Burada da vurgulandığı gibi eylemden uzak böylesi bir kuşak nasıl oldu da hakkını aramak için sokağa çıktı?

ÇARŞI: Süper reklamımız oldu

Dosyada ayrıca, Gezi Parkı eylemleri sırasında ön planda yer alan Antikapitalist Müslümanlar, ÇARŞI ve Öğrenci Kolektifleri'nden temsilcilerle yapılmış söyleşileri de okumak mümkün. Antikapitalist Müslümanlar, Gezi Parkı'ndaki atmosferin Kuran'daki cennet tasavvuruyla ne kadar benzeştiğini söylerken, Öğrenci Kolektifleri bu hareketin apolitik olarak görülmesinin anlamsız olduğuna değinecek, ÇARŞI ise faşizmden sıkça söz ettiği röportajında "Süper reklamımız oldu" diyerek bizi tekrar mizahi Gezi atmosferine çekecek.

SabitFikir orta sayfalarının vazgeçilmezi halini alan Kararsız Okur infografiği de kapak konusunu destekliyor. Bir ait olma-sahip olma hesabının yapıldığı eski şehrin yeni matematiğine ulaşmak için okları izleyin! Kararsız Okur'u her zamanki gibi Aysu Önen hazırladı ve Sedat Girgin resimledi.

Gezi Parkı çerçevesinde; Süreyyya Evren Türkçeyi de dönüştüren "Çapulca"yı değerlendirirken, Oylum Yılmaz da Şahane Bir Kitap sayfalarında, "Nasıl bir şehir istediğimiz sorusu, nasıl kimseler olmak istediğimiz, ne tür bir yaşam tarzı arzuladığımız, hangi estetik değerlere sahip olduğumuz sorusundan ayrı düşünülemez," diyen David Harvey'nin Asi Şehirler'ini ele alıyor. Elif Tanrıyar Kelebek Etkisi sayfalarında bambaşka bahçelere ihtiyacımız olduğunu hatırlatırken, Sibel Oral ise Okuma Listesi'nde "'Direnişçilere' ve Onlara Direnenlere" sesleniyor.

Güvenilir kitap eleştirileri...
SabitFikir'in temmuz sayısı, diğer güncel kitap eleştirileriyle de dopdolu: J.G. Ballard, Gerbrand Bakker, Jeet Thayil, Dante, Mahir Ünsal Eriş, Ferhat Uludere, Michel Faber, Jean-Christophe Grangé, Mo Yan, Jun'ichiro Tanizaki ve Hermann Broch'un yeni yayımlanan eserlerini güvenilir eleştirmenler Mert Tanaydın, Melisa Kesmez, A. Ömer Türkeş, Ceyhan Usanmaz, Ahmet Ergenç, Sevin Okyay, küçük İskender, Yankı Enki, Hayati Roman, Nazan Maksudyan ve Aysu Önen yorumluyor.

Türkü Turan'ın, Keşfet bölümünde SabitFikir okurlarına kendi el yazısı ile önerdiği kitap ise Momo.

SabitFikir'in kapak illüstrasyonu Dünya Atay'a ait. Ancak çizimler bununla sınırlı değil, iç sayfalarda dikkatli gözler, çok sayıda genç çizerle de karşılaşıyor.

İşte kapak yazısından bir tadımlık:

BİR "DİRENİŞ"İN ANATOMİSİ: KİM BU DENİZ GÖZLÜKLÜLER?
Hasan Cömert

''Fight Club'ta gibiyiz; sabah takım elbiseyle ofiste, akşam gaz maskesiyle direnişte.'' Gezi Parkı eylemlerini en iyi özetleyen tweet'lerden biri buydu galiba. Çünkü, direniş boyunca absürt bir filmin seti haline geldi İstanbul ve diğer şehirler. Taksim'e giderken deniz gözlüklü insanları görebileceğiniz bir dünyaydı bu. Bir distopyadaymışçasına yanı başınızdan geçen tıbbi maskeli binlerce insan... Bir virüs salınmıştı sanki şehre. Eczaneden alınmış 50 kuruşluk maskelerle başladı her şey. Sonra insanlar deniz gözlükleriyle dolaşmaya başladı. Oysa İstanbul'un merkezinde yüzme havuzu bulmak mümkün değil! En son profesyonel gaz maskeleri, kasket ve bilimum araç gereçle dolu çantalarla herkes direniş pozisyonu almaya başladı, hem de her gün. Başka bir dünya yaratıldığı aşikardı. 31 Mayıs ve 1 Haziran'daki çatışmalar sonrası Taksim'e giren kalabalık, devlet tekrar müdahale edene kadar bir bienal yarattı adeta. Dışarıdan gelenlerin şaşkınlığını gizleyemediği canlı şehir müzesi. Barikatlar arasında "kurtarılmış bir bölge." (Eylemciler dışında geniş bir katılım vardı; sonradan direnişçi olan da, bir bakıp çıkacağım diyen de, merak edeni de oldu.) Hem direniş hem de Gezi Parkı içinde kendiliğinden oluşan dayanışma hayranlık uyandırıcı olmasının yanı sıra göz yaşartıcı bir etkiye de sahipti. Yapılan espriler, nostaljik göndermeler gerçeğe dönüştürülmüştü adeta. Voltran oluşturulmuştu mesela. Şaka değil; Red Hack'i, Çarşı'sı, Kırmızılı Kadın'ı, Siyahlı Kadın'ı, Duran Adam'ı, TOMA'nın önüne yatan engelli vatandaşı, Vendetta teyzesi, uzaklardan sosyal medya desteği vereni, tencere tavasıyla binlerce insan polisin orantısız gücüne karşı bir araya gelmişti. Cümle kurulduğunda bile fazla romantik, olağandışı gelse bile gerçek buydu. Ve şimdi, neydi bu dayanışma, nasıl bir direnişti gibi soruların cevabını bulmaya çalışmak o yaratılan atmosferin, yaşananların, çekilen görüntülerin, çizimlerin, duvar yazılarının, atılan tweet'lerin yanında bir hayli sıkıcı kalacak elbette. O yüzden o ana/anlara dönme çabası belki biraz daha içeriden bakmaya, anlamaya yardımcı olabilir diye düşünüyorum.

Kimsenin beklemediği, tahmin dahi edemediği, büyümesini öngöremediği, nasıl biteceğini kestiremediği bir hareketti bu. Her şeyin nasıl başladığı malum. Neler yaşandığı da çokça yazıldı, çizildi. Şimdiden onlarca makale, sosyolojik inceleme kaleme alındı. Kitaplar yazılacak, belgeseller çekildi ve daha da çekilecek hakkında. Bu topraklardaki en büyük sivil hareket olarak görülen Gezi Parkı direnişinin hem kısa hem de uzun vadede çok fazla şeyi değiştirdiği/değiştireceğini tahmin etmek zor değil. Peki böylesine büyük bir hareketin içine sızabilirsek neler görürüz? Eylemcilerin Facebook'ta ailelerine yazdığı mektuptan başlayalım: "Biz bu ülkenin, tüm dünyada apolitikliğiyle ün salmış, küçümsenmiş, dalga geçilmiş nesliyiz. Apolitikliğimiz yüzünden sanat, spor, doğduğumuz şehir ve hatta takıldığımız mekanlar üzerine gruplaşıp birbirimize kıl olmuş, birbirimizi yemiş ve hatta öldürmüş nesiliz. Okudukça insanlardan soğumuş, uzaklaşmış, kendi çekirdek arkadaş gruplarımıza çekilmiş nesiliz. % 90'ı hayatında asla ideolojik bir mücadele vermemiş, yolda rastladığı eylemi beyhude ya da 'gereksiz yol tıkama şovu' diye nitelendirmiş gençlerden oluşan bir nesiliz." Burada da vurgulandığı gibi eylemden uzak böylesi bir kuşak nasıl oldu da hakkını aramak için sokağa çıktı?

Direnişi ilk günlerinde sansürleyen ana akım medya, etki arttıkça bu kitleyi görmek zorunda kaldı (yine eksik ve yanlıydı elbette) ve hemen haftasonu eklerinde eylemcilerin profilini çıkarmaya çalıştı. Ancak, Y kuşağı olarak adlandırılan ve apolitik olarak nitelendirdikleri bu kuşağı anlatırken kitabi olmaktan kurtulamadılar. Yıllardır yazılanları tersyüz etmiş bir kuşağı anlatmak için yine belli kalıpları kullanmak baştan sorunlu bir yaklaşımı beraberinde getiriyordu çünkü. Yukarıdaki alıntıda olduğu gibi eylemciler kendilerini gayet açık ve net anlatıyor zaten. Onların yazdıkları onları anlamak için en doğru yol. Sonrasında ise sorulara cevap bulmak daha da kolaylaşıyor. Gerçekten çoğu kesimin ve kendilerinin de tanımladığı gibi apolitikler mi? Yoksa, tam tersine, sokağa çıktıkları ve polisin aşırı şiddetine rağmen vazgeçmeden eyleme devam ettiklerinden dolayı apolitik olmadıkları çıkarımı yapılabilir mi? Ya da şöyle soralım; sokağa çıkmak için illa ki politik mi olmak gerekir? Kişisel olan her şeyi politik olarak kabul ettiğimizde ise tüm bu sorular anlamını yitiriyor zaten.

Nedir bu Y kuşağı?

1981-99 yılları arası doğan, yaşları 15-33 arasında değişen grup Y kuşağı olarak tanımlanıyor. Gezi Parkı direnişini elbette bu kuşakla sınırlamak mümkün değil "direniş bütün gençlerin, kadınların, ötekileştirilenlerin, temsil edilmeyenlerin direnişiydi" ama ağırlıklı olarak bu yaş grubunun damgasını vurduğu ortada. Peki, yıllarca neredeydi bu kuşak? Ellerinden akıllı telefonlarını düşürmedikleri ya da sokaktan uzak çocukluk geçirdikleri, idealist ol(a)madıkları gibi türlü sebeplerle eleştirilmiş, mutlaka hanesine eksi notlar düşülmüş bu kuşağın derdi apolitik olması mıydı? Meseleyi sadece politik-apolitik üzerinden okursak hiç anlamamış sayabiliriz kendimizi. Önce, kıyaslandıkları 68 kuşağının yaşayan önemli isimlerinden biri olan BDP Milletvekili Ertuğrul Kürkçü'ye kulak verelim: "Direnişin tamamına rengini veren bir unsur var; özgürlüğünü ve şahsiyetini başka şeylerin önünde tutan bir genç nüfus. Bir yandan polisle çatışıp öbür taraftan polisi eğitmeye çalışan ya da aynı anda bir devrimci Müslümanla ya da bir gay'le ıkınıp sıkınmadan dayanışabilen bir başka davranış kalıbı var. Bu direnişten geriye bir şey kalacaksa eğer, siyasete gelen bu yeni insan topluluğuyla ilişkiler olduğunu düşünüyorum." Anahtar kelime olarak bu basit "özgürlük" sözcüğü kabul edilmeli. Birçok kesimden insanı aynı tarafta buluşturan ve dayanışmaya iten şey farklı farklı dayatmalara maruz kalınmasıydı. Yirmi günlük süre içerisinde yapılan araştırma ve anketlerde de hep benzer sonuçlar çıktı. Gezi Parkı içinde eylemini sürdürenlerin yüzde 80'i kendisini özgürlükçü olarak tanımlıyor ve siyasi bir partiye ait hissetmediğini söylüyor. Ve, yine eylemcilerin büyük bir çoğunluğu "neyi protesto ediyorsunuz" sorusuna; sırasıyla Başbakan'ın otoriter tavrı, hayat tarzına müdahale ve polis şiddeti cevabını veriyor.

Kitabı okuyanlar 2 okur

  • Edeb-î Kelâm
  • Özlem

Kitap istatistikleri